30 Mart 2014 Pazar

Receb’in sonu!



Demir Bilgin

Recep, bitmiştir!

Bölgesel ve içsel şeriatçı burjuvazisinin desteklediği ve 12 yıldır iktidar yaptığı AK Parti ve Recep devri sona yaklaşmıştır. Recep, bitmiştir.

Bugün (30 Mart 2014) yapılmakta olan Yerel seçimlerin sonucu ne olursa olsun, Recep, politik olarak ve psikolojik olarak ta bitmiştir. Receb’in bitişi çok ”hazin” olacaktır. Hazinden de öte çok ”dramatik” olacaktır. Bunu tarihsel bir not olarak yazıyorum. Seçim sonuçları öncesinde, Receb’in bitişini ilan ediyorum. Biten Recep, hem Türkiye’de, hem de Uluslararası Mahkemede, Lahey’de de yargılanacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Receb’in, hırsızlığı, rüşvet, yağma yanında, hem katil, hem de savaş suçlusu olarak yargılanacaktır.

Yerel seçimlerin sonucu ne olursa olsun, Türkiye’de kurmuş olduğu ”Aile Şirketi” dağıtılacaktır. Receb ve ailesinin gasb-ettikleri  tüm ”servete” el konulacaktır. Bunu da buradan ilan ediyorum.
Receb’e dair ”dramatik” notlar vardır:

Bir: Recep, bir savaş suçlusudur.

İki: Tayyip, hem hırsız, hem de katildir.

Üç: Erdoğan, Roboski katili, çocuk katili ve Gezi intifadasında gençlerin katili ve  insanlık katilidir.

Dört: Tayyipsiz Recep, Suriye’de yenilmiştir. Suriye’de yenilen Recep, Türkiye’den ”firar” etmenin yollarını arıyor. Recep, ”firar” etmede geç kalmıştır.

Yerel seçim sonuçları öncesi bu notu yazmak istedim.

Yerel seçim sonuçları öncesi, Receb’in bitişini tescil ettirmek istedim.
Kayd-ediyorum: Recep bitmiştir.

Biten Recep, yargılanacaktır. Bunun da haberini şimdiden veriyorum!

Bir soru kaldı,  şudur: Receb’e bel bağlayan ”solcular”da  vardı. Bunlar ne olacak?

Cevap açıktır: Bunlar çoktan beri bitmiştir. İslami faşizme ”bel bağlayan” solcu(!) olmaz. İslami faşizme umutla bakan insan, ilkel gerici ve ilkel dönek olur. Bunlar da bitmiştir.

Evet, karanlık yıllar, aynı zamanda, derslerle doludur. Karanlık yıllar, kim solcu, kim değil, adeta bir aynadır. Recebi karanlık yıllarında bu aynada, bu ”sahte” solcuları da gördük…

Yeni bir döneme giriyoruz. Yeni dönem, her alanda örgütlenerek,  Anadolu’yu ”daha temiz, daha iyi” bir politik duruma çekmek, oluyor. Kirlenen ve geriye götürülmek istenen Türkiye, bu karanlık durumu aşacaktır.
Recep, bitmiştir!

Receb’in bittiği yerde, mutlaka gülistanlar yeşerecektir!




29 Mart 2014 Cumartesi

KAR KURTÇUKLARI(*)…



Remzi Aydn

Köpeklerin ve horozların sesi birbirine karışmıştı, keçilerin ormana doğru kara batarak yürüdüğünü pencereden izledim. Bazen dallardaki karlar keçilerin üzerine düşüyordu. Seley, ateşi uykudan uyandırmış ama beni uyandırmaya kıyamamıştı.

Kahvaltımızı yaptık, Seley ortalığı düzenledi eline bir kitap alarak pencerenin kenarına oturdu. Uzun süre Seley’i izledim, sanki ilk defa karşılaşmış gibi heyecanlıydım. Bir şeyler söylemek istedim ama okumasını engellemeye kıyamadım.

-Dağların zirvelerinde kar neden erimez biliyor musun fotoğrafçı?

-Serin olduğu için!

-Kar kurtçuklarını hatırlıyor musun? İşte o kurtçukların görevi karı serin tutmak ve erimesini engellemektir. Aynı zamanda kendilerine bir yaşam alanı sağlamaktır. Kar ve kurtçukları bu şekilde mutlu yaşar.

