15 Ocak 2013 Salı

Orta-doğu’da iki tarz-ı siyaset!





Demir Bilgin

”Arab baharı” denilen, ”emperyalist bahar”, Orta-doğu’da iki siyaseti daha da netleştirdi: Bir: Amerikan islamı diyebileceğimiz hat ve iki: Bu hattı red-eden ve buna karşı çıkan anti-emperyalist direniş çizgisidir.

Amerikan islamı mı, şudur: Genelde emperyalizme ve özelde Amerikan emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden şeriat yanlısı, komprador Arap parazitleri ile, Türkiye gibi, Nato’nun kucağında oturan Türkiye gibi, sonradan devşirme ve yanaşma bazı yöneticilerinin,  recep tayyip erdoğan gibi, sahte islamcı kişilerin sürdürmüş oldukları hattır.

Anti-emperyalist direniş çizgisi mi, şudur: Genelde, vatanına, kültürüne, diline, kimliğine sahip çıkan kesimler ile,  özelde, şu an Suriye’de kendini gösteren ve kahramanlık destanları yaratan anti-emperyalist direniş çizgisidir.

Paradoks mu, değil. Savaşlar, tez, anti-tez eşittir sentez formülu misali, Orta-doğu tarihimizi daha da netleştiriyor ve hızlandırıyorlar.

Savaşlar, tarihi hızlandırıyor.

Savaşlar, insanı daha da netleştiriyor.

Paradoks mu, değil. Orta-doğu’da hızlanan ve netleşen tarih, hem sağda, hem de solda, ayrışma ve bütünleşmelere meydan oluyor.

Savaş mı, hem iç, hem de dıştır.

Savaş mı, bir yandan emperyalizme karşı verilen kahramanlık savaşı, diğer yandan, bir yazımda, ”renegar” diye adlandırdığım, ”komprador hain” tabaka arasındaki savaştır.

Komprador hain tabaka mı, kimliğini, kültürünü ve vatanını emperyalizmin hizmetine sunan ajan tabakadır!

Paradoks mu, değil. Savaşlar, tez, anti-tez eşittir sentez’i yaratıyor. Bu, şu demektir: Orta-doğu, yenileniyor. 

Yenilenen Orta-doğu’da, emperyalizme karşı, bölgesel bir cephe oluşuyor.

Dönem, yenileniyor. Orta-doğu’da dönem, yenileniyor.

Orta-doğu’da yenileşen dönem,  emperyalizme ve bölgedeki hain kompradorlara karşı daha da sert cevap vermek oluyor.

Cevap mı, Suriye’den yana, cephede, emperyalizme ve ortaklarına karşı savaşmak demektir.

Cevap mı, emperyalizmi Orta-doğu’dan kovmak demektir.

Orta-doğu’da tarih, saflar ve dönem yenileşiyor.

Yenileşen dönem, emperyalizme ve yerli uşaklarına karşı mücadele etme ve zafer kazanma dönemi oluyor.

Eleştirel düşünceye dair.





Fikret Başkaya

“Hiç düşmanın yok mu? Bu nasıl mümkün oldu? Her halde ya gerçeği hiç söylemedin, ya da adaleti hiç sevmedin!” Santiago Rámon y Cagal

Bir seferinde bir tanıdığım: “Biz söylüyoruz bir şey olmuyor, sen söylediğinde başın belaya giriyor” demişti. “Neyi, nasıl ve ne amaçla söylüyorsun da başına bir şey gelmiyor” dediğimde, yüzüme şaşkın bakmıştı. Belli ki, ne düşünce, ne düşünce özgürlügü, ne de eleştirel düşünceye dair hiç kafa yormamıştı... Oysa, öylesine akıldan geçen, günlük yaşamda söylenen sıradan şeyler düşünce değildir. Düşünceden söz edebilmek için, bir amaç için tasarlarması, uygun araçlara ifade edilmesi ve düşüncenin hedefine ulaşması, insanlar tarafından içselleştirilmesi gerekir. Ancak hedefe ulaşıp, kitleye mâl olduğunda düşünceden söz edilebilir ki, ben buna düşüncenin gerçekleşmesi diyorum. Bertold Brecht: “Bir fikrin etkinliğinden söz edebilmek için , kimden kaynaklanıp, kime yöneldiğine bakmak gerekir” derken her halde tam da bunu kastediyordu.
Düşüncenin “gerçek düşünce” olabilmesinin koşulu, onun bu dünyada olup-biten her şeye eleştirel bakabilme istidâdır. Buna kendi de dahildir. Başka türlü söylersek, düşüncenin tutarlı olabilmesi için aynı zamanda oto-kritik olması gerekir. Şimdilerde, neoliberal küreselleşme çağında, düşünsel alan iyiden iyiye bayağılaşmış, piyasacı “tek düşünce” nerdeyse bir tsunami gibi tüm alanları kaplamış durumda... Eleştirel düşünce radikaldir, öyle olmak zorundadır. Olguları, süreçleri, olup-bitenleri kavramanın bilince çıkarnanın yolu, radikal olmayı, görüntünün esiri olmamayı, velhasıl görüntünün ötesine geçmeyi varsayar. Başka türlü ifade etmek istersek, radikal olmak, sorunları kaynağında, kökeninde yakalamak, temeline inmektir.. Radikal düşünce için neden sorusunun önceliği vardır. Oysa yaygın bayağı düşünce daha çok nasıl sorusuyla yetinmekten yanadır. Radikal düşünce açıkça ve ikircikli olmayan bir şekilde, yalanı, dolanı ikiyüzlülüğü aşmayı, gerçeğin üstünü örten örtüyü kaldırmayı amaçlar. Bu da şeyleri adıyla çağırmayı gerektirir. Zira adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir... Kapitalizm kavramının geçmediği bir yoksulluk tahlili mümkün müdür? Yoksulluğu yaratan kapitalizm olduğuna göre... Mesela bu günün dünyasında hegemonya, emperyalizm, kolonyalizm kavramlarını kullanmadan yapılan savaşla ilgili bir tahlilin bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi? Savaşların gerisinde emperyalist hesaplar ve çıkarlar olduğuna göre... Aynı şekilde kapitalizmi ağzına almadan yapılan ekolojik tahlilin bir değeri olur mu? Eğer insanlığın yüz yüze geldiği ekolojik sorunlar kapitalist işleyişin doğrudan sonucuysa...

