24 Eylül 2013 Salı

Ali İhsan Aksamaz: Lazlar-Lazca Laz Kimliği...




Yazar:            Ali İhsan Aksamaz
Yayıncı:          Sorun yayınları  70151
Konu:             Dil Öğrenimi - Diğer Diller  KB9111300
Araştırma - İnceleme
ISBN:            9789754312041
                      Yeni 
Fiyat:              7.00
Durumu:         Satışta

Güncelleme:    12-9-2013
Barkod:          9789754312041
Sayfa Sayısı:   64
Kapak:           Karton
Kağıt:             2. Hamur
Ebat:              135-210
Dil:                 Türkçe
Basım Yeri:    İstanbul
Basım Tarihi:  2013-9
Baskı No:       1

Lazepe Turkie do Okortueşi dido cveşi opa ren. Rodosuri Apoloniosik Lazepeşen ambarepe meçaptu. Roma- Bizantiuri matarixepekti Lazepeşi ambarape meçaptes.

Cveşi orapes, oputepes pskidurtit do nena domibağutes. Mara andğaneri ndğas, noğapes pskidurt do emuşeniti Lazuri nena oçaru domaçirnan. N3opula domaçirnan. Radio- televizioni domaçirnan.

Gazeta domaçirnan. Lazuri nenate çareli romanepe, suparape domaçirnan. Edo nena aşo skidun do emutenti Lazuri minoba.

Lazlar, Türkiye ve Gürcüstanın çok eski bir halkıdır. Rodoslu Apolloniyus Lazlara ilişkin yazıyordu. Roma-Bizans tarihçileri de Lazlara ilişkin bilgi veriyordu.


Eski zamanlarda köylerde yaşıyorduk ve dil bize yetiyordu. Ancak günümüzde kentlerde yaşıyoruz bu sebeple de Lazcayı yazmak gerekiyor. Okul gerekiyor. Radyo-televizyon gerekiyor. Gazete gerekiyor. Lazca roman ve kitaplar gerekiyor. Dil ve bununla da kimlik ancak böyle yaşar.

22 Eylül 2013 Pazar

Türkiye’de Talabanici eğitim…


Demir Bilgin

Ne yazık ki, Türkiye’de eğitim, bitmek üzeredir.

Ne utanc verici bir durum, Türkiye’de eğitim, yerini ”Talabanici” eğitime terketti.

Ne acı bir durum, Türkiye’de eğitim, medreseleşti.

Budur. Türkiye’de durum, budur.

Budur: Türkiye’de eğitim, yani, bilimsel, dinamiksel eğitim ne yazık ki, tükenmek üzeredir. 12 Eylül 1980’de faşist cuntayla başlayan ilkel gericilik, Kenan Evren’in oğulları ile de had safhaya ulaştı. İlkel şeriat partisi AKP’de  eğitimi, eğitim olmaktan çıkarıp, okulları Kur’an sınıflarına çevirdi. İlkel şeriat partisi AKP, görüldüğü gibi, eğitimi yok etti. Ve şu an, Türkiye’de, gelinen aşamada,  eğitim, bilimsel anlamda bitmiştir. Şu an, Türkiye’de eğitim, Taliban okullarına ve sınıflarına çevrilmiştir. Türkiye’de eğitim, tükenmek üzeredir. Tükeniyor!

Güzelim Türkçe öğretmenleri, bir bir tasfiye ediliyor. Yerlerine, Balıkesir, Ayvalık ilçesinde, görüldüğü gibi, “kara-çarşaflı öğretmenler” atanıyor. Bilim veren öğretmenler yerine, “Allah adına”, baş kesen, “Allah adına”,  insan kalplerini çiğ çig yemelerini fetva veren  ilkel insan yaratıkları atanıyor. Ne utanc verici bir tarih, Türkiye’de eğitim ve okullar El-Kaideleşiyor. Türkiye’deki okullar, okul ismi altında, Taliban medreselerine çevriliyor.

Yeni değildir.  Kökü,  eskilere dayanıyor; Kenan Evren dönemine uzanıyor. Biliniyor, Kenan Evren, Türkiye solu ve sosyalistlerini temizlemek için dini temel ilke edinmişti. Bir yandan, Necmeddin Erbakan’ı hapse attırıyor, diğer yandan, Necmeddin Erbakan’dan daha dinci oluyordu. Kenan Evren, 12 Eylül 1980 ve sonrasında yaptığı tüm vaazlar,  Kur’anla başlıyor ve Kur’anla bitiyordu. Kenan paşa, solu / sosyalistleri ve özellikle Kürd özgürlük hareketini bastırmak ve yok etmek için, Kemalizm tek başına yetmediğini biliyordu. Tek çare dindi. Din, yani, ”Allah adına karıştır-barıştır”, işkence siyasetini başlatmaktı. Kenan paşa bunu yaptı. Tuttu!

Bir  Kenan Evren, çıktı. Binlerce Kenan’ın oğlu oldu. Recep Tayyip doğdu.

Kenan Evren’in oğlu Recep Tayyip ve AKP, aynı yolda,  Katar ve Suudi paralarıyla ülkeyi tam ilkel şeriata çevirmek için uğraş veriyorlar. Eğitim adı altında,  Türkiye, “Taliban medreselerine”; ve ”Amerikan islamı” adı altında da  Türkiye, tam bir ”ilkel, islami komprador” ülkesine çevriliyor.

Türkiye’de eğitim ve eğitim adı altında oynanan tarihi oyun budur. Oyun, açıktır.

Eskiden oyunlar “gizli” yapılırdı. Şimdi “açık” oynanıyor.

Receb’in ve AKP’nin oyunu açıktır. Açık sahneleniyor. Hem oyunları, hem de kendileri, her tarafları ile açıktır-lar.