-Bir yerde su içmek için kaynağa eğildim, içinde kurtçuklar vardı. Yaylacı bir adam çekinmeden içmemi söylemişti. Hemen üstte bir su daha vardı ve orada kurtçuk yoktu ve diğerine nazaran oldukça sıcaktı. Kurtçukların suyu soğuttuğunu orada yaşamıştım. Fakat kar boyutuyla hiç düşünmedim.

-Bilgiyi eğer yaşamında kullanamıyorsan, bilginin gölgesi yaşamına düşmüyorsa o bilgi ölüdür. Gölgesi olmayan her şey aslında yoktur. Kitapların size verdiği bilgiler gölgesiz, o nedenle de ölü.
Seley elindeki kitabı kenara bıraktı ve yüzüme baktı. Bu hangimizin dersiydi ve içinde ne gizliydi. Söyledikleri beynimize düşen gölgeden ibaretti peki aslı neredeydi?
-kar kurtçuğa hayat verirken aslında kendine yaşam veriyordu. Bu doğanın bilinci, şaşmaz gerçeklik içeriyor.

-İnsan o kurtçuğa benzer, kainattan beslendiğini sanır ama aslında kainatı besleyendir. Birinin ölümü, diğerinin ölümüdür aslında.

Bu kadar basit olmamalıydı, Yusuf’un kuyusu gibiydi Piro’nun bilgileri. Işığın izin verdiği kadarını görebiliyordum, oysa asıl derinlik karanlıkta gizliydi.

-Hangi kitabı okursan oku, anladığın her cümle aslında senin yazdığın cümledir, yazarı yaşatan ya da yazdıran aslında biziz. Anlayamadığımız her cümle yazılmamış sayılır. Nice ölü kitapla hasbıhal etmeye çalıştık, lakin konuşamazdı.

Seley’in dudaklarında hafif bir kıvrım oluşmuştu. Piro, ateşe daldı ve sanki söylediklerimi hiç duymadı, tepki vermedi, gülümsemedi! Hangi kar kurtçuğunun bedenindeydi, ateşin karşısında olmasına rağmen hiç erimeden yaşamına devam ediyordu, tıpkı güneşin altında erimeyen karlar gibi. Bawa’nın eksikliğini ilk kez bu kadar derinden hissetmiştim. Seley yutkundu, bakışlarını gözüme kilitledi bir şeyler söyleyecekti sanki ama konuşmadı. Piro’ya aynı anda dönüp baktık, ateşin alevleri sanki yer altında körük ile kızıştırılıyordu. Sarı alevin rengi ve şekli, etrafı muzlarla çevrili limona benziyordu. Hayallerimi karıştırdım, bu kompozisyonu nerede gördüğümü düşündüm. Bir muz serasında çalışmıştım üç gün. Yeşil muzlar ortasına konulan limon ile olgunlaştırılıyor ve sarartılıyordu. Limon olmadığı takdirde muzlar birkaç gün içinde olgunlaşmadan çürüyordu.

Birden patlama sesiyle kıvılcımlar etrafa yayıldı. Gece serada uyuduğumda, muz salkımının doğum sancısı ile açıldığını duyardım. Sera sahibinin oğlu bir ağaca çivi çakmıştı, muz ağacı o gün hamile kadın gibi düşük yapmış, meyve salkımı yere düşerken çatırtılar oluşmuştu, sanki çığlık atıyord. Tepkisi ve sesler beni çok şaşırtmıştı. Alev mi, yoksa Piro’mu beni o ana götürdü bilemedim. Alevin bana anlatmak istediği neydi, doğum, düşük yapma ve en önemlisi limon ve muzların ilişkisi. Ekşi olan bir tek limonun o salkımı nasıl sarartıp, tatlandırdığını hatta olgunlaştırdığını neden anımsamıştım?

Piro’nun sakalları hafifçe kıpırdadı, sesi belli belirsiz,

-Işık felsefesi tüm inançlar için aynı görevi yapar. Bu felsefenin gövdesine çakılan her çivi, diğer inançların ve felsefelerin düşük yapmasına neden olur.

-Farklı inançların bu felsefeye girmesi gövdeye çakılan çivi gibi yani.

