"...Aslında Suriye’de de Libya modelini tekrarlamak istiyorlardı. Suriye’ye pikniğe gider gibi gideceklerini sanıyorlardı. Bölgedeki ve dünyadaki güç dengelerindeki hızlı değişimi dikkate almamışlardı. Bir kere Suriye Libya değil. Kolay yutulur lokma değil. Hem rejime önemli bir halk desteği var hem de Suriye’nin görece güçlü bir ordusu ve etkin bir hava savunma sistemi var..."
Fikret Başkaya ile Türkiye, Suriye, Ortadoğu, ABD, Rusya, Hegemonya ve Rio Zirvesi üzerine söyleşi.
Mehmet Emin Karasu: Türkiye Suriye’nin ‘yakın dostuydu’ ilişkiler hızla bozuldu ve Türkiye Suriye ile savaşın eşiğine geldi. Bu anî değişiklik nasıl açıklanabilir?
Fikret Başkaya: Türkiye kiminle ne zaman dost, ne zaman düşman olacağına kendi karar veremez. Türkiye bir NATO üyesidir ve NATO ittifakı emperyalist bir saldırı paktıdır. Bu da Türkiye’nin komşularıyla ilişkisinin NATO’cu emperyalist kampın ihtiyaçlarına göre biçimlenmesi demektir. ABD, AB, Siyonist İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, vs. den oluşan “Kutsal İttifak” cephesi Suriye’yi çökertme kararı aldı ve Türkiye’ye de bu pis oyunda başrol verildi.
Sözünü ettiginiz cephenin Suriye’ye demokrasi götüreceği söyleniyor?
Afganistan’a, Sudan’a, Irak’a Somali’ye, Libya’ya götürdükleri gibi mi? Yazık ki insanlar her söylenene, her duyduklarına inanmak gibi iflah olmaz bir aymazlık içindeler. Oysa, “her söz her ağıza yakışmaz” denmiştir. Bu dünyada her şey olur da, emperyalist haydutların demokrasi götürmesi diye bir şey asla olmaz. İki nedenden dolayı olamaz: Birincisi, emperyalizmin ve hegemonyanın varlığı, söz konusu ülkede veya ülkelerde demokrasinin engellenmesine bağlıdır. Zira gerçekten demokratik bir ülke dış sömürüye, itilip-kakılmaya izin vermez. Kendi kaderine sahip çıkar, sahip olduğu kaynakların başkaları tarafından yağmalanmasına izin vermez. Demokrasinin varlığı demek, o ülkenin kaderinin orada yaşayanlar tarafından belirlenmesi demektir; İkincisi, demokrasi, haklar ve özgürlükler verilebilir şeyler değildir. Ancak mücadele ile kazanılabilir, korunabilir ve yaşanabilir. Demokrasi leblebi şekeri mi ki, başkalarına vereceksiniz... Bir şey daha var: Sanki Batı’daki demokrasiymiş gibi yaygın bir anlayış geçerli. Aslında oralarda oynanan bir demokrasi oyunu, seçim oyunu, temsil mistifikasyonu... Seçilenler gerçekten seçenleri temsil ediyor mu? Kullandıkları oyun bir karşılığı var mı? Eğer öyleyse olmayan bir şeyi vereceklerini söylüyorlar demektir... Türkiye’nin Suriye’ye demokrasi götürme söylemi sadece saçma değil, aynı zamanda gülünç... Kelin ilacı olsa kendi kafasına sürer denmiştir... Türkiye’deki rejimin demokrasiyle ne kadar ilgisi var? Bir rejimin ne olduğuna kim karar veriyor?
Hakan Mertcan’la bir söyleşinizde, Yanlış hesap Şam’dan döndü demiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?
Aslında Suriye’de de Libya modelini tekrarlamak istiyorlardı. Suriye’ye pikniğe gider gibi gideceklerini sanıyorlardı. Bölgedeki ve dünyadaki güç dengelerindeki hızlı değişimi dikkate almamışlardı. Bir kere Suriye Libya değil. Kolay yutulur lokma değil. Hem rejime önemli bir halk desteği var hem de Suriye’nin görece güçlü bir ordusu ve etkin bir hava savunma sistemi var. İkincisi Suriye’nin bölgede İran, Lübnan Hizbullahı, Irak gibi güvenebileceği müttefikleri var. Üçüncüsü Rusya Federasyonu ve Rusya’nın da dahil olduğu BRICS beşlisi var [ Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika]. Şimdilerde Rusya Federasyonu yeniden Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir militer güç olarak dünya sahnesindeki yerini almakta. Bir de bu beş ülkenin nüfusunun dünya nüfusunun %43’ünü oluşturduğunu, dünya GSYH’sinin de %25’ini temsil ettiğini unutmamak gerekir. Bu beşli geçen 29 Martta, Yeni Delhi’deki zirvede açıkca NATO’cu kampa: “bundan sonra oyunda biz varız dediler” ve Suriye’ye yönelik bir dış müdahaleye karşı olduklarını ilan ettiler... Bu yeni güçler dengesi tablosu artık 70 yıllık ABD hegemonyası için sonun başlangıcı anlamına geliyor. Yani Sovyet sisteminin çöküşünü izleyen yaklaşık son 20 yıldaki gibi ‘köpeksiz köyde değneksiz gezme’ dönemi kapanmakta. Türkiye oyuna sokulurken oyuna geldiğinin farkında değildi. Tam bir dış politika zaafı söz konusu ama daha önce de söylediğim gibi, hem NATO’cu olmak hem de oyuna gelmemek mümkün değildir. Bir ittifakın ortağıysan gereğini yapmak zorundasındır...
Ama Başbakan ve hükümet sözcüleri biz bütün bunları Türkiye'nin “ulusal çıkarları” için yapıyoruz diyorlar...
Eğer ikiyüzlülüğü sevmiyorlarsa: “biz bunları NATO’cu Kutsal İtifak'ın hesabına yapıyoruz” demeleri gerekirdi... Bir şey daha var tabii... Ulusal çıkarın ne olduğuna kim karar veriyor. Suriye’yle sonucu belirsiz bir savaşa girmemin Türkiye’nin hangi ulusal çıkarıyla ilgisi olabilir. ABD ve müttefikleri istiyor diye savaşa gireceksiniz ve utanmadan Türkiye’nin çıkarındın bahsedeceksiniz... Aslında “ulusal çıkar” gibi kavramların gerçekten neyi ifade ettiğine açıklık getirmek gerekir. Mesela 1914’de Enver Paşa ve arkadaşlarının bir oldu-bittiyle Osmanlı İmparatorluğu'nu emperyalistler arası savaşa sokması milli çıkarın bir gereği miydi? Yönetenlerin çıkarı her zaman yönetilenlerin de çıkarıymış gibi sunulmuştur... Aslında ikiyüzlülüğü sevmiyorsanız, “milli çıkar denilenin egemenlerin, yani mülk sahibi yönetici sınıfların çıkarından başkası değildir” demeniz gerekirdi... Mesela Malatya Kürecik'e kurulan radar kalkanı gerçekten ‘Türkiye’nin ulusal çıkarlarının’ bir gereği midir? Neden daha önce değil de şimdi kuruldu? Aklı başında biri, söz konusu radar üssünün Türkiye’nin çıkarı ve güvenliğiyle ilgili olduğuna inanır mı? Besbelli ki, o da bütün Amerikan üsleri gibi saldırı amaçlı... Yakın hedefte de İran var... İran kimin hesabına hedef tahtasına konuyor? Başta Siyonist İsrail olmak üzere emperyalist çıkarlar için... Başka türlü olabilir mi? Eğer siz, “ NATO’cu cephenin düşmanları benim de düşmanımdır” derseniz o zaman Türkiye’nin her tarafına yerleştirilmiş Amerikan üslerini “ulusal çıkarın” bir gereği sayarsınız ama bunun hiçbir inandırıcılığı olmaz... Neden Kore Savaşı'nda Türk askerlerinin kırdırılması Türkiye’nin ulusal çıkarının bir gereği sayılsın? Onun için egemenlik sistemine karşı mücadele etmeye kararlıysanız, işe bilincinizi özgürleştirerek başlamanız gerekir. Söylenenin ne demeye geldiği hakkında zihin açıklığına sahip olmanız gerekir. Başkasının söylemini kendi söyleminiz sayma aymazlığından uzak durmanız gerekir. Kelimelerin ve kavramların köleleştirici işlevi hakkında düşünce açıklığı gerekir. Aksi halde her zaman aldatılmak, oyuna gelmek, egemen sınıfların değirmenine su taşımaktan kurtulamazsınız...
Son dönemde içeride ve dışarıda, "Türkiye bölgesel güç, Türkiye yükselen yıldız, Türkiye hârikalar yatıyor, Türkiye mucizesi …" türü yaygın bir söylem pompalanıyor. Bunların gerçek bir karşılığı var mı? Ya da ne kadar var?