Eleştirel düşünce tarihselliği esas alır. Şimdilerde kapitalist sistemi, yegane mümkün toplum düzeni, insanlığın normal hâli olarak sunma ve dayatma gayretleri yaygın. İnsanların kafasına sokulmak istenen kabaca şu: Kapitalizm hep vardı, bu gün de var, gelecekte de olacak... Kapitalizm “tarihin sonudur”, alternatifi yoktur, alternatif üretmeye çalışmak da beyhûdedir! Aslında amaç belleği yok etmek, geçmişi unutturup yok saymaktır. Oysa tarih bilinci bize bu günkü durumun [hâlin], karmaşık, kompleks sosyal süreçlerin ve belirleyiciklerin bir sonucu olduğunu, pekâlâ başka türlü de olabileceğini, bu gün olanın
potansiyel olarak “mümkün” olabileceklerden sadece biri olduğunu öğretiyor. Bu gayri insani ve irrasyonel sistemin insanlığın yegane ufku olarak sunulabilmesi, ancak tarih bilincinin yokluğunda mümkün olabilir. Oysa tarih bilincinden yoksun bir insanlık mümkün değildir. Başka türlü söylersek, tüm sosyal süreçler geçicidir, tarihseldir ki, buna kapitalizm de dahildir. Nitekim kapitalizmin beş yüz yıllık, sanayi kapitalizminin ikiyüz yıllık, “neoliberal kapitalizm” denilenin de otuz küsür yıllık geçmişi var. Aslında bu, uzun insanlık tarihinde sadece küçük bir parantezdir... Şeyleri, olguları, toplumsal süreçleri tarihsellik dışında düşünmek saçmadır. Bir zamanlar kapitalizm diye bir üretim tarzı, öyle bir toplumsal düzen yoktu ve bir zaman sonra da olmayacak. Artık tüm sürdürülemezlik emareleri belirmişken bunu söylemek de bir kehânet sayılmaz...

Eleştirel düşünce fıtraten ve doğası gereği anti-kapitalisttir. Alternatifsiz sayılıp, dayatılan [neoiberal] kapitalizm, ekonominin özel şirketlere bırakılmasını, kamuya ait bu alanda faaliyet gösteren işletmeler varsa özelleştirilmesini, çalışma yaşamının liberalleştirilmesini, işçiyle patron arasına girilmemesini, devletin çalışma yaşamına karışmamasını, sosyal hizmetlerin [eğitim, sağlık, sosyal güvenlik], devletin ve belediyelerin su, elektrik, gaz, konut, ulaşım ve haberleşme, vb. kamusal mal üretiminde ve sağlanmasında rol almamasını, almışsa, bunların acilen özelleştirilmesini, sermayeden [mülk sahibi sınıflardan] alınan vergilerin olabildiğince azaltılmasını, devlet etkinliğinin sadece güvenlik, yargı ve savunmayla sınırlandırılmasını, kredi sisteminin de özel alana terkedilmesini, bütçenin açık vermeyecek biçimde yönetilmesini, yerli yabancı sermaye ayrımı yapılmamasını ve tüm bunların da sadece teker teker ülkeler düzeyinde değil, uluslararası ilişkilerin de vazgeçilmezi sayılmasını vâaz ediyor... Yaklaşık otuz yıllık neoliberal ekonomik ve anti-sosyal politikaların sonucu ortada: Zenginlik-yoksulluk uçurumunun tarihte görülmemiş boyutlara ulaşması; birlikte [ortak] yaşamanın giderek daha da sorunlu hale gelmesi; derinleşen ekolojik kriz... Velhsasıl tam bir sürdürülemezlik tablosu... Eğer durum böyleyse bu sürecin kurbanları için “alternatifsizlik” mavalı ne demeye gelebilir? Kaldı ki, insanın olduğu her yerde alternatifler daima vardır. Zaten politikanın bir anlamı da alternatiflerin varlığıdır...
Eleştirel düşüncenin anti-kapitalist olmasının koşulu da, anti-emperyalist ve anti-kolonyalist olmayı varsayar. Zira emperyalizm ve kolonyalizm kapitalizme mündemiç [içkin] eğilimlerdir. Bu da demektir ki, kapitalizm varoldukça emperyalizm de, kolonyalizm de varolacaktır. Bu arada kolonyalizmin kültürel veçhesini de ciddiye almak gerekir. 1980 sonrasında “Üçüncü Dünya”daki rejimlerin kompradorlaşmasıyla, kolonyalizmin yeni bir versiyonu hortladı. Batı üniversitelerinde üretilen kültür, bizimki gibi dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerde büyük tahribata neden oluyor. İdeolojik hegemonyanın araçları olan, “bilimsellik”, “evrensellik” ambalajlı “moda düşünceler”, sorgusuz sualsiz ithal edilip kullanılıyor... Dolayısıyla, ideolojik egemenliği püskürtmek hayâtî önem taşıyor...

Eleştirel düşünce “ilerlemeciliği” sorun ve mahkûm eder. Geride kalan dönemde sözde “iyimserlik” aşılayan ilerlemeciliğin her türlüsü, özellikle de teknik bilim kültü, büyük insâni, sosyal ve ekolojik yıkımlara neden oldu. Kapitalist üretim tarzının temel eğilimlerinin bir sonucu olan, daha çok üretim, daha çok tüketim, dolayısıyla “sınırsız büyüme” sarmalı, sosyal kötülükleri, ekolojik bozulmayı derinleştirdi ve bir sürdürülemezlik durumu yarattı. Böyle bir tablonun ortaya çıkmasında teknik bilimin yüceltilip, her derdin devası sayılmasının payı büyüktü. Dolayısıyla insanlığın ve uygarlığın içine sürüldüğü çıkmazdan çıkmasının yolu “ilerlemeci felsefesinin” radikal eleştirisinden ve aşılmasından geçiyor. Zira kapitalizmin yarattığı sorunlar, kendinden menkûl bir teknik bilimle aşılabilir
değildir... Politik ve sosyal mahiyette çözümler gerekiyor. Elbette bunu söylemek bilim ve teknik karşıtlığı değildir. Kimilerinin alaylı bir şekilde söylemeyi adet edindiği gibi, mağaraya, kara sapana, muma, çıraya... dönmek değildir. Modernite karşıtlığı asla değildir. Şimdilerde bilim ve teknik modernitenin tarihsel rotasından çıkmış, asıl misyonuna ve varlık nedenine bütünüyle yabancılaşmış bulunuyor... Münhasıran kâr etmenin ve kârı büyütmenin hizmetindeki bir bilimi ve tekniği yüceltmenin, her derdin devası saymanın ne âlemi var? Velhasıl bu tersliğin aşılması gerekiyor ki, bunu da ancak eleştirel düşünce yapabilir...
Eleştirel düşüncenin vazgeçemeyi bir şey de, tarih boyunca ezilen ve sömürülen sınıfların eşitlik, adalet, özgürlük için yürüttüğü şanlı mücadele hafızasını canlı tutmaktır. Bu konuda Gunter Holzmann şöyle diyordu: “Yarınlardaki mücadelemiz için, daha özgür, daha âdil, daha eşitlikçi, daha kardeşçe ve dayanışmacı bir dünya için, mücadele hafızamızı canlı tutmalıyız”. Zira şimdilerde sinsi ve açık bir bellek kaybı yaratma çabası, unutturma kampanyası yürütülüyor. Oysa geçmişin müthiş bir mücadele mirası var. İnsanlık tarihi en zor koşullarda bile ezilenlerin nasıl isyan ettiklerinin, nasıl itiraz ettiklerinin, nasıl baş kaldırdıklarının destansı mücadele öyküleriyle dolu. İşte o soylu mücadelelerdir ki, insanlık onurunu bu günlere taşımıştır... Aslında sosyal eşitsizliğin olduğu her yerde eşitlik için, ayrımcılığın olduğu her yerde ayırmcılığa karşı, sömürünün olduğu her yerde sömürüye karşı mücadele, insan fıtratında mündemiç olan bir şeydir. O kadar ki, toplumun sınıflara bölündüğü dönemden beri eşitlik ve özgürlük mücadelesinin hiç ara vermeden devam ettiğini söylemek mümkündür. Bu yüzden tarihe avcılar tarafından değil de aslanlar tarafından bakıldığında, tarihin aynı zamanda köle isyanları, köylü isyanları, işçi isyanları, boyunduruk altına alınmış hakların isyanları velhasıl tüm ezilenlerin başkaldırı tarihi olduğu görülecektir... Bu, mitolojide başı her kesildiğinde tekrar canlanan ejderha gibi, yenilgiyi asla kabullenmeyen bir mücadele geleneğidir. Söylemek istediğimizi her halde en iyi Spartakus’un: “isyan ediyorum, o halde varım” özdeyişi ifade edebilir... Elbette geçmişin soylu mücedelelerini unutmamak, belleği sürekli canlı tutmak son derecede önemlidir ama bu, geçmişte yapılan hataları yok saymak anlamına da gelmez. Aksi halde yukarda söylediğimiz, eleştirel düşünce “bu dünyada olup-biten her şey kaşısında eleştireldir” tespitinin bir değeri kalmazdı.