-Işık Felsefesi; sadece kendisiyle tanımlanabilir ve ölçülebilir.

-O tüm sıfat ve isimleri içerir ama hepsinden ötededir ve hiçbiri onu kapsamaz.

Tekrar suskunluk, sanki güreş alanında rakibinin gölgesiyle mücadele etmeye çalışan pehlivan gibiydim, her türlü oyunum boşa çıkıyor ve sonunda ben sırt üstü yere kapaklanıyordum. Gülümsedim ve burada olmanın mutluluğunu ve ayrıcalığını bir kez daha yaşadım.

Piro, gölgesi ile beni sarmalayan o kadim kartal gibi yine zirvedeydi ve ben başımı göğe kaldırmış, onu izliyordum adeta.

--------------


(*)PİRO-JAR U DİYAR... romanından alıntıdır...

Sevan Nişanyan‏…




Sait Çetinoglu  

SEVAN NİŞANYAN’IN  TECRİT KOŞULLARI OLAĞANLAŞTI,  SÜREKLİLEŞTİ.


Sevan Nişanyan’a,  bugün bir ceza daha teblig edilerek,  Açık Cezaevi’ne nakli önlendi. Yeni bir ceza daha tebliğ edilmeyse, Ekim 2014’ e kadar kapalı cezaevinde tecrit koşullarıda kalacak…

28 Mart 2014 Cuma

Hakan Fidan & Ahmet Davutoğlu SAVAŞ PLANI…





Bugünkü Suriye tapelerinin ilk partının İngilizcesi.

