27 Mart 2013 Çarşamba

Havayı ne zaman özelleştireceksiniz?




Fikret Başkaya

Özelleştirme [privatisation], neoliberal saldırının üç sloganından biri. Diğer ikisi  serbestleştirme [libéralisation] ve kuralsızlaştırma [déréglementation]. Özelleştirme kamu mallarının, kamuya ait işletmelerin özel sermayeye, kapitalistlere satılması,  devlet tarafından sağlanan kamu hizmetlerinin de özel sektöre havale edilmesi demek. Velhasıl tüm bu alanların meta kategorisine indirgenmesi, metalaştırılması, paralılaştırılması, kâr etmenin hizmetine sunulması demek. Aslında asıl söz konusu olan, topluma/kamuya [socium‘a] ait varlıkların ve değerlerin kapitalistler tarafından yağmalanmasıdır... İşe önce bizde bir zamanlar KİT [Kamu İktisadi Teşebbüsleri] denilen, kamuya ait işletmelerin satışıyla başlandı. Fakat önce özelleştirmenin neden gerekli, neden vazgeçilmez olduğuna insanların inandırılması gerekiyordu.

Bu amaçla ünlü iktisat profesörleri, “konunun uzmanları”, bilimi kendinden menkûl zevat sahaya sürüldü. Gazete köşelerine çöreklendirildiler, televizyon ekranları özelleştirmecilere sonuna kadar açıldı. Her akşam neden özelleştirmek gerektiği, özelleştirmenin nasıl hârikalar yaratacağına dair tartışma proglamları düzenlendi. Nakarat kabaca şöyleydi: Devlete ait işletmeler verimsizdir, kaynak israf ediyorlar, bütçe açığını azdırıp enflasyona ve işsizliğe neden oluyorlar. Bir kere kamu işletmelerinin ve kamu hizmetlerinin “verimsizliği” bilim erbabı tarafından kanıtlanınca, artık üretilen yalanı medya büyütüp yayabilirdi ve insanların üretilen yalana inanması için fazla zaman gerekmedi. Politikacıların da devreye girmesiyle iş tamam oldu... Artık ortalama insan kamu işletmelerinin ne büyük bir bela olduğuna, tüm kötülüklerin kaynağı olduğuna  inandırılmıştı.   
Oysa özelleştirme lehine ileri sürülen gerekçelerin tamamı uydurmaydı. İki nedenden dolayı: Birincisi bu tür işletmeler ve hizmetler başlangıçta kâr etmek amacıyla oluşturulmazlar. Ekonomik kalkınma, kamu sağlığı,  sosyal refah gibi amaçların gerçekleşmesi için kurulurlar, orada kapitalist mantık dışı kaygılar ve amaçlar söz konusudur; Ve ikincisi, verimlilik kavramıyla ilgilidir. Bir kurum, bir hizmet kimin için verimlidir? Verimlilikten ne anlaşılması gerekir? Mesela 1930’lu yıllarda Karabük Demir Çelik Fabrikaları kâr amacıyla kurulmuş değildi. Ekonominin sağlıklı gelişmesi için gerekli görüldüğü için kurulmuştu. Aynı şekilde 1970’li yıllarda Et ve Balık Kurumu, Zirai Donatım Kurumu vb. kâr amacıyla kurulmadılar. Dolayısıyla bir işletme veya bir hizmet kamunun elinde zarar eder, özel sektörün elinde kârlıdır demek saçmadır. İstenirse bir işletme “verimli” bir şekilde kullanılabilir. Nasıl kullandığınıza bağlı olarak. Zira kamu işletmelerini yönetenler başka dünyadan gelmiyor, başka bir kumaştan yapılmış da değillerdir... Asıl saçmalık bir kamu hizmetinin bir kâr aracına dönüştürülmesidir. Aksi halde insanlardan neye onca vergi alınıyor sorusu akla gelir... Tabii hala birazcık akıl kalmışsa. Şimdilerde bir tek havadan vergi alınmıyor ve buna rağmen kamu hizmetleri ve sosyal hizmetler de dahil, her şey özelleştiriliyor. Bu işte bir yanlış yok mu? Bu sefil durum neden sorun edilmiyor. Kaldı ki, kapitalist için kârlı olan herkes için iyidir anlayışı saçmadır. Eğer verimlilik eşittir kâr anlayışı geçerliyse, çelişkiden yakayı kurtarmak mümkün değildir.

Bu anlayış daha baştan kavramın kendinde [ contradiction dans le terme] bir çelişki barındırıyordu. Zarar eden, “verimsiz”  bir işletmeyi yegane amacı azami kâr olan bir kapitalist satın alır mıydı? Siz kapitalist olsaydınız satın alır mıydınız? Sorun verimlilik-verimsizlikle ilgili değildi. Asıl amaç “yapısal kriz” koşullarında değerlenme sıkıntısı çeken sermayeye yeni değerlenme alanları açmakla ilgiliydi ve o alan açıldı... Özelleştirme lehine ileri sürülen gerekçelerden biri de söz konusu işletmeleri rekabete açmaktı. Zira rekabet “etkinliğin” vazgeçilmezi sayılıyor. Mesela Tüpraş nerdeyse tuz-sabun parasına, belki bir kaç yıllık kârına eşit bir fiyattan satılınca rekabete açılmış mı oldu? Daha önce bir devlet tekeli olan, bir özel sektör tekeline dönüştü. Hangi babayiğit Tüpraş gibi bir işletmenin karşısına dikilip, onunla rekabet edebilir? O halde iki şey: Birincisi, verimsiz hiç bir işletmeyi hiç bir kapitalist satın almaz; ikincisi, zaten kârlı olan işletme özelleştirmenin hemen ardından işçilerin en az üçte birinin işine son verir. Azami kârın bir gereği olarak... Fakat ona işten atmak denmez, “esneklik” denir...
Tabii bir başka önemli sorun da özelleştirilen [ sermayeye peşkeş çekilen] işletmelerin değerinin nasıl saptanacağıyla ilgilidir. Zira satılacak olan domates, biber değil ki, bilinen bir fiyatı yok. Tabii fiyat tespiti için emperyalist ülkelerin “uzman kurumlararına” milyonlarca dolar ödenmesi ayrı bir kepazelikti... Fakat satılan işletmelerin fiyatı ekseri alıcılar tarafından belirleniyor. Eğer özelleştirmeci bir iktidar varsa, zaten fiyat teferrüattır. Böylece kamu kaynaklarıyla, yurttaşlardan toplanan vergilerle oluşturulmuş kamu işletmelerinin yerli/yabancı sermaye tarafından yağmalanması büyük bir başarı olarak sunulabildi...

Fakat o kadarı sermaye sınıfı için yeterli olmazdı. “Verimli” hale getirmek için eğitim ve sağlık hizmetleri, sosyal güvenlik, belediye hizmetleri, vb. de özelleştirme kapsamına alınıp, sermayeye peşkeş çekilmeliydi ve çekildi. Artık kimse bunların “verimliliğinden”, “kârlılığından” şüphe etmiyor. Şimdilerde tüm kamu hizmetleri sermayenin etkinlik alanı haline getirildi, metalaştırıldı, paralılaştırıldı, amaçlara ve varlık nedenlerine yabancılaştırıldı. Giderek üniversetiler bile birer kapitalist işletmeye, öğrenciler de müşteriye dönüşmekte...
Kalkınma yolunda hızlı adımlarla ilerlemek, “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak” için, topluma ait ne varsa özelleştirilmeliydi. Özelleştirmenin bir biçimi de 49 veya 99 yıllığına kamu mallarının, kamuya, hazineye ait varlıkların kapitalistlere kiralanmasıydı... Bu, kapitalistler için kaymaklı ekmek kadayıfı gibi bir şeydi... Devlet Üretme Çiftlikleri bu yöntemle peşkeş çekildi. Sonra özelleştirme sırası yollara, köprülere geldi. Şimdilerde DDY’nin satışı gündemde ama özelleştirilmeden önce “güzelleştirilmesi” gerekiyor. Bunların kapitalislere hediye edilmeden önce yüksek kâr edecek hale getirilmeleri, “modernize edilmeleri”, bu amaçla da kamu bütçesinden milyarca dolar harcanması gerekiyor. Aksi halde aşırı kâr mümkün olmaz...
Gazetelere yansıyan haberlere göre sıra milli parklara gelmiş ama ona özelleştirme demiyorlar. Haber şöyle: “Milli Parklar İmara açılıyor”. Tabii imar iyi bir şey, Arapça ümrân’da türeme, “şenlendirme, bayındır hale getirme” demeye geliyor. Şenlendirmeye kim karşı çıkabilir? Eğer bu operasyonu haber yapan gazeteci, işin esasından haberdar olsaydı ve ikiyüzlülüğü sevemeyen biri olsaydı, nasıl bir başlık atması gerekirdi? Kimbilir belki şöyle: “Kamu mallarının yağmalanma sırası Milli Parklar’a geldi...” Yine yakın tarihte Bodrum’da bir belediye parkının özelleştirildiğine dair haberler yayınlandı.

Kamu işletmeleri, kamu hizmetleri, sosyal hizmetler, yollar, köprüler, koylar, göller, denizler, ormanlar, yerin altı ve üstü, su, belediye hizmetleri, parklar, müzeler... velhasıl toplumca ortak sahiplenilmesi, kullanılması gereken her şey dar bir oligarşinin özel mülkü değilse etkinlik alanı haline geldiği bir toplumda ortak yaşam mümkün müdür? Bu sürdürülebilir bir şey midir? Orada artık yurttaş kavramının bir karşılığı var mıdır? Toplum çoğunluğunun oluşturan emekçi kitlenin Orta Çağ’ın serf’inden, reayasından, bir farkı kalır mı? Bu durumda artık havayı ne zaman ve nasıl özelleştirecekleri merak konusu demektir...

Varı-yoğu, ortak sahiplenilmesi ve kullanılması gereken ne varsa dar bir oligarşiye ait olduğu bir toplum ne mene bir şeydir? Böyle bir rejimin hala demokrasiyle uzaktan-yakından bir ilgisi kalır mı? Böyle bir toplumda birlikte yaşamanın, ortak yaşamın varlık nedeni kalır mı? Kimse kendini aldatmasın, eğer bu sefil ve akla zarar süreç vakitlice durdurulamazsa, ufukta görünen kâbustan başkası olamaz... Her şeyin dar bir oligarşiye ait olduğu bir toplumda birey nasıl bir şeydir, orada hâlâ yurttaş kavramına yer var mıdır? Oligarşi demokrasinin inkârı olduğuna göre...

Bir tarafta oligarşik dinamikler ve süreçler hızla yol alıp kendini dayatırken, öte yanda demokratikleşiyoruz demenin bir karşılığı olur mu? Bu yolun Türkiye’yi nereye taşıyacağını sanıyorsunuz? Oligarşik iktidar hızla sınırlı demokrasi kırıntılarını da yok ediyor. Demokrasiden çok söz ediliyor da, oligarşi kavramı nedense hiç telaffuz edilmiyor. Bu size mânidar gelmiyor mu? Diktatörlük ve demokrasiye dair yüzbinlerce kitap yayınlanırken, oligarşiye dair nerdeyse tek bir kitabın bile yayınlanmamış olması tuhaf değil mi? Oligarşi bahsinde durum böyle çünkü zenginlik bir tabudur. Tabu da üzerinde konuşulması yasaklanan, yok sayılan demektir...