Eleştirel düşüncenin gerçekten adına lâyık olabilmesi için, reel dünyadaki sorunlarla doğrudan bağ kurması ve sürekli olarak kendini yenilemesi gerekir. Zira insanlığın başına gelen belalar ekseri ölü bilgilerin bir sonucu olarak tezahür ediyor. Başka türlü ifade edersek, düşüncenin dönüştürücü bir praksis olması gerekiyor ve bu niteliğinden ötürü de angaje olma zorunluluğu vardır... Bu anlamda entellektüel bir düşünce işçisidir. Şeylerin gerçeğine nüfûz etmeyi amaçlar ve Antonio Gramsci’nin veciz bir şekilde ifade ettiği ğibi “devrimci olan sadece gerçeğin kendisidir”. Nasıl çiftçi buğday üretiyorsa, fırıncı ekmek üretiyorsa, insanların ihtiyacı olanı yaratıyorsa, entellektüel de mücadele için gerekli olan fikirleri üretendir. Gerçeğin safında ve peşinde olduğu için de, ister istemez ezilen ve sömürülen sınıfların tarafında, egemenler blokunun karşısındadır. Bu yüzden egemenler katında muteber sayılmaz, düşmanı çoktur... Unutmamak gerekir ki, bu dünyada yalanla gerçek arasında bir orta yol mümkün değildir. Biraz yalan biraz gerçek mümkün olamayacağına göre... Bu da demektir ki, gerçekten ve açıkça ezilen ve sömürülen sınıfların safında olmayan bir düşünür, istediği kadar bilgili olsun entellektüel sayılamaz. Zira haksız ve adaletsiz bir durum [ilişki] söz konusuysa, taraftara eşit mesafede durmak, “tarafsız kalmak” mümkün değildir. Entellektüel eleştireldir ama eleştiri de kendi başına bir amaç değildir. Eleştirinin misyonu ve varlık nedeni, varolanı eşeleyip-deşelemek, görünür ve anlaşılır kılmak, oradan hareketle de dönüştürmeyi ve değiştirmeyi potansiyel bir olasalık haline getirmektir. Başka türlü söylersek,
eleştirel düşünce alternatif düşüncedir, mevcut olanı aşmayı amaçlar...

Şimdilerde az sayıda dev sermaye tekeli insanlığın kaderini belirler durumda. Sermayenin saldırısı karşısında insanlar da sessiz ve tepkisiz değil. Saldırının olduğu her yerde elbette tepkinin olması da kaçınılmazdır ama bu kadarı sorunun çözümü için yeterli değildir. Bölük- pörçük, birbirinden kopuk, ortak bir vizyona ve perspektife sahip olmayan, bir alternatif toplum projesinden mahrum “sosyal hareketlerin”, “sivil toplum örgütü” denilenlerin taşı yerinden oynatması mümkün değildir. Elbette şimdilerde eksik olan eleştirel düşünce değil. Asıl eksik olan, eleştirel düşünceyle kitle eylemleri arasında tutkal işlevi görecek bütünlüklü bir perspektif, bütünleştirici bir politik proje ve örgütlülüktür. Dolayısıyla, apolitik “sivil toplum” ve “sivil toplum örgütleri“ [STK] söyleminin aşılması gerekiyor. Zira sivil toplum söylemi dahilinde faaliyet gösterenler, karşı oldukları, mücadele ettikleri, şikayet ettikleri durumu yaratan gerçek nedenleri sorun etmiyorlar. Oysa, şeylerin gerçek nedenlerini sorun etmeden, bölek- pörçük, “kismî” mücadelelerle bir şeyler kazanmak, taşı yerinden oynatmak mümkün değildir…

Neoliberal saldırı insan haklarının temelini hızla aşındırmaya devam ederken, bu saldırıyı sorun etmeyen bir insan hakları mücadelesi ne kadar etkili olabilir? Kapitalizmi sorun etmeden işsizlikle mücadele edilebilir mi? Hayır kurumlarıyla yoksulluğun üstesinden gelinebilir mi? Bu tür çabalar sadece sorunu ertelemeye, insanları oyalamaya yarar. Radikal yaklaşımsa, işe neden yoksulluk var sorusunu sorarak başlar... Militarizme, neokolonyalizme, emperyalizme ve bunların gerisindeki kapitalizme karşı çıkmadan “ben savaş karşıtıyım”, “barış istiyorum” demenin bir anlamı olabilir mi? Savaşı çıkarmakta çıkarı olanlardan barış beklemek abes değil midir? Son on yıllarda hükümetlere ve burjuva partilerine yapılan “barış” çağrılarından bir sonuç alındı mı? Mesela son dönemde dayatılan iş piyasasındaki taşeronlaştırmayı, neoliberal kapitalizmi sorun etmeden defetmek mümkün müdür? Neoliberal saldırıyı sorun etmeden şimdilerde “iş kazası” denilen cinayetleri önlemek mümkün müdür? Toplumun varı yoğu özelleştirme adı altında yağmalanır, talan edilirken, nerdeyse her dereye HES’ler kurulurken, bu saldırı hukuk yoluyla, danıştaya dava açılarak püskürtülebilir mi? Politik bir saldırıyla karşı karşıya olunduğuna göre... Yasaları yapanlarla çekleri imzalayanlar aynı güç ve iktidar odakları olduğuna göre... O halde sosyal mücadelelerin politikleştirilmesi, yeniden sınıf mücadelesi rotasına oturtulması, kapitalizmi aşmaya yönelik radikal bir perspektif dahilinde bütünleştirilmesi gerekiyor...

27 Kasım 2012 Salı

ANALİZ ve YORUM ÜZERİNE...