Başta, Recep Tayyip ve diğer AKP milletvekilleri,  yerel düzeylerdeki temsilcileri, El-kaide ile, El Nüsra vahşileriyle açıkça fotoğraf çektirmeleri ve bunları açıkça göstermeleri, Türkiye’nin nasıl bir ortamda olduğunu çok güzel yansıtıyor. Utanç vericidir.

Türkiye’deki eğitimi “Talabanileştiren”, Recep Tayyip, insan hakkı olan Kürdçenin üzerindeki yasağın devam etmesini istiyor ama bunu yerine, Gaziantep’te “El-Nüsra vahşileri” yetiştirecek okul ve şeriatçı  binalar tahsis ediyor! Lanetlidir!

Türkiye’de eğitim, “Allah adına karıştır, barıştr ve ilkel insan yaarat”  projesi budur.

Bu proje adı altında, Recep Tayyip ve AKP Hükümeti, insanlarımızı, gençlerimizi açıkça katlediyor ve yaptıkları katliamı savunuyorlar.

Bu proje adı altında, Recep Tayyip ve AKP Hükümeti destekli, binlerce El-Nüsracı, Rojava’da ve Suriye’de kan dökmüştür ve dökmeğe devam ediyor…

Türkiye ve Türkiye’deki Talabanici eğitim budur. İleriki tehlikelere de  işaret ediyorum.

Balıkesir’de, “kara çarşaflı öğretmen” pencereden değil, kapıdan sınıfa girmiştir.

Tehlike budur.

21 Eylül 2013 Cumartesi

Hatay'lı 47 şair-yazar ve sanatçı...


Hatay'lı 47 şair-yazar ve sanatçının Antakya'da yaptığı AKP politikalarına karşı açıklaması.

BASINA VE KAMUOYUNA

Haber: Faiz Cebiroğlu

Ülkemizi zor duruma sokan politikalardan vazgeçilmeli... Hataylı çok sayıda aydın sanatçı dün Yunus Emre Parkında bir araya geldi, halkın savaş karşıtı iradesini yok saydığı gerekçesiyle AKP iktidarını kınadığını bildirdi. Geniş güvenlik önlemleri altında gerçekleştirilen basın açıklamasında ülkemizi zor duruma sokan politikalardan vazgeçilmesinin önemine vurgu yapıldı.

47 aydın ve sanatçının imzasını taşıyan ortak basın açıklamasını okuyan araştırmacı yazar Müslüm Kabadayı, ülkemizin de bir parçası olduğu Ortadoğu'nun, birçok uygarlığın beşiği olduğu kadar ne yazık ki tarihin kaydettiği en önemli sömürgecilik politikalarının ve paylaşım savaşlarının uygulandığı bir coğrafya olduğunu, bu politikanın, on yıl önce Irak'ın işgali ve 30 aydır da komşumuz Suriye'ye yönelik iç savaş çıkartıp yaşamı felce uğratma biçiminde ortaya çıktığını söyledi.

Sömürgeciliğin ve bunun en kanlı biçimde uygulandığı savaşın aktörleri olan emperyalist ülkeler ve onların Ortadoğu'daki işbirlikçilerinin, bölgedeki ülkelerin petrol başta olmak üzere yeraltı kaynaklarını yağmalarken, bunun bedelini, milyonlarca insanın katli ve doğamız başta olmak üzere kültürel zenginliklerimizin tahrip edilmesi olarak bölgedeki halkların ödediğini belirten Kabadayı, Reyhanlı'da çok sayıda yurttaşımızın öldürülmesi ve maddi kayıplarımızın, bunun son örneklerinden olduğuna vurgu yaptı.

Kabadayı, açıklamasında şunlara yer verdi: Bizler insanın bin bir haini çözümleyen, toplumların tüm dinamiklerini, olay ve olguları estetize etmeye çalışanlar olarak, bilim yöntemini ve eleştirel düşünmeyi her zaman kılavuz edindiğimizden, dünyanın hiçbir yerinde insana ve doğaya zarar verecek hiçbir silahın bulunmamasını savunuyoruz.

Hataylı aydınlar ve sanatçılar olarak, sömürgeci politikalarının ülkemizde yarattığı yaşamsal sorunlara karşı ayağa kalkan halkımızın direnişinin gaz bombaları, tomalar ve polis şiddetiyle engellenmesi politikası sonucunda Antakya'mızın üç fidanı başta olmak üzere ülkemizde şuana kadar 7 gencimiz öldürülmüştür. On binleri bulan insan yaralanmıştır. Uygarlıklar beşiği olmuş bir kentin çocuklarının, eşitlik ve özgürlük temelinde gerçekleşecek barış için her türlü savaş ve sömürgecilik uygulamalarına karşı çıkmalarının bedeli Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz ve Ahmet Atakan canlarının öldürülmesiyle, Antakya halkımıza ödettirilmiştir. Buna sebep olanları şiddetle kınıyoruz.

Bizler Suriye'ye yönelik savaşa cepheden karşı çıktığımız için kışkırtıcılık yaparak ülkemizin bağımsızlığını ve halkımızın savaş karşıtı iradesini hiçe sayan AKP iktidarını kınıyoruz.

Ülkemizi zor duruma sokan politikalardan vazgeçilmesini istediğimiz gibi, ülkemizde uygulanan şiddete bir son verilerek, bu ölümlerin sorumlularının cezalandırılmalarını talep ediyoruz.”