Eğer bir rejim tek parti rejimiyse, ki Türkiye’deki rejim muhalefet partilerinin varlığına rağmen, reel olarak bir tek parti rejimidir, zira iktidar partisi AKP, her istediği yasayı, her düzenlemeyi hiç bir engelle karşılaşmadan yapabilir durumda. İktidarı frenleyecek/dengeleyecek/denetleyecek etkin bir karşı odak yok. Dolayısıyla çok partinin varlığı denklemde bir değişiklik yaratmıyor. İktidar medyayı ve yargıyı da denetimi altına almış durumda. Zaten polisi de tam bir fütursuzlukla kullanabiliyor. Buna bir de “demokratik, laik. sosyal hukuk devleti” diyorlar... Siz öyle dediniz diye öyle olması mı gerekiyor? Böyle bir rejim söz konusuyken hala demokratikleşmeden söz etmek abesle iştigalden başkası değildir. O halde rejime demokratiklik süsü ve görüntüsü veren ne? İşte seçimler, çok parti sisteminin varlığı, “hür” medya, kuvvetler ayrılığı, vb... Oysa mevcut durumda bunların artık reel bir değeri ve karşılığı yok... Seçimler seyirciyi aldatmaya yarayan tam bir sirk oyunu, siyasi partiler tek kişi şirketine benziyor, medya da artık medya olmaktan çıkmış, oligarşinin bir parçası, iktidarın bir baskı ve yıldırma aracına dönüşmüş durumda. Her halde son yarım yüzyılda otosansürün bu kadar yaygın olduğu bir dönem hiç yaşanmadı. Bir zamanlar “dördüncü kuvvet” denilenlenden artık eser yok...Tabii kuvvetler ayrılığının da bir kıymet-i harbiyesi yok. Böyle bir rejime bir isim koymak gerekse ne demek gerekirdi? Totalitarizm size bir şeyler hatırlatıyor mu?.. O halde bir önerim var: Gelin oligarşiyi tartışalım...

24 Mart 2013 Pazar

MİT-Öcalan Mutabakatı: Nedir, Ne değildir?




Cemil Gündoğan

Abdullah Öcalan uzun zamandır beklenen açıklamasını yaptı. Sıcağı sıcağına değerlendirme imkânım yoktu, biraz gecikmiş olarak ve satır başları halinde sunmak istiyorum.  Buradaki düşünce ve iddiaları daha sonra genişçe ele alma imkânı doğacaktır sanırım.
Öcalan’ın Newroz konuşmasında dikkat çekici ilk husus, İmralı sürecinin ne tür somut adımlar içerdiğinden bahsetmemiş olmasıydı. Oysa kitleler, Öcalan’ın aylardır MİT’le pişirdiği yemeğin ne olduğunu bilmek istiyorlardı. Buradaki gözden kaçırma ameliyesi, yapılan işin üzerinde dolaşan kuşku bulutlarını arttırmaktan başka bir işe yaramadı.
Öcalan, konuşmasında, somut diyebileceğimiz iki tedbir sıraladı:
1-Kürt gerillalar Türkiye dışına çıksınlar.
2-Suriye ve Irak Kürdistan’ındaki Kürtler, Araplar, Asuriler ve Türkmenler bir “Milli Dayanışma ve Barış Konferansı" yaparak yüzlerini Misak-ı Milli’ye dönsünler.
Bu tedbirlere göre, bazı Kürtler dışarı çıkarken bazılarının da içeriye girmesi gerekiyor. Öcalan bu garip trafiğe “barış” adını veriyor ve bizim de öyle olduğuna inanmamız için bir dizi kavram sıralıyor: Çanakkale şehitleri, İslam kardeşliği bayrağı, Kurtuluş Savaşı, 1920 Meclisinin kurucu pratiği vs. Türk-İslam sentezinin diskurundan aparılmış süfli kavramlar bunlar.
Biraz daha yakından bakınca bu garip trafiğin ortak paydasının Misak-ı Milli olduğunu görüyoruz. Muhammed’in, İsa’nın ve Musa’nın adı eşliğinde bize müjdelenen parlak gelecek Misak-ı Milli’nin güncelleştirilmesinden ibarettir.
Misak-ı Milli (Ulusal Yemin), Osmanlı Meclisinin 1920’de aldığı bir kararın adıdır. Bu karara göre, Osmanlı Meclisi, bugünkü Güney Kürdistan’ı oluşturan Musul ile Bugünkü kuzey Suriye’yi ve Suriye Kürdistanı’nı oluşturan Halep vilayetinin Müttefikler tarafından işgalini onaylamıyor, buraları Türk toprağı sayıyordu. Öcalan’ın barış mesajına göre, ne olduysa “yıkıcı modernite”nin bu Yemin’e ihanet etmesiyle başladı. Dolayısıyla yapılacak şey 1920 Meclisinin kurucu ruhuyla Osmanlı yeminini güncellemekten ibarettir. Öcalan’ın bize barış diye pazarladığı şey özetle budur.
***
Bütün mesajdaki bu iki somut öneriye bakınca, Öcalan’ın Newroz mitinginde barış değil aslında savaş ilan ettiği düşüncesine kapılıyorum. Çünkü barış diye tarif ettiği şey, Irak ve Suriye Kürdistanı’nın Türkiye’ye katılması veya bağlanmasını vazediyor. Ve bu tür Yeni-Osmanlıcı bir yayılmacılık bölgesel çatışmalara yol açmadan gerçekleşemez.
Hamidiye çizgisindeki birkaç kişi dışında bu öneriden barış çıkacağına inanacak Kürt olduğunu sanmıyorum. Bu planı destekleyecek Kürtler olursa, bunu, savaşı daha fazla uzatmanın anlamsız olduğuna ikna oldukları için yapacaklardır. Muhtemelen Öcalan da sorunun farkında ve bu nedenle PKK’yi ve BDP’yi Hamidiye çizgisine çekmeye çalışan bir diskurla çıkıyor kitlenin önüne.
***
Öcalan’ın Newroz mesajı, gerçekte, barış denilen şeyden Türk devletinin anladığını özetliyordu. Öcalan, bir milyon Kürdü Diyarbakır’a toplayıp devletin mesajını bir kez daha iletmiş oldu. Hepsi bu.
Milyonlarca Kürdün bu mesaja tepkisi ise Öcalan’ın mesajını okuyan Sırrı Süreyya Önder’i şaşkınlığa ve daha yüksek sesle onay talep etmeye itecek kadar netti: suskunluk.  
Kimse kendisini kandırmasın, “tarihi” denilen Newroz mesajının yürekleri dağdaki çocuklarında olan sıradan Kürtlerdeki gerçek karşılığı budur.  Yarın çaresizlikten boyun eğebilirler veya “Yeter artık; itirafçıların kullandığı söylemleri bize bir gün ‘devrim’, ertesi gün ‘barış’ diye pazarlamanızdan bıktık!” diye PKK’ye çatabilirler. Yarın bunların ikisi de olabilir, ama bugünkü düşünceleri ve hissiyatları yukarıdaki gibidir.
***
Türk devleti Libya’nın istilasından bu yana Ortadoğu politikasını değiştirmiş bulunuyor. Eskiden İran, Irak ve Suriye’yle birlikte sürdürdükleri statükoyu koruma politikasından sınırların değiştirilmesini mümkün gören revizyonist bir politikaya geçtiler. Ama bu politika daha birinci adımda, yani Suriye’de bataklığa saplandı. Öyle anlaşılıyor ki devlet katında bu bataklıktan çıkmanın çarelerinden biri olarak Kürtlerin kullanılıp kullanılamayacakları tartışılıyor ve planlanıyor. Büyük gürültü içinde pazarlanan Öcalan’ın “barış” mesajı, işte bu planın Türk-İslamcı bir diskur içinde Kürtlere servis edilmesinden ibarettir.  Abdülhamit günlerine, o olmazsa İttihat ve Terakki Cemiyetinin, İslamcılığı aktif bir politika aleti olarak kullandığı günlere dönelim deniyor: Sünni Türklerle Sünni Kürtler bin yıllık İslam kardeşliği bayrağı altına birleşsin ve Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmek için kafire kılıç çalsın! Söylenen bu. Newroz konuşmasının devlet erkânından, devletçi yazarlardan vs. bu kadar övgü almasının nedeni de bu.
Öyle görünüyor ki, Öcalan da devletin bu dönüşümünde PKK’yi işlevsel kılabilirse kişi olarak güçlü bir siyasal aktör haline gelebileceğini hesaplıyor. Bir diğer deyişle, Türkiye sınırlarının dışına çıkarılmış gerillaların Ortadoğu’da Türk devleti adına vuruşturulmasının karşılığında Türk siyasetinde kendine siyaseten bir yer edinebileceğini umuyor. Bir süre sonra bu politika “Suriye Kürtlerine yardım” adı altında piyasaya sürülürse şaşırmamak lazım.
***
Hesaplar kısaca böyle. Ne var ki bu hesapların tutma şansı yoktur. Çünkü MİT-Öcalan mutabakatı, hem Kürtlere hak vermiyor, ki bu Kürtlerin tepkisini çekmek demek, hem de hedeflerini gerçekleştirmeye giriştiği andan itibaren TC ile çatışan Kürtlerin müttefiklerini arttıracak bir kurguya sahip, ki bu, plana direnecek iç ve dış güçlerin sayısını arttırmak demek. Bu bir açmazdır.
Barış’ı Misak-ı Milli’ye eklemleyen devlet politikasının Ortadoğu’da bölgesel çatışmaları kışkırtmaktan başka bir sonuç doğurmayacağına yukarıda değinmiştim. Bu ise PKK’nin uluslararası müttefiklerinin sayısını ve kararlılığını arttırmak demektir. Açmazın dışardaki görüntüsü kabaca böyledir.
İçerideki duruma gelince şöyle özetlenebilir:
MİT-Öcalan mutabakatı, Türkiye’deki Sünni İslamla Kürdistan’daki Hamidiyeci çizginin Yeni-Osmanlıcı bir yayılma stratejisi çerçevesindeki ittifakına dayandırılmıştır. Böyle bir ittifak,  Türkiye’de barışın gerçekleşebilmesi için ikna edilmesi gereken temel kitlelerden birini oluşturan Türkiye’deki şehirli orta tabakalar ile liberaller için sadece bir kâbus olabilir. Böyle bir ittifak gerçekleşirse ilk muhtemel sonuçlarından biri, Ergenekoncuların CHP’de ipleri yeniden ele geçirmesi olacaktır.  
Erdoğan’ın bu sözde “barış” sürecini kendi başkanlığına bağlamış olması da benzer bir karşı etki yaratacaktır.   
Sözde barış projesinin Sünni karakteri o kadar açıktır ki, Türk Kürt fark etmez Aleviler de buna sıcak bakamayacaklardır. Bu proje yürürse “Aleviler Kemalisttir!” diye bağıran bazı Kürt milliyetçilerinin sözlerinin Kürt Alevileri üzerindeki etkisi de giderek azalacaktır. Sünni Kürtlerin liderinin İdris-i Bitlisi rolüne soyunduğu bir günde başka nasıl bir sonuç beklenebilir ki?
Geriye AKP’ye destek veren Sünni Türkler ile sıradan Sünni Kürtler kalıyor. Birinci grubun bu sözde barış sürecini sessizce desteklediği doğrudur. Ancak biraz yakından bakılınca bu desteğin, sadece, planın PKK militanlarının yurtdışına gönderilmesiyle ilgili bölüme verilmiş bir destek olduğu görülür. Planın Yeni-Osmanlıcı yayılmacılıkla ilgili kısımlarının da sıradan Sünni Türkler tarafından aynı şekilde desteklendiğini gösteren hiçbir belirti yoktur.
Benzer bir durum sıradan Sünni Kürtler için de geçerlidir. Dağdaki çocuklarının sağ salim eve dönmesi umuduyla Newroz günü Diyarbakır meydanlarına koşan milyonların, yarın bu plan gereği çocuklarının Suriye çöllerine sürülüp kurda kuşa yem edildiklerini gördüklerinde de aynı coşkuyla süreci destekleyeceklerini söyleyebilir misiniz?  
***
Kısacası, Öcalan’ın bizlere barış diye pazarladığı ama gerçekte bölgesel savaş davetiyesi olan çağrısı çürük malzeme üzerine oturtulmuştur. PKK isterse çok küçük manevralarla bunun böyle olduğunu dünya aleme gösterebilir. Dolayısıyla burada tayin edici olan PKK’nin takınacağı tavırdır ve önlerinde iki seçenek bulunmaktadır:
1- MİT-Öcalan mutabakatına boyun eğip Türk devletinin Sünni İslam diskuru kullanan Yeni-Osmanlıcı yayılmacılığında koçbaşı rolü üstlenmek. Bu durumda gerçek bir barış olmaz, MİT-Ocalan mutabakatı bazı komplikasyonlara rağmen yürür ve Kürtler de öldükleri ve ölecekleriyle kalırlar.
2- Öcalan’la kendi aralarına açıktan ilan edilmemiş bir mesafe koyup devlete bu sözde barış projesinin gerçek sınırlarını hatırlatan bir manevra yapmak; ama bunu “barış masası”ndan çekilmeden gerçekleştirmek. Bu durumda MİT-Öcalan mutabakatını gerçek bir barış anlaşmasına dönüştürmenin imkânları doğabilir. Bunun gerçek bir barışa varıp varmayacağı ise bir kez daha Türklerin tavrına bağlı kalacaktır.
Burada barış masasında kalmak önemlidir. Kanımca PKK’nin bu pozisyondan ayrılması için bir sebep bulunmuyor. Zaten kendisi masadan çekilmediği müddetçe AKP’nin veya Abdullah Öcalan’ın PKK’yi masadan itme imkân ve kabiliyeti de yoktur. Çünkü Erdoğan’nın ve dolayısıyla AKP’nin kaderi her geçen gün daha fazla MİT-Öcalan mutabakatının başarısına bağlanmaktadır. Abdullah Öcalan ise ancak arkasında PKK gibi bir örgüt varsa politik bir aktör olabileceğini bilmektedir. BDP, PKK’ye karşı açık ve radikal bir tavır almadığı müddetçe, kimse PKK’yi masanın dışına itmeyi göze alamaz. BDP’nin böyle kritik bir anda PKK’ye dirsek çevireceğini düşündürecek ciddi bir veri ise bulunmuyor. Tersine, BDP kadrolarının büyük bölümünün, anadilde eğitimi bile kabul etmeyen bir çözümü onursuzca bir çözüm olarak kabul ettiklerini biliyoruz. Dolayısıyla PKK ile BDP’nin MİT-Öcalan mutabakatına karşı menfaatlerinin aynı doğrultuda olduğunu söylemek abartı olmaz.
Fakat sürecin kilidi PKK’nin elinde olmasına rağmen PKK mevcut haliyle masada bile bulunmamaktadır. Esasen ortada gerçek manada bir masa olduğunu söylemek bile zordur. Önerilen manevra belki bu tuhaf durumu da düzeltebilir.
En açık terimlerle düşünüldüğünde denklemin kuruluşu böyledir. Bu durumda PKK liderleri ya Yeni-Osmanlıcı Türk yayılmacılığının Hamidiyeci birlikleri olarak ya da otuz yıldır her şeylerini bu mücadeleye adamış kitlelerin sözcüleri olarak tarihe geçeceklerdir. Bu sözleri okuyacak PKK’liler sinirlenmek yerine olup bitene bir kez daha ve sakin bir kafayla bakarlarsa daha iyi ederler. Çünkü anlatılan iki pozisyon arasındaki alan sanıldığı kadar geniş değildir.
2013-03-23 