Fadıl ÖLMEZ / F. Cebiroğlu

Bireysel gelişimin yok edilmeye çalışıldığı bir  Türkiye ve dönemdeyiz. Böylesi bir Türkiye ve dönemde insan, ”topyekûn” olarak gelişemiyor. Böylesi bir  Türkiye ve dönemde insan, gelişmek bir yana,  ”insancık” hale geliyor. İnsancık hale gelen insan, tekellerin kurbanı olan insan oluyor. ”Yabancılaşan” insan oluyor. Şu an Türkiye budur. Şu an Türkiye, insanı yabancılaşan bir ülkedir. Budur.

Tarifler nettir: Yabanclaşmak, insancık olmak demektir.

Tarifler açıktır; yabancılaşan insan, kendini geliştirmeyen insan demektir. Açıktır. Açığın açığı şudur: Gelişmek bir yana, burada insan, daha önceleri sahip olduğu tüm değerleri kaybeden insan oluyor. Yani tekeller dünyasının insanı, aynı anlama gelmek üzere, tekeller dünyasının kurbanı oluyor.

Böylesi bir dönemde, yazar, şair, romancı, müzisyen… çoğalır, çoğalıyor. Böylesi dönemde, ”analizci” ve ”yorumcu”lar da çoğalır, çoğalıyor.

Yazar, şair ve romancılar bir yana, Türk medyasında “taht” kuran onlarca, sözümona, ”analizci” ve ”yorumcu” çıktı, çıkıyor. Güzellik yarışmasına katılan genç kızları, kıskandırırcasına, bunlar, ”uzman analizci” olarak, Tv kanallarında ”sevimli” süratlarını hergün bizlere gösteriyorlar. Bizlere, sözümona, ”siyasi dersler” veriyorlar!

İşte böylesi bir dönemdeyiz. İşte böylesi bir Türkiye’deyiz.

Kavramların özünden boşaltıldığı ve anlamsızlaştırıldığı bir Türkiye’de, kavramları yeniden tanımlamak, zorunluluk oluyor. Görev,  bizlere düşüyor. Sayımız az da olsa, Türkiye’de  Medya Çölünde, ”umut vahaları” olmak zorundayız. Olacağız!

Bireysel gelişimin kurutulmaya başlandığı bir Türkiye’de, ”vaha olmak” zorundayız. Türkiye medya çölünde ”serap” değil, ama doğasal fenomen olarak ”vaha” olmak zorundayız. Olacağız!

Türkiye’nin basın çölüne, ve de bu çölleşmeye karşı, teoriksel  kavgamız  sürüyor, sürecektir.

Kavramları, gerçek anlamına kavuşturmak için, mücadelemiz sürüyor, sürecektir. Ama önce ”analiz” nedir? ”Yorum” nedir? Buradan başlayalım. Konumuz budur.

Analiz, Grekçe ( Yunanca) ve anlamı; bir olguyu, bir bütünü, tahlil etme, ayrıştırmadır; yani, parçalara ayırma esasına dayalı bir bilimsel metottur.  Bu anlamdan yola çıkarak, analiz sözcüğünü şöyle de tanımlamak mümkün: Her hangi bir şeyi, olguyu, inceleme, çözümleme ve öğrenmedir. Budur.

Analiz;  inceleme, öğrenme ve bunu kitlelere sunmanın “ayrıntısı” oluyor.

Bu tanımlamadan yola kalkarak, daha analizin ne olduğunu bilmeyen, ama Türkiye’de mantar gibi çoğalan bu, sözümona, analizcilere şunları sormak zorundayız:

Analiz edilen ya da edilmesi gereken olgu, nedir, nasıl oluştu? Olgunun tarihi / dünü ve bugünü?.. Olguyu olgu yapan ne?..Bu, bir.

İkincisi, analiz edilen edilen çelişkiler, neden çelişki olmuş?

Üçüncüsü, çelişkilere vesile olan kişiler nasıl tasvir ediliyor? Tek yönlü, “resmi ideolojiye” gore mi, yoksa, objektif bir şekilde mi?..Analizde geçen kişilerin “tutkuları” nasıl anlatılıyor?.. Kişiler, sahip oldukları düşüncelerinden dolayı “manipüle” ediliyorlar mı?..

Dördüncüsü, analizin vermek istediği mesaj ne? Tek yönlü mü, yoksa var olan olguyu inceleyen, tahlil eden ve böylece başkalarına ulaştıran bir objektif tahlil mi?

Gerçekçi bir analizci olmak için, önce böylesi bir bakış açısına sahip olmayı gerektiriyor. Zorunludur. Zira analiz yapmada ahlak ve dürüstlük, ancak böylesi bir ortamda kendini gösterir.

Notlar açıktır: 1- Analiz, objektif bir şekilde yapılan inceleme ve ayrıntıları  yorumlamaktır.

2- Yorum, var olan olgunun, bütün yönleriyle anlaşılmasıdır.

Peki var olan olgu,  yanlış anlaşılırsa?

Yerinde bir sorudur. Gerçekten, olgular, çoğu zaman ”yanlış” anlaşıldığı için, yanlış yorumlanıyor. Bunu gidermenin yolu, tekrar, analiz edilen olguya gitmek, onu bütün elementleriyle tekrar gözden geçirmek ve tabir caiz ise, olguyu tekrar tahlil etmekten geçiyor.

Tekrar olacak. Olsun: Yorumdan önce, var olan olguyu bütün yönleri ile analiz, yani tahlil etmeyi gerektiriyor. Zorluyor. Burada soruulması gereken şu: Var olan sorun ne? Sorun, neden sorun olmuştur? Niçin sorun olmuştur?

Analiz, böylesi bir çerçevede masaya yatırılır, incelenir; bunun yorumu ve de çözüm yollarına ilişkin formüller ileri sürülür.

Gerçekçi ve doğru analiz budur.  Bu olmalıdır.

Gerçekçi yorum budur. Bu olmalıdır.

Akılcı ve yol gösterici analiz / yorum budur. Bu olmalıdır.

Ama, insan gelişiminin durdurulmaya çalışıldığı bir Türkiye’de, objektif analizci ve yorumculara rastlamak zor. Çok zor.

Çöller Türkiye’sinde, analizci ve yorumcu değil, ancak tekeller krallarının onlara yazdığı ve okumaları için zorladığı, kuşbeyinli insancıklar var. İşte teorik  kavgamızın  en önemli yönü budur,  bunun içindir.

Kavgamız, tekellerin yarattığı böylesi sürüler insan ve düzenine karşı bir ”kahramanlık” kavgası oluyor.

Kavgamız, Türkiye’nin basın, yayın ve genelde ”Medya Çölüne” çevrilmesine karşı olan önemli bir kavga oluyor.

Sayımız azdır, ama  Türkiye medya çölünde ”umut vahaları” olmak zorundayız. Umutluyuz.

Türkiye’de, medya çölüne karşı umut vahalarıyız! Buyuz!..