Yapılan ortak basın açıklamasına imza atan Hataylı aydın ve sanatçılar şöyle sıralandı:

 “Şair yazar Adil Okay,
 Sanatçı Ali Nafile,
 Ressam Ali Taş,
Şair-çevirmen Arif Berberoğlu,
Araştırmacı-yazar Arif Okay,
Ressam Atıf Soğuksu,
Şair Aydın Zeyfeoğlu,
Yazar Ayla Kutlu,
Şair Bedir Hatem,
Şair Bedran Cabiroğlu,
Ozan Beyazıt Bilgin,
Yazar Duran Yaşar,
Pedagog Faiz Cebiroğlu,
Şair Ferhat Zidani,
Şair Ferit Bahçeci,
Yönetmen Gökhan Evecen,
Yazar-senarist Hatice Elveren Peköz,
Gazeteci-yazar İsmail Zubari,
 Akademisyen Mahmut Ağbaht,
 Fotoğraf sanatçısı Mehmet Oflazoğlu,
 Gazeteci-yazar Mehmet ali Solak,
Şair Mesrur Sabahoğlu,
Şair Mehmet ali Atahan,
Şair Bülent Can,
Ozan Mesut Arslanyürek,
Ozan Metin yılmaz,
Gazeteci-tiyatrocu Mithat Öztürk,
Yazar Murat Demirkol,
Şair-gazeteci Murat Altınöz,
Eğitimci-yazar Musa Artar, Şair Mustafa söylemez, Eğitimci-yazar Müslüm Kabadayı,
Yazar Necla Karataş,
Şair Nevruz Uğur,
Ozan Nihat Çay,
Şair Sabahattin Yalkın,
Yazar Sadullah Çağlar,
Şair Salim Diyap,
Şair-senarist Semir Aslanyürek,
Yazar-senarist Sevim Habip,
Çevirmen-yazar Süha Kıyak,
Araştırmacı yazar Tevfik Usluoğlu,
Şair Yaser Bereketoğlu,
Ressam Yusuf Altunay,
Eğitimci-şair Yusuf Gür
Tiyatrocu Yusuf Recepoğlu.”
-----
20 Eylül 2013


13 Eylül 2013 Cuma

Sen beni nasıl anlayacaksın?






Remzi Aydın

Senin mayan çamur, oysa ben ışıkla mayalanmışım. Milyonlarca parazit barındıran tenin, benden hep korktu. Kızmıyorum üstelik sana; sen çamurun, ben ise ışığın bilinciyle algıladık tüm evreni. Sen muhtaçsın milyonlarca parazite, onlarla beslenirsin, onlar da senden. Sen onlara muhtaçsın, oysa benim ışığım kabullenemez bir tek asalağı.

Ben sonsuz kaynağa dönerim yüzümü, aşk üzerine kurgulanmış birlikteliğimiz. Oysa sen sana düşenle, çürüyenle beslenirsin. Gencecik ışık çocuğu bedenini çürüterek yok edersin. Ölüm senin gıdan, ben ölümsüzüm oysa. Sen yaratıldığına inanırsın, çünkü her şeyin varoluş ve yok oluş üzerine yazılmış.  Oysa ben, var edeni var edenim. Onun varlığı benim varlığıma muhtaç, o ya da ben yok, tekiz, kendimize muhtacız, kendimizle besleniriz. Doğan, doğuran, dölleyen ve de doğumu gerçekleştiren tektir, budur bizim gerçeğimiz.

Sen kendi gerçeğine ulaşmak için karanlığa, ben ise ışığın kaynağına yönelirim. Sen kendini dört duvar arasında, ben ise kendimi yokluğumda ararım. Ben hesabımı halk-Hakk divanında nur cemallere, sen ise karanlığın derinlerinde yarattığın kan emicilere verirsin. Bizim hesabımız gönül, sizin ki biat ve korku iledir.

Yunus sözleri, Suud gönlüyle dillendirilir mi? Söyle bana, İbnül Arabi’nin Hakk kelâmı, Ebu Hamza’nın kulağına tanıdık gelebilir mi? Sırrın sırrı; köleleşmiş akıl tarafından  saklanıldığı yerden çıkarılır mı? Nereden bileceksin çamur insan, sen gölgelerle avunurken, onları gerçeğinmiş gibi kabul ederken, ben onların bensiz bir hiç olduğunu görüyorum. Senin taptığın gölgeleri yaratan ben, kendimi, kendimden öte olan beni sorgularken, Pirim’in posta oturuşuna rızalık veren ben, nasıl olur da yüzümü mikropların yuvası olan saraylara dönerim. Pirim Sultan’ın köpekleri bile harama dokunmazken, haram çöplüğünden beslenen izzetten mahrumların peşine nasıl düşerim.

Ey çamur insanı, ben güneşin çocuğuyum, bitmez tükenmez olanın yağıyla beslenenim. Sürekli değişir, dönüşür ve gelişirim; benim aşkım ışıktır, kordur.  Oysa sen tekrarın çocuğusun, sonlu ve önlü olansın, nasıl anlarsın benim halimi?

Binlerce yıl önce şöyle dedi Pirlerimiz; “Hak, halkta tecelli eder. Öyleyse secdemiz ancak halkımızadır. Neden cennet ve cehennemi yok saydık biliyor musun? Tek kişilik ödüle de cezaya da inanmadık! Tek kişilik kurtuluşu, kurtuluştan saymadık, işte o nedenle Bedrettinler, Torlaklar, Börklüceler, Kalender Çelebiler, Babekler, Hürremler, Pir Sultanlar, Nesimiler, Yunuslar, Mevlanalar, Suhseverdiler, Seyit Rızalar, Denizler… dar ağacını süsledi.” Bizim yaşamamız, ölümümüzdedir” dediğimizde, kanlı elleriniz sarıldı bedenimize. Oysa biz ölüm içindeki yaşamdan, uykudan uyanmaktan bahsetmiştik, çamur bilinci nasıl algılayacak bunu, değil mi?