12 Mart 2013 Salı

Emperyalist savaşları anlama klavuzu


Fikret Başkaya

Politika, kan dökülmeden yapılan savaştır. Savaş da, kan dökülerek yapılan politikadır”                                                                                                                                                                          Mao Zedoung

Fransız devlet ve siyaset adamı Georges Clemenceau [1841-1929], “En çok yalan, seçimlerden önce, savaş esnasında ve avdan sonra söylenir” demişti. Öyle görünüyor ki, son dönemin savaşlarında asıl yalan savaş esnasında değil, savaş öncesinde söyleniyor. Savaşlara medyatik yalanlar öncelik ediyor. Elbette yalan sadece medyanın marifeti değil. Yalanlar önce “bilim yuvası” denilen üniversitelerde, prestiji ve ünü büyük “düşünce” kuruluşlarında, think-tank’larda peydahlanıyor ve medya nöbeti devraldığında yalan “gerçek” oluyor... Her zaman olduğu gibi, şimdilerde de “barış” ve “istikrardan” çok söz ediliyorsa da, reel durum retorikten farklı, içinde bulunduğumuz durum tam da George Orwell’in “savaş barıştır” sözünü hatırlatıyor. Velhasıl, bu günün dünyası yalan, ikiyüzlülük ve çifte standart üzerinde duruyor.

Kristof Kolomb’un macerasıyla dünyanın manzarası köklü bir değişime uğradı. Kapitalizmin hakim üretim tarzı haline gelmesiyle dünya, çevre-merkez şeklinde kutuplaştı. Kolonyalizm ve emperyalizm sayesinde dünyanın geri kalanının zenginliğine az sayıda kapitalist/kolonyalist/emperyalist Batılı devletin el koyması mümkün hale geldi. Dolayısıyla emperyalist/kolonyalist Batı’nın [ki, uygar dünya diyorlar] zenginliği ve refahı, dünyanın üç kıtasının [Asya, Afrika, Latin Amerika] sömürüsüne, yağma ve talanına dayandı. Birinci emperyalistler arası savaş [1914-1918] arefesinde yeryüzünün %84,4’ü az sayıda kolonyalist/emperyalist ülkenin ya doğrudan kolonisi [sömürgesi], ya da nüfûz bölgesi [yarı-sömürgesi] durumuna indirgenmişti. Söz konusu kapitalist/kolonyalist/emperyalist dünya sisteminden ilk kopuş 1917’de Sovyet devrimiyle gerçekleşti. Emperyalist ülkeler koalisyonu devrimi boğmak üzere harekete geçti ama başaramadılar. Söz konusu yapıda ikinci önemli kopuş denemesi, ikinci emperyalistler arası savaş [1939–1945] sonrasında sömürge halklarının, anti-kolonyalist ulusal kurtuluş mücadelesi sonucu ulus devletlerin ortaya çıkmasıydı. Eğer yeni bağmsızlığa kavuşan ülkeler, gerçek bir kopuşu gerçelekştirip, bağımlılık ve sömürü  zincirini kırmayı başarsalardı [kapitalizmden başka bir şey yapabilselerdi],  bu emperyalist sistemin sonu olurdu. Böylece, yeryüzünün lânetlileri yaklaşık 450 yıldır uzak tutuldukları sofraya dahil olabilirlerdi...

Lâkin bağımsızlıklar ekseri radikal kopuşlar değildi. Gerçek kopuşlar değildi. Bağımsızlık hareketlerine önderlik edenler, kapitalist dünya sistemi dahilinde kalarak, kalkınabilecekleri, sanayileşebilecekleri, dünyanın zenginliğine ortak olabilecekleri yanılsamasıyla malûldüler. Bu durum başta tartışmasız hegemonik güç olan ABD olmak üzere, emperyalist kampın işini kolaylaşırdı. Söz konusu ülkelerin kendi ayakları üzerinde durabilen aktörler olarak ulusararası arenada yer almalarını engellemek üzere ikili bir saldırı, yıpratma, zayıflatma, çökertme stratejisi izlendi. Birincisi: Askeri darbeler, savaşlar, siyasi cinayetler, komplolar, etnik/din/mezhep temelli kışkırtmalar ve çatışmalar, genç devletlerin kendi ayakları üzerinde durmalarını problemli hale getirdi. Bazılarına birden fazla olmak üzere 50 kadar ülkeye müdahale edildi, darbeler peydahlandı, savaş açıldı; İkincisi: IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist finans kurumları vasıtasıyla, söz konusu ülkelere “yapısal uyum” veya “istikrar” proğramlarının  dayatılmasıydı... Aslında söz konusu olan emperyalizme “uyumlanmaktan”, “istikrarsızlaşmaktan” başka bir şey değildi. Ve bu ikili saldırı sonucu söz konusu ülkelerin büyük çoğunluğu komprador rejimlere dönüştüler... Ve 1989-1990’da Sovyet sisteminin de çökmesiyle, emperyalist bloka kaybettiği mevzileri geri alma yolu yeniden açılmış oluyordu... Artık ABD önderliğindeki kollektif emperyalizmin [ ABD, AB, Japonya] eli güçlenmişti. Bu durum, hegemonik güç olan ABD’nin dünyayı militarize etme emellerine uygun bir zemin yaratmıştı.

Sovyet sisteminin çöküşüyle ABD düşmansız kalmıştı. Oysa hegemonik bir güç düşmansız mümkün değildir... Bir bocalama döneminin ardından dünyaya tek başına şekil vermek üzere harekete geçecekti ama önce “uygun bir hareket alanı” oluşturmak, “zemini hazırlamak”  gerekiyordu. Bu amaçla bir dizi ideolojik manipülasyona girişildi. Samuel P. Huntington tarafından “medeniyetler çatışması” tezi ortaya atıldı [Aslında bu tezin asıl mucidi Bernard Lewis’dir]. Oysa medeniyetler çatışması diye bir şey mümkün değildir. Zira, çatışan çıkarlardır, son tahlilde mesele sınıfsaldır...] Onu İslami terör söylemi izledi ama, “islam terörü” denileni peydahlayan da ABD’nin kendisiydi...  Eperyalizmin jeostratejik, jeopolitik, ekonomik çıkarları, reel ve muhtemel rakiplerin engellenmesini, başta Çin olmak üzere “yükselen ülkeler” denilenlerin durdurulmasını gerektiriyordu. Amaç rakiplerin enerji kaynaklara, stratejik madenlere, biyolojik çeşitliliğe ortak olmasını engellemek, değilse zorlaştırmak, bunlar üzerindeki emperyalist tekeli korumaktı. Ve bir sürü uyduruk savaş gerekçeleri üretildi: “Ulus-devlet döneminin artık gerilerde kaldığı, haydut devletlerin [failed states-rogue states] ]  barışı ve istikrarı tehlikeye attığı, işte islâmi terör, kitle imha silahlarına, kimyasal silahlara sahip olma, halkı katletme, jenosit riski, terörü destekleme, demokrasi ve insan hakları zaafı, söz konusu ülkenin bir diktatör tarafından yönetiliyor olması vb...
Rejimi değiştirmek [regime change] üzere savaş açılıyor ama asıl amaç rejimi değiştirmek değil, devleti çökertmek, ülkeyi parçalamaktır. Bu amaçla ve öncelikle 1648 Westfalya Barışı’ndan beri geçerli uluslararası hukuk ilkelerinin aşılması, teamüllerin yok sayılması gerekiyordu. Bilindiği gibi, Avrupa’da 30 yıl savaşlarının ardından imzalanan Westfalya Barış Antlaşmasıyla [1648], devletler arası ilişkileri düzenleyen bir dizi önemli hukuk ilkesi kabül edilmişti: 1. “Ulus devletin mutlak egemenliği [sauveraineté absolue] ve kendi kaderini belirleme hakkı; 2. Büyük-küçük, güçlü-zayıf, fakir-zengin ayrımı yapmadan tüm ulus-devletlerin hukukî eşitliği; 3. Antlaşmalara saygılı olma ve zorlayıcı bir uluslararası hukukun geliştirilmesi; 4. Başka ülkerin içişlerine karışmama ilkesi. Bu konudaki mevzuat, izleyen dönemde, özellikle de İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kurulmasıyla daha da ‘olgunlaşmıştı...’ 
ABD’nin rejim değiştirme adı altında savaşlar açabilmesi için “başka devletlerin içişlerine karışmama” ilkesinin aşılması, ulusal egemenlik hakkının yok sayılması, geçerli uluslararası hukuk sisteminin by-pass edilmesi, teamüllerin çiğnenmesi gerekiyordu. Ve bu amaçla “insâni müdahale” ve “koruma sorumluluğu” tezleri geliştirildi... Bu, başka bir ülkenin “içişlerine karışma” yolunun açılması demekti... Fransa’da faşizme karşı direnişin ardından, dirennme hakkı uluslarası/devletlerarası mevzuata bir hak olarak dahil edilmişti. Direnme bir hak sayılır olmuştu. ABD bu hakkı da yok sayıp, onun yerine çatışmaları görüşmeler yoluyla çözme, [conflict resolution] “ kuralını” ikâme etti... Bir de tabii terörün uluslararası hukukta bir tanımının yapılmamış olması işi iyice kolaylaştırıyordu... Böylece bir halkın direnme hakkı rahatlıkla terör sayılabilir hale geldi.
Bu aşamadan sonra çökertilmek istenen hedef ülkeye savaş açmak artık iyice kolaylaşmış oluyordu. Önce çökertilmek istenen devlet içinde etnik, mezhep kökenli çatışmalar  körükleniyor, ülke istikrarsızlaştırılıyor ve bu “istikarsız” durumun ABD ve bir bütün olarak “uygar dünya” için, ve tabii “dünya barışı” için bir tehdit oluşturduğu, “uluslararası toplumun” bu duruma seyirci kalamayacağı söylemi medya tarafından pofpoflanıp, sürekli gündemde tutuluyor. Aslında “uluslararası toplum” denilenin kollektif emperyalizmden  [ABD, AB, Japonya] başkası olmadığının bilinmesi gerekir... Asya, Afrika, Latin Amerika’daki onca ülkeden hiçbiri “uluslararası toplum” denilene dahil değildir! Başka türlü söylersek, “uluslarası toplum“ NATO’cu emperyalist kamptan ibarettir.