Gazze: Direnme hakkının terör sayıldığı bir dünya




Fikret Başkaya

Siyonist İsrail belirli aralıklarla [3-5 yıl] Filistin’e saldırıyor. Her yaştan savunmasız insanları katlediyor, sınırlı alt-yapıyı tahrip ediyor,  geliştirdiği yeni silahları deniyor... Ardından sözde bir ateşkes ilân ediliyor. Güya herkes “derin bir nefes alıyor”. Lâkin kimse Filistin‘e ve Siyonist devlete dair gerçeği söylemeye yanaşmıyor... İşte “önce kim saldırdı”, “Obama İsrail’in kendini savunma hakkı vardır dedi”, “ateşkeste kim etkili oldu, vb.” Orada söz konusu olan kolonyalist bir işgal değil mi? Eğer kolonyalist bir işgal söz konusuysa, İsrail’in kendini savunma hakkı diye bir şey olur mu? Şu dünyanın haline bir bakın... Aslında dünyanın nasıl bir yalan, kinizm ve ikiyüzlülük üzerinde durduğunu görmek için Filistin’e bakmak yeter... Artık işgalcinin kendini savunma hakkından bile bahsedilebildiğine göre...

Siyonist devlet oraya neden “yerleştirildi?”. Neden kurulduğu günden beri Filistin topraklarının gerçek sahibi olan Arapları hunharca katlediyor, hapsediyor, işkenceden geçiriyor, aç, susuz, ilaçsız, elektriksiz bırakıyor... Sekiz gün süren son saldırıda, 163 Filistinli öldürüldü, 993’ü yaralandı, 865 ev tahrip oldu, 6 sağlık merkeziyle 30 okul, 2 üniversite, 27 cami, 14 basın bürosu, 14 fabrika, 81 mağaza zarar gördü...  Bütün bu insanlık suçları işlenirken “Uygar dünya” nerede duruyor? Neden bir dur diyen yok? Sorunun kaynağında ne var? Siyonist devlet demek, Ortadoğu’daki ABD ve Avrupa [AB] demektir, oraya yerleştirilmiş emperyalizm, kolonyalizm demektir. Velhasıl İsrail bir bölge devleti değil... Eğer kimler tarafından, neden ve ne amaçla kurulduğu-kurdurulduğu bilinmezse, söylenenlerin bir kıymet-i harbiyesi olmaz. İsrail, Arap halklarının kendi ayakları üstünde durmasını, sekülerleşmesini, kalkınmasını, bir aktör olarak dünya sahnesinde yerini almasını engelemek üzere peydahlandı. Mâlûm, kadim böl-yönet kuralının bir gereği olarak... Amaç bölgede savaşı, çatışmayı, düşmanlıkları, hasımlıkları tahrik etmek, sürekli bir şiddet ve çatışma ortamı yaratmaktı... Dolayısıyla İsrail, bölgeyi sürekli bir çatışma, kargaşa, şiddet ve savaş ortamında tutmanın hizmetindedir. Gerçek amaç çatışmalı durumu sürdürmek iken, bir de barıştan söz etmek ikiyüzlülük değil midir? Arkasında ABD’nin ve AB’nin açık ve sürekli desteği olmasaydı, Siyonist devlet 60 yıldır bütün bu insanlık suçlarını işleyebilir miydi? Besbelli ki, arkasında kollektif emperyalizmin [ABD, AB, Japonya] açık, koşulsuz ve sürekli desteği var. Durum böyleyken bir de onlardan barış beklemek neye?..

Uluslararası hukuku nasıl bilir siniz?

Bir “dünya düzeni” düşüncesi XVII. Yüzyılın başından itibaren dillendirilmeye başlıyor. Modern çağda devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen ilk belge Avrupa’da 30 yıl süren “din” savaşlarının ardından imzalanan 1648 Westfalya Barış Antlaşması’ydı. Devletler arası ilişkileri bir düzene sokma girişimleri hep büyük yıkımlara neden olan büyük savaşların sonrasında gündeme gelmiş görünüyor. Nitekim, 30 yıl savaşları sonunda Avrupa nüfüsunun %40’ı telef olmuştu ve ardından ünlü Westfalya Barış Antlaşması kabul edilmişti. “Büyük Savaş” da denilen Birinci emperyalistler arası savaşın [1914-1918] neden olduğu devasa yıkımın ardından Milletler Cemiyeti örgütü [Cemiyet-i Akvam] oluşturuldu. Daha büyük yıkıma neden olan  ikinci emperyalistler arası savaşın [1939-1945] ardından da Birleşmiş Milletler Örgütü oluşturuldu. Fakat söz konusu her iki uluslararası örgüt, savaşın galipleri tarafından ve esas itibariyle de kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde dizayn edildiği için, etkinliği sınırlı güdük örgütler olmanın ötesine geçemediler... BM Güvenlik Konseyi, sadece savaşın galipleri demekti... Milletler Cemiyeti, kolonyalizmi olağan bir durum sayıyordu... Birleşmiş Milletler Örgütü de aslında milletlerin değil, devletlerin, devletlerin de değil, savaşın galibi olan bir kaç büyük devletin örgütü olmanın ötesine geçemedi... Tek başına Filistin sorunu bile söz konusu örgüt ve işlevi hakkında fikir edinmek için yeterlidir. Tabii böyle bir örgütün ‘dünya barışının, insan haklarının, refah arayışının bir aracı olduğu söyleminin de bir karşılığı yoktur. Netice itibariyle uluslararası antlaşmaların genel bir çerçevede hukuktan çok güce dayandığını söylemekte bir sakınca yoktur...

Aslında Westfalya Barış Antlaşması 4 önemli ilke içeriyordu: 1. Ulus-devletin mutlak egemenliği ve kendi kaderini tayin etme hakkı; 2. Büyük-küçük, güçlü-zayıf, zengin-fakir ayrımı yapılmadan ulusların yasal eşitliği; 3. Antlaşmalara uyma zorunluluğu ve zorlayıcı bir uluslararası hukuk sisteminin oluşturulması; 4. Başka devletlerin iç işlerine karışmama ilkesi... İlerleyen dönemde güdük de olsa, yeterli olmasa da Westfalya Barışı doğrultusunda gelişmeler devam etti.  Hegemonik güç olan ABD geçerli uluslararası hukuktan rahatsızdı. Sürekli olarak uluslararası hukuku ihlâl etti. Westfalya Barışından İkinci dünya savaşı sonrasına kadarki dönemde bu alanda sağlanan kazanımları yok sayma eğilimindeydi. Önce “Haydut devletler” söylemi peydahlandı. Haydut devletler halka  zulmettikleri, uluslararası hukuku ihlâl ettikleri ve kaynakları yağmaladıkları, komşuları için sürekli tehdit oluşturdukları, teröristleri destekledikleri, ABD’den ve onun demokratik ilkelerinden nefret ettikleri için katli vacip sayıldı, saldırı ve ve rejim değiştirme [regime change] gerekçesi yapıldı. Ardından Nazi işgaline karşı Fransız direnişi sonucu evrensel bir ilke mertebesine yükseltilen direnme hakkı yok sayıldı ve onun yerine çatışmaları görüşmeler yoluyla çözme yöntemi [conflict resolution] ikâme edildi. Bu, tarafların vazgeçilmez hakkının ve iradesinin yok sayılması demeye geliyordu. Bir de hiç bir zaman uluslararası hukuka göre bir tanımı yapılmamış olan “terörizm” kavramı her türlü silahlı haklı karşı çıkışı ve direnişi  itibarsızlaştırmak üzere kullanıldı. Sovyet sisteminin çöküşünün ardından, ulusarası hukuku ve teamülleri yok saymanın iki “gerekçesi” daha keşfedildi: İnsânî müdahale ve koruma sorumluluğu... Böylece uygar Batı’nın uygarlık götürme, uygarlaştırma misyonu ve Beyaz Adam’ın yükü söylemi yeni bir görüntüyle arz-ı endâm ediyordu...