Elbette Türkiye nüfusu, yüzölçümü, ekonomisi, militer gücü itibariyle bölgenin en önemli ülkelerinden biri. Tabii büyüklük/küçüklük göreceli bir şeydir. Konumunuzu başkalarına göre tarif etmekle ilgilidir. Türkiye’nin son dönemde hârikalar yarattığını kim söylüyor? Ülkenin varını yoğunu yağmalayan yerli yabancı çıkar odakları değil mi? Bir takım göstergelere bakarak oradan bir ülkenin durumunun iyiye gittiği, işlerin yolunda gittiği sonucuna varmak her zaman doğru değildir. Türkiye’nin büyüme performansı, ihracat artışı ve tabii kişi başına düşen gelirdeki artış büyük bir başarı olarak sunuluyor. Bunlar neden işlerin mutlaka iyiye gittiği anlamına gelsin? Nasıl büyüyor? Ne pahasına büyüyor? Büyüme kimin için ne anlama geliyor? Bir ülke sahip olduğu bir doğal kaynağı ihraç ederek yüksek bir büyüme oranına ulaşabilir. Bir gün gelip o doğal kaynak tükendiğinde büyümenin ne demeye geldiği anlaşılır ama artık iş işten geçmiştir. Türkiye’deki büyüme esas itibariyle emperyalist sermayenin Türkiye’yi bir değerlenme alanı olarak seçmesinin sonucu. Türkiye’nin en önemli ihracat kalemlerinden biri, belki de birincisi otomotiv ama Türkiye ne motor üretiyor, ne de elektronik aksam üretiyor. Bu da ekonominin sağlıklı bir iç eklemlenmeden yoksun olması demektir. Eğer teknolojik planda bir üst basamağa terfi etmiyorsanız, küresel ekonomiye uyumlanma tercihi yaparsanız, yani içerdeki işleyiş dış belirleyiciliğe tâbi olursa, geçerli kalkınma André Gunder Frank’ın lümpen kalkınma dediğinin ötesine geçemez... Türkiye neoliberal küreselleşmeyle “uyumlanarak” ancak Lümpen kalkınma üretebilir... Nehirleri, gölleri, denizleri, havayı, suyu, toprağı kirleten, doğal kaynakları tüketen bir büyüme geçerliyse ki, öyle, oradaki büyüme herkes için aynı anlama gelir mi? Bir şey daha var: Büyümenin sonuçları, yani GSYH artışı nasıl bölüşülüyor? Kapitalizm koşullarında birilerinin [azınlık] durumu iyileşirken başkalarının [çoğunluğun] durumunun kötüleşmesi kuraldır. Dolayısıyla yüksek oranlı bir büyümeye pekâlâ yoksulluğun ve sefaletin derinleşmesi eşlik edebilir. Buna doğa tahribatını da eklerseniz, “gerçek büyümenin” ne anlama geldiği anlaşılır. Dolayısıyla aklı başında birinin mevcut durumu bir başarı sayması mümkün değildir...
Türkiye’nin savaş uçağının Suriye tarafından düşürülmesi bir Türkiye-Suriye savaşına neden olur mu? Böyle bir savaş çıkarsa bunun bölgesel ve dünya ölçeğindeki sonuçları ne olabilir?
Türkiye emperyalist saldırı planında baş rol alma tercihi yaparak, kendi topraklarını bir saldırı üssü olarak kullandırarak, silah yardımı yaparak, paralı askerleri [ölüm timleri demek daha doğru] kendi sınırından Suriye’ye sokarak, mülteci kampı görüntüsü altında saldırganlara eğitim ve donanım olanağı sağlayarak, Suriye’ye yönelik yalan ve linç kampanyasında aktif rol alarak, zaten başını belaya soktu. Durum tam da böyle olduğu halde yalan makinası medya, gerçeği tahrif etmek için utanç verici bir çaba içinde... Emperyalist saldırı kampı her ne kadar Suriye’yi çökertmekte, bölüp-parçalamakta, orayı da Irak’a Libya’ya benzetmekte kararlı olsa da, mevcut ‘yeni güç dengeleri’ ortadayken açık bir savaşı göze alamıyor. Çıkaracağı yangının kendini de yakacağından korkuyor... Zira, Suriye’ye Libya ve Irak’da yapıldığı bir hava saldırısının başarı şansı zayıf. İkincisi, Suriye’ye saldırmak İran’a saldırmak demek, Lübnan Hizbullahı'nın anında savaşa dahil olması demek. Dolayısıyla, Suriye’yle savaş bir bölgesel savaş demek. Bölgesel savaş demek Rusya’nın da savaşa girmesi, belki Çin’in de taraf olması demek... Yani bir dünya savaşı demek...Ve öyle bir savaşı emperyalist kampın kazanma şansı yok gibi... Bu yüzden açık bir savaş yerine ülkeyi içerden çökertme planı işliyor. Bundan sonra içerden çökertme çabalarını arttıracaklardır…
“Yeni güçler dengesi” dediğinizden artık ABD hegemonyasının sonu geldi anlamını mı çıkarmak gerekir?
Belki sonun başlangıcı demek daha doğru. Artık ABD’nin her istediğini yapabildiği dönem kapanmakta. Öyle “önleyici savaş” şarkıları söylecek morale artık sahip değil... Hem yeni aktörler sahnedeki yerlerini almakta, hem de Sovyet sisteminin çöküşü sonrası dönemde denklemin dışına çıkan Rusya Federasyonu büyük bir dünya gücü olarak sahneye çıkmış durumda... Bu da 1989 -1990 sonrası durumun artık geçerli olmaması demektir. ABD’nin ve NATO’cu müttefiklerinin pabucu dama atılmakta. Dolayısıyla ‘tek kutuplu dünya‘ artık geçerli değil. Bu açıdan Suriye’ye saldırı teşebbüsü, hegemonya ve dünya jeopolitiği bakımından bir kırılma anı, bir dönüm noktası sayılabilir. Tabi bu durum ABD’nin dünyanın militarizasyonu hedefinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Ama artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak…
O halde bir Türkiye- Suriye savaşı gündemde yok?
Öyle bir şey söylemek doğru olmaz. Görünen o ki, Türkiye Suriye ile bir savaşa girmeye hevesli değil. Ama Suriye’yi çökertmeye de çok hevesli. Nasılsa AKP hükümeti Suriye konusunda tam bir gözü dönmüşlükle haraket ediyor...Velhasıl çelişik bir pozisyon söz konusu. Bu tuhaf durum NATO’cu olmanın bir sonucu... Fakat bu asla savaş olmaz demek değildir. Öyle bir kesinlik yok. Beklenmedik bir provakasyon, beklenmedik bir olay olabilir ve Türkiye kendini istemediği bir savaşın içinde bulabilir...
İsterseniz biraz uzağa gidelim. 20-22 Haziranda Brezilya’nın Rio de Janerio kentinte BM Dünya Zirvesi gerçekleşti. Siz de o konuda bir yazı yazdınız. Bu son zirve 1992’deki zirveden tam 20 yıl sonra gerçekşti. Ve siz geride kalan 20 ylllık dönemde “sürdürülebilir kalkınma” hedefinin gerçekleşmek bir yana işlerin daha da sarpa sardığını söylüyorsunuz... Neden?
Dünyayı bu hale getirenlerle sürdürülebilir kalkınma söylemini dillendirenler aynı odaklar. Doğru hatırlıyorsam, Albert Einstein’in şöyle bir sözü var: “ Bir sorunu onu yaratan yöntemlere başvurarak çözemezsiniz”diyordu... Aslında sürdürülebilir kalkınma kulağa hoş geliyor ama kapitalizm geçerliyken asla gerçekleşme şansı yok... Deniyor ki, ekonomi büyüsün, üretim artsın, tüketim artsın ve bütün bunlar “piyasa ekonomisi” dahilinde olsun ve çevre tahribatı engellensin, ekolojik denge korunsun. Marx bundan 145 yıl önce, “kapitalizmin doğaya ve insana zarar vermeden yol alamayacağını” yazmıştı. O öngörü bu gün fazlasıyla gerçekleşmiş durumda. Hem siz kapitalizmin yıkıcı mantığını sorun etmeyeceksiniz, hem de sürdürülebilir kalkınmadan söz edeceksiniz bu mümkün değildir. Rio’da toplananlar bu günkü sefil gidişin ve ortaya çıkan kepazeliğin sorumluları değil mi? Dolayısıyla sorunu yaratanlardan çözüm beklemek saçmadır. Eğer doğayı korumak, yaşamı güvence altına almak gibi samimi bir niyet taşıyorsanız, bunun kapitalizm koşullarında imkânsız olduğunu da teslim etmeniz gerekir. Daha önce de yazdım, sorun, sermayesinin büyümesinin kalkınmayla özdeş sayılmasından kaynaklanıyor. Sermayenin büyümesiyse doğa tahribatı pahasına ve insanî kötüleşme sayesinde mümkün olabiliyor ve başka türlü olması mümkün değildir... İlk Birleşmiş Milletler Çevre ve kalkınma zirvesi 1972’de Stockholm’de yapıldı. İkincisi 1992'de Rio’da yapıldı ve orada “sürdürülebilir kalkınma” hedefi benimsendi. Aradan geçen dönemde her alanda kötüleşme büyüdü.
1970-2008 aralığında, yani geride kalan yaklaşık 40 yılda biyolojik çeşitlilik %30 oranında azaldı. Karbon gazı salınımı son 20 yılda, yani ilk Rio zirvesinden bu yana %36 artış gösterdi. 300 milyon hektar orman yok oldu. Ne demekse dünyada kent tanımına uymayan 21 adet tuhaf “megapol” ortaya çıktı. 15-20 milyon insanın yaşadığı yer hâlâ kent sayılacak mıdır? Küresel planda sıcaklık % o, 4 oranında arttı... Platistik madde üretimi % 130 büyüdü, okyanuslarda tuzlanma ve kirlenme devasa boyutlara ulaştı, hepsinden önemlisi doğanın kendini ‘yenileme yeteneği’ %40 oranında azılmış durumda. Eğer mevcut eğilimler devam ederse 2030 yılında 2 dünya gerekeceği söyleniyor... Artık tartışmaya, tereddüde mahâl olmayan rahatsız edici bir gerçeklikle karşı karşıyayız, işin şakaya gelir tarafı yok. Öncelikle geride kalan yaklaşık 500 yılda geçerli doğaya küstah yaklaşımın değişmesi gerekiyor. Velhasıl, sermayeyi, kârı ve bireysel zenginliği değil, insanı ve doğayı temel alan yeni bir yaklaşıma, radikal bir paradigma değişikliğine ihtiyaç var...