Aslında savaşlarının gerçek nedenini gizlemek her zaman kuraldır, ama son dönemin yeniliği, artık  medyanın da bir tür “kitle imha silahına” dönüşmüş olmasıdır. Kapitalizm öncesi dönemde krallar, imparatorlar, hanlar, sultanlar, padişahlar... savaş çıkarmak için halkın rızasına gerek duymazlardı. Zira, egemenden tebaya doğru tek yönlü bir ilişki söz konusuydu. Modern çağda bir devletin bir başka devlete savaş açabilmesi, belirli oranda da olsa halkın rızasına dayanmayı, hiç değilse tepkiyi etkisizleştirmeyi gerektiriyor. Mâlum halk her zaman barıştan yanadır. Dolayısıyla halkı savaşa razı etmek gerekiyor ve razı etmek için de gerekçelendirilmesi gerekiyor. Ve işte bu aşamada bir dizi savaş propogandası ve yalan devreye giriyor... Birinci değişmez yalan: “Biz savaş istemiyoruz”dur. Eğer öyle olsaydı savaşlar da olmazdı. O halde neden bunca savaş var? Onu ikinci yalan açıklıyor: “Savaşı karşı taraf istiyor ve bizi müdahil olmaya zorluyor...” Böylece savaş bir zorunluluk olarak sunulabiliyor. Nitekim, Nazi Almanyasının dışişleri bakanı Joachim von Ribbentrop, Polonya’ya karşı Alman sandırısını şöyle “haklı gösteriyordu”: “Fuhrer savaş istemiyor. Bu işe gönül rızasıyla müdahil olmuyor. Fakat savaş veya barış kararını verecek olan o değildir. Karar Polonya’ya aittir. Polonya, Reich için hayati önemi olan bir çok konuda Almanya’nın taleplerini karşılamalıdır. Eğer kabul etmezse savaşın sorumlusu Almanya değil, Polonya’dır”. [1]. Körfez Savşında [1991] ve Irak savaşında [2003] kullanılan dil ve üslûp aynıydı. Bush [baba] şöyle diyordu: “Bir korsanlık eylemi söz konusuyken, herkesin her şeyden çok istediği barış bir kısım basit ödünlerle sağlanamaz. Söylemek gerekir ki, top Irak’ın elindedir“.[2] Savaş öncesinde Batı medyasında sürekli olarak Irak’ın savaşa nasıl hazırlandığına dair haberler yayınlanıyordu...   

Savaşı başlatanın bir başka gerekçelendirme aracı da savaşın ‘yüksek insânî değerler” için çıkarıldığıdır. Mesela Birinci emperyalistler arası savaşın [1914–1918], militarizmi yok etmek, küçük ulusları korumak ve dünyayı demokrasiye hazırlamak amacıyla başlatıldığı söylenmişti. Elbette insanlara, bu emperyalistsler arası savaş ekonomik, jeopolik ve jeostratejik çıkarların bir gereği olarak peydahlandı demeyeceklerdi... Yugoslavya’ya NATO saldırısıyla ilgili olarak dönemin İngiltere başbakanı Tony Blair, “Biz çıkarlarımız için değil, insânî kaygılarla müdahale ettik” demişti. Birinci Körfez savaşıyla ilgili olarak Busn [baba] “Öyle insanlar var ki, bir türlü anlamıyorlar. Mücadele petrolle ilgili değil, mücadele kaba bir saldırıyla ilgili” demişti... Yugoslavya’ya saldırının görünür gerekçesi ülkenin etnik çeşitliliğini korumak, azınlıklara yapılan kötü muameleyi son vermek ve diktatörü bertaraf etmekti. Oysa asıl gerekçe ekonomik ve jeopolitik çıkarlarla ilgiliydi ve amaç hasıl oldu...

Savaşı iyiyle kötünün savaşı olarak sunmak yaygın bir durumdur. Bu durumda savaş bir haçlı seferi niteliği kazanır ve karşı taraf, her türlü olumsuzluk ve kötülükle malül “şer ekseni”,  olarak sunulur. Bunun için de karşı tarafın şeytanlaştırılması esastır. Bütün bir halkı şeytanlaştırmak mümkün olmadığına göre, lider üzerinde odaklaşılır. Lider üzerinden koskoca bir halk gizlenir, yok sayılır... İşte Bin Ladin, Saddam, Milosevic, Kaddafi, şimdilerde Beşar Esad... Karşı taraftaki [saldırıya uğrayan] şeytandır, delidir, canavardır, çirkindir; bu tarafsa [saldıran] en yüksek insânî değelerin timsâlı ve taşıyıcıdır, barıştan yanadır, uzlaşmacıdır, yakışıklıdır... Tabii bu tür bir ideolojik manipülasyon bir başka şeyi de gizler. Bu yaklaşım idealist/metafizik tarih anlayışını besler. Buna göre tarihi yapan liderlerdir, kahramanlardır, “büyük adamlardır”.  Oysa materyalist tarih anlayışı bunun tam karşıtı zeminde yer alır ve tarihin büyük adamların oyuncağı olmadığı görüşünü vazeder.

Geride kalan yaklaşık iki on yılda emperayalistler tarafından çıkarılan savaşlar [saldırılar demek daha doğru] asla afişe edilen gerekçelerle ilgili değildi. Uyuşturucuyla savaş, terörle savaş, bir ülkeyi işgaldan kurtarma, kitle imha silahlarına sahip olma, jenosidi önleme, demokrasi ve insan hakları götürme, “insânî yardım” vb... Emperyalist kampın duruma göre dillendirdiği bu tür sözde gerekçelerin reel bir karşılığı yoktur. Olması da zaten mümkün değildir. Emperyalizmin çıkarı Asya’da, Afrika’da, Latin Amerika’daki rejimlerin demokratikleşmesinde değil, ne yapıp-edip muhtemel bir demokratikleşmeyi engellemektedir. Zira, gerçekten demokratik, kendi ayakları üstünde durabilen bir rejim demek, emperyalist sömürü ve dış müdahaleye kapalı bir rejim demektir. Bu yüzden en gerici, en bağnaz, en halk düşmanı ve karanlıkçı rejimler, olabilidiğince desteklenir ve işe yaramaz hale gelince de şeytanlaştırılıp bertaraf edilir.  

Aslında Libya’ya yönelik çökertme savaşı, son dönemin tüm emperyalist savaşlarının bir özeti sayılabilir. Tabii Suriye’deki de... Libya’yla ilgili emperyalist medya’nın yalanları öncekilerin tam bir genel tekrarı gibiydi: Kaddafinin göstericilere uçaklarla bombaladığı, Libya da halk çoğunluğunun Kaddafi’yi istemediği [oysa Kaddafi’yi asıl istemeyen Libya halkı değil, emperyalistler koalisyonuydu], 17 Şubat- 15 Mart arasında 6.000 kişiyi ödürdüğü, isyancıların Kaddafi rejimine muhalif barışçıl göstericiler olduğu, Kaddafi’nin Birleşmiş Milletler Örgütüyle görüşmeye/uzlaşmaya yanaşmadığı, Ulusal Geçiş Konseyi’nin [CNT] Libya’yı demokratikteştirmek isteyen sivil unsurlardan oluştuğu ve demokrasi mücadelesi yürüttüğü... Bütün bunlar medya tarafından peydahlanıp servis edilen yalanlardı ve hiçbir aslı-astarı yoktu. Elbette Libya arzulanır anlamda demokratik bir rejime sahip değildi ama yaratılan olumsuz imajla da ilgili değildi. Ve rejime önemli bir halk desteği vardı. Nitekim 1 Temmuz 2011’de Kaddafiyi desteklemek üzere yaklaşık 1,5 milyon insan sokağa çıkmıştı ki, 6 milyon nüfusa sahip bir ülke’de bu her dört kişiden birinin sokağa çıkması demektir... Aslında bu anlaşılır bir durumdu zira, Libya Afrika kıtasının sosyal göstergeler bakımandan en iyi durumda olan ülkesiydi.

Libya’da kişi başına gelir 14.192 dolardı. Her aile ferdi yılda 1.000 dolar devlet yardımı alıyordu. İşsizlere ayda 730 dolar ödeme yapılıyordu. Devlet her doğan çocuk için 7.000 dolar ödüyordu. Ev almaları için yeni evlenenlere 64.000 dolar ödeniyordu, özel iş kurmak isteyenlere 20.000 dolar veriliyordu, ağır vergiler yoktu. Eğitim ve sağlık parasızdı, kalabalık ailelere sembolik fiyattan temel gıda maddeleri sunuluyordu, birçok eczane ilacı parasız sağlıyordu, elektrik parasızdı, petrolün litresi 14 cent [yaklaşık 20 kuruştu], apartman ve araba almak isteyenlere faizsiz kredi sağlanıyordu... [3].

Aslında Kaddafi rejiminin çökertilmesi, Afrika’nın yeniden kolonizasyonun giriş kapısıydı ve o kapıdan girdiler, açılan yoldan daha şimdiden Mali’ye ulaşılmış durumda. Libya, hedefteki ülkeleri [Mali, Cezayir, Suriye vb.] işgal etmek için bir tramplen işlevi görecekti. Amaç Afrika’nın yeraltı ve yerüstü kaynaklarına, biyolojik çeşitliliğine el koymak ve son on yılda kıtaya başarılı bir giriş yapan Çin’i Afrika’dan atmaktır. Tekrar edersek, savaşlar doğrudan jeopolitik, jeostratejik, ekonomik çıkarlar için peydahlanıyor... Asla insanlıkla, insan haklarıyla, özgürlükle, demokrasiyle, “yüksek insânî değerlerle” ilgili değil... Zaten öyle bir şey eşyanın tabiatine de aykırı olurdu... Emperyalist savaşla özgürlük ve demokrasi arasında nasıl bir ilişki olabilir ki?
O halde sadede gelebiliriz: Kapitalizm varoldukça, emperyalizm kaçınılmaz, emperyalizm varoldukça da emperyalist savaşlar-çatışmalar kaçınılmaz. Her kim ki, gerçekten bu dünyada haysiyetiyle yaşamak, hayırlı bir şeyler yapmak istiyorsa, ikircikli olmayan bir tarzda kapitalizme karşı mücadele yürütmesi gerekir. Zira, öyle sanıldığı gibi emperyalizm “dışsal” bir olgu değil. Emperyalizm yerli uzantıları sayesinde varolabiliyor, varlığını sürdürülebiliyor... Velhasıl emperyalizm içimizde... Dolayısıyla anti-emperyalist olmakla anti-kapitalist olmak bir ve aynı şey... Tabii bu duruma müdahale edebilmek için de olup-bitenleri anlamak, bilince çıkarmak gerekiyor. Mâlum, anlamak aşmaktır denmiştir... Lâkin bu, bu gazeteleri okuyarak, bu televizyonları seyrederek, bu uzmanları dinleyerek mümkün değil... 

[1] Bkz: Anne Morelli, Principes élémentaires de proganda da guerre, Bruxelles, Aden, 2010.
[2]. Anne Morelle, “ Les dix commandements sans lesquelles nos geurres semblerait injustes, http://legrandsoir.net
[3] Rakamlar için bkz: Michel Collon, La Strategie du chaos- Impérialisme et Islam, Investig’Action-Couleur Livres, Bruxelles.

21 Şubat 2013 Perşembe

Politik İslam, İslâmi soslu bir teokrasidir!



"Kompradorlaşmanın hizmetinde bir İslam, emperyalizm için büyük bir nîmet." F.B



Merdan Özüdoğru: Batı’da daha çok ‘İslam fundamentalizmi’ denilen politik islam neyi ifade ediyor? Bu hareket 19 yüzyıl ve 20. yüzyılın başındaki islâmî akımların bir devamı mı? Yoksa yeni ve farklı bir şey mi?