Velhasıl ABD ve müttefikleri, Westfalya Barışından beri oluşturulan devletler arası hukuku ve teamülleri hiçe saymanın gerekçelerini üretme peşindeler. Tabii bu arada insan haklarından ve demokrasiden çok söz ediliyor oluşu da burjuva egemenliğinin bir ironisidir... ABD uluslararası yasal mevzuatı ihlâl ediyor, imzalanmış antlaşmaları yok sayıyor. 1945 sonrası dönemde ABD açık ve gizli savaşlarda yaklaşık 25 milyon insanı öldürdü. Bütün bu canice saldırıları yalana dayanarak gerçekleştirdi ve tabii yalan makinası medyanın tam desteğiyle... Bütün bu zaman zarfında ABD’ye bir tek dış saldırı oldu mu? Hiç kendini savunmak zorunda kaldı mı?   

Amerikan halkı suç ortağıdır...

ABD’nin yönetici kliği 1945’den beri dünyanın dört bir yerinde sayısız cinayetler işliyor, katliamlar yapıyor, savaşlar çıkarıyor, etnik, din ve mezhep kökenli ayrılıkları körükleyip azdırıyor, çatışma ortamı yaratmak için ne gerekiyorsa yapıyor, doğal çevre tahribatını derinleştiriyor, büyük sermayenin çıkarı için sürekli insanlık suçu işliyor. Bütün bunları da Amerikan yurttaşlarından aldığı oya dayanarak ve onlardan topladığı vergilerle yapıyor... Bu işte bir yanlış yok mu? Bu durum “Amerikan demokrasisinin” ne menem bir şey olduğu hakkında fikir vermiyor mu? Amerikan yurttaşları bu insanlık suçlarına neden itiraz etmiyor? Sadece 11 Eylül 2001 sonrası dönemde, Amerikan yurttaşlarının savaşların finansmanı için yaklaşık 5 bin milyar dolar vergi ödedikleri tahmin ediliyor... Her Amerikan ailesine yaklaşık 50 bin dolar düşüyor... Amerikan yurttaşlarının bu saçmalığa bir son vermeleri gerekmiyor mu? Neden verdikleri vergilerle haksız savaşların finanse edilmesine, Amerikan gençlerinin insanlık suçu sayılan maceralarda telef olmasına itiraz etmiyorlar... Neden imparatorun çıplak olduğunu yüksek sesle haykırmaya cüret ve cesaret etmiyorlar? Neden oynanan “demokrasi oyununun” aslında ahmakları aldatmaya yarayan bir sirk oyunu olduğunu sorun etmiyorlar? Neden asıl “haydut devletin” kendi devletleri olduğu gerçeğini kabullenmeye yanaşmıyorlar? Neden hep egemen medyanın gösterdiği yere, dışarıya bakıyorlar da kendilerine, içeriye bakmıyorlar? Bu kepazeliğin sona ermesi, tüm toplum kesimlerinden bir karşı sesin yükselmesine, etik ve entellektüel yenilenmeye, politikleşmeye, velhasıl Amerikalıların gerçek birer yurttaş gibi davranabilmesine bağlı...

T.C. Filistin sorununa dair düzgün tavır alamaz

Bir ABD uydusu ve NATO üyesi olan Türkiye’deki komprador rejimin, Filistin sorunu da dahil, Arap Ortadoğusu ülkeleri ve İran’la ilişkileri, emperyalist kampın çıkarları doğrultusunda belirleniyor. Başka türlü ifade edersek, Türkiye’nin bölgeye yönelik dış politikası, NATO’cu cephenin çıkarlarıyla uyumlanmak zorundadır. Bu da Türkiye’nin komşularıyla ilişkisinin modalitesinin, çerçevesinin ve kapsamının emperyalizm tarafından belirlenmesi demektir. Ne demek istediğimi merak edenler Siyonist devletin kurdurulduğu 1948 sonrasında ve ilk Körfez Savaşından bu yana geçen yaklaşık 20 yılda Türkiye’nin bölgeye yönelik yaptıklarına ve yapamadıklarına bakabilirler... Türkiye’deki rejim sadece pro-Amerikan, pro-emperyalist değil, aynı zamanda pro-Siyonist bir rejimdir. Son dönemde İsrail’le yaşanan “ağız dalaşı” sadece seyirciyi oyalamaya yönelik ideolojik bir manipülasyondan ibarettir. Siz hem bir ABD uydusu ve saldırı paktı olan NATO’nun üyesi olacaksınız, hem de  Filistin’e yönelik düzgün bir dış siyaset izleyeceksiniz... böyle bir şey mümkün değildir... Eğer NATO’cu cephenin Siyonist işgale koşulsuz, sınırsız ve tam desteği söz konusuysa, siz o cephenin hevesli bir bileşeni olarak farklı bir şey yapabilir misiniz? Bir taraftan İsrail’in Gazze’de yaptıklarını mahkûm ediyor görünmek, diğer taraftan İsrail’in güvenliği için yapılan her şeye ortak olmak bir çelişki değil mi? İsrali’in güvenliği NATO’cu emperyalist kampın güvenliği demek olduğuna göre... Türkiye gerçekten Filistin halkının haklı davasına sahip çıkmak istiyorsa, önce emperyalist bir saldırı paktı olan NATO’dan çıkması gerekir. Aksi halde Amerikancı Müslüman Kardeşlerle Filistinlilerin “koruyucusu” rolüne soyunmak yakışık almaz. Eğer Mısır’daki Müslüman Kardeşler “iktidarı”, gerçekten Filistin sorununa sahip çıkmak istiyorsa, işe önce Camp David’i geçersiz saydığını ilân ederek başlaması gerekir... Aksi halde arabulucuk rolüne soyunmak, geçerli durumu sürdürmekten başka bir anlam taşımaz. Zira durum arabuluculuğu değil, açıkça taraf olmayı gerektiriyor...

8 Ekim 2012 Pazartesi

“İlan edilmemiş savaş”, gizli oturum, Örtülü ödenek.