Ey çamur insanı, sen öldürmeyi, varoluş ile birlikte kardeşini katlederken gerçekleştirdin. Kargalardan öğrendin, kardeşinin leşini gömmeyi. Sen, sekiz yaşındaki kızların ırzına geçmeyi hak saydın, geçemediklerini de hasetle taşladın. Tecavüzler cezasız kalıyorsa, işte bu nedenledir!

Ey çamur insanı, benim doğaya olan saygım, kendime olan saygımdan kaynaklanıyor. O nedenle “Gole Çetu, Cêmê Muzıri, Qoe Tujik, Buyere, Sultane, Bağıre, Muzıri, Qoe Duzgi” ve tüm evren benim için kutsaldır. İşte o nedenle Hakk’ımı dört taş duvar arasında aramam. Çünkü bilirim ki, ne aranacaksa o bende gizli! Ben ateşe tükürmem, su dökmem, ağaca kıyamam, hayvana vuramam. Çünkü ben bilirim ki, doğaya verdiğim her zarar kendime olan saygımdan bir şeyler götürür. Ben bilirim ki, evrende zerre kadar olan değişiklik tüm evreni değiştirir. İşte bu nedenle benim Pirlerim; “Enel Hak” demiştir. Sanata verilen zarar, sanatçıya yapılacak en büyük küfürdür. Sen her saniye ağızlar dolusu küfrediyorsun, katlederken, katliamlara ortak olurken, farklılıkları inkâr ederken, özgürlüğü sınırsız keyfiyet sayarken, gencecik çocukları koynuna alırken, sen aslında yaratıcım dediğine küfrediyorsun, çünkü sen riyakârsın, çamur insanı.


Yüzüne ışığımız değince, kendini ışık sanan Hızır Paşalar ile elbette kaynaşır çamurunuz, elbette hizmet eder Ebu Suud’un, Ebu Hamza’nın, Yavuz’un, Abdul Hamit’in torunlarına. Biz onları da tanırız! Yavuz ile, Hamid ile ve nice ullah ile katliam ortaklığı eden zavallıları da biliriz. Söylesene bana çamur insan, aynı ibadethaneden girsek içeri, kıç kıça değsek, kol kola girsek, yüz yüze baksak, kaynaşır mıyız sence? Otuz yıl aynı mahallede, sokakta, kahvede, bakkalda, kapıda, oyunda, sofrada oturduktan sonra, katledilmedi mi binlerce insan farklılığından dolayı? Daha dün, Maraş, Sivas, Çorum, Madımak, Dersim yaşanmadı mı? Eline ateşi alıp, kör bıçakla çocuklarımızı kesenler kimdi? Yavuz’a sırt vererek, binlerce ışık başını piramide çeviren kimdi? Nerede Ezidiler, Süryaniler, Ermeniler, Yahudiler ve diğer renkler? Gönülde aynı sofrayı paylaşamayan kafalar, ten sürtünmesinden tek şey anlar. Söylesene çamur insanı; sofranızdan bile uzaklaştırdığınız bacı’larımızı aynı kapıda görünce ne hissedeceksiniz? Ana-bacı tanımaz bunlar demeyecek misiniz, sessizce ve pişkin kelle gibi sırıtarak. Binlerce yıl aynı kazanın içinde kaynasak, gerçek kepçesiyle her gün karıştırılsak, ışık çamura döner mi sence?

11 Eylül 2013 Çarşamba

Almanya da Elit Zenginler...





 Dr.İsmet Turanlı
İskandinav ülkelerinden sonra Almanya sozial adaletin en kuvvetli olduğu biliniyordu. Zengin elitlerle, yoksul halk arasındaki sosyal ve mali makasın en dar olduğu söyleniyordu. Fakat son senelerde karşılaşılan finanz krizleri ve anketler gösterdiki hakikatte elit zenginler, diğer kapitalist ülkeler gibi zenginleşirken, yoksul seviyede ki halk kütleleri daha da yoksullaşmıştır. Halk bu duruma bilinçlenirken, anketlerde gösteriyor ki bu zenginliği elitler hiçte hak etmiyorlar.
Allensbach enstitütüsünün anketlerine göre Alman halkının % 85 i Menajerlerin hakettiklerinin çok üstünde para kazanmaktalar. % 69 u ise bu durumun ahlaki bir problem olduğunu, % 63 ü ise nalıncı keseri gibi kendi menfeatlarını düşündüklerini ve aç gözlü olduklarına inanıyor. Kapitalizmin haksız kazançların sağlanmasına sebep olduğuna inanıyor, halkın % 70 i. %64 ü son 4-5 sene zarfında sozial adaletin bozulduğuna inanıyor. Daha kötüsü % 79 bu bozukluğun gittikçe artacağı ve halkın buna tahammül edemiyeceğidir. (Allensbach 2013)
Halkın 5 te bir üst tabakası % 75 durumundan memnun iken, alt tabaka 1990 da yaşamından % 42 si memnun iken son senelerde bu memnuniyet nisbeti % 23 e düşmüştür.Devletin müdahelesi ile elitler haksız kazançlar sağlamakta ve halkın 2/3 ü ise yoksulluğun dahada arttığıdır. 90 lı senelerin ikinci devrinden itibaren elitlerin gerek maaşları ve gerekse emeklilik tazminatları haksız bir tarzda yüksek çıkış yakalamıştır.Diğer taraftan dar gelirliler ve fakirlerin sayısı artmıştır. DAX konzernin idarecileri senede 3.14 milyon Euro kazanmakta. Başkanları ise 5,1 milyon senelik geliri vardır. VW yönetmenlerinin senede 7,3 milyon kazandıkları ve kazanç makası 14 misli bir açılma göstermiştir. 2011 de bu fark 54 misline çıkmıştır. 2004 de milyarder sayısı 80 iken, 2012 de mali kırize rağmen milyarder sayısı 115 e yükselmiştir. Milyarderlerin çoğuda vergiden kaçırmak için servetlerini (75 milyarlık) İsviçredeki bankalara yatırmışlardır. Yoksulluk % 10,6 idi 2000 senesinde , 2010 da bu seviye % 15,3 e çıkmış.Yoksullar arasında işsizlerin sayısı 2004 de %41 iken 2009 da %70 e çıkımıitır. Bazı şehirlerde yeni doğan 5 çocuktan 2 si yoksulluk içinde büyüyecektir. Sozial yönden eşitsizliğin artmasına iktisadi politikaların hatalı yönlendirilmesinden doğduğunu iktisatçılar izah ediyorlar.
Almanya da ki bu bozulan durumu anlatmamın sebebi durumdan haberdar olmayanları uyandırmak, dahada önemlisi Türkiyede bu durumun daha fahiş bir tarzda geliştiğine dikkatinizi çekmektir.
Geçen senelerdede ‘’Paranın foyası çıktı’’ diye ,’’ sadakaya muhtaç kılınmak’’ hakkında makaleler yazmıştım.  Geçenlerdede KOÇ ailesi hakkında yazdım. Boğaziçindeki yalı zenginlerinin çoğalması mukimlerinin çok çalışkan veya çok akıllı olmalarından ziyade sistemin bu bozukluğu tetiklediğini açıklamak içindi. Ben ne zengin düşmanıyım nede komunistim. Fakat ELİTLERİMİZİN hiç olmazsa bu barış sürecinde doğu ve güneydoğu, yani coğrafi Kürdistana gidip oradaki yoksulluğu bizzat görmelerini istediğimdendir. Hele hele İstanbula LÖK gibi çöreklenmiş köşe yazarlarının afaki makaleler döşeneceklerine empati duygularını harekete geçirmelerini diliyorum. Siyasilerimizinde Suriye ile Mısır’la uğraştıkları kadar Kürdistanlada özdeşlemelerini, Kürtçe öğrenmelerini canı gönülden rica ediyorum. Körlere ve sağırlara bir diyeceğim yok.!!!
 Köln.06.09.13 