Fikret Başkaya : Dinin [ İslamın] politik amaçlar için araçlaştırılması kolonyalizmin klasik [doğrudan] versiyonunun tasfiye sürecine girdiği döneme raslıyor. Zira, emperyalist-kolonyalist Batı, Müslüman dünyasında seküler-laik rejimlerin ortaya çıkmasını kendisi için büyük bir risk olarak görüyordu. Milliyetçi-ilerici-sosyalist... rejimlerin önünün kesilmesi için, arşi-gerici bir islam versiyonu olan Vahâbilik sahneye sürüldü. Aslında söz konusu operasyon, tam bir ABD-Suudi ortak yapımıydı. Mısır’ın karizmatik lideri Cemal Abdul Nasır’ın başlattığı hareketi etkisizleştirmek, Mısır’ın Arap dünyası ve tüm İslam âlemi için bir çekim merkezi haline gelmesini engellemek için milyarca dolar harcandı. Suudi Vahâbiliği ilerici hareketlerin ve akımların panzehiri işlevi gördü. Suudiler tarafından İslam Birliği  Örgütü bu amaç için peydahlandı. Mesela bu Birliğin ilk deklarasyonlarından birinde: milliyetçiliğin Arapların en büyük düşmanı olduğu söyleniyordu... Yine de bu tür çabalar Nasır’ın karizmasını fazla etkileyemedi. Fakat ‘Arap-İsrail “6 gün savaşı’nda” Mısır’ın yenilgisinin ardından, gerici Suudi etkisi arttı. Netice itibariyle politik bir aktör olarak politik İslamın görünürlüğü daha çok 1970’lerin sonunda [1979] İran devrimiyle ortaya çıktı ama Suudilerin ve İranın politik islam anlayışları arasında önemli bir fark  vardı. Suudi kökenli politik islam aşırı derecede pro-Amerikan, pro-emperyalist, pro-siyonist iken, İran [Şii] kökenli politik islam Amerikan karşıtıydı, anti-emperyalistti...
Tabii teorik/entellektüel kökleri epey gerilere gidiyor. Dolayısıyla işte Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh, Raşit Rida ve onların izinden giden Mısırlı Hasan El Benna, ve ondan etkilenen Hindistanlı El Ala el Mawdudi ilk örgütlü politik islam örnekleri sayılabilir. Hasan El Benna “Müslüman Kardeşler” örgütünü 1928’de kurdu. Mawdudi de 1941’de Cemaat-i İslamî’yi kurdu. Fakat her ikisi de sözde kolonyalizmle mücadele amacıyla kurulmuşlardı ama her ikisi de sekülarizmi reddediyorlardı. Müslüman Kardreşler Mısırda anti-kolonyalist ve anayasal bir devlet kurmak için mücadele eden milliyetçilere, ilericilere karşı çıkmıştı. Batıyı külliyen reddeden ve köklere, kaynağa  dönmeyi [selefilik] esas alan bir yaklaşım söz konusuydu. “Bizim seküler, anayasal bir rejime ihtiyacımız yok, Batı’dan alacağımız bir şey yok, bizim anayasamız Kur‘andır” yaklaşımı geçerliydi. Zaten Müslüman Kardeşler kurulur kurulmaz İngiliz emperyalizmi tarafından manipüle edilen bir örgüte dönüştü...   

Müslüman Kardeşler daha başta İngiliz Süveyş Kanalı Şirketi tarafından yapılan bir bağışla faaliyete geçti. Fakat asıl etkisini artırması, 1950’li yılların ikinci yarısından başlayarak, ABD’nin desteği ve Suudilerin sağladığı büyük fonlar sayesinde mümkün oldu. Amaç bölgede yükselişe geçen seküler, milliyetçi, ilerici, sosyalist, komünist hareketlerin önünü kesmekti. Aslında bu günkü haliyle politik islamın bölge halklarında filizlenen uyanışı ve anti emperyalist kalkışmayı engellemek üzere ilk defa İngiliz oryantalistleri tarafından peydahlandığını hatırlamak gerekir. Mesela Mawdudi, İslamda devletin dinden ayrılamayacağı, dolayısıyla Müslümanların seküler, laik bir rejim altında yaşamalarının mümkün olmadığı tezini ileri sürmüştü. Oysa, Müslümanlar ancak Müslüman bir devlette yaşayabilirler tezinin hiç bir inandırıcı gerekçesi olamaz... Ve bu yaklaşım Hindistan’dan Pakistan diye bir devletin doğuşuyla sonuçlandı. İngilizler amaçlarına ulaştılar. Hindistanı parçalamayı, ikiye bölmeyi başardılar...

M. Özüdoğru: İslamın laiklikle, sekülarizmle bağdaşmaz olduğu tezinin saçma olduğunu söylüyorsunuz?

F. Başkaya: Eğer Hristiyanlık laiklikle pekâlâ uyuşabiliyorsa, aynı şey Müslümanlık için de neden mümkün olmasın? Aslında yukarda söylediğim gibi, bu tezin mucidi Batılı kolonyalistlerdi, İngiliz oryantalistleriydi. Laikliğin keşfi insanlık ve uygarlık tarihinde önemli bir ileri adımdır. Zira, laiklik olmadan emansipasyon mümkün değildir... Amaç, Müslüman dünyanın emperyalist statüko dahilinde kalmasını sağlamaktır. Ve Müslümanların ancak bir İslam devletinde yaşayabilecekleri ve laiklikle İslamın bağdaşmazlığı tezi, başta Batılı bilim “erbabı” tarafından peydahlandı ve sonra da Müslüman alimler tarafından benimsendi, içselleştirildi ve pratik politikaya tercüme edildi. Ve sonuç tam bir iflastır... Tarihe baktığımız zaman, din-devlet veya politika - din ilişkisinin hem çeşitlilik arzettiğini, hem de evrildiğini görürsünüz. Mesela Hicret Sonrasında, Hz. Muhammed zamanında Medine’de din ile devlet birbirinden ayrışmamıştı. Ya da politika dinden ayrı değildi. Ama Emevilerden Abbasilere, Abbasilerden Osmanlılara doğru gidildikçe, din-devlet ilişkisinin mahiyeti ve modalitesi de değişti ve değişmek zorundaydı... X. Yüzyılda biri çıkıp Hristiyan toplumlar için laiklik önerseydi her halde linç edilmezse deli sayılıp timarhaneye kapatılırdı ama 18-19 yüzyılllarda laiklik nerdeyse herkesin dilindeydi. Bu yüzden bazı dinler laiklikle uyuşur bazıları uyuşmaz demek saçmadır... Laiklik eğer, bireyin ve toplumun emansipasyonu [özgürleşmesi] için gerekliyse, demokrasinin vazgeçilmeziyse ki, öyledir, o zaman soru şu olmalıdır: Kimin laikliğin gerçekleşmesinde çıkarı var, kimin engellenmesinde çıkarı var...

M. Özüdoğru: O zaman 1970’li yılların sonunda politik islamın gündemin merkezine yerleşmesinin başlıca nedenleri neydi? Neden o tarihten sonra önem kazandı?

F. Başkaya: 1910’lu yıllardan başlayarak, Arap Ortadoğusunda ve bir bütün olarak İslam dünyasında anti-kolonyalist mücadele yükselmekteydi ve bu hareketler İkinci Dünya Savaşı sonrasında, özellikle 1950’lili yıllarda etkin bir politik aktör haline geldiler. Her alanda önemli ilerlemeler kaydedildi... Bölgedeki emperyalist statüko sarsıldı. Zengin petrol rezervlerine sahip ve aynı zamanda vazgeçilmez bir jeostratejik ve jeopolitik öneme de sahip olan bu bölgenin, emperyalizmin “korunmuş alanı” olmaktan çıkma riski büyüdü. Bu durum karşısında ve yükselen dalgayı kırmak üzere, ABD ve müttefikleri İslamcıları bütün imkânları seferber ederek desteklediler. Müslüman muhalefeti bir dalga kıran olarak ilerici-seküler haraketin karşısına diktiler. Ve bölgedeki ilerici rejimleri etkisizleştirmek için bir dizi savaş, darbe ve komplololara giriştiler. Suudilerin devasa petro-dolarlarıyla yaygın bir ‘hayır işleri ağı’ kuruldu. Modernleşmeci ve Kalkınmacı paradigmanın iflası ve ardından gelen neoliberal politikaların sonucu olan işssizlik, yoksulluk, iğretilik, marjinalleşme, sefalet, Müslüman Kardeşlerin bu alana müdahale edip hayır işlerine girişmelerini kolaylaştırdı. İşte gıda yardım paketleri, klinikler, sağlık, eğitim gibi alanlardaki faaliyetler, bir kitle tabanı oluşturmalarını sağladı. ABD destekli “Dünya İslam Birliği” [Muslim World League] 1962’de kuruldu. Amaç seküler-ilerici- demokratik, sosyalist yükselişin önünün kesmekti. Aynı şekilde benzer amaçlarla Türkiye’nin de üyesi olduğu İslam Konferansı Örgütü [İKÖ] de1969’da kuruldu... Bu örgütler aracılığıyla bölgede Vahabi gericiliği güç kazandı. Onu İslam finans sisteminin kuruluşu izledi ve bu sayede sözünü ettiğimiz bu iki örgüt etkin hale getirildi. Güya “faizsiz bankacılık” diye bir finans sistemi oluşturdular. Ve bu bankalar aracılığıyla Müslüman Kardeşler’in Mısır, Pakistan, Kuveyt ve Türkiye’deki faaliyetleri finanse edildi... Oysa faizsiz bankacılık diye bir şey mümkün değildir. Besbelli ki, orada tam bir oxymore var. Yani yan yana getirilmeleri uygun olmayan iki kelimeyi bir araya getirmek anlamında... İslam Bankacılığının sahneye çıktığı dönem Batı’da neoliberalizmin saheneyi çıktığı döneme rastlamıştı...

Gerçi Ortadoğu’da monarşiler, krallıklar yıkıldı ama onların yerine otoriter, anti-demokratik rejimler kuruldu ve zamanla da bu rejimler tuhaf otokrasilere dönüştüler. Samir Amin’in yazdığı gibi, bu rejimlerin başlarda halkın gözünde bir meşruluğu olsa da, hiç bir zaman halk sürece dahil edilmemişti ve bu önemli bir zaaf oluşturuyordu. Gerçek anlamda “sivil toplumun” ortaya çıkması ve sürece müdahil olması mümkün olmadı... Söz konusu rejimlerin iflasının ve yenilginin önemli nedenlerinden biri buydu. İkinci ve bence daha önemli bir neden de, bu ülkelerde ve Türkiye’de hiç bir zaman toplumsal bilince nüfûz etmiş bir “aydınlanma” ve “modernite devrimi” yaşanmadı... Başka türlü ifade edersek, geleneksel kültür ve o kültürün bileşenleriyle Batı’da olduğu gibi, radikal ve cepheden bir hesaplaşma ve aşma yaşanmadı. Bu, söz konusu hareketlerin önemli bir zaafını oluşturuyordu. Özetlersek, milliyetçi-ilerici-seküler-modernleşmeci-kalkınmacı paradigmanın başarısızlığı, Politik İslamı kitlelerin gözünde bir çekim merkezi haline getirdi... Ve bu süreçte ABD ve Suudi Arabistan önemli bir rol oynadı... 1979’da Sovyetlerin Afganistan’a girişiyle bu yöndeki çabalar daha da yoğunlaştı...