Teşekkür ederim
Ben de...
7 Temmuz 2012 Cumartesi
Beyninizi kullanıyor musunuz?
”…bir ANTİASİMİLASYON kampanyası başlatmak istiyorum. Bunun için de bir mekanizma düşündüm… HER GÜN Kürtçe bir cümle, 10 lüzumlu kelime, haftada bir de bir gramer mevzuu öğretilme kampanyası internet sayfasında yayınlanırsa sene sonunda rahat konuşabileceği cümle ve kelime kazanılmağa muktedir olunur… İnsanları beyinlerini kullanmağa, konuşmağa, ana dillerini öğretmeğe aydın insanlarımızın kendilerine vazife edinmesi lazım.
Geçen gün bir televizyon tartışmasında Türk kökenli bir köşe yazarı :
‘’ Ben tek kelime Kürtçe bilmiyorum’’ diyerek nedametine vurgu yapmıştı. Türklerin kibirlerini terk edip, kendilerini Kürtlerden üstün görmek psikolojisinden vazgeçmeleri elzemdir… Bu metotla 800 kelimelik bir kelime hazinesine kavuşulması mümkündür.
Acaba Türkiye deki liderlerin hitabetlerin de kaç kelime kullandıklarını hiç merak ettiniz mi?
Kanaatime göre bir Tayyip Recep, bir Kılıçdaroğlu, bir Bahçeli 800 kelimeden fazla kullanmıyor…”
Dr.İsmet Turanlı.
dr_ismetturanli@mynet.com
İnsanlar yaşamlarını fizyolijikman idame ettirmeleri için yerler, içerler. Hat ta bunu Pavlov’un şartlandırma refleksi ni açıkladığı gibi bebek yaşında ağzına konulan emzikte bile görürüz. Neslin bekası için de seksüel yaşam mekanizması mevcuttur. O andaki davranışımız hayvanlarınkinden hiç fark göstermez. Bu evrim teorisini ispata kâfidir diye düşünüyorum. Cemiyetin yani sosyal yaşamı gerçekleştirmek içinde çalışmak yükümlülüğünü taşıyoruz.
Hayvanlarla insanlar arasındaki fark düşünme ve konuşma fonksiyonuna sahip olmamızdır. Onun içinde ARİSTO ‘’insan SOSYAL bir hayvandır’’ demişti. Birde atasözü vardır. ‘’Hayvanlar koklaşı, koklaşı, insanlar konuşu, konuşu anlaşırlar’’. Yaşar Kemal’in dediği gibi ‘’ Türkler Kürtlerin dilini kestiler’’ yani Kürtçe konuşmağı dahi yasakladılar. Konuşamayan insanın düşünme yeteneği de, kültürü de dumura uğrar. O millet kimliğini kaybeder. Türkler bu yaptıkları zulmün farkında mıdırlar.
Belçika’nın Brüghe şehrinde bir papazın kollosal heykeli vardır. O papaz zamanında kralı eleştirdiği için dilini kesmişler yüzlerce sene önce. SADE’ın da şiir yazmasını önlemek için hapishanede dilini kesmişler. O da akan kanla gene şiir yazmıştır.
İnsanlar görürüm çalıştıkları yerde bütün gün okumadan, düşünmeden bütün gün otururlar. Yahut ta televizyonlar da saatlerce Futbol söyleşileri yaparlar. Gazeteler de sayfalarca futbol, türban, mankenler hakkında kafa yorarlar. Beyinlerini kısmen kullanırlar. Hani türkü söyleseler daha ciddi bir iş yapmış olurlar diye düşünürüm.
Senelerce Kürtlere ana dillerinde eğitim yaptırmamakla çok çirkin bir asimilasyon politikası yürütüldü. Bu politikayı, bu zulmü yürütenlerin insan hakları ve düşünce özgürlüğünden nasiplerini almadıkları bir gerçek.
Kürt aydınlarına bir çağrım var. Bir önerim var. Bütün imkânlarını seferber ederek Kürtçe bilmeyen Kürtlere hatta Türklere Kürtçe öğretmeleridir. Çünkü ana dilini konuşmayı bilenler kimliklerine bilinçlenme, kültürüne sahip olma yetisi artacaktır.
Bu vesile ile bir ANTİASİMİLASYON kampanyası başlatmak istiyorum. Bunun için de bir mekanizma düşündüm. USA’daki başkan seçiminde yeni internet sistemleri başarı ile kullanıldı. Bu gün Türkiye dede pek çok internet sayfası var Kürt politikasına hizmet eden. Bu sayfaları Kürtçe öğreniminde kullanırsak epeyce yol kat etmiş oluruz diye düşündüm. Bir de teknik model oluşturdum. Lisan öğrenmek oldukça zor bir çaba gerektirir. Onu kolaylaştırıcı teknik bir model düşündüm.
HER GÜN Kürtçe bir cümle, 10 lüzumlu kelime, haftada bir de bir gramer mevzuu öğretilme kampanyası internet sayfasında yayınlanırsa sene sonunda rahat konuşabileceği cümle ve kelime kazanılmağa muktedir olunur. Umumiyetle yeni önerilere karşı çıkan çok olur. Azimle yola devam etmek gerekir. Azmin elinden kurtulmak zordur. İnsanları beyinlerini kullanmağa, konuşmağa, ana dillerini öğretmeğe aydın insanlarımızın kendilerine vazife edinmesi lazım. Geçen gün bir televizyon tartışmasında Türk kökenli bir köşe yazarı ‘’ Ben tek kelime Kürtçe bilmiyorum’’ diyerek nedametine vurgu yapmıştı. Türklerin kibirlerini terk edip, kendilerini Kürtlerden üstün görmek psikolojisinden vazgeçmeleri elzemdir.
Bu metotla 800 kelimelik bir kelime hazinesine kavuşulması mümkündür. Acaba Türkiye deki liderlerin hitabetlerin de kaç kelime kullandıklarını hiç merak ettiniz mi? Kanaatime göre bir Tayyip Recep, bir Kılıçdaroğlu, bir Bahçeli 800 kelimeden fazla kullanmıyor.
Adenauer’ın memuarını yazdırmak için 10 bin kelime kullandığını söylerler Almanlar. Bu rakamı da abartılı bulanlar vardır. Mollier’in 40 bin, Shakespear’in 60 bin, Gothe’ninse 80 bin Kelime kullandığı söylenir. Yaşar Kemal’in de kelime hazinesinin zengin bir hafızası olduğu malum.
Denizin yüzünde kalmak için yüzmek bilmek şartsa, Kürtlerin de kimliklerini, kültürlerini yaşatmak için birinci şartın anad illerini bilmeleri ve siyasetçilerin de bunu bütün imkânlarını kullanarak önlemeğe çalıştığını bilerek kendi kendilerini bu kampanyaya seferber etmeleri bilincini sağlamaları gerekir.
Kürtler iptidai bir vasıta olan silahın yerine beyinlerini kullanmalarının ne kadar lüzumlu olduğunu takdir etmeleri, GANDHİ’yi örnek almaları icap etmez mi? Türklerin silahı tercih etmeleri akıllarına güvensizliklerinden ziyade üstün ırk ( Kemalist )ideolojisine inandırılmalarından ötürüdür.
Türkiye de en zor problemiz beynimizi kullanmak zahmetine katlanamayışımızdır.
5 Haziran 2012 Salı
Yalan!..
Fikret Başkaya
Marx, Ludwig Kugelmann’e yazdığı 27 Temmuz 1871 tarihli mektupta, Paris Komünü’yle ilgili olarak: “Şimdiye kadar, Roma İmparatorluğu zamanında Hrıstiyanlığın bu kadar çok efsane yaratması matbaanın henüz keşfedilmemesine yorulurdu. Oysa, bunun tam tersi doğrudur. Bu gün günlük basın ve telgrafın bir günde yaydığı efsane, eskiden bir yüzyılda yaratılandan daha fazladır”, diyordu. Acaba yaşıyor olsaydı bu günkü sefil manzara hakkında ne derdi? Emperyalist burjuvazinin bu ölçüde yalan, ikiyüzlülük ve çifte standart üretebilmesiyle, iletişim teknolojisindeki devasa gelişme arasında bağ kurar mıydı? Şimdilerde yeryüzünün egemenlerinin iktidarı sadece ekonomik/finansal/politik ve militer güce dayanmıyor. Aynı zamanda medyatik iktidara da dayanıyor. Artık neoliberal küreselleşme çağında savaşlar önce medyatik alanda kazanılıyor... Önce bir devleti çökertme kararı veriliyor [ tabii çökertme demiyorlar “regime change” diyorlar]. Ardından medyatik yalanlar devreye sokuluyor. Çökertilmesi gereken devlet ya teröre destek veriyordur, teröristleri koruyup/ destekliyordur, ya kitle imha silahlarına sahiptir, ya da halkına zulmeden bir rejime sahiptir, demokrasi özürlüdür... Tabii ‘uygar dünyanın’ böyle sevimsiz durumlara göz yumması, görmezlikten gelmesi, içine sindirmesi beklenemez... Özgürlüğün, demokrasinin, insan haklarının timsâli olan kapitalist-emperyalist-kolonyalist Batı, kötülüğü bertaraf etmek için hareke geçiyor ve bir medyatik savaş başlatılıyor... Artık o aşamadan sonra her yalan hakikâttir...