       
 Fikret Başkaya  

ABD hemonyasının varlığı, Avrupa’nın 60 yıldır devam eden ABD vasâli statüsünün devamına, Rusya’nın etkisizleştirilmesine, başta Çin olmak üzere yükselen ülkeler denilenlerin engellenmesine bağlı. Son dönemin savaşlarının asıl nedeni bu. “İnsânî savaşların” insanlıkla, demokrasiyle, insan haklarıyla, özgürlükle, “insâni yardımla”, vs... uzaktan-yakından bir ilgisi yok. Zaten olması da mümkün değildir. Emperyalizm oldum olası dünyanın geri kalanının doğal ve beşeri kaynaklarınının sömürü ve yağmasına dayandı. Şimdilerde başkaları da artık sofraya dahil olmak istiyor. Oysa dünya da, kaynakları da sınırlı... Emperyalizmi var eden doğal kaynaklar, stratejik madenler, enerji kaynakları, biyolojik çeşitlilik kıtlaşmakta ve/veya tükenmekte. ABD’nin, tek süper güç statüsünü devam ettirebilmesi, başkalarının sofradan uzak tutulmasına bağlı. Lâkin bu artık mümkün değil. Atı alan Üsküdarı geçmekte... ABD silah endüstrisi, öldürme-yok etme kapasitesi dışındaki tüm alanlarda üstünlüğünü kaybetmiş durumda. Kaldı ki, savaş ve yıkım sektöründe de artık mutlak üstünlüğü söz konusu değil. ABD’nin durumu bir Arap atasözünü hatırlatıyor:

“Ateş en çok dumanı sönerken çıkarır”. Elbette ABD’nin yaptıklarının sonuçları duman gibi mâsum değil. Son 15-20 yılda ABD tarafından Afganistan’dan Libya’ya, Suriye’den Somali’ye, “Büyük Ortadoğu” dedikleri bölgede peydahladığı tüm savaşlar, saldırılar, suikastlar, komplolar, yalanlar, reel ve potansiyel rakipleri etsizleştirmek, bu amaçla da civcivi yumurtadayken ezme amacı taşıyordu. ABD’nin son otuz yılda işlediği ve işlemeye devam ettiği insanlık suçlarının gerisinde, onun tek kutuplu bir dünya özlemi var.

Eğer ABD “Büyük Ortadoğu” denilen, Fas’dan Orta Asya’ya Suriye’den Afrika Boynuzu’na uzanan bölgeyi, kendi korunmuş egemenlik alanı yapmak üzere bütün bu uğursuz işlere girişiyorsa, bir bölge ülkesi olan TC bunun neresinde duruyor denecektir. Türkiye’nin durduğu yer hiç değişmedi [elbet bir gün mutlaka değişecek]. Türkiye bir saldırı paktı olan NATO’ya dahil olduğu günden beri, hep aynı yerde duruyor. Bir Amerikan uydusu, bir NATO üyesi nerede durabilirse orada duruyor. Ne zaman bölge devletleri ve halkları kolonyalist/ emperyalist Batı’yla karşı karşıya gelse, hep kolonyalistlerin/emperyalistlerin safında yer aldı ve almaya devam ediyor. Şimdilerde de Suriye’ye “demokrasi götürmek” üzere kolları sıvayanların ön safında yer alıyor. Peki neden ön saflarda ve neden gözü dönmüşcesine ve ısrarla yangına körükle gidiyor, bu uğursuz saldırının tarafı oluyor? Türkiye’nin bu saldırgan “şahin dış politikası” emperyalist stratejideki değişikliğin bir sonucu. ABD’nin önceki dönemdeki stratejisi, şok stratejisiydi. Şiddetli bir hava bombardımanıyla, düşman saydığı rejimi çökertiyordu. ABD hegemonyası için Jeostratejik-jeopolitik, ekonomik-ticari öneme sahip ülkeler böylece çökertiyordu. Somali, Sudan, Afganistan, Irak şok stratejisiyle çökertildi... Lâkin, bu devletleri çökertmeyi başarsa da bataklığa saplanmaktan da kurtulamadı. ABD’nin durumu tam da Mao’nun dediğini hatırlatıyordu: “Emperyalistler büyük bir taşı kaldırırlar ama kaldırdıkları taş ayaklarına düşer”. Böylesi bir durumda ve yeni uluslararası güç dengeleri veri iken, artık şok stratejisiyle yola devam etmeyi göze alamıyor. Artık meydan boş değil. Köpeksiz köyde değneksiz gezme dönemi kapanmakta. Hem Suriye’yi ve İran’ı çökertmek istiyor, hem de bunu açık bir saldırıyla yapmak istemiyor. Zira, bölgesel savaşın bir dünya savaşına dönüşme riski çok yüksek ve böyle bir savaşı kazanması mümkün değil. Gerçek durum tam da böyleyken, ABD’nin Suriye’ye yönelik savaşta “ağırdan almasını” başkanlık seçimlerine bağlayanlar çoğunluk. “Konunun uzmanları” öyle söylüyor. Efendim işte Amerika’da başkanlık seçimleri varmış da, böyle bir durumda içeriye odaklanmak gerekiyormuş da... Elbette söylediklerine inanıyorlardır. Yalanı üretenin ona önce kendi inanması işin doğası gereğidir denecektir... Oysa sorun strateji değişikliğiyle ilgili... Kaldı ki, ABD’de seçimler Amerikalıları aldatmak içindir ve hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Hiç bir şeyi değiştirme potansiyeline sahip değildir. Obama yeniden seçilse de, rakibi cumhuriyetçi Romney kazansa da hiç bir şey değişmez. Orada seçimler insanları aldatmak, oyalamak içindir, dış politika da büyük sermayenin çıkarını gerçekleştirmek içindir... Dolayısıyla, saldırı konusu ülkeyi kaos ortamı yaratarak içerden çökertmeye endeksli kaos stratejisi, yeni ortaya çıkan uluslararası güç dengeleri tarafından dayatılan bir şey.... ABD Libya’nın çökertilmesinde pek ön saflarda görünmek istemedi. Avrupalı vasâllerini öne sürdü. Suriye’de daha da geride durmayı yeğlemesi bununla ilgili...

Suriye’deki rejim çökertilecek ama bu iş Afganistan’da, Irak'ta olduğu gibi şiddetli bir hava bombardımanıyla, şiddetli bir saldırıyla değil, iç çatışmaları azdırarak, etnik-din-mezhep kökenli çatışmaları körükleyerek, yıpratma- çürütme, bezdirme sonucu kaos yaratarak yapılacak. Bu işi kotarmak da, Türkiye’ye düşmüş görünüyor. Tabii Suudi Arabistan, Katar gibi Amerikan uydusu Arap monarşilerinin maddi desteğiyle... Dolayısıyla, Suriye halkını zâlim diktatörden kurtarma, oraya demokrasi götürme söylemi sadece utanç verici bir yalan.

Fakat çelişik bir durum var. Başkasının kurduğu oyuna dahil olmak her zaman sorunludur. Başkasının yaptığı hesaba ortak olmak ekseri başını belaya sokma riski taşır. Türkiye’nin hızlı daldığı bataktan artık aynı hızla çıkma şansı yok. Öyleyse kimin batağa girmekte çıkarı var, kimin bataktan uzak durmakta çıkarı var denecektir. TC’nin yöneticileri, “Yeni Osmanlıcı” AKP iktidarı, savaş ortamından besleniyor. Aksi halde Suriye’ye burnunu sokmadan önce kendi Kürt sorununu çözmeye cüret ederdi...