M. Özüdoğru: Politik İslam’ın yükselmesinde Filistin sorununun bir rolü yok muydu?

F. Başkaya: Bu önemli bir soru. Elbette ikisi arasında bir ilişki var. İsrail, dinî-etnik temelli kolonyalist bir devlet. Emperyalizmin bölgedeki uzantısı. Başka türlü söylersek. Ordadoğu’daki ABD ve Avrupa... Milliyetçi-sol-seküler hareketin yenildiği ve emperyalist-siyonist cepheye teslim olduğu bir ortamda, bölgedeki rejimlerin pro-siyonist, pro-emperyalist rejimlere dönüştüğü koşullarda, Arap halkı, haklı olarak kendini aşağılanmış hisseti ve islamcıların Siyonizm karşıtı söylemine umut bağladı. Aslında Suudilerin parasıyla “politik faaliyet” gösteren islamcıların da pro-siyonist oldukları gözden kaçmıştı. Şimdilerde Müslüman Kardeşler Mısırda “iktidarda”... Siyonist rejime karşı duruşta Mubarek döneminden ne  farkları var? Camp-David anlaşmasını reddetdiklerine dair bir demeçleri oldu mu?  Eğer orada Siyonist devlet kurulmamış olsaydı, acaba politik islam diye bir şey ortaya çıkar mıydı? Bunu söylemek zor ama bir çok şeyin farklı olacağı kesin. Kimbilir belki o zaman politik islam marjinal bir hareket olmanın ötesinde bir varlık göstermeye bilirdi... Zira, bölgede Siyonist devletin varlığı, siyonist-kolonyalist işgalin devam etmesi, Arap halklarının kendi ayakları üzerinde durmasını engelledi. Bölgede çatışmalı durumun sürmesi, Amerikan uşağı otokratik rejimler için uygun bir zemin yarattı ve o rejimlerin uzun ömürlü olmasını sağladı. Dikkat edilirse, İran ve Suriye hariç, nerdeyse bölgedeki tüm rejimler siyonist rejimin müttefiki. Tuhaf bir şekilde bu durum Siyonist rejimin işini kolaylaştırıyor... Bu durum aynı zamanda gerici dinci akımlara da uygun bir zemin yaratıyor. Dolayısıyla, bağımsız ve gerçek bir Filistin devletinin kurulması, bölgedeki İslamcı akımları ve haraketleri de zayıflatacaktır...

M. Özüdoğru: Politik İslamın özgün bir ekonomik-sosyal programı var mı? Başka türlü sormak gerekirse, kapitalizmin ortaya çıkardığı sorunlara bir çözüm önerme yeteneği var mı?

F. Başkaya: Politik İslamın o tarakta bezi yok. Sen çözümü geride ararasan, köklere dönmenin mümkün ve gerekli olduğunu söylersen, bu benim hiç bir çözüm yeteneğim yok demektir... “Her sorunun cevabı ismamda var, Kur’anda var demenin bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi? Kapitalizmi, onun neoliberal versiyonunu asla sorun etmiyor. Kapitalizmi insanlığın normal hali sayıyor. Emperyalizm diye bir derdi de yok. Zaten kapitalizmi sorun etmeyenin emperyalizm diye bir derdi olması mümkün değildir. Neoliberalizmle tam bir uyum içinde, özelleştirmeci, devletin ekonomik ve sosyal alanda sorumluluk almasına karşı, velhasıl tamı tamına neoliberal reçetenin şampiyonu... Mesela işsizliği ve yoksulluğu sistemin bir kusuru saymıyor... Gelir dağılımındaki aşırı dengesizliği şeylerin normal hali olarak görüyor. Bu konudaki yaklaşım kabaca şöyle: Allah istediğini ödüllendirir, istediğini cezalandırır. Bu tür safsatalar Kur’an ve hadislerden yapılan alıntılarla da destekleniyor... Velhasıl tam bir ikiyüzlülük geçerli... Samir Amin, politik İslam için neoliberal teokrasi diyor ki, bu adlandırma bana son derecede uygun görünüyor. Velhasıl islamî soslu bir teokrasi ki, böyle bir hareketin Müslüman Arap Ortadoğusu halklarına ve diğer Müslüman halklara teklif edeceği birşey olamaz. Çözümü değil, çözümsüzlüğü temsil ediyor. Dolayısıyla demistifiye edilmesi, teşhir edilmesi, mahkûm edilmesi gerekiyor...

M.Özüdoğru: ABD ve müttefikleri “ılımlı islam’ı tercih ediyor görünüyor. Sana göre ılımlısıyla radikali arasında ne fark var? Sonuçta ikisinin de arkasında ABD ve Avrupalı müttefikleri yok muydu? Ya da bu ikisi arasında ayrım yapmak ne kadar anlamlı?

F. Başkaya: Başlarda İslamcı hareketleri destekleyip manipüle eden İngiltereydi, Soğuk Savaş döneminde nöbeti ABD devraldı. Aslında bu ikisi arasında kayda değer bir fark yok. Bunlardan hangisinin nerede, ne zaman, nasıl sahaya sürüleceği daha çok emperyalizmin konjonktürel ihtiyaçlarına göre belirleniyor. Mesela Taliban’ı yaratıp destekleyen ABD ve Suudilerdi. ABD Talibanı “özgürlük savaşcısı” olarak görüyordu... Çünkü Taliban Sovyetler Birliğine ve Afganistan’daki seküler rejime karşı savaşıyordu. Amaç hasıl olunca onu “terör örgütü” ilan etti ve Afganistan’a savaş açmanın gerekçesi yaptı... Her iki versiyon da islamda bir yenilenme, bir reform ve yeni bir yorum önermiyor. İslamın temel metinlerinin çağın ihtiyaçlarıyla uyumlandırma çabası söz konusu değil. Oysa, ictihâd yolunun açık olduğu dönemde İslam toplumları büyük ilerlemeler kaydetmişti. Moğol istilasınının neden olduğu yıkımın ardından içtihâd kapısı kapanınca, İslam da kendi içine kapandı. Dolayısıyla 8 yüzyıllık bir rötar söz konusu diyebiliriz... Bu yüzden tüm islâmî akımlar reel dünyanın, çağın, çok gerisinde kaldı. Oysa, değişen dünyayı, toplumu ve yaşamı, değişmeyen, donmuş, geride kalmış, köhnemiş yöntem ve araçlarla anlamak, bilince çıkarmak, dönüştürmek mümkün değildir. Kırk yaşındaki adama sekiz yaşındaki çocuğun ceketini giyidirebilir misin? Tarihte geriye dönüş mümkün değildir, üstelik arzulanır bir şey olması da gerekmiyor!

Aslında söylem farklılığına rağmen, politik islamın iki versiyonu da aynı şey. Müslüman toplumlarını içine hapsoldukları geriliğe ve komprador statüye mahkûm etmek... Tunus’a, Mısır’a bak anlarsın... Radikal versiyon toplumu terörize ediyor, destabilize ediyor, istikrarsızlaştırıyor, devleti işlemez hale getiriyor, insanları bezdiriyor ve komprador “ılımlılar” nöbeti devralıyor ve her şey kaldığı yerden devam ediyor. Bir bakıma ikisi arasında tuhaf bir işbölümü ve tamamlayıcılık söz konusu. “Radikaller” “ılımlıların” önünü açıyor. Ve tabii böyle bir operasyon emperyalist kampa neoliberal politikaları dayatma imkânı veriyor ve bu ülkelerin komprador sosyal formasyonlar olarak kalmalarını sağlıyor... Dolayısıyla “ılımlısı”, “radikal” olduğu söylenenden daha tehlikeli... Başta da söylediğim gibi, ister “ılımlı”, ister “radikal” olsun, sonuçta söz konusu olan ilkel cemaatçilikten başka bir şey değil. Asıl amaç da dini [İslamı] komprador kapitalizmle uyumlandırmaktan ibaret. Tabii İran’daki durum nüanse etmeyi gerektiriyor. Zira orada anti-emperyalist bir damar hâlâ etkili. İran emperyalizm karşıtı bir Güney ekseni için mücadele ediyor ki, bu olumlu bir şey... Tabii bu onun bir teokrasi olmadığı anlamına gelmiz...  Mısır’da, Tunus’da, yapılan ve yapılmak istenen bu... Kompradorlaşmanın hizmetinde bir İslam, emperyalizm için büyük bir nîmet.

M. Özüdoğru: Bir halk devrimiyle otokratik rejimi yıkmış, diktatörleri başından atmış Tunus ve Mısır halkları politik islamla [Müslüman Kardeşler] yola devam etmeye razı olur mu? Aksi halde devrimi politik islamcı gericiler için mi yaptılar...?

F. Başkaya: Devrim kaldığı yerden yoluna devam edecektir. İnsanlar diktatörlere neden başkaldırdı? Başkaları gelsin aynı şeyi başka bir söylem ve görüntüyle sürdürsün diye mi? İnsanları ayaklanmaya iten nedenler ortadan kalkmadığı sürece, yeni efendilere asla evet demeyeceklerdir. Fakat bizde ve belki dışarda da devrimlerle ilgili saçma bir anlayış geçerli... Sanılıyor ki, şu devrim denilen sabah başlayıp akşam biten bir şey... Eğer öyle olsaydı, işler çok kolay olurdu. Devrim bir süreç, bir hamlede gerçekleşen bir şey değil. Yenilgiler/zaferler, inişler /çıkışlar, yükelişler/düşüşler, moral bozuklukları/ yedinen yeşeren umutlar... üzerinde yol alıyor... Tarihteki devrimler de bu işin öyle olduğunu gösteriyor. Diktatörleri devirmeyi başaran emekçi halk kitleleri, aynı şeyi başka adlar ve söylemlerle sürdürmek isteyen pro-emperyalist, komprador, neoliberalizme teslim olmuş gerici dincileri de devirmesini bilir eblette...

M. Özüdoğru: Eğer söylediğiniz gibi, politik islamın varlık nedeni ve misyonu Müslüman toplumları emperyalizmin sultası altında tutmaksa, onların kendi ayakları üzerinde durmasını engellemekse, kompradorlaşmanın hizmetindeyse, bu hareketin geleceği hakkında bir öngörüde bulunulabilir mi?

F. Başkaya: Eğer bir rejim, meydan okumalara cevap veremiyorsa, sorunları çözmek şurda dursun daha da büyütüyorsa, insanların belirli bir eşikten sonra öyle bir statüye, öyle bir kepazeliğe ve aşağılanmaya daha fazla katlanmaları mümkün değildir. Her birinin durumu farklı olsa da “Arap Baharı” denilen dalga aslında kitlelerin bu duruma itiraz ettiklerini açığa vurmaları demek. Elbette hiç birinin durumu diğerine benzemese de hepsinde ortak olan, mevcut status quo’ya itirazın yükselmesidir.

M. Özüdoğru: Söz konusu isyanların ve kalkışmaların ABD tarafından peydahlanıp, manipüle edildiklerine dair iddialar var!

F. Başkaya: Tunus’daki isyanı ABD, Fransa, İngiltere peydahladı demenin bir inandırıcılığı olabilir mi? Açık olan şuydu ki, emperyalist kamp orada hazırlıksız yakalandı. Beklenmedik bir sürprizle karşılaştılar ve bir şaşkınlık döneminin ardından harekete geçtiler. Artık otuz-kırk yıldır iktidarda olan otokrasilerin günü dolmuştu. Halk o rejimlerde yaşamak istemiyordu. Rejimlerin de “kullanım süresi” dolmuştu... Zaten devrimler de böyle zamanlarda ortaya çıkıyor... Geçişi yönetmek ve gerçek bir kopuşu engellemek üzere harekete geçtiler ama söz konusu isyanları bir emperyalist oyunu saymak sadece saçma değil, otokrasiye direnen halk kitlelerine de haksızlıktır, saygısızlıktır... Mısırda 2007’den beri işçi eylemleri büyümekteydi ve insanlar Tahrir meydanına ABD’nin emri ve komutası altında, Bayan Clinton’nun hatırı için çıkmadılar. Kitlelerin otokrasiye karşı ayaklanması ayrı şey, emperyalistlerin onu asıl amaca yabancılaştırmak için bir dizi manipülasyona, oyuna ve hileye baş vurması ayrı şey... Şimdilerde ABD, Mısır’da, Tunus’da otokrasilerin yerine “ılımlı islamı” ikâme etmeye çalışıyor ama “ılımlı islam” kitleleri daha ne kadar oyalayabilir ki? Tabii Libya’da ve Suriye’de durum her ikisinden de farklıydı. Orada daha baştan bir “rejim değiştirme” planı devreye sokuldu. Otokrasilerin düşmesinden sonra onların yerine kurulacak emperyalist destekli rejimler birer kaos rejimi olabilirler, eğer onlara “rejim” denirse tabii... Netice itibariyle  bundan sonra artık hiç bir şey eskisi gibi olamaz... Bölge yeni bir döneme girmiş bulunuyor. Dolayısıyla, on yıllar sürecek yeni bir bağımsızlık, özgürlük, eşitlik, adalet ve demokrasi, sosyalizm mücadelesinin başladığını söyleyebiliriz...