ELECTION DRIVEN WAR PLANS – I
PART 1
Ahmet Davutoğlu:
“Prime Minister said that in current conjuncture, this attack (on Suleiman Shah Tomb) must be seen as an opportunity for us.”
Hakan Fidan:
“I’ll send 4 men from Syria, if that’s what it takes. I’ll make up a cause of war by ordering a missile attack on Turkey; we can also prepare an attack on Suleiman Shah Tomb if necessary.”
Feridun Sinirlioğlu:
“Our national security has become a common, cheap domestic policy outfit.”
Yaşar Güler:
“It’s a direct cause of war. I mean, what’re going to do is a direct cause of war.”
--------
FIRST SCREEN:
Ahmet Davutoğlu: I couldn’t entirely understand the other thing; what exactly does our foreign ministry supposed to do? No, I’m not talking about the thing. There are other things we’re supposed to do. If we decide on this, we are to notify the United Nations, the Istanbul Consulate of the Syrian regime, right?
Feridun Sinirlioğlu: But if we decide on an operation in there, it should create a shocking effect. I mean, if we are going to do so. I don’t know what we’re going to do, but regardless of what we decide, I don’t think it’d be appropriate to notify anyone beforehand.
Ahmet Davutoğlu: OK, but we’re gonna have to prepare somehow. To avoid any shorts on regarding international law. I just realized when I was talking to the president (Abdullah Gül), if the Turkish tanks go in there, it means we’re in there in any case, right?
Yaşar Güler: It means we’re in, yes.
Ahmet Davutoğlu: Yeah, but there’s a difference between going in with aircraft and going in with tanks…
SECOND SCREEN:
Yaşar Güler: Maybe we can tell the Syrian consulate general that, ISIL is currently working alongside the regime, and that place is Turkish land. We should definitely…
Ahmet Davutoğlu: But we have already said that, sent them several diplomatic notes.
Yaşar Güler: To Syria…
Feridun Sinirlioğlu: That’s right.
Ahmet Davutoğlu: Yes, we’ve sent them countless times. Therefore, I’d like to know what our Chief of Staff’s expectations from our ministry.
Yaşar Güler: Maybe his intent was to say that, I don’t really know, he met with Mr. Fidan.
Hakan Fidan: Well, he did mention that part but we didn’t go into any further details.
Yaşar Güler: Maybe that was what he meant… A diplomatic note to Syria?
Hakan Fidan: Maybe the Foreign Ministry is assigned with coordination…
THIRD SCREEN:
Ahmet Davutoğlu: I mean, I could coordinate the diplomacy but civil war, the military…
Feridun Sinirlioğlu: That’s what I told back there. For one thing, the situation is different. An operation on ISIL has solid ground on international law. We’re going to portray this is Al-Qaeda, there’s no distress there if it’s a matter regarding Al-Qaeda. And if it comes to defending Suleiman Shah Tomb, that’s a matter of protecting our land.
Yaşar Güler: We don’t have any problems with that.
Hakan Fidan: Second after it happens, it’ll cause a great internal commotion (several bombing events is bound to happen within). The border is not under control…
Feridun Sinirlioğlu: I mean, yes, the bombings are of course going to happen. But I remember our talk from 3 years ago…
Yaşar Güler: Mr. Fidan should urgently receive back-up and we need to help him supply guns and ammo to rebels. We need to speak with the minister. Our Interior Minister, our Defense Minister. We need to talk about this and reach a resolution sir.
Ahmet Davutoğlu: How did we get specials forces into action when there was a threat in Northern Iraq? We should have done so in there, too. We should have trained those men. We should have sent men. Anyway, we can’t do that, we can only do what diplomacy…
Feridun Sinirlioğlu: I told you back then, for God’s sake, general, you know how we managed to get those tanks in, you were there.
Yaşar Güler: What, you mean our stuff?
Feridun Sinirlioğlu: Yes, how do you think we’ve managed to rally our tanks into Iraq? How? How did manage to get special forces, the battalions in? I was involved in that. Let me be clear, there was no government decision on that, we have managed that just with a single order.
FOURTH SCREEN:
Yaşar Güler: Well, I agree with you. For one thing, we’re not even discussing that. But there are different things that Syria can do right now.
Ahmet Davutoğlu: General, the reason we’re saying no this operation is because we know about the capacity of those men.
Yaşar Güler: Look, sir, isn’t MKE (Mechanical and Chemical Industry Corporation) at minister’s bidding? Sir, I mean, Qatar is looking for ammo to buy in cash. Ready cash. So, why don’t they just get it done? It’s at Mr. Minister’s command.
Ahmet Davutoğlu: But there’s the spot we can’t act integratedly, we can’t coordinate.
Yaşar Güler: Then, our Prime Minister can summon both Mr. Defence Minister and Mr. Minister at the same time. Then he can directly talk to them.
Ahmet Davutoğlu: We, Mr. Siniroğlu and I, have literally begged Mr. Prime Minster for a private meeting, we said that things were not looking so bright.
FIFTH SCREEN:
Yaşar Güler: Also, it doesn’t have to be crowded meeting. Yourself, Mr. Defence Minister, Mr. Interior Minister and our Chief of Staff, the four of you are enough. There’s no need for a crowd. Because, sir, the main need there is guns and ammo. Not even guns, mainly ammo. We’ve just talked about this, sir. Let’s say we’re building an army down there, 1000 strong. If we get them into that war without previously storing a minimum of 6-months’ worth of ammo, these men will return to us after two months.
Ahmet Davutoğlu: They’re back already.
Yaşar Güler: They’ll return to us, sir.
Ahmet Davutoğlu: They’ve came back from… What was it? Çobanbey.
Yaşar Güler: Yes, indeed, sir. This matter can’t be just a burden on Mr. Fidan’s shoulders as it is now. It’s unacceptable. I mean, we can’t understand this. Why?
SIXTH SCREEN:
Ahmet Davutoğlu: That evening we’d reached a resolution. And I thought that things were taking a turn for the good. Our…
Feridun Sinirlioğlu: We issued the MGK (National Security Council) resolution the day after. Then we talked with the general…
Ahmet Davutoğlu: And the other forces really do a good follow up on this weakness of ours. You say that you’re going to capture this place, and that men being there constitutes a risk factor. You pull them back. You capture the place. You reinforce it and send in your troops again.
Yaşar Güler: Exactly, sir. You’re absolutely right.
Ahmet Davutoğlu: Right? That’s how I interpret it. But after the evacuation, this is not a military necessity. It’s a whole other thing.