Bir Fransız atasözü: “Köpeğini boğmaya karar veren, köpeğinin kuduz olduğunu söyler“ der. Şimdilerde emperyalist ABD ve müttefikleri, çökertmeye karar verdikleri devletler hakkında istedikleri yalanı üretme ve yayma, kendi beyinsizleştirilmiş, alık insanlarını, bencil komuoylarını ve dünyanın geri kalanındaki çoğunluğu aldatma ve kandırma yeteteğine sahipler... Önce bir Üçüncü Dünya ülkesindeki durumdan “Uluslararası toplum” rahatsızlık duymaya başlıyor... Medya “uluslararası toplumun” oradaki duruma sessiz kalamayacağına dair yayınlar yapıyor, üretilen yalanı büyütüyor ve hızla yayıyor. Kimse şu lânet olası “uluslarası toplumun” kimlerden oluştuğunu pek merak etmiyor... “Uluslararası toplum” denilen ABD ve onun dümen suyundaki AB ve Japonya’dan ibarettir. Aslında NATO’cu cepheden başkası değildir... Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, Rusya ve Çin, Suriye’ye yönelik NATO saldırısına karşı çıkıp, karar tasarısını veto ettiklerinde, küresel egemen medya bu iki devletin “uluslararası topluma” karşı olduğunu duyurdu. Öyle bir uluslarası toplum ki, nerdeyse dünya nüfusunun %20’sini oluşturan bu iki büyük devlet ona dahil değil... Daha doğrusu tüm Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri denklemin dışında... Medyatik iktidar ve ideolojik egemenlik, şeylerin gerçeğini anlamayı engelliyor. Epey zamandır ‘medeniyetler çatışması’ diye bir yalan üretildi. Ve insanlar bu yalana inandırıldı. Oysa, asgari akıl, sağduyu ve muhakeme yeteneğine sahip bir insanın, medeniyetlerin çatışması diye bir şeyin saçma olduğunu bilmesi gerekirdi!. Türkiye hükümetleri, özellikle neoliberalizmin sadık neferi AKP hükümeti bu yalanı çok sevdi ve sahnelenen oyunda aktif rol aldı. Elbette medeniyetler çatışması diye bir şey olursa, “medeniyetler ittifakı” diye bir şey de olurdu... Şimdilerde Türkiye başta olmak üzere, medeniyetler ittifakının tesisi için yoğun çaba harcanıyor... Medeniyetlerin çatışması eşyanın tabiatine aykırıdır ve orada çatışan çıkarlardır, iktidar ve hegemonya mücadelesidir, son tahlilde de sınıfsal bir mücadele söz konusudur ama böylesi bir yalan emperyalist statükonun devamı için son derecede işlevseldir...
Yakın zamanda Yemen’de bir El- Kaide militanının yakalandığı, üzerinde hava alanlarındaki dedektöre yakalanmayan, metal olmayan bir bomba bulunduğu, bombanın iç çamaşırı içinde taşınabildiğini, velhasıl El- Kaide’nin donda taşınabilecek kadar küçük ama son derece etkili bir silah ürettiği yalanı peydahlandı ve egemen medya tarafından servis edildi... Yalan duyulduğunda da “gerçek oldu”... Oysa, söz konusu olan tam bir CIA operasyonuydu... Her zamanki yalanların sonunucusuydu. Aslında bizzat El- Kaide denilen de bir CIA ürünü, made in USA bir yalan değil miydi? İşin esasına bakılırsa ortada El- Kaide diye bir örgüt gerçekten var mı yokmu belli değil... ABD, İngiliz, Fransız, Alman, İsrail, vb. istihbarat örgütlerinin peydahladığı, yönlendirdiği, kullandığı terör çetelerine verilen ortak ad, bir tür paravan olduğunu iddia etmek mümkün... Kendi şefini bile korumaktan aciz bir örgütün öyle etkili bir silah üretmesi mümkün müdür? Eğer bu yalana itibar edilirse, bu, El- Kaidenin dünyanın en gelişmiş, en donanımlı laboratuvarına sahip olduğu demeye gelecektir... Lâkin yalanla ilgili kâr alanını, ekonomik çıkarları angaje eden bir sorun var. Eğer bu son teknoloji harikası silah bahane edilerek, hava alanlarında don muayenesi için her yolcunun soyunması zorunlu hale gelirse, bunun için de mesela her yolcu için 3 dakika soyunma/giyinme zamanı gerekirse ve insanlar bu aşağılanmaya ve kepazeliğe itiraz etmezse, bu, 180 yolcu taşıyan bir uçağın havalanması için 540 dakika, yani tam 9 saat gecikme, kârların uçup gitmesi ve havacılık şirketlerinin iflası demektir... Tabii buna söz konusu şirketlerinin evet demesi mümkün değildir...
Fakat emperyalist yalanlarla ilgili rahatsız edici bir şey daha var: Sanki insanlar yalana doymuyor... Irak’a birinci emperyalist saldırı için “uluslararası hukuk” bahane edildi. Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal etmişti, bu bir saldırı nedeni sayıldı...Elbette benzer işgaller başka yerlerde olduğunda kimse “uluslararası hukuku” hatırlamadı... Çünkü işler ikiyüzlülük ve çifte standart üzerinden yürüyordu... Sonra El- Kaide liderini saklıyor diye Afganistan’a saldırdılar. Ardından kitle imha silahlarına sahip diye Irak’a ikinci bir saldırı yapıldı ve güzelim ülke çökertildi. Benzer şeyler Somali ve Sudan için de geçerliydi ve sonuç mâlûm... Sonra sıra Libya’ya geldi ve artık orada geçerli olan terör ve kaos... Ve sırada Suriye var ama çökertme kararı daha 2001 ‘de verilmişti ve 2008 sonrasında yıkım için kollar sıvanmıştı. Amerikan, Fransız, İngiliz ve İsrail... ajanları gerekli hazırlıkları yapmakla meşguldüler. Arap Baharıyla Suriye’yi çökertme planı için koşulların olgunlaştığına karar verildi ve hareket geçildi...
Suriye’de özellikle 2000’li yılların başından beri uygulanan neoliberal politikalar ve rejimin neoliberalizmle “uyumlanma” tercihi, gelir dağılımı dengesizliğini, yoksulluğu ve sefaleti büyütmüştü. Tunus’da ve Mısır’da patlayan devrimlerin Suriye’de yankılanmaması mümkün değildi. Halk hem sosyal kötüleşmeye hem de otokrasiye karşı, daha çok refah, insanca yaşama, demokrasi ve özgürlük talebiyle sokağa döküldü. Tepkisini şiddet içermeyen bir şekilde ortaya koydu. İşte bu durum “rejim değiştirme” konusunda tecrübeli emperyalistler, başta ABD olmak üzere NATO cephesi ve tabii NATO’nun en sadık üyesi Türkiye [ AKP hükümeti densin], Siyonist İsrail ve başta Suudiler ve Katar olmak üzere Ortadoğu’nun ne kadar pro-siyonist ve pro-emperyalist Arap monarşisi varsa rejimi çökertmek için bu durumu fırsat saydılar... Herşeye rağmen Esat rejimi emperyalistler için yaşamasına izin verilmemesi gereken bir rejim olarak görülüyordu. Zira, tüm eksikliklerine ve zaaflarına rağmen emperyalizmin her isteğini yapmayan bir rejim söz konusuydu. Daha önce de yazdığım gibi, asıl amaç İran’ı çökertmekti ve İran’ı çökertmenin yolu Suriye’den geçiyordu... Suriye’yi çökertmek Lübnan Hizbullahını da etkisizleştirmek demektir. İranı çökertmek, Rusya’yı, Hindistan’ı ve Çin’i kuşatma planının bir aşaması olarak görülüyor.
Neden kuşatmak istedikleri de mâlûm...
Barışcıl amaçlı gösteriler, hızla Türkiye, Lübnan ve Ürdün’den Suriye’ye sokulan ve içerdeki dinci fanatiklerle buluşan, özellikle Afganistan, Irak ve Libya’da savaş deneyimi edinmiş fanatik paralı askerler, katliam timleri tarafından amaca yabancılaştırıldı ve kitle geri çekildi. Sokak, devlet görevlilerini, polisleri, askerleri, kadınları, çocukları, yaşlı-genç, ayrım gözetmeksizin herkesi hunharca ketleden katillere kaldı. İşte ‘Özgür Suriye Ordusu” denilen bu çapulcu taifesinden oluşuyor. Aslında tamı tamına Türkiye tarafından yönetilen, Türkiye tarafından silahlandırılıp eğitilen, asla özgür olmayan bir katiller gürühu... Katar ve Suudi Arabistan’ın parası, emperyalistlerin sofistike sihahlarıyla teçhiz ediliyorlar ve medyanın yalanlarından ve diplomatik manevralarından güç alarak katletmeye devam ediyorlar... Bunların iktidara geldikleri durumu hayal edebiliyor musunuz? Bu cinayetleri Müslümanlık adına yaptığı söyleyen paralı askerler aslında bu işi emperyalizm, siyonist İsrail , Türkiye ve gerici bölge monarşileri adına yapıyorlar... Lâkin çelişik ve rahatsız edici bir şey var: Bunlar ne kadar çok katliam yaparsa, bu “insanî yardım” için bir gerekçe oluşturuyor... “İnsani yardımı” gerekçelendirmek için insanlar öldürülüyor... Medya tüm katilamların faili olarak, Beşar Esad’ın askerini ve polisini gösteriyor. Velhasıl yalan makinası üzerine düşeni iyi yapıyor... Ve kısa zamanda şöyle bir algı yaratıldı: Orada özgürlük ve demokrasi talebiyle sokağa dökülen, halkı katleden gözü dönmüş bir diktatör var. Bu diktatör gitmeli ve demokratik bir rejim kurulmalıdır... Sanırsınız ki, emperyalistlerin, Türkiye’nin, Siyonist İsrail’in ve gerici Arap monarşilerinin demokrasi ve özgürlük diye bir dertleri var...