M. Özüdoğru: Türkiye’de  Necmettin Erbakan’ın ilk defa197’de Milli Nizam Partisiyle politika sahnesine çıkan islamcı hareket, 1970’li yıllarda koalisyon ortağı olarak hükümetlere dahil oldu. 1980 askerî darbesinden sonra Özal’ın ANAP’ının dört eğiliminden biriydi. Daha sonra 1996’da tekrar bir koalisyonla iktidar olduktan sonra, onun “ılımlı” versiyonu olan AKP, 10 yıldır tek başına iktidar... Türkiye’de politik islamın durumuna dair neler söylemek istersin?

F. Başkaya: Türkiye’de politik islamın [İslamcılığın] ortaya çıkışı ve evrimi diğer Müslüman ülkelerden farklı bir rota izledi. Türkiye’de merkezi otorite her zaman dini yakın takibe aldı. Dinin göreli özerklik alanını hep daralttı. Dolayısıyla, din bir devlet dini olarak varoldu. Sadece Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla dini denetim altına alıp manipüle etmedi. Tarikâtları, dini cemaatleri de yakın takibe aldı. Zaten cemaatler farklı bir şey önerecek, farklı bir şey yapabilecek kabiliyetten yoksundular. Dinde bir yenilenme akıllarının ucundan bile geçmedi. Her zaman devleti ve yapılanları kutsamakla meşguldüler. İtirazları “yapılanlara değil, yapanlaraydı”... Hiç bir toplumsal soruna dair özgün görüş ve öneri ortaya koymadılar, zira öyle şeyler yapmaktan acizdirler. Dolayısıyla devletin destekcisi olarak kaldılar. İçlerinden Müslüman dünya’da isim yapmış, ilgi görmüş tek bir şahsiyet bile çıkmadı. Devleti kutsayan, devlete eklemlenmiş, emperyalizm yanlısı bu cemaatlerin çapı ortada. Nurculuk ve ondan türeyen diğerlerini yakından incelersen, devleti ve emperyalist statükoyu kutsamak dışında bir şey yaptıklarını göremezsin. Aslında bizde de politik islam başka yerlerde olduğu gibi, yükselen demokratik-ilerici-sosyalist hareketin önünü kesmek üzere sahneye sürüldü. Arkasında devlet, ABD, Suudi Vahabiliği ve parası vardı. Bilindiği gibi, Suudi Arabistan’ın çağ dışı, gerici, karanlıkçı rejimi, yaklaşık 60 yıldır “resmi şeriat sponsorluğu” yapıyor. İslam ülkelerine ve Batı Avrupa, ABD, vb. akan milyar dolarlarla eğitim kurumları, gazeteler, televizyonlar, yayın evleri “düşünce kuruluşları”, vb,  ya oluşturuluyor ya da mevcut olanlar destekleniyor... Nasır’ın ölümünden sonra [1970] Suudiler, Mısır’a her yıl 2,5 milyar dolar para akıttılar ve meyveleri ortada... Suudilerin sadece Avrupa’da cami yapımı için 45 milyar dolar harcadığını kaç kişi biliyor? Suudi Arabistan Avrupa’da 1500 camii ve “İslam Merkezi”, çeşitli adlar altında 2000 adet kurum oluşturdu... Bizdeki politik islam da diğerleri gibi tam bir gericiliktir ama devletin yakın takibi altında bir gericilik. AKP o gericiliğin neoliberal versiyonudur sadece...

M. Özüdoğru: AKP demokrasiyle laikliğin uygun bir sentezi sayılıyor ve diğer Müslüman ülkeler için de bir model olarak sunulmak isteniyor!

F. Başkaya: Demokrasi ancak laik bir rejimde mümkünkür. Eğer dini kamusal alanın, politika alanının dışına çıkarmazsan, orada demokrasiden söz etmek abestir. Demokrasi ancak din, kimliğin bir unsuru değilse mümkün olabilir. Kamunun [politikanın] dine müdahale ettiği, karıştığı yerde laiklik bir retorik haline gelir ve demokrasinin de içi boşalır. Bir de Batı’daki Hristiyan demokrat partilerle bizdeki dinci partiler arasında bir benzerlik olduğu izlemini yaratılmak isteniyor. Batı-Hristiyan toplumları çoktan laikliği temel bir ilke olarak benimsemiş durumda. Orada Hristiyan demokrat partiler mümkündür ama bizde öyle bir durum söz konusu değil. Batı’da bizdeki Diyanet İşleri Başkanlığı benzeri kuruma sahip, zorunlu din dersi olan bir devlet var mı? Laik bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı [ doğrusu din işleri bakanlığı] diye bir şey olmaz. O kaynaklar neden sağlığa, eğitime, sosyal hizmetlere, alt-yapıya, kültüre, bilime, sanata, vb. harcanmıyor. Bu durum neden sorun edilmiyor. Aslında Türkiyedeki rejim diğerleri için bir model olamaz ama Türkiye’nin başka bir modele ihtiyacı olduğu kesin.

M. Özüdoğru: Son olarak, Türkiye’de dinin bu günkü durumunu nasıl görüyorsun ve Latin Amerika’daki gibi bir İslâmî özgürlük teolojisinin [ özgürlakçü bir fıkıh diyelim] mümkün olduğunu düşünüyor musun?

F. Başkaya: Şimdilerde din alanı tam bir sanayiye dönüşmüş durumda. Artık gerçek anlamda inançla bir ilgisi var mı, tartışmalı... Din, sömürünün, kamu kaynaklarını yağmalamanın, insanları köleleştirmenin-alıklaştırmanın bir aracına dönüştü. Tam bir şov malzemesi haline geldi. Çok yakında cami varken yolda namaz kılıyorlar. Bunun şov yapmak dışında bir nedeni olabilir mi? İftar sofraları tam bir şov haline dönüştü. İsraf, şatafat, şımarık tüketim artık dine boyanarak yol alıyor... Adam bütün gün yalan söylüyor, sabahtan akşama insanları dolandırmak, aldatmak için her yolu deniyor, bakıyorsun oruçlu... O zaman oruç belirli bir ‘yaşam biçiminin’, “modanın” aracı haline gelmiş demektir. Bir modele uyum sağlamanın aracı yani... Avrupa’da “helâl gıda” diye bir şey peydahladılar ve birileri milyonlarca doları götürüyor... İyi de insanlar daha önce haram gıdalarla mı besleniyordu? Son yirmi yılda her kelimenin önüne “sürdürülebilir” niteleme sıfatının konduğu gibi, politik islam cephesinde de her kelimenin önüne “islam’ın” ekleneceği anlaşılıyor... Mesela İslâmî bisiklet önerenler var... Kapitalizm her şeyi çürütüyor, dejenere ediyor, içini boşaltıyor ve kendi suretinde yeniden yaratıyor. Eğer bu her şeyin içinde din de varsa ki, vardır, o zaman kapitalizmin dini de kendine benzetttiğini söylemekte bir sakınca yoktur...  Onun için neden söz ettiğini bilmek önemlidir...
Sorunun ikinci kısmına gelince, referansı kutsallığa da dayansa, din de son tahlilde bir ideolojidir. Bir ideolojinin referansı kutsal da, seküler de olabilir. Bu da demektir ki, yoruma tâbidir. İbn-i Haldun: “Halk hükümdarının dîni  üzredir” demişti. Velhasıl halkın dini hükümdarın dinidir, egemenin dinidir, efendinin dinidir... Bu gerçeği görmezlikten gelmek olur mu?.. Dinin gerici, karanlıkçı, anti-demokratik, özgürlük, eşitlik ve adalet karşıtı bir yorumu mümkün olduğu gibi, tam tersi de, özgürlükcü, eşitlikci, adaleti esas alan bir yorumu da pekâlâ mümkündür. Eğer ikinci yol geçerli olursa, din bir özgürlük teolojisine dönüşür. Eğer yaptığın dinî yorum, ezilenleri, sömürülenleri, aşağılananları, mazlumları gözetiyorsa, islami bir özgürlük teolojisinin de yolu açılmış demektir. Bunu Hristiyan-Katolik din adamları başardığına göre, Müslümanların da başarması neden mümkün olmasın? Soru şu: Allah kimin yanında? Ezenlerin-sömürenlerin, zalimlerin tarafında mı, yoksa ezilenlerin- sömürülülenlerin, mazlumların yanında mı? Eğer ikincilerin yanındaysa, öyle olduğu düşünülüyorsa, al sana İslamî  özgürlük teolojisi.

Sen, Sudanlı Şeyh Mahmut Muhammed Taha’nın, İslamın İkinici Mesajı adlı eserinin Türkçe çevirisini okudun. Ben de Fransızca çevirisini okudum. Ve üzerinde uzun sohbetlerimiz oldu. Mahmut Taha bir “İslamî Özgürlük Teolojisi” öneriyor. Ama acaba Türkiye’de politik islamcı taife içinde onun adını bilen, bir eserini okuyan kaç kişi var. Neden Müslüman “entellektüeller” Mahmut Muhammed Taha’ya sahip çıkmadılar, çıkmıyorlar? Onun Müslüman Kardeşler tarafından idam edilişini sorun etmiyorlar? Etmezler çünkü o İslamın gerici, anti-özgürlükçü, anti-eşitlikçi, anti-demokratik egemen yorumunu reddediyordu da ondan... Velhasıl bir orta yol mümkün değildir. Ya İslamın mevcut statükocu-gerici yorumunu benimsersin ya da ondan farklı bir yorum geliştirirsin. Ya çürümüş-kokuşmuş, her türlü insânî değere yabancılaşmış şu sefil düzenden yana olursun, ya da ona karşı olursun... Bu ikisi arasında bir orta yol mümkün değildir... Çürümüş ve çürüten kapitalizmi meşrulaştırmaya çalışan bir İslamcı akımın ve hareketin bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi?

M. Özüdoğru: Kısaca, kapitalist ve resmi ideoloji abdestiyle kılınan namaz muteber değildir diyorsunuz... Bu güzel söyleşi için teşekkürler.

*. Bu söyleşi, Merdan Özüdoğru ile 6 tema üzerine yaptığımız söyleşilerin üçüncüsüdür. “Yalan” adlı kitabın I. Bölümünde yer almaktadır.

12 Şubat 2013 Salı

Türkiye'nin "İhracat başarısı" bir efsanedir..