SEVENTH SCREEN
Feridun Siniroğlu: There are some serious shifts in global and regional geopolitics. It now can spread to other places. You said it yourself today, and others agreed… We’re headed to a different game now. We should be able to see those. That ISIL and all that jazz, all those organizations are extremely open to manipulation. Having a region made up of organizations of similar nature will constitute a vital security risk for us. And when we first went into Northern Iraq, there was always the risk of PKK blowing up the place. If we thoroughly consider the risks and substantiate… As the general just said…
Yaşar Güler: Sir, when you were inside a moment ago, we were discussing just that. Openly. I mean, armed forces are a “tool” necessary for you in every turn.
Ahmet Davutoğlu: Of course. I always tell the Prime Minister, in your absence, the same thing in academic jargon, you can’t stay in those lands without hard power. Without hard power, there can be no soft power.
EIGTH SCREEN
Yaşar Güler: Sir.
Feridun Sinirlioğlu: The national security has been politicized. I don’t remember anything like this in Turkish political history. It has become a matter of domestic policy. All talks we’ve done on defending our lands, our border security, our sovereign lands in there, they’ve all become a common, cheap domestic policy outfit.
Yaşar Güler: Exactly.
Feridun Siniroğlu: That has never happened before. Unfortunately but…
Yaşar Güler: I mean, do even one of the opposition parties support you in such a high point of national security? Sir, is this a justifiable sense of national security?
Feridun Sinirlioğlu: I don’t even remember such a period.
NINTH SCREEN:
Yaşar Güler: In what matter can we be unified, if not a matter of national security of such importance? None.
Ahmet Davutoğlu: The year 2012, we didn’t do it 2011. If only we’d took serious action back then, even in the summer of 2012.
Feridun Sinirlioğlu: They were at their lowest back in 2012.
Ahmet Davutoğlu: Internally, they were just like Libya. Who comes in and goes from power is not of any importance to us. But some things…
Yaşar Güler: Sir, to avoid any confusion, our need in 2011 was guns and ammo. In 2012, 2013 and today also. We’re in the exact same point. We absolutely need to find this and secure that place.
Ahmet Davutoğlu: Guns and ammo are not a big need for that place. Because we couldn’t get the human factor in order…






23 Mart 2014 Pazar

BU KİNİ…


Haci Cirik / Fezali

Allah mı yarattı nereden kaldı
Başımıza sardı bu kin, kibiri
Doğuştan günahsız dünyaya saldı
Başımıza sardı bu kin, kibiri

Görebilsem bu kaderi yazanı
Tarumar ederim bozuk düzeni
Susturdular aklı olan yazanı
Başımıza sardı bu kin, kibiri

Mezarda rahat yok yatan ölüme
Çürüyen bedenim kazanç zalime
Tepeden bakar perişan halime
Başımıza sardı bu kin, kibiri

Dağlarda ceylanlar sekemez oldu
Vatan millet bayrak diyerek vurdu
Sözüm ona bakın koruyor yurdu
Başımoza sardı bu kin, kibiri

Fezalim ezelden belalı başım
Hürü gılman cennet olmadı işim
Rüyam korku dolu yoramam düşüm
Başımıza sardı bu kin kibiri

22 Mart 2014 Cumartesi

DEVRİMCİ OZAN!



Haci Cirik / Fezali

Ülkesini özler devrimci ozan
Güneşe eğilen güllere benzer
Halkına sevdalı derdini yazan
Sazının döşünde tellere benzer

Toprağına hasret gözünde yaşı
Halkına  fedadır  bedeni  başı
Hayelinde düşler yaren yoldaşı
Yüce dağ başında yellere benzer

Başında sevdası özlem ateşi
Acılar içinde bacı kardeşi
Sofrası meydanda ekmeği aşı
Ocağında közlü küllere benzer

Fezali perişan hali bir yaman
Başından eksilmez kar ile duman
Günleri yıl oldu geçmiyor zaman
Esir olmuş sanki kullara benzer.

Twitter / mwitter...




Salim TURGUT

Gücün dayanılmaz hafifliğine kapılanlar, kendilerine yönelik en ufak eleştiriye bile tahammül edemezler. Eleştirinin onlar açısından ‘yıkıcı’ bir yanı vardır ve hiç hoşgörüleri yoktur.

Sürekli korku halinde yaşarlar. İktidarın ayaklarının altından çekilmesi ile birlikte nelerle karşılaşabileceklerini bildikleri için koltuklarına sıkı sıkıya sarılırlar. İktidarın gücünden faydalanarak yeni bir yaşam ve ilişki tarzı oluşturan bu güçler, iktidarın ayaklarının altından kaymaması için her türlü yalana, hileye ve baskıya başvurular.