31 Ağustos 2013 Cumartesi

Suriye’yi neden çökertmek istiyorlar?





Fikret Başkaya

“ Gaz kullanımıyla ilgili tereddütleri anlamakta güçlük çekiyorum. Oysa biz Barış Konferansında gazı sürekli bir savaş yöntemi olarak kesin karara bağladık. Şahsen uygar olmayan halklara karşı zehirli gaz kullanılmasına açıkça taraftarım.”
                                                                                       Winston Churchill, War Office Minute, 12 Mayıs 1919

Burjuva uygarlığı yalan, ikiyüzlülük ve çifte standart üzerinde yol alıyor. Bu alandaki aşırılığın ve hoyratlığın ortalama insanı isyan ettirmemesi mümkün değil. Görünen o ki, isyan edenler çoğunluk değil... Aslınla insanlığın nasıl da sefil, rezil ve kepaze duruma düşürüldüğünü görmek için derin “bilimsel açılımlar”, rafine sosyo-psikolojik tahliller, gerekmiyor. “Yüzünü Suriye’ye çevir anlarsın” denecektir. Elbette yalan, ikiyüzlülük ve çifte standart burjuva uygarlığının bir keşfi değildi. İnsan toplumunun sınıflara ayrıldığı günden beri varolan bir şey... Zira egemenlik [iktidar] gizlemekle mümkün ve gizlemek aldatmak için gerekli. Bu yüzden gizlemesini bilmeyen yönetmesini de bilemez denmiştir. Kimbilir, belki bilinen tarihin hiç bir döneminde böylesi bir kepazelik yaşanmamıştır... İletişim alanındaki devasa gelişme, yalan cephesinine büyük imkânlar sunuyor. Artık yalanı büyütmek ve yaymak çok kolay...  

Suriye halkı Tam 28 aydır NATO’cu emperyalist cephenin, Siyonist İsrail ve Türkiye başta olmak üzere bölgedeki gerici/Amerikancı, pro-emperyalist, pro-Siyonist devletlerin saldırısına karşı kahramanca direniyor. Otuz düvelle birden savaşıyor. Sadece otuz düvelle de savaşmıyor, bir de devasa bir küresel medya ordusuyla savaşıyor. Gerçek durum bu ama insanlara başka hikaye anlatılıyor, başka fotoğraf gösteriliyor. Vicdan sahibi –eğer hâlâ vicdan diye bir şey kalmışsa- bir insanın bu utanmaz duruma itiraz etmesi gerekmiyor mu? Peki neden itiraz etmiyor/ edemiyor veya itirazın neden reel bir karşılığı yok? Bunun iki nedeni var: Birincisi yeteri kadar durumun bilincine varamamak ve ikincisi de örgütsüzlük. Örgüt yoksa bilinç pek işe yaramıyor...