 Mustafa Sönmez’le söyleşi
Fikret Başkaya: Şimdilerde ekonomik büyüme tam bir fetiş haline getirilmiş  durumda. Neyin, nasıl, ne pahasına büyüdüğü, büyümenin kimin için ne  anlam ifade ettiği, sonuçlarının kimlere nasıl yansıdığı dikkate  alınmadan büyümenin tartışmasız ve mutlak  bir başarı sayılması saçma değil mi?
Mustafa Sönmez: Büyüme, ülkeler için temel başarı göstergesi olarak takdim ediliyor. Ülke analizleri, büyüme oranları ile, devamında kişi başına milli gelir göstergeleriyle yapılıyor. Nedir büyüme? Bir zaman diliminde üretilen mal ve hizmet katma değeri. Yani değer üretimi. Yani, aslında geniş anlamda sömürü. Değer üretemeyen, başarısız sayılıyor. Başarının ölçüsü, daha fazla değer üretmek, yani büyümek. Bu yapılırken, işgücü ne ölçüde kullanılıyor, yani “istihdam yaratıyor” mu, işgücüne kendini yeniden üretecek bir pay çıkıyor mu, üretilen değerin bölüşümü görece adil gerçekleşiyor mu, büyüyen ülke, üretilen değerin ne kadarını kendinde alıkoyabiliyor ve paylaştırabiliyor, ne kadarını dışarı aktarmak zorunda kalıyor, bunlar hep es geçilen konular. Büyüme de son tahlilde sınıfsal olarak farklı tanımlanabilir. Emekten yana bir iktidarın büyümeden anladığı, büyüme perspektifi, büyümenin bileşimi, öncelikleri ile sermaye yanlısı bir iktidarınki değişir. Birincisi, örneğin, işsizliği azaltacak, dolayısıyla emek kullanımı yüksek bir büyüme perspektifi tercih edebilir, ona göre alt sektörler seçer. Mümkün olduğu kadar yerli girdi kullanır, yerli kaynak kullanır, çevreyi en az kirletecek teknikler tercih eder. Büyümenin sevk ve idaresinde daha kolektif tercihler kullanır, çalışanları söz ve karar süreçlerine katarak hem kaynakların en iyi biçimde kullanılmasını hem iş tatminini dikkate alır. Yolsuzlukları, adaletsiz bölüşümleri yine özyönetimsel büyüme tercihleri ile  aza indirir. Sermaye -egemen büyüme süreçlerinde, aslolan yatırılan sermayenin en yüksek getiriyi sağlamasıdır. Bu anlamda yüksek büyümeyi en az istihdam ve en az ücret gideri ile gerçekleştirmek ana prensiptir. Enerji, aramalı, iş örgütlenmesinde tercihler hep en düşük maliyete endekslidir. Çevreye, topluma yüklenecek maliyetler hiç dert edilmez. Dış kaynak kullanımının yaratacağı bağımlılıklar, politik riskler fazla dert edilmez. Benden sonrası tufan anlayışı, bu yaklaşımda daha dominanttır. Özetle, büyüme de sınıfsaldır.
Fikret Başkaya: Eğer kapitalizm geçerliyse, üstelik söz konusu olan onun  neoliberal versiyonuysa, aslında büyüme denilen sermayenin büyümesi  veya aynı anlama gelmek üzere "sermayenin genişletilmiş ölçekte  yeniden üretilmesidir”. Ve böyle bir büyümeyle "kalkınma" arasında  özdeşlik varsaymak uygun değildir. Bu bakımdan Türkiye'de onca  övünülen "kalkınmaya" sonuç itibariyle bir "lümpen kalkınmadır" diyebilir miyiz?
 Mustafa Sönmez: Diyebiliriz. Lümpenliği, daha baştan yabancı kaynağa bağımlılığı ile başlıyor. O kaynak olmadıkça büyüme olmuyor. Dış kaynağı çekmek için kamu varlıkları satışa çıkarılıyor, içeride emek baskı altında tutulup dış yatırımcı için cazibe unsuru olarak takdim ediliyor. “yatırım ortamını iyileştirmek” adı altında dış yatırımcıya herhangi bir ülkenin sağlayacağından bir gömlek daha üstün şeyler sunuluyor. Kâr transferinde kolaylıklar, imar engellerini temizlemek, yargının alanını daraltmak, her tür çapağı temizlemek gibi… Lümpenlik kısa görüşlülüğü de içeriyor. Bizdeki burjuvazinin uzun vadeli birikim perspektifi de yok. Daldan dala geçebiliyor. 1950 öncesi tüccardı, 1980’e kadar sanayici geçindi, 1980 sonrası bankacı, süpermarketçi, giderek devlet tekellerini parselleyen avantacı, şimdi de inşaatçı-emlakçı…Bu köksüzlük, ona uluslararası arenada bir omurga sahibi olmayı, söz sahibi olmayı da imkansız hale getiriyor. Şimdi sorulsa, Türkiye uluslar arası arenada hangi alanlarda “mukayeseli avantaja sahiptir?” diye. Bir çırpıda söylenecek şeyler bulunamaz. Ne tekstil-konfeksiyon, ne gıda, ne tarım, ne turizm, ne inşaat..Hepsinden birkaç kıymık ama esaslı bir iddiası, bir uzmanlığı yok. Bu da lümpenliğin sonucu aslında.
Fikret Başkaya: Türkiye'nin ihracat "başarısından" çok söz ediliyor. Aslında  sorunun özüne nüfûz edildiğinde bu abartılı bir değerlendirme olmuyor  mu? Mesela "ihracattan kalan değer" bakımından olsun, Türkiye'nin  mukayeseli üstünlük sağladığı ürünler bakımından olsun, söylemle  gerçek durum arasında bir uyumsuzluk yok mu? Bu ihracat başarısı  hangi "ileri" teknolojilerin eseri?
Mustafa Sönmez: Türkiye’nin “ihracat başarısı” tamamen bir efsanedir…İhracatı, ithalat ile birlikte okumak gerekir. 2012 ithalatı 240 milyar dolara yakındır, ihracat 152,5 milyar dolar olarak açıklanmıştır. Ancak bunun 15 milyar doları, İran’a doğalgaz ithalatının karşılığını altınla ödemeyi ihracat olarak göstermekten kaynaklanmaktadır. Net ihracat için 135 milyar dolar ifadesi gerçek olanıdır. 2011’de de ihracat aynı düzeyde, ithalat 240 milyar dolardı. Demek ki, her 100 dolarlık ithalata karşılık ancak 52 dolarlık ihracat yapılabilmektedir. Bu, başarı değil başarısızlıktır aslında. Bunun sonucudur ki, yapısal bir dış ticaret açığı, bunun devamı olarak da döviz açığı, yani cari açık sorunu vardır ve hızla kemikleşmektedir. Dış ticaret hacmi 375 milyar doları bulan Türkiye, bu sayıya son 10 yılda ulaşmış ve milli gelirinin yüzde 48’i büyüklüğünde Türkiye kapitalizmi ile metalar üstünden bütünleşmiştir. 240 milyar dolarlık mal alıp 135 milyar dolarlık mal satmakta, ve aradaki 105 milyar dolarlık açığın turizm, vb. döviz gelirleriyle kapanamayan kısmını yine dış kaynakla finanse etmek zorunda kalmaktadır. Bu kaynak için ya özelleştirmelerle yabancı bulmaya çıkılmakta, dış yatırımcı çekilmeye çalışılmakta, ama daha çok da cazip faizlerle borçlanmaya çıkılmaktadır. Sonuçta 350 milyar dolara yakın dış borç stoku oluşan bir ülke vardır orta yerde ve bu çok önemli bir kırılganlıktır. Dış borçlarda kısa vadelerin payı hızla artmakta, kırılganlığı iyice tehlikeli boyutlara taşımaktadır. Türkiye’nin ihracatçılığı, ithalata bağımlı bir ihracatçılıktır. En önemli ihraç kalemleri olan otomotiv, demir-çelik, vb.  üretiminde ithal girdi oranları yüzde 60-70’leri bulmaktadır. En yerli gibi görünen tekstil-konfeksiyon bile iplik, kumaş, aksesuar yönünden ithal girdi kullanıcısıdır ve bu ithalata bağımlılık, ülkeye gerçek anlamda döviz kazandırmamakta, ihracat üstünden döviz açığı büyümektedir.
Fikret Başkaya: Ağzını açan her iktidar sözcüsü, akademisyen ve medya erbabı, bıktırırcasına Türkiye'nin zenginleştiğinden söz ediyor... İşte  büyüyen orta sınıftan söz ediliyor. Geride kalan yaklaşık 20 yılda Hindistan’da 2 milyon milyoner yaratıldı ama bu 62 milyon yoksul  yaratmak pahasına gerçekleşti... Türkiye'de durum farklı mı? Farklı  olabilir mi? 2008'de milli gelir hesaplarıyla oynadılar. 2007’de kişi  başına düşen [per capita] gelir 5840 dolardı. Yeni hesaptan sonda  2008'de 7500 dolar olduğu söylendi, Yani %35 artttığı söylendi. Bunu  seçim malzemesi bile yaptılar. Rakamlarla, istatistiklerle oynanmasını, manipüle edilmesini nasıl değerlendiriyorsun? Sence şu  kişi başına düşen gelir denilenin gerçekten bir kıymet-i harbiyesi  var mı? Ben buna "kişi başına düşmeyen milli gelir" demenin daha uygun olacağını söylüyorum. Bu konuda neler söylemek istersin?
Mustafa Sönmez: Kişi başına gelir, bir refah göstergesi değil. “Nüfusun ne kadarından, ne ölçüde değer sağabiliyoruz”un bir başka ifade tarzıdır. Nüfusuna göre bunu daha yüksek düzeyde gerçekleştirenler, işgüçlerini daha iyi sömürenler, düşükler ise beceriksiz, işgücü sömüremeyenlerdir aslında. Orta sınıf yaratılması da bir efsanedir. En son Aile Bakanlığı bir araştırma yayımladı ailelerin profili üstüne . 12 bin aile, gelirine göre tasnif edilmiş. Özetleri vereyim;  Araştırmadan anlıyoruz ki, birçok aileye giren gelir “asgari ücret”in bile altında. “En ezilen” yoksul kesim, toplam hanelerin yüzde 6,4’ünü oluşturuyor ve aylık gelirleri 430 TL’yi ya buluyor ya bulmuyor. Kim bunlar? Araştırma,  bu kesimi “büyük ölçüde geçici, mevsimlik veya marjinal işler yapan bireylerden oluşan aileler” olarak tanımlıyor.
İkinci düşük gelirli sınıfı , “geliri 450-810 TL aralığında olan ve  en az bir asgari ücretli bireye veya birden fazla gelir getiren üyeye sahip haneler” oluşturuyor. Bu alt sınıf, toplumdaki ailelerin üçte birini oluşturan en kalabalık kesim. Onun üstündeki alt sınıfın aylık geliri 812 TL- 1.200 TL arasında ve sayıları, toplam ailelerin yaklaşık dörtte birini oluşturuyor. Böylece bu üç alt sınıfın toplamının yüzde 60’a ulaştığını gösteriyor bize araştırma.
Aylık geliri 1250 TL-1870 TL arasında olanlar, alt-orta sınıf diyebileceğimiz kesim ve toplamdaki büyüklüğü yüzde 17 dolayında. Araştırma, aylık geliri 2000-3000 TL dolayında olanları bir kümeye toplamış.  Orta sınıf denebilecek bu kesimin payının yüzde 16-17 dolayında olduğu söylenebilir. Üst-ortada olanlar ise, aylık geliri 3.200-5.500 TL olanlar ve toplamdaki payları yüzde 4’ten ibaret…
Geriye “üst sınıf” kalıyor. Onları da aylık geliri 5600 TL’nin üstünde olanlar oluşturuyor ve toplumdaki aileler içinde payları yüzde 1,2’den ibaret bir azınlık bu…Tabii, bu tasnifte, evine ayda 5600 TL’nin üstünde gelir giren mesela bankacı karı-kocanın, kiraya, okul taksidine para yetiremezken nasıl ilk yüzde 1 içinde olduklarına akıl erdiremeyecekleri açık. O zaman da bu üst dilimi biraz daha rafine hale getirip rantiye yüzde yarımları, diğer alttaki beyaz yakalı ücretli yüzde yarımlardan ayırmak gerekiyor. Gelir pastasından aslan payını  götürenler, gerçekte gelir piramidinin en tepesindeki yüzde yarımlık rantiye oligarşi…
Fikret Başkaya: Son olarak, aileler borçlu, şirketler borçlu, devlet borçlu... Bu  sürdürülebilir bir durum mu? Bu araç duvara toslamadan daha ne kadar yol alabilir? Başka türlü sormak gerekirse, bundan sonrasını nasıl  görüyorsun?
Mustafa Sönmez: Borç ile devam etmek, bu rejimin ve arkasındaki büyük burjuvazinin kaderi. Bunu, götürebilecekleri kadar götürecekler.Yapabilecekleri başka bir şey, uygulayabilecekleri b planları yok. Aileler, onlara göre henüz borç ile yeni tanışıyorlar, borçlanma kültürünü, alışkanlığını derinleştirecekler. Nüfusun üçte birinin borcu olduğu saptanmış. Demek ki, diyorlar, daha üçte iki var borçla tanışacak ve onları borca teşvik edecekler, geleceklerini şimdiden harcamaları istenecek. Kamu varlıklarını satarak, rehin göstererek dışarıdan kaynak çekmeye, kaynak kullanmaya, borçlanmaya devam edecekler. Özellikle AB’deki derin kriz, borçlanma şanslarının birkaç yıl sürmesini sağlayabilir. Ama atasözü der ki, borç yiyen kendi cebinden yer, diye. Sonunda, elin parası. Bunun toplumu hızla fakirleştiren, çürüten bir süreç olduğu, büyük gerilimler, basınçlar biriktiren bir süreç olduğu açık. Bu, şimdilik büyük baskılarla kontrol edilebiliyor. Devamını nasıl sağlayabilirler? Ancak baskı ve zorbalıkla…