Çürüme, yozlaşma ve yoksulluk kapitalizmin en belirgin hastalığıdır. Sistem bu hastalıktan kurtulmak için her dönem yeni arayışlara girse de elinde başvuracağı yöntemler hep birbirinin tekrarıdır. Ya mevcut partiyi iktidardan değiştirip bir süre toplumu rahatlatır, ya da var olan parti ya da kişiler iktidarını teslim etmemek için direnir. Bu direniş faşizan yöntemleri içerir. Günümüzde son günlerde yaşanan süreç tamamen iktidara tutunma sürecinden başka bir şey değildir.

AKP hükümeti ‘ileri demokrasi’ hedefi ile birçok kesimin desteğini almışken şimdi ‘ileri faşizm’ arayışları içerisinde.

Çürümenin, yozlaşmanın ve yoksulluğun arttığı bu dönemlerde toplumsal uyanışı bastırmanın ve iktidara sıkı sıkıya sarılmanın yöntemi olarak da egemen güçlerin başvurduğu en önemli reçete hep yasaklar olmuştur. AKP ve Erdoğan’ın içinden geçtiği süreç tamda burasıdır.

2013 Mayıs – Haziran’ında başlayan gezi kalkışmasından AKP ve Erdoğan büyük yaralar aldı. Gezi sürecinde Türkiye Cumhuriyetinin başbakanı olmak yerine kendi partisinin başı olmayı seçerek gezi sürecini kendi tabanını kemikleştirmekle geçirdi ve gençlerin ölümünün birinci dereceden sorumlusu oldu. ‘Oğlumu allah değil, Tayyip Erdoğan öldürdü’ diyen Berkin’in annesi Gülsüm Elvan’ın acılı feryadından Erdoğan’ın dönüşü olmayan bir yola sadece gidiş bileti almış olduğunu çıkartabiliriz.

Gezi sürecini yalanlarla, demogojilerle ve emri verdiği polislerin ‘kahramanlıkları’ ile atlatan Erdoğan, bu süreçte aynı zamanda kendi tabanının kemikleşmesini sağlayarak toplumun ruhsal olarak ikiye böldü ve toplum geri dönüşü olmayacak bir şekilde ayrıştı ve kutuplaştı. Toplumun ruhsal bölünüşünün hemen ardından patlak veren 17 Aralık 2013 operasyonları bu sürecin daha da derinleşmesine neden oldu.

17 Aralık 2013 sonrası ardı ardına patlayan kasetler yıllardır bilinen ama resmiyete dökülmeyen yolsuzluk ve rüşvetleri gün yüzüne çıkarttı. Bir dönem ünlü bir ‘büyüğümüz’, ‘rüşvetin belgesi mi olur’ demişti. Teknolojinin geldiği aşama rüşvetin de belgesinin olabileceğini gösterdi bize. Ardı ardına ortaya dökülen tapeler ve görüntüler ahlaki çürümenin ve yozlaşmanın geldiği boyutu göstermesi açısından önemli.

Yasal olmayan yollarla elde edilen bu görüntü ve tapelerin elde edilişini ve yayınlanışının kişilik haklarına bir müdahale olarak görsem de, tapelerin içeriğinin kamuyu ilgilendirdiğini ve kamunun da bilme hakkı olduğunu düşünüyorum. Normal koşullarda demokratik bir ülkede bu kayıtların yüzde birinin bile ortaya çıkması o iktidarların istifası ile sonuçlanırdır. Ama bizim ülkemiz normal demokratik ülkeler kapsamına girmediğinden olsa gerek hala bu işin sorumluları siyasal erkin başında durmakta ve meydanlarda kükremektedir.