Kendi topraklarında aralarında El-Kaide militanlarının da bulunduğu fanatik dincileri, gözü dönmüş katilleri, paralı askerleri barındırıp, silahlandırıp, eğitip Suriye’ye saldırtan, her türlü istihbarat ve ulaşım kolaylığı ve silah sağlayan Türkiye, bu savaşa zaten çoktan girmiş bulunuyor... Şimdi bir teskere gündeme geldi. Meclis bu amaçla gizli oturum yaptı ve teskere geçti... Neden bir ülkenin parlamentosu gizli oturum yapar? İnsanlar, gidin orada gizli-kapaklı işler çevirin diye mi bu adamları, kadınları “seçip” oraya yolluyor? Bu kapalı oturum ne için yapılıyor? Cevap belli: “Ülkenin yüksek çıkarlarının bir gereği” olarak... Demek ki, ülkenin yüksek çıkarlarını bilen sadece meclistekiler. Bunu tersinden okursanız şöyle ifade etmek gerekecektir: Devletin yüksek çıkarları, halkın bazı şeyleri bilmemesini gerektirir... Hani vekâlet söz konusuydu, temsil söz konusuydu? İşte bunların “temsilî demokrasisi” böyle bir şey... Demokrasi denilenin nasıl sahte bir oyun olduğu ortada değil mi? Bir parlamentonun halktan gizleyeceği bir şey olabilir mi? Oluyor ve bir de ona demokrasi deniyor ve öyle olduğuna inananlar da hayli fazla...

Devletin gerçek niteliğini açığa vuran bir şey de "örtülü ödenektir”. Örtülü ödenek demek, örtülü işler yapılacak demektir. Gayri kanuni, gayri ahlâkî, gayri meşru, işler yapılacak demektir. Mesela örtülü ödenekle cinayetler, katliamlar, komplolar, provakasyonlar… finanse edilecek demektir. “Faili meçhul” denilen cinayetlerin gerisinde örtülü ödenek vardır. İnsanların verdikleri vergilerin bu tür pis ve karanlık, üstelik insanlık suçu kategorisine giren işler için kullanılması, vergi veren “yurttaşları” rahatsız etmiyor olmalı. Daha doğrusu insanlar bu tür saçmalıkları sorun edecek yüksekliğe çıkabilmiş değil. Neden örtülü ödenek var, neden gizli oturum yapıyorsunuz dendiğinde cevap hazırdır: 1. Devletin âlî çıkarları için; 2. Zaten bunlar bütün devletlerde vardır. Başka devletler yapıyor diye sizin de yapmanız mı gerekiyor. Eğer herkes bu işi başkaları da yapıyor diye yapmaya devam ederse, bu işin içinden nasıl çıkılacak?

Her hükümet yetkilisi, her iktidar partisi sözcüsü, artık şimdilerde moda olmuş sözde “bağımsız düşünce kuruluşları” adına konuşan her uzman, hükümetin her yaptığında bir kerâmet bulan zevat ve AKP medyasının tetikçileri ağızlarını her açtıklarında: "Biz savaş istemiyoruz, biz Suriyenin toprak bütünlüğünden yanayız...” diyorlar. Siz hiç bu dünya’da “ben savaş istiyorum” diyeni duydunuz mu? ABD ve NATO’cu müttefikleri hiç biz Afganistan’ı, Irak’ı Somali’yi Sudan’ı Libya’yı... çökerteceğiz dediler mi? Bölüp-parçalayacağız dediler mi? Savaşı her zaman karşı tarafın çıkarması kuraldır... Eğer savaş istemiyorsanız neden ABD-NATO cephesi adına ve Suudiler ve Katar’la birlikte şu rezil vekâlet savaşının [proxy war] baş aktörü oldunuz?

“Ne o ne öteki” saçmalığı...

Suriye’deki savaş söz konusu olduğunda, “bir kısım sol” ve bazı AKP muhibi liberalin, ne Esad, ne dış müdahale şeklinde bir tavır içinde olduğu görülüyor. Ne o ne öteki yaklaşımı, meselenin mahiyetini kavramaktan aciz olanların bir kuruntusudur. Ya sorunu kavramayadıkları için ya da ikiyüzlülüklerini gizlemek için böyle bir tavır içinde olduklarında tek şüphe yoktur... Şahsen tüm emperyalist saldırılara ve savaşlara karşı çıktım. Mesela ABD’nin Irak’a saldırısına karşı çıkmak, Saddam’ın safında olmak mıydı? ABD’nin ve NATO’cu müttefiklerinin Afganistan’a saldırısına karşı çıkmam Taliban tarafında olmak mıydı? Aynı şekilde NATO’cu koalisyon [Türkiye de dahil] Libya’ya saldırdığında bu iğrenç saldırıya karşı çıkmak, Kaddafi’nin tarafını tutmak mıydı? Saldırı gerekçesi neydi? İşte Kaddafi güçleri Bingazi’de katliam yapacak... Öyle bir ihtimal var, o halde saldıralım dediler ve saldırdılar... Oysa öyle bir şeyi kanıtlayan hiç bir şeyin olmadığı sonradan ortaya çıktı ama artık iş işten çoktan geçmişti... Asıl saldırı nedeninin Bingazi’dekilerin kaderi olduğuna ancak ahmaklar inanabilir... Emperyalistlerin insâni kaygılarla bir ilgisi olması mümkün müdür? Böyle bir şey eşyanın tabiatine aykırı değil midir? Peki Bingazi’de katliam riski var diyenlerin saldırısından sonra ne oldu? Ne olduğu ortada: 8 ay süren NATO ve emperyalist uşağı CNT katillerinin saldırısı sonucu ölen insan sayısı 42 yıllık Kaddafi iktidarı döneminde öldürülenler kat be kat fazla... Üstelik ülkenin alt-yapısı da çökertilmiş durumda... Neden “özgürlük savaşçıları” Kaddafiyi önce linç ettiler ardında bir paralı asker tarafından başına kurşun sıkılarak hunharca öldürüldü? Neden gömüldüğü yeri gizlediler... Neden bir mahkemede yargılamaya yanaşmadılar? Yanaşmadılar eğer yargılarlarsa söyleyecekleri şeyler bazı emperyalist devlet başkanlarının ve içerideki hainlerin ayıbını ortaya serebilirdi... Velhasıl ayıbı açığa vurmasını önlediler... Kaddafi’nin linç edilmesinin ardından Amerikan dışişleri bakanı Hilary Clinton: geldik, gördük ve o öldü demişti... Ne denir? Herhalde küstahlığın sınırı yok...

Eğer ortada bir saldıran bir de saldırıya uğrayan varsa, “ne o ne öteki” diyebilir misiniz? Howard Zinn: "Hareket halindeki trende hareketsiz kalamazsınız” derken, tam da bu tür durumlarda “tarafsız” kalınamayacağını imâ ediyordu... Biz bu emperyalist savaşlara, saldırılara karşı çıkarken, asla ne oralardaki otokratik rejimlerin, ne de diktatörlerin safını tutmuş olmuyoruz. Gayet açık, gayet net bir şekilde oradaki emekçi hakların safında yer alıyoruz... Bir adam küçük bir çocuğu hunharca döverken, tarafsız kalabilir, ne o ne öteki diyebilir misiniz?