Annan Planı bir oyundu...
Suriye’yi çökertme planının yürümesi, terörün yoğunluğunun ve kapsamının artışına endeksliydi. Fakat emperyalist saldırıyı gerekçelendirmek için de diplomatik ‘ara adımlar’ gerekiyordu. Plan şu idi: Bir ateşkes için BM eski genel sekreteri Koffi Annan bir plan yapmakla görevlendirildi. Lâkin, Birleşmiş Milletler Örgütü [BMÖ] kurulduğu günden beri, tüm BM genel sekreterlerinin aslında ABD’nin genel sekreteri olduğunun bilinmesi gerekir. Uzağa gitmeye gerek yok, Ban ki-Moon’a bakmak yeter. Zaten BM örgütünün asıl misyonu ve varlık nedeni de, ikinci emperyalistler arası savaş sonrasında oluşan statükoyu meşrulaştırıp-sürdürmekti. Dolayısıyla örgüt her zaman yapılanları müşrulaştırmanın hizmetindeydi. Plan ateşkes öngörüyordu ama katillere asla silah bıkakmamaları emredilmişti. Tam tersine silah personel ve para sevkiyatı artırıyordu. Böylece, isyancılar tarafından yapılan her katliam hükümete fatura edilecek, bu amaçla medya utanmaz tavrını sürdürecekti. Ve “uluslararası toplum” artık şunu söylebilirdi: “Görüyorsunuz, Beşar Esad ateşkese uymuyor. Sivil halkı katletmeye devam ediyor...” Ateşkes demek iki tarafın da ateşi kesmesi değil midir? Tek taraflı ateskes olamayacağına göre... Son El Hula katliamının açıkça isyancılar tarafından yapıldığı bilindiği halde medya ağız birliği ederek onu rejimin üstüne attı... Egemen medya yalanı büyütüp yayma konusunda elinden geleni yaptı... Oysa Annan’ı davet eden Beşar Esad’dı. Çatışma ortamına dair gerçeği anlamasını dünyaya duyurmasını istiyordu. Aslında Esad’ın bu girişimi, olmayan duaya amin demek gibi bir şeydi... Bu amaçla Annan’ı davet eden biri onun gelişinden bir gün önce böyle bir katliam yapar mıydı? Başta yürümemesi istenen planın yürümediği böylece “kanıtlanınca” artık “insânî yardım”, “insânî müdahale” cephesi kolları sıvayabilirdi. Utanmazca diplomatik ayıp işlediler, Suriye’nin diplomatik personelini ülkelerinden attılar... Böylece Suriye’yi çömertme palınını bir adım daha öteye taşımış oldular... Aslında Suriye’de olup bitenler insanlığın ve uygarlığın sefil durumu hakkında da bir fikir veriyor... İnsanı insanlığından utandıran sefil bir durum...
Türkiye ‘yardım ve yataklık yapıyor’, insanlık suçu işliyor
AKP hükümeti Suriye’yi çökertme planının en hevesli uygulayıcılarından biri. Topraklarını katillere bir üs olarak kullandırarak, “mülteci kampı” görüntüsü altında eğitim kampları oluşturarak, silah ve savaşcı sevkiyatını kolaylaştırarak, her türlü yardımı yaparak... Bu hükümet neden komşu bir ülkenin halkına karşı yürütülen bu uğursuz savaşta bu kadar hevesli ve aceleci davranıyor... Neden NATO bir an önce saldırsın diye çırpınıyor? Öyle görünüyor ki, bu işte NATO’cu dostları, gerici Arap Monarşileri ve Siyonist İsrail tarafından Türkiye’ye başrol verilmiş... NATO’cu bir ülke olan, topraklarında ne kadar Amerikan üssü olduğunu kendilerinin bile bilmediği bir rejimin böyle bir görevi severek üstlenmesi anlaşılır bir şey. Lâkin, AKP hükümetinin sahnelenen oyunun baş aktörü olmak istemesi, sadece onun bağnaz NATO’culuğuyla açıklanamaz. Özellikle Irak’ın parçalanması ve 2006 da Lübnan Hizbullahı’nın İsrail saldırısını püskürtmesinden sonra, bölgede İran, Suriye, Irak ve Hizbullah’tan oluşan bir eksen oluştu. Türkiye bu ekseni kendisi için bir tehdit olarak görüyor. Suriye’nin çökertilmesinin çantada keklik olduğu düşüncesinden hareketle, çökertilmiş Suriye’de söz hakkına kavuşacağını düşünüyor. Ve oluşmakta olan bu Şii eksen karşısında Arap monarşileriyle bir Sunni eksen oluşturmayı arzuluyor... Bir de enerjiyle, özellikle de doğal gazla ilgili kaygılar var. Zira Akdeniz’in doğusunda denizde ve karada zengin doğal gaz rezervleri keşefedilmiş durumda... Bütün bunlar hütümetin şahin tavrını açıklayan nedenler ama asla insânî kaygılar söz konusu değil... Demokrasi ve özgürlük gibi kaygılarsa asla... Öyle olmadığını anlamak için içeriye bakmak yeterli... Bu vesileyle Türkiye’deki devlet dininin çapı da bir defa daha ortaya çıkmış oldu... Bizim müslümanlar Suriye ve başka yerlerde “kardeşlerinin” emperyalistler tarafından katledilmesi karşısında kıllarını kapırdatmak bir yana, AKP’nin şahin politikasını destekliyorlar... Devlet dini de zaten böyle bir şey değil midir?
Muhalefet Suriye konusunda sınıfta kaldı...
Türkiye’de sol muhalefet yazık ki, Suriye sınavında başarısız oldu. Oyanan oyunu, yapılan hesapları, gerçek niyetleri teşhir etmeye yanaşmadı. Yapması gerekenleri yapmadı... Bu güne kadar gür bir sesin çıkmamış olması büyük bir talihsizliktir. Sol, bütün bir bölgeyi yakacak, üstelik bir dünya savaşını bile tetikleme potansiyeli taşıyan emperyalist komployu dert etmezse eğer, neyi dert edecek? Bu duyarsızlığı, umursamazılığı, yok saymayı kim nasıl açıklayabilir? Oysa, insânî, ahlâki ve politik nedenlerle, Suriye halkının yanında yer aldığını, onu desteklediğini yüksek sesle dosta düşmana duyurması gerekiyordu... Bazı sol çevreler tuhaf bir şekilde, savaşa karşı çıkmanın otokrasininin safında yer almak demeye geleceğini düşüyorsa, buna belki kendileri inanabilirler ama başkalarını inandırmak mümkün olmaz. Emperyalist saldırıya karşı çıkmak neden rejimin safında yer almak olsun? Aslında bu atalet, olsa olsa bir şey yapmamanın, yapmak istememin mazereti olabilir ancak... Fakat herşeye rağmen hâlâ bir şeyler yapmak mümkün...
Türkiye de bilgi noksanlığından doğan hukuki tenakuzlar..
Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com
1.Bakan Akdağ diyor ki: Sezaryen ameliyatın da rahim yarılıyor. Rahmin uzunlamasına yarılması tekniği çoktan geride kaldı. Şimdi rahmin alt bölümünde adale ayrılıştırılıyor. Yarma, kesme yoktur, dolayısı ile de ikinci doğumda rüptür (Rahmin çatlaması) olmuyor.
2.(Once a Section, always Section,) prensibi yanlıştır. Sezaryen geçirmişlere ikinci gebeliğin dede sezaryen yapma mecburiyeti yoktur. Birinci doğumda çocuğa bağlı indikasyon varsa, müteakip gebelikte gebelik normal seyredebilir ve sezaryene lüzum kalmaz. Birinci doğumunu sezaryenle yapıldığı halde sonrakileri normal doğuranlar çoktur.
3.Gebelik takiplerinin gereği gibi yapılamayan köylü kadınlar da doğuma yakın devrede çeşitli patolojik durumların sıkça görülmesi de sezaryen indikasyonuna ihtiyaç gösterir.
4.Üniversite hastanelerinde patolojik vakalar toplandığı için, oralarda sezaryen nispeti yüksek olabilir. Birkaç sene önce bir tıbbi kongre için gittiğim Diyarbakır da bir senede 80 kadının doğumda yaşamını kaybettiğini duydum. Patolojik doğumlarda sezaryen nispetinin artması anne ölümlerinin azaldığını göstermiştir.