Tapeleri piyasaya sürenlere yakınlığı ile bilinen bazı köşe yazarlarına göre yayınlanmayı bekleyen çok önemli kasetlerin olduğu iddia edilmekte. Yayınlanmamış kasetleri ‘heybede ki büyük turp’ olarak ifade eden bu yazarlar, şuana kadar ‘büyük turp’lardan sadece bir tanesinin -Tayyip Erdoğan / Bilal Erdoğan görüşmesi kast edilerek- çıktığını daha heybede 6-7 tane ‘turp’un olduğuna vurgu yapmaktalar. Bu ‘turp’lardan iki üç tanesinin seçimlerden üç dört gün önce yayınlanmasının beklendiğini ve bunlar yayınlandıktan sonra bu işin içinde olanların ‘sokağa çıkacak yüzlerinin kalmayacağını’ belirtmekteler. Sosyal medyada ‘başçalan’, ‘haramzadeler’ ve ‘fuatavni’ adlı kullanıcılarından gelen ilk mesajlarda da bu turpların neler olabileceğinin emareleri verilmekte. Mesajlara göre bu turplardan biri Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünün kaza olmadığı, ikincisinin Roboski katliamında emir verenlerin konuşmaları ve üçüncüsü de ‘muta nikahı’ ile ilgili olduğuna dair. Bu bilgilerin 25 Mart tarihinde sızdırılacağı ifade edilerek bir beklenti de yayılmış durumda.

Büyük turpların hala heybede olduğu varsayımından mı kaynaklı yoksa başka amaçlardan mıdır bilinmez ama var olan bir gerçek var ki medya ve sosyal medyaya baskıların yoğunlaştığı bir dönemden geçiyoruz. Başbakanlık ile medya arasında ‘Alo Fatih’ hattının kurulduğu, beğenilmeyen gazete, gazeteci ve yazarlara yönelik doğrudan yaptırımların uygulandığı artık tüm toplumca biliniyor. Sürecin topluma yayılmasında internet gazeteciliğinin ve sosyal medyanın çok önemli bir fonksiyonu söz konusu. Erdoğan ve onun danışmanları da bu süreci gördüklerinden dolayı önce internete yönelik sansür anlamına gelen TİB’i çıkarttı. Ardından da gezi sürecinin en önemli örgütlenme ve iletişim araçlarından biri olan twitterı kapattırdı. Erdoğan’ın seçim meydanında ‘twitterı mwitterı kapatacağız’ diye konuşmasından üç dört saat geçmeden, seçim meydanındaki açıklamayı ‘fetva’ olarak kabul eden TİB, twitterı kapatıverdi.

TİB’in kapatmasına rağmen gezi gençliği DNS ayarlarını değiştirerek yasaklanmış olan twittere yeniden girdi. Tabii yasakları en fazlada yasaklayan hükümetin yetkileri deldi. Dramatik olan ise yasaklanan Twitterin neden yasaklanması gerektiğini savunan AKP’lilerinde DNS ayarlarını değiştirerek twittere girerek yasağı savunmaya kalkmalarıydı.

Napolyon ‘ Yok edemeyeceğiniz bir şeyi yasaklamayın’ demişti. İki asır önce her türlü yetkilere sahip biri olan Napolyon’un bu şekilde konuşmuş olması ilginç değil mi?

Yasaklar bir düşüncenin, bir eylemin yok edilmesi için bir engel teşkil etmiyor. Aksine yasaklanan şey her ne ise yasağın ardından hep ilgi çekmiştir. Yasak olan bir şey gizemli olduğu için de çekici ve merak uyandırıcı olmuştur. Yasaklanan şey içinde bilinmezlikleri taşısa da serbest olduğu dönemden daha ilgi çeker ve taraflı tarafsız herkesin ilgi odağı olur. Yasaklar ihlal edilmek için konulduğundan hiçbir yasak gerçek anlamda üzerine yüklenen misyonu yerine getirememiştirde.

Twitter’ın yasaklanması da bir kez daha haberlerin yayınlanmasının engellenemeyeceğini gösterdi. Napolyon’un yıllar önce gördüğünü Erdoğan’ın yakın çevresinin görmediğini gösteriyor. Erdoğan ve yakın çevresinin ‘akıl tutulması’na yakalandıkları ve ‘sağlıklı’ olmadıkları çok açık.

Yasaklarla bir düşüncenin yok edilemeyeceğini ve bir ülkenin yönetilemeyeceğini görmek için tarih sayfalarına bakmak yeterli olacaktır. Çünkü tarihin çöplüğü yasakçı, baskıcı ve diktatoryal yönetimlerle doludur.

Duyurulur!...

22 Mart 2014 / İstanbul

Kaynak: Özgür Medya