Suriye’ye saldırının gerekçesi, “halkı diktatörden kurtarmak, oraya demokrasi götürmek”... Eğer “uygar dünya” veya emperyalist kamp, böylesi yüksek insânî kaygılar taşıyor olsaydı, geride kalan yaklaşık 60 yılda sayısız darbeler peydahlamazlar onca kanlı diktatörü sonuna kadar desteklemezlerdi. Dünyanın bu tarafında diktatörlükler her zaman emperyalist Batı’nın en çok tercih ettiği rejimler oldu. Zira, emperyalizmin varlığı demokrasinin engellenmesine bağlıdır. Demokrasi sosyal eşitliği varsaydığı için... Gerçek durum böyledir ama söylem farklıdır. Tabii diktatör emperyalist çıkarlara hizmet etmek kaydıyla... Eğer artık emperyalist çıkarlarına hizmet etmiyorsa, kontrolden çıkmışsa veya çıkma potansiyeli seziliyorsa, anında kanlı diktatör, zalim, halk düşmanı, dünya barışı için tehlikeli, çıban başı, vb. ilan edilir ve artık katli vaciptir. Hemen bir şeytanlaştırma kampanyası başlatılır. Medya devreye sokulur... Panama’da Noriega’nın başına gelen, söylemek istediğime tipik bir örnektir... Kendi çıkarlarına hizmet ettikleri sürece diktatörlere diktatör demezler. Birbirlerini karşılıklı hediyelere boğarlar, barış ödülleri alıp-verirler... Diktatörün “bölge ve dünya barışına değerli katkılarından, “tarihi dostluktan” söz edilir. Demokratik, kendi halklarının çıkarlarına sahip çıkan, kendi ayakları ütünde durabilen, kolonyalist/emperyalist sömürü, yağma ve talana izin vermeyen, beşeri ve doğal kaynaklarını kendi halkının yararı ve refahı için kullanan rejimlerin varlığı, emperyalistlerin korkulu rüyasıdır. Kendisiyle ilgili kararları kendi veren, ulusal bilince sahip bir halk emperyalist sömürüye izin verir mi, itilip-kakılmaya razı olur mu? Netice itibariyle emperyalistlerin ağzına insan hakları, barış, demokrasi gibi kavramlar yakışmaz. 

Şimdilerde Suriye’de İngiliz asıllı Siyonist tarihçi, “Modern Türkiye’nin Doğuşu” adlı kitabın da yazarı Bernard Lewis’in peydahladığı kurucu kaos stratejisi uygulanıyor. Lewis’in tezinin özeti şu: Müslüman Orta Doğu rejimlerini-halklarını öyle bir çökerteceksin, un-ufak edeceksin, toplumsal dokusunu harab edeceksin, Taş Devrine’ geri götüreceksin ki, bir daha on yılllarca başlarını kaldıramasınlar. Etnik, din, mezhep kavgaları içinde boğulsunlar, sürekli birbirleriyle boğazlaşsınlar, savaşsınlar, birbirlerini yesinler. Kaos ve yıkım ortamana itilmiş bir Orta-Doğu, Siyonist İsrail’in ve emperyalist Batı’nın orada istediği gibi at oynatmasını mümkün hale getirir. Böylece, kapitalist dünya için vazgeçilmez olan Petrol ve doğal gaz başta olma üzere, bölge zenginliğinin yağmalanması güvence altına alınır. Başka ülkere [Rusya, Çin, vb.] saldırı için bölgenin stratejik bir militer üs haline getirilmesi sağlanır...

İşte Suriye bu stratejiye taş koyduğu için, emperyalist hesaplara ve planlara karşı direndiği için  cezalandırılmak, çökertilmek isteniyor. Eğer Suriye çökertilirse, zincirin diğer halkaları olan İran, Lübnan, Irak ve Filistin direnişini kırmak kolaylaşacak. [Zaten ‘Müslamün Kardeş’ Hamas örgütü, Katar tarafından satın alınmış durumda...] Böylece İsrail’in yayılmasınının önündeki engel bertaraf edilmiş, İsrail’in varlığı ve güvenliği garantiye alınmış olacak. Kapitalizmin kanı olan petrol ve doğal gaza el koymak daha da kolaylaşacak. Dikkat edilirse, Türkiye’den Joponya’ya kadar uzanan bölgede Amerikan üssü bulunmayan, topu topu üç ülke var: Suriye, İran, Lübnan. Dolayısıyla, Suriye, İran, Lübnan ve Irak zincirin eksik halkalarını oluşturuyorlar. Eğer önce Suriye, ardından İran ve Lübnan Hizbullahı etikisizleştirilirse, başta ABD olmak üzere emperyalist kampın Rusya’yı ve Çin’i kuşatması tamam olacak... Zira kapitalizimin krizi derinleşiyor, Batı emperyalizmi inişe geçerken, Rusya, Çin ve diğerleri yükseliyor. İşte Suriye’ye ABD, AB, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, vb. tarafından kurulan komplonun ve suikastın asıl nedeni bu... Yüksek insânî kaygılar ve değerlerle uzaktan yakından bir ilgisi yok, olması da mümkün değildir...  

Gazın kokusu neden şimdi çıktı?
Suriye’de olup-bitenler bildik, tipik bir ‘iç savaş’ değil. Omurgası emperyalist destekli ve ekseri dışardan  [29 ülkeden] sokulan yabancı paralı askerlerle ulusal ğüçlerin savaşı. Dolayısıyla ona iç savaş deyip geçmek, sorunun esasını anlamamaktır. ABD ve bir bütün olarak NATO’cu Cephe, Afganistan, Irak ve Libya’dan farklı olarak, ülkeyi çökertmek için bir hava bombardımanın ardından kara ordusuyla işgal yöntemi olan şok stratejisi yerine, ülkeyi azar, azar içerden çökertecek bir kaos stratejisi uygulamayı tercih etti. Neden böyle strateji değişikliğine gidildiğine burada girmiyorum. Bu amaçla “direnişçi” denilen paralı askerler, ülkeye sokuldu, maaşa bağlandı, silahlandırıldı, akıl almaz bir medya desteği sağlandı. Bu amaçla İngiliz istihbarat örgütleri tarafından Londra’da Suriye İnsan Hakları Gözlemevi adı altında bir kurum bile oluşturuldu. Bu sözde örgüt ölü, yaralı ve mültecilerle ilgili yalan rakam üretmeye memur edildi. Dolayısıyla ölü ve yaralılarla ilgili rakamlar güvenilir değildir... Böylece çöküş zamana yayılacaktı. Bunun daha ucuz, daha az sorunlu bir yöntem olduğunu düşünüldü. Lâkin hesaba katılmayan bir şey vardı. Birincisi, Suriye öyle kolay yutulur bir lokma değil. Güçlü bir ordusu, rejime önemli bir halk desteği ve sağlam müttefikleri var. Yarım yüzyıldan fazla bir zamandan beri Siyonist İsrail’le her an savaşa hazır durumda bulunuyor. Böyle bir tablo söz konusuyken, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan, Katar, yakın zamana kadar da Mısır tafafından desteklenen paralı askerler, fanatik dinciler, El-Kaideciler, El- Nusracılar, Selefi ve Tekfirist unsurların bu savaşı kazanması mümkün değildi. Bunun farkında olanların başında TC’nin AKP hükümeti geliyordu ve baştan itibaren NATO’nun bir an önce saldırması için çırpındı durdu. Ve çırpınmaya devam ediyor...

Bu dünya’da paralı askerlerin savaş kazandığı görülmemiştir. Zira vatanı savunanla para için öldüren aynı düzlemde değildir. Kaldı ki, savaşın kazanılması da isteniyor değil. Amaç kaos stratejisini sonuna kadar sürdürmek, çöküşü zamana yaymak. Orada Suriye Devleti dışında kimse savaşın bitmesini istemiyor. Fakat savaşın bitmesi ihtimali belirdi. Zira hükümet güçleri Haziran’dan beri ülkeyi saldıganlardan temizlemeyi sürdürüyor. Her geçen gün Suriye Arap Ordusu pozisyonunu sağlamlaştırıyor. Bu durum NATO’cu kampı kaygılandırdı. İşte Sarin gazının kokusu da tam o zaman çıktı. Barış Ödülü sahibi başkan Barack Obama nasılsa geçen yaz sarfettiği bir cümleyi aniden hatırladı: “Kimyasal silah kullanımı ve taşınması bizim kırmızı çizgimizdir..” Böyle bir kırmızı çizgi olduktan sonra saldırmaya ne var. En fazla kullanmasan da taşıdın dersin ve aksini kimse iddia edemez... Taşıyıcı bulmaktan kolay ne var! Al sana saldırmak için muazzam bir insânî gerekçe... Eğer bu dünyada yalan bunca geçer akçe olmasaydı, bu kadar kolay ideolojik manipülasyon yapılabilir miydi? Daha “Şam’ın doğsunda Sarin gazı kullanıldı” haberi yayılır yayılmaz ortalık hareketlendi. Ve bunun failinin Esad olduğu söylendi. O Beşşar Esad ki, gelip inceleme yapsınlar diye Birleşmiş Milletler silah denetcilerini ülkeye davet etmişti ve sarin gazı atıldığı söylenen yere bir kaç kilometre mesafede bulunuyorlardı. Yoksa Suriye Devlet Başkanı bu gazı: Birleşmiş Milletler uzmanlarının işini kolaylaştırmak çin mi atmıştı? “Yorulmayın, işte aradığınız gaz burada” demek mi istemişti... Gazın kokusu çıktı çünkü, paralı askerler güruhu hızla zemin kaybediyordu, ABD ve bir bütün olarak emperyalist kamp, dinci fanatikler dışında savaşacak [ katliam yapacak] paralı asker bulmakta zorlanıyordu. Sözde Özgür Suriye Ordusu [¨ÖSO] denilen ama asıl fanatik dincilerden oluşan unsurların gerisindeki bölgesel ittifak, Mısırdaki halk hareketi ve ordunun darbesinin ardından çatırdamıştı... Aynı şekilde Gezi Parkı Direnişiyle AKP de şahin tavrı bırakmak zorunda kalmış, içerde polis devletini takviye etmek için dışarıya demokrasi ihraç etme işini yavaşlatmıştı. Mısırda ortaya çıkan yeni durumdan sonra en şahinlerden olan Katar’ın da morali bozulmuştu. İşte o zaman sarin gazının kokusu çıkabilirdi ve çıktı...

Tabi bu vesileyle siyasetçiler dünyasının ve medyanın sefaleti de bir kere daha ortaya serildi. Burjuva politikacılarının ne kadar da kirlenmiş olduğu, medyanın nasıl iflah olmaz, utanmaz bir yalan makinasına dönüştüğü tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Artık öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, söylendiği ve duyulduğu anda yalan gerçek oluyor. Onca gazete, onca tevevizyondan bir tanesi bile olup bitenle ilgili bir sonuca varmak için Birleşmiş Milletler denetçilerinin raporunun sonucunu beklemedi. Anında Esad rejimini suçladı. Zira Sarin gazı bahane, doğal gaz ve petrol şahaneydi... Velhasıl asıl amaç başkaydı... Oysa daha önce defalarca yalan uydurup-yaymışlardı... Ve o yalanlar asla ‘masum yalanlar’ değildi. Yalanların sonucu yüzbinlerce ölü  ve yaralıydı... Kimbilir herhalde insanlar yalana doymuyor. Oysa şüphe etmek için sayısız neden vardı. Nitekim Thierry Meysan’ın yazdığına göre, Sarin gazına maruz kaldığı söylenen çocukların yan yana dizilmiş görüntüleri daha gaz atılmadan bir kaç saat önce sosyal medya’da, Youtube” da vb. yayınlanmıştı bile...  Önce suçlayıp sonra delil peydahlamak emperyalizmin vazgeçilmez kuralıdır.

Kitle imha silahı kullanıldığı gerekçesiyle yapılması düşünülen “sınırlı müdahale” asla savaşı bitirmek için yapılmayacak. Eğer öyle olsaydı bir an önce II. Cenevre Konferansı’nı toplamak üzere harekete geçilir, taraflar masaya oturtulurdu. Tam tersine amaç savaşı ve tabii kaos tablosunu devam ettirmek, Suriye’yi daha da zayıflatmak, içten içe çökmesini sağlamak. Bunun da yolu Hükümet cephesini biraz zayıflatmaktan, saldırı cephesini de biraz güçlendirmekten geçiyor. Yapılmak istenenin özeti böyle. Tabii hepsi bu kadar değil, bu vesileyle yeni silahların denenmesi için bir imkân da doğmuş oluyor... Tabii silah satışlarının artması da cabası... Ekonomik durgunluk ortamında silah sektörü birazcık da olsa canlandırılırsa ne âlâ...

Şımarık, küstah emperyalistler, vasalleri ve uşakları savaşı çocuk oyuncağı sanıyorlar. Savaş çocuk oyuncağı değildir. Sınırlı bir saldırıya karşı bile Arap halklarının ve bir bütün olarak bölge halklarının nasıl tepki vereceğini kim tahmin edebilir? Bölge halklarının emperyalist saldırıya ‘hoş geldin, safalar getirdin’ diyeceğine dair bir garanti var mı? Son bir şey: Yangını başlatanlar onu her zaman söndüremeyebiliyor. Ruhları çağıranların her zaman geri gönderemedikleri gibi... Emperyalist saldırının çıkardığı yangının önce bölgeye, sonra da tüm dünyaya sirayet etmesi riski neden akıllara gelmiyor? Haysiyet sahibi insanların yapabileceği yegane şey, ‘uygarlık timsali” olarak bilinen emperayalist haydutların karşısına dikilmektir... Ellerimiz daha ne zamana kadar armut toplamaya devam edecek?



27 Ağustos 2013 Salı

Suriye, çökmez!



Demir Bilgin

Emperyalist ülkelerin dillendirdiği, Suriye’yi hava yoluyla vurma, ikaz etme ya da göz dağı verme seneryoları boştur. Suriye halkı, emperyalizmi yenecek güçtedir. Bağımsızlık ve yurtseverlik ülküsüyle dokunan ve yükselen Suriyeliler, her türlü muamareyi ( oyunu ) yenecek güçtedir!

Emperyalizm, iki buçuk yıldır, Suriy’ye karşı çok vahşice saldırıyor. Suriye Arab Cumhuriyeti’ni çökertmek için, dünyanın tüm vahşi ve kiralık katillerini Suriye’ye gönderdi. Kelle kesen, insan kalplerini çiğ çiğ yiyen, çoluk çocuk demeden, ”Amerikan Allahı” adına katleden bu vahşiler, Suriye’de bir adım ileri gitmedi. 83 ülkeden Suriye’ye gönderilen bu kiralık barbarlar; örgütlü ve ülkelerine sadık aydın Suriyeliler tarafından ber-taraf edildi. Suriye halkı, emperyalizmin kiralık katillerini yok etti. Zaferden zafere koşan Suriye, havadan bombalamakla çökmez. Yurtseverlik ve bağımsızlık  duygusuyla harmanlaşan, Suriye çökmez. Çökemez!

Suriye çökmez, çökemez.

Doğru, Suriye, emperyalizmin silahlarıyla darmadağan edilebilir. Suriye halkı, topyekûn, emperyalizmin güçlü silahlarıyla kanla bulanabilir. Ama Suriye çökmez, çökemez!

Açıktır, barbar emperyalist sistem, Suriye Arab Cumhuriyeti’ni düşürmek için,  her türlü yolu deneyebilir, deneyecektir. Ama, “kimyasal silah” kullanıldı palavrası artık tutmaz, tutamaz.

Biliniyor; emperyalist sistem, kendi  halklarını kandırmak için ileri sürdüğü  bu “kimyasal silah” palavrası, kendileri gibi palavradır. Bunu zaten biliyorlar. Bu palavradan kalkarak, emperyalist sistem, Suriye’yi bombalarla darmadağan edilebilir. Ama Suriye, yine çökmez, çökemeyecektir.

Barbarlık sistemi emperyalizm, Suriye’yi de  işgal edebilir. Bu da doğrudur, ama silahlarıyla, atom bombalarıyla güçlü olan emperyalizm, Suriye’yi ancak ve ancak Suriyelilerin kanlarıyla sulanmış bir ülkeyi işgal edebilirler. Bu da çökmek değildir. Bu, Suriyeli insan olarak, bağımsızlık ve yurtseverlik sevgisiyle ölümsüzleşmek demektir. Bu anlamda, Suriye, çökmez, çökemeyecektir.

Suriye, budur.

Suriye, bu anlamda, Orta-doğuda, emperyalizmin hak ve hukuk tanımıyan insanlık düşmanı sisteme karşı bir direniş ve yükseliş merkezidir.

Kimse hayellere kapılmasın; Ortadoğu’da,  emperyalizme yardakçılık yapan ülkelere bakarak, Suriye çökecek, çökerteceğiz gibi palavralara kimse kanmasın. Suriye, çökmez ve emperyalizmi yenecek güçtedir.

Bu notu, “teselli” olsun diye yazmıyorum. Suriye halkını tanıyor ve çok moralliyiz.

Moralımız,  doğruda durmaktır.

Moralımız, doğru ve yanlışı ayırt edebilmektir.

Moralimiz, Suriye Arab Cumhuriyeti’ni koruyacak durumdadır.

Bu bağlamda, kimse şüpheye kapılmasın. Suriye, çökmez, çökemeyecektir.

Bağımsızlık ve yurtseverlik değerleri ile büyüyen Suriye, çökmez, çökemeyecektir!