5.Dini içtihatlara göre, hatta embryolojik bilgilere göre yaşamın Embryo devrinde başladığı kabul edilir. Onun için Almanya da Embryonun dondurulması yasaktır. Ancak Oocyt(yumurta), sperm (tohum) safhasında dondurmak serbesttir. PID yani embryonun transferinden ( naklinden) önce genetik muayene Almanya da yasaktır. Sağlam olmayan Embryolar nakledilmez. İmha edilir. Hayat Embryo devrinde başlıyorsa Türkiye deki kanunlar nasıl oluyor da PID ye müsaade ediliyor. Bu kanuni bir tenakuz sayılmaz mı? Kadın azrusu hilafına kocası tarafından cinsi temasa zorlanırsa cezai müstelzim sayılmıyor mu? O zaman kadın kocasını dava edebilir ve ırza geçilerek edinilmiş bir gebeliğe kürtaj vacip olmaz mı?
6.Güya dini inançlara göre fötüse 3 aylıkken hayat üflenirmiş. İslam dini üfürükçülüğe müsaade etmez . Diyanet işleri eski başkanı Prof. Ateş Kuran’da böyle üfleme olayı diye bir ayet olmadığını söyledi.
Kürtaj ve sezaryen mevzuunda bilgisi kıt olan hekimlerin, hele hele erkeklerin, hiçbir siyasinin bu hususta ahkâm kesmesi tababette cahiliye devrini aşamadığımızı gösteriyor.
Benim 50 seneden fazla tecrübelerime göre karar mercii Kadınların kendileridir. Bademcik yahut Apandisit ameliyatı olacak erkeğe, Vasektomi (Kısırlaştırıcı ameliyat) yaptıracak erkek eşinin fikrini soruyor mu?. Erkeğin vücudu kendisine aitse, Kadının vücudu hakkında karar vermesi Kadınlara aittir. Batı da Kadınlar bünyelerinin kendilerine ait olduğunu, kocalarının bir mülkü olmadığına inanırlar. Bizim için oldukça ,ahlaken kabul edilemez bir inanışta batıda seksualitenin yemek, içmek gibi ruhi-fizyolojik bir ihtiyaç olduğu ve eşlerle yapılması mecburiyeti olmadığıdır. İster erkek, ister kadın seksualiteyi sevgi ve saygı dışı olduğuna inanırlar.
7.Şöför Osso’nun 11 çocuğu vardı. Bir de özürlü torunu. Yürüyemeyen, konuşamayan 3 yaşında torunu. Köyde çok kısıtlı ortamlarda yaşıyorlardı. Kendisi ve iki yetişmiş oğlu da işsizdi Fakirliğine kendisin sebep olduğunu, bu kadar çok çocuğa ihtiyacı var mı? Diye sordum. Osso’nun cevabı: Gebelikten korunma imkânlarını bilmediğimiz gibi, onları temin edecek mali imkânımızda yoktu. Ayrıca eşimi doktora götüremedim. Doktorun namahrem olduğuna inanıyorduk.
8.Hayretler içinde kaldığım bir hatıramda, Los Angeles’den New York’ a gittiğim bir uçakta yanımda bir Amerikalı mimar oturuyordu. Mesleğimin Jinekoloji olduğunu söyleyince, bana dönüp, Jinekologları hiç sevmediğini söyledi. Sebebini sorunca, onların eşinin mahrem yerleriyle meşgul olduklarından dolayı olduğunu söyledi. Biz dede kadın Jinekologların erkeklere nazaran en azından iki misli hastası olduğu bir gerçektir. Erkeklerinde kadın Ürologlara pek muayene olmadıklarını biliyorum.
Bakan diyor ki: Tecavüz edilen de, tecavüz neticesi doğan da çocukta temizdir. Tecavüz edilene pissin diyen yoktur. Masumdur, mağdurdur. Gebe kalmışsa törelere göre zecm tatbik edilmiyor mu? Bu durum İsa, Musa zamanından beri böyledir. Bu zihniyet değişmedikçe onalar temiz demek mugalatadır. Başbakana BİAT’tır. Başbakanla aşı mevzuunda ters düşünce hicap duymak yerine, istifa etmesi yerine ikbal uğruna bakanlık sandalyesine bağlı kalmıştır. ‘’Ben başarılı bir bakanım’’ diyor. Daha ortada bakanlığın hiçbir çalışması olmadan, başbakanın çağrısından sonra, çıkarılacak kanunun gerekçelerinden bahsediyor Kürtaj ve sezaryen mevzuunda aktüel durumdan bihaber olduğu beyanatlarından açığa çıkmıştır. Nesebi gayri sahihlere Türkiye de PİÇ denmiyor mu>? O çocuğun istikbalde mahcubiyetini, travmasını bakan yüreğinde duyacak mıdır?. Bir anne her nasıl olursa olsun doğurduğu, dokuz ay karnında taşıdığı çocuğu devletin himayesine terk eder mi? Bütün bunları bakanın idrak etmemesi( Türkiye de genel de olduğu gibi) psikosomatik tababet eğitimi görmediğinden ileri gelmektedir.
Antalya. 02.06.12
27 Mayıs 2012 Pazar
FUTBOL...
Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com
Futbol sporunun gençliğin saldırganlık duygularını yatıştıracağı psikologlarla iddia edilmişti. Son seneler de Futbolun bilakis gençlerde saldırganlık hislerini kaöçıladığı görüldü. Son olarakta Fenerbahçe-Galatasaray maçından sonra çıkan ilkel saldırılarutanılacak boyutlar kazandı. Bundan yüz sene önce Rus yazarı Petrov ‘’ Beyaz leylaklar memleketi Finlandiya’’ eserinde Futbola da yer vermiş. Bu kitabı okuyan ATATÜRK gençliğe, değil tavsiye etmek, okunmasını EMRETMİŞTİR: İleri görüşlü Atatürk daha o zaman Futbol’un bir spor olamadığını sezinlemiştir. Futbol benim kanaatıma göre de bir spor değildir. Maç seyretmek passif bir davranıştır. Bugün bir takımı tutmak bir KİMLİK halini almıştır. Bu kimlik şahısların hiçbir gayretine, eğitimine dayanmıyor. Bu hususta sözü bırakıyorum ve kitabındaki o kısmı aşağıya alıyorum.
Napolyonun İngilizler tarafından yenilmesinden sonra bütün Avrupada İngiliz taklitcilği almış yürümüştü. İngilizlerin çirkin ve gülünç davranışlarını örnek alıyorlardı. Sigara içmek, alkol tüketmek, yüksek sesle konuşmak, küfretmekle, İngilizlerin sapkın yaşam tarzlarının kötü kopyası haline geliyorlardı. Zengin yetişkinler İngilizler gibi yarışlara çok para harcıyorlar, İngiliz usulü viski içiyorlar, İngilizler gibi giyinip, saçlarını dahi İngilizler gibi kestiriyorlardı.
Gençlik İngiliz sporlarıyla ilgilenmeye başladılar. Özellikle İngiliz sporlarının en kötüsü olan FUTBOLLA. Bütün Avrupa’da futbol özgün bir din haline geldi. Futbolu bilim, sanat haline getirdiler. Manen fakir olan, cahil, kaba sokak basını gençlerin bu tutkusunun peşine düştü. Sömürdü. Nerdeyse her gün futbol kahramanlarıyla ilgili görüşler yazılıyordu. İnsanlarda ilginç fikirlere karşı ilgi yoktu.
Aylak, sağlıklı ve maalesef manen tembel olan Fin gençliği futbolla ilgilendi. Futbol ruhu saran mikrop gibi, Finlandiya’daki şehir gençliğinin bütün katmanlarını sardı. Futbol artık moda olmuştu ve bütün neslin fikirlerini ve kalplerini işgal etti.
Büyük paralar harcanıyordu. Gençlerin okulda geçireceği çok değerli zaman, bir başka şey için tüketiliyordu.
Snelman ve arkadaşları gençliğin entelektüel gelişiminin yerini bunların aldığını bir türlü kabullenemiyorlardı. Nesillerinin hem akli hemde manevi açıdan fakirleşmesine ciddiyetle bakıyorlardı. Bizim gençliğin tamamı neredeyse maneviyat tüberkulozuna yakalanmış.
Felsefeyi çok ileri götürmüş bir halk olan eski Yunanlar jimnastiğe, koşuya, uzun atlamaya saygıyla yaklaşmışlardı. Ama halkımızın kuvvetli bacaklı, fakat zayıf beyinli olmasını da istemiyoruz. Aşşağısı öküz bacakları, yukarısı ise koyun kafaları, kutu gibi boş, hafif bir kafatası.
Sizler Finlandiyanın futbol başarısına hayran kalıyorsunuz. Siz güçlü Ayak takımınızın İsveç’e, Norveç’e ve Danimarkaya galip gelmesine seviniyorsunuz. Sizin sevinciniz beni mutlu etmiyor. Eğer bizim Suomi’liler ‚Güçlü Düşünce’, Büyük İş, Süt üretimi, En iyi Yumurta, Seçkin Buğday ‘‘Temiz Vicdan, Yeni Fikirle,, Karnı doymuş halk gibi isimli topluluklar olsaydı bu beni daha mutlu ederdi.
Ben isterdim ki, siz gençler, sadece Fransızları, İngilizleri, Almanları da yenesiniz. Fakat bunu topa vurarak değil de, aklınızla, kalbinizle iradenizle yapasınız.
Sokrat ve Herkül’ün resimlerini karşılaştırdığınızda görürsünüz ki Sokratın büyük kafasına adeta beyni sığmaz. Halbuki Herkül’ün alnı geniştir. Herkülün kasları gelişmiştir. Fakat büyük zeka, maneviyat sahibi biri değil. Genç Finlandiya’ya deri topun arkasından koşturan insanlar gerek değil. Finlandiya’nın onun halkının ekonomik, sosyal, zihinsel ve ahlaki değerlerini yönetebilecek insanlara ihtiyacı var.
Futbolcuların kaslı bacaklarının savaşıyla fazla uzağa gidemezsiniz. Topa kafayla vurmak için en sağlam alına ihtiyaç var, alın ise koyundadır. S
Antalya. 26.05.12
Hekim gözüyle Kürt sorunu...
Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com
Hekimlikte birinci prensip arazlara bakarak doğru teşhis koymaktır. Zira doğru teşhis koyamazsanız bütün tedavi çabalarınız netice vermez ve hastalık geçmez, hatta kronikleşir (müzminleşir)..
Kürtler 1925 den beri 30 kere isyan etmişlerse ve Cumhuriyet hükumetleri de askeri yöntemlerle isyanları bastırmağa çalışmışlarsa ve bu isyan hala, son şekli ile 30 seneden beri devam ediyorsa, bir teşhis hatası vardır, ve dolayısı ile de tedavi yöntemleriniz aciz kalmaktadır. Bir başka ifade ile hastalığı yanlış değerlendirmedesiniz yahut ta hekiminizin bilgi ve tecrübesi yetersiz kalıyor demektir. Bir başka ifade ile de bir kalp hastasını, bir kanserli hastayı bir pratisyen hekime tevcih etmişseniz netice alamayacağınız peşinen bellidir.
Atatürk’ün emperyalistlere ve hatta Osmanlıya karşı çıkışını Kurtuluş savaşı olarak kabul ediyorsanız kalkıp ta Kürtlerin, Ermenilerin, Arapların, Rumların, Bulgarların Osmanlıya, Türkiye devletine karşı ayaklanmalarını da teröristtik bir faaliyet yahut ta o halklar Türkleri arkasından hançerledi diyemezsiniz. Atatürk’ün çabası ne idi ise ötekilerin tatbik ettikleri çabalarda ayinidir. Aksi takdirde çifte standart uyguluyorsunuz demektir. Kürtler Malazgirt’te, Çanakkale de, Kurtuluş savaşında Türklerle birlikte olmuşlardır. Vakta ki onların varlığı inkâr edilip te, dillerine, kültürlerine yasak getirilince isyan etmeleri kaçınılmaz olmuştur. Nasıl Atatürk’ün askerleri ölümüne savaşmışsa PKK lılar da ölümüne savaşmaktadırlar. Hem de 30 sene boyunca çıplak tabanla. Atatürk kurtuluş savaşında 40 bin kayıba uğramamışsa da PKK lı gençler 40 bin zayiat vermiştir. Onlara bir takım çapulcular demenin başlangıçta hatalı davranıldığını göstermektedir. Kürtler daha önceki isyanlarında da 100 bine yakın zayiat vermiştir. Dersimde ki kayıpları Erdoğan kabul etmişdir. Şimdi ise 30 senede 400 bin kişilik ordusu ile, skorksyler ile baş edemediği PKK yı Predatörler ile yok edeceğini sanıyor. Milletlerin bir savunma refleksi olduğu gerçeğini takdir edemiyor. USA’ nın Viyetnam da ki başarısızlığının temelinde bu savunma refleksi olduğu görülmüştür. Irak’tan da çekildiği gibi, Afganistan da da çekilmek zorunluğunda kalacaktır. Filistin de de İsrail geri çekilmek zorunluğunda kalacaktır. Kürtler 3 bin seneden beri Kürdistan da yaşamaktadırlar. Türkler sonradan gelmişler, üstelik Kürtlerin desteği ile Anadolu’ya girmişlerdir. Şimdi kalkıp ta Kürdistanı atalarımızın kanı ile zapt ettik diyemezler. 20 milyon Kürde MHP’ liler gibi çekip gidinde diyemezler. Bugün Kürtlerin % 50 si Kürtçe ana dilini bilmiyorsa onlara asimilasyon politikası gütmedik diyemezsiniz.
Rumları kurtuluş savaşından sonra Yunanistan’a gönderdiniz, varlık vergisi faciası ile Yahudileri ürküttünüz, 5-6 eylül hadiseleri ile geri kalan Rumların kaçmalarını sağladınız. Tehcirle Ermenileri ölüme ve sürgüne gönderdiniz. Fakat Kürtleri yok etme imkânı yok. Onların kaçacak yerleri de yok. Kardeşçe yaşıyoruz, fakat kendilerini Türk olmağa mecbur ediyoruz, çünkü Türkiye hudutları içinde yaşayan herkes Türk’tür, Türk bir ırkın değil bir milletin adıdır yutturmacasını Türk olmayanlar kabul etmiyorlar. Onun için dayatma politikasından vazgeçip realiteye uymak zorunluğu vardır. Azınlıkların gençlerinin katledilmesine acımıyorsanız hiç olmazsa Mehmetçiklere acıyın. Onların analarına babalarına, eşlerine, çocuklarına acıyın. Bu hunharlık sona ermelidir.
Orta doğuda yeni bir oluşuma karşı gelmek imkânsız gibi görünüyor. Nehirleri geri istikamete akıtmanız mümkün değil. Suriye Türkiye hudutlarına PKK kampları kurdurmuş ve oradan PKK’ lıların içeri sızmalarını sağlıyor. Şimdiye kadar onları vatandaş dahi saymazken şimdi Türkiye’nin yanlış politikası sayesin de Kürtlere özerkilk vermeği dahi planlıyor. İran dada ayni istikamette gelişmeler var. Barzani eylül de bağımsızlığını ilan edecek. Çünkü Maliki ile barışmaları mümkün değil. Petrol kaynaklarını da kendileri kullanırlarsa ekonomik yönden de kuvvetleneceklerdir.Türkiye’ye muhtaç dırlar düşüncesi de realist bir düşünce değil. İran, Suriye ve İsrail üzerinden dünyaya açık kapı bulabilirler. Kürt sorununda kibirli davranmanın, onları küçümsemenin zamanı geçti. Barış cı yaklaşımlar ancak Türkiye’yi doğru yola sokar. Yoksa ne PKK ile netice alınabilir nede Kürdistan devletinin bağımsızlığını önlenebilir. Suriye’nin ve Irak’ın bütünlüğünden yanayız demenizi ne Suriye nede Irak kabulleniyor. Türkiye yi artık düşman ülke olarak gören bu komşu devletler Türkiye’nin ön gördüğü tarzda davranmazlar. Türkiye’nin yardımına da ne USA nede Nato koşar. Velhasıl Türkiye çok zor durumla karşı karşıya kalacak. Erdoğan’ın çözümsüzlükler ile bocalaması popülaritesini Ecevit gibi kaybettirecektir. Suriye ye dokunmasına ne Rusya, ne İran izin verir. USA şu anda seçimlerle meşgul ve Suriye’ye dokunmayı çok sakıncalı bulmaktadır. Bunu savunma bakanları açıkça dile getirdi. Kürdistan coğrafyasında Üniter bir devlet oluşur mu?, Türkiye bölünmek mecburiyetinde kalır mı onu pek uzak olmayan gelecekte göreceğiz. Orta doğu coğrafyasında çok zor bir doğum olacak. Normal bir doğum olamayacağını tahmin ediyorum. Sezariyen ile doğum olursa epeyce kan akacaktır. Bir hekim olarak, bir doğum uzmanı olarak benim yakın geleceği görüşüm böyle. İnşallah normal doğum olurda kimsenin burnu kanamaz.
Benim en çok korktuğum MHP nin iktidara gelip Öcalan’ı idam etmesi ve bir iç savaşın patlak vermesi halidir. İnşallah korktuğumuz başımıza gelmez. Birleşmiş milletlerin müdahalesine maruz kalınmaz. Türkiye şu anda ateşle oynadığının farkında değil.
Antalya. 22.05.12
19 Mayıs 2012 Cumartesi
Doğru olduğunu bildiklerim...
DR.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com
Bildiklerimiz hakkında yalan söylemeyi reddetmek ve baskıya direnmek. Albert CAMUS.
İşte böylesine cesur olmak kimin haddine. ‘’Bazen fütursuzca yazılar yazıyorsun savcıların oltasına düşersen sana yazık olur. Sana mı düştü aydın geçinme hevesi.’’ Diyen dostum çok oldu.
Dün kü bazı gazeteler de kısa bir haber vardı. Amerika yahut Nato İncirlikte ki atom yüklü füze başlıklarının gelişmiş, modern başlıklarla değiştirilmesine pahalı olur diye razı değilmiş. Erdoğan sureti haktan görünüp, İsrail atom bombasına sahipken batının İran da atom bombası yapımına karşı çıkmasını haksız buluyor. Şair’imiz ne demişti?
Ne atom bombası, ne Londra konferansı.
Bir elinde cımbız, bir elin de ayna. Umurun da mı dünya?.
Son üç ayda silah tüccarları Arap baharı yaşayan ülkelere 90 milyar dolarlık silah satmışlar. Türkiye silahlı kuvvetleri de 30 milyar dolarlık uçak siparişi vermiş Amerika’ya. Turizm sektöründen 30 milyar dolara yakın gelir bekliyoruz ya..
68 general tutuklanmış. HCK teşkilatı mensuplarından her geçen gün 40-50 seçilmiş Kürt siyasileri mahkemeye sevk ediliyor. 27 Mayıs’tan sonra, 12 Eylülden sonra ordudan çıkarılan, Yassı adaya götürülürken askerlerce her türlü hakarete, işkenceye maruz kalan yüzlerce Generalden ne haber. Bana Almanya da Nazilerin yüzlerce Yahudi’yi sıraya dizip kara vagonlara tıkıldığı manzaraları hatırlatıyor. Hiç direnen, karşı çıkan babayiğit yok mu imiş diye hep düşünürdüm. Bu ne pervasızlıktır. Bu generallerin taraftarları ‘’ Eh yeter be !!!’’ deyip te ananevi darbeye kalkışacakları korkusu içinize doğmuyor mu? Erdoğan sakın Sezar olmak şehvetine kapılmasın. Post modern demokratik bir darbenin ayak seslerinin halüsinasyonumu muhaliflerin dile getirdikleri?.
Afrika da milyonlarca çocuk, kadın açlıktan kırılıyormuş. Aids’den yaşamını yitiriyormuş. Hristiyan inancına göre bir ötekini sevmek prensibimi duygusuz kalmaları.
Beyaz entarili, adam başı geliri 80 bin dolar olan Dubai’i,ve benzeri beyliklerin Londra da, Zürih te en pahalı takıları muhtevi poşetlerle dolaşan turistleri aydın geçinme heveslilerinin içini sızlatmıyor mu?
Karşılığında hiçbir değer taşımayan kağıtları USA Dolar diye dünyaya yuttururken ekonomistlerin yorumlarının ne olduğunu merak ediyorum.?
Bir köşe kapmaca oynanıyor, bütün dünyanın gözü önünde, Putin ile Medvedev arasın da. Şimdi Erdoğan Gül ile aynı oyunu mu oynamak istiyor?. Erdoğan Fenerbahçeli Alex gibi politik arenada, Kılıçdaroğlu ise ikinci kümenin antrenörü rolünde, Bahçeli ise bir ortaokul talebesi gibi başı önünde küskün bu dünyaya. Ne bir kadına âşık olmuş. Nede evlat sevgisi var. Milliyetçiliği uğruna.
Artık Atatürk Türkiye vatandaşlarına bir bütünlük sağlamadığı için olacak ‘’ Atatürkçü düşünce derneği kurmuşlar’’ Kendi aralarında gelin güveyi oluyorlar. Atatürk’ü sevmek kanunu da artık müruruzamana mı uğradı?. Kimisi Kemalizm tutkusundan kurtulamadığı için Anıt kabri tavafla tatmin oluyor. Halbusu ki Atatürk bu türlü tekke ziyareti ananesini yasaklamıştı. Tıpkı şapka giyme mecburiyeti gibi. Gerçi onun zamanında da avam kasket giymekten vazgeçmemişti. 70 senedir ezberledikleri ONUNCU yıl marşını millî marşımız zannediyorlar. J.J.Rousseau’nun Köyün Kâhini operasından bir parça olduğunu nerden bilecekler ki? Ya Dağ başını duman almış marşını da, göğüslerini gere gere, avazları çıktığı kadar gür sesle söylerken onun bir İsveç şarkısı olduğunu nerden bilsinler? Bu İsveç te’’ Şakıyan üç genç kız’’ adlı bir ormancı şarkısı imiş meğer. Ayten Alpman’ın Kıbrıs harekâtında meşhur ettiği ‘’Bir başkadır benim memleketim ‘’ teranesi ise Fransız şantözü Mirelle Mathieu’nun meşhur ettiği bir İsrail şarkısı olduğunu CHP liler, Kemalistler nerden bilsinler ki? Bir milli marşımız daha var. Dinlerken insanın gözleri yaşarıyor. İstiklal marşımızın bir alman şarkısı Carmen Silva’dan esinlenildiği söyleniyor.
Alman Millî maçların da bizim Mesut Özil (Almanya vatandaşı fakat Alman olmamış her halde) milli marş söylenirken iştirak etmediğini gözlemledim. Benim eşim Türkiye vatandaşı oldu, amma kendisini Alman kabul ediyor. Yüzbinlerce Türk Alman vatandaşı oldu amma, onlar kendilerini Türk addediyorlar. Türkiye de yaşayan vatandaşların hepsi Türk’tür demek, Türk olmayanlara saygısızlık olmaz mı?
Bir de kanlarımız ile sulanmış tek bayrağımız oluşu. Yeryüzünde o kadar çok kırmızı bayrak var ki, onlarda bizim gibi kanatmışlar, kanamışlar mı diye düşündüm.? Kendi bayraklarından şort yapan milletleri görünce bizim ne kadar hamasi duygulara boğulduğumuzu kabullenmem lazım. Andora’nın, St.Antonio’nun da bayrağı var. Bunun gibi 10 bin nüfuslu kaç devlet var Uno’da akredite. Olimpiyatlar da resmigeçite katılan 100 e yakın milletlerin nüfusu 100 bini geçmez. Sadece 40 milyonluk Kürtlerin bayrağı geçmez. Türkiye buna razı değil, Türklerle Kürtler kardeş oldukları için. Kardeş kardeş (üvey kardeş.)yaşarken, Barzani Peşmergesinin Kürt kardeşleriyle daha çok mu kardeşçe yaşayabilirler? Gerçi dilieri, türküleri, yeme içmeleri, müşterek tarihleri olsa bile. Size Anadilde eğitim hakkı tanınırsa diğer Çerkez, Laz, Abaza,v.s. azınlıklarda anadilde eğitim istemezler mi? O halde Kürtler de onlar gibi azınlık. Amma Rumlar, Ermeniler, Museviler gibi azınlık hakları da yok.
Bugün Şırnak’ın köyündeki okullarda bile çocukların Tablet (I pet ) sahibi olup ta, internetle bütün bilgilere, bütün dünyaya açıldığı mümkünken CHP ‘lilerin Köy enstitülerinin hasretini çekmeleri ni, Köylü gençleri köye hapsetmek istemeleri ilkokuldan dahi mezun olamadıkları intıbaını yaratmıyor mu?
Deniyor ki: Biz Suriye’nin, Irak’ın, İran’ın bölünmesini istemiyoruz. Aslında söylemek istedikleri ‘’Biz Kürtlerin ayrı bir devlet kurmalarını istemedikleri. Çıkarın şu dilinizin altında ki baklayı. ‘’ Söyleyenden çok dinleyen arif olursa bu böyle anlaşılır Kürtlerce. Sonra Yugoslavya gibi parçalanırız. Sakın ha. Ama Kosova’nın müstakil olmasını, 50 bin Türk için anayasal garanti verilmesini, Türkçe ana dilde eğitim verilmesi insan hakları prensibine uygundur. Bu çifte standart değil mi? 150 bin Türk kökenli Kıbrıs vatandaşı için çifte devletlilikte ısrar edilmekte. Onların % 60’ı Kıbrıs Rum devleti pasaportu taşıdığı söyleniyor.
İlaç firmalarının temsilcileri doktor ziyaretinde ezberledikleri plağı yutmuş gibi ara vermeden tekrar ederler. Erdoğan’da konser veren grupların kurdukları podyuma çıkıp, şehir şehir dolaşıp ayni ezberi tekrar ediyor. Rakamlar dada hiç hata yapmadan, (virgülüne kadar), sadakatle. Bu ahalinin işi gücü yok mu? Hele binlerce başları beyaz tülbentle hanımlar o rakamları hafızalarında tutabilirler mi? TV kanallarının % 60’ında Erdoğan’ın konuşması (Söylevi) canlı yayınlanıyor. Halk bir gün evvel temcit pilavı gibi söylenenleri yeniden dinlemek zorunda kalıyor. Ben 50 senelik Avrupa da ki yaşamım da böylesine demokrasi şovu görmedim. Kılıçdaroğlu da ayni hevesle, acemice mitingler tertip ediyor.’’ Bu Erdoğan çocuklarınıza zehirli süt içiriyor diyor. Amerika’nın taşeronluğunu yapıyor. Onun eline tutuşturduğu layihayı anayasa diye bize yutturmağa çalışıyor. Çocuklarınızın güya zihnini açacak akıllı defterlerden 25 milyar dolarlık hırsızlık yapıyor. Suriye cumhurbaşkanı ile kanlı bıçaklı, Irak başbakanı ile hakeza. İran’la füze konumlandırması sebebiyle de ananevi dostluğumuzu zedeledi. Arap baharı yok. Arap kışı var. Biz iktidara gelince bütün problemleri çözeceğiz. Ben size CHP olarak, Kemal kardeşiniz olarak garanti veriyorum.(!) Diyor.
Bir seçim öncesi Baykal Köln’e gelmişti. İşsizliğe karşı ne yapacaksınız soruma şöyle cevap vermişti.: İşsizliği çözmenin garantisi CHP dir. Maalesef o devre CHP barajın altında kalmış ve meclis dışında kalmıştı. Şimdi Kemal bey de bildiği yalanı ret etmekten aciz,dolayısı ile de inandırıcı olamıyor.
Sayın Kılıçdaroğlu size CAMUS’nun dediği gibi diyorum ki ‘’Bildikleriniz hakkında yalan söylemeyi reddedin.’’
Sevindirici bir haber, orta sınıfın % 40 dan % 60 a yükselmiş olması ve alt tabakanın % 38 den % 13 e inmiş olmasıdır. Kentleşme neticesi orta sınıftaki kalkınmanın menfi bir gelişmesi de aile bağlarının zayıflaması ve boşanma oranının Avrupa da olduğu gibi % 60 a yükselmesi olmuştur. Bu neticeyi göz önüne alırsak Başbakanın 3 çocuklu aile yapısının gerçekleşmesi gerçekçi bir beklenti olamaz. Başbakanın üreme, san ’at ve seksüalite hakkında fetva vermesi özgürlükler hakkında pekte liberal olmadığı intıbaını uyandırıyor.
Antalya. 13.05.12
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






