8 Ekim 2013 Salı

Irak, kan ve islam…


Demir Bilgin

Irak…İki nehir arasında Irak.  Kanlar içerisinde Irak.

Irak’ta her gün insanlar ölüyor. Irak’ta binlerce insan ölüyor. Irak’ta, günlük ölü sayısı yüzdür. Bazen daha fazladır.

İslam dini ve kendilerine vaat edilen ”cennete gitme” adına, ” islami intihar eylemcileri” kendilerini bombalarla donatıp, kahve, cami, çarşı – pazar, okul, üniversite… çoluk – cocuk; yaşlı – ihtiyar  demeden üzerlerindeki bombaları patlatıyorlar. Bazen de, bomba yüklü arabalarla saldırıyorlar. Tüm bu eylemler,  din adına yapılıyor. Tüm bu eylemler, islam dini adına gerçekleştiriliyor.

Benzeri eylemler, Suriye’de de yapılıyor. İslam adına, dünyanın her tarafından, Suriye’ye gönderilen bu ”cihatçılar”,  binlerce insanın ölümüne sebep oldular. Oluyorlar. Hem Irak’ta, hem de Suriye’de, islam adına, ”kan, kan, illa kan!” diyerek vahşetlerini  sürdürüyorlar.

Bu bir tesadüf değildir. İslamın doğuşundan  günümüze süren ve devam eden iktidar kavgasının yarattığı ”islam, ölüm ve kan” bir gelenek olarak  devam ediyor.

7. yüzyılda, Arabistan’da doğan islam,  ne yazık ki, iktidar kavgası uğruna, hep  savaş ve kan olmuştur. İslam tarihi  ve halifelik devri incelendiğinde bunu görmek mümkündür.  Halk bir yana,  Ebubekir’den sonra seçilen,  dört (4) halifeden  hiç birisinin eceliyle ölmemesi, bu durumu, bu kanlı tarihi, bizlere,  izah etmeye yetiyor.

Bir düşünün: Halife Ebubekir yerine geçen, Halife Ömer: Medine’de hançerle öldürülmüştür.

Halife Ömer yerine geçen, Halife Osman: evi kuşatılarak öldürülmüştür.

Halife Osman yerine geçen, Halife  Ali: ibadet ederken zehirli kılıçla öldürülmüştür.

Halife Ali yerine geçen, Halife Hasan, zehirlenerek öldürülmüştür.

Halifelerin dahi, kendi ecelleriyle ölmediği bir din anlayışında, haydi haydi insanlar da ölür, ölüyor. Öldürülüyor.

İşte Irak! Her gün televizyon başlarında ve özellikle Şiilerin yaşadığı yerlerde onlarca parçalanmış insan cesetlerini seyrediyoruz. İnsan, ”insan gelişim evresi” adına utanıyor; yaşadığımız bu devirde, böylesi vahşet nasıl oluyor diye, soramadan edemiyoruz.

Birleşmiş Milletler raporuna baktım. Ürktüm. Rapora göre, son ”dokuz (9) ayda 5740 Iraklı öldürülmüştür…” Ôlüm ve katliam devam ediyor.

Bu notumu yazarken, 15 Irak’lı daha öldürüldü, haberi geldi. Bugün, 8 Ekim 2013.

Değişk din görevlileri tarafından yönlendirilen bu cihatçılar, Allah adına ölmeyi ve öldürmeyi, artık  ”kutsal” kabûl ediyor. Bazı intiharcıların ceplerinde, ”Cennete Giriş Pasaportu” çıkması, bizleri hiç şaşırtmamaktadır.

Devrimcilik mi, böylesi ilkel insanlardan uzaklaşmak ve bunlara karşı mücadele demektir.

Devrimcilik mi, ”aslında islam, şudur ya da budur” deyip, islami kesimlerle flört yapan ve yapmaya kalkışan,  bazı ahmak insanlardan da arınmak demektir.

Ve uzatmaya gerek yok, herşey açıktır:  İşte Irak, işte kan ve budur ne yazık ki islam!

6 Ekim 2013 Pazar

“Nice paketler gördüm boştular!”








Fikret Başkaya


“Çoğunluğun onayı yanlışı doğru yapmaz”.
                                                                                                    Mohandas Karamchand Gandhi



AKP iktidarı on yıldır “demokrasi paketleri” üretiyor. Üretim fazlasının bir kısmını da Libya’ya, Suriye’ye ve başka ülkelere ihraç ediyor. Elbette ihtiyaç fazlasının ihraç edilmesi, demokrasisinin “küreselleşmesinin” de bir gereğidir. Fakat son bir kaç aydan beri demokrasi ihracı hayli zorlaşmış görünüyor... Son paket daha ilan edilmeden “tartışma” konusu oldu ama pakette ne olduğu bilinmediği için, bazı tahminler yapıldı sadece. İşte “bu pakette şu var mı, bu var mı?” gibi. Aslında rejimin ve AKP’nin niteliği, yönetim zihniyeti ve üslubu veri iken, pakette bir şeyin olmayacağı kesindi: Demokrasi... Bir de paketin kapalı kapılar ardında hazırlanmasına itiraz edildi. Oysa paket nazar değmesin diye gizlenmemişti. Kamu Güvenliği Müsteşarlığı’nda hazırlanmıştı yani polisin eseriydi. Öyle olunca da “güvenlik gerekçesiyle” gizli tutulmasında şaşılacak bir şey yoktu. Tabii paket polis tarafından değil de anlı şanlı hukuk profesörleri, “konunun uzmanları” tarafından hazırlansaydı da bir şey değişmezdi. En gerici yasaların ve anayasaların daima bilimi kendinden menkul hukuk otoriteleri tarafından yapılması kuraldır... 1882 tarihli cunta anayasası da ülkenin “seçkin“ hukuk hocaları tarafından kaleme alınmamış mıydı? Siz, bu adamları, kadınları neden profesör yapıyorlar sanıyorsunuz... Yalanı ve yanlışı sıradan birine söyletseniz pek inandırıcı olmaz ama isminin önünde çok sayıda unvan bulunan zevata söyletirseniz inandırıcılığı artar... Artık o aşamadan sonra “bilimseldir” çünkü...

Böyle bir zamanda böyle bir paketin, başlıca üç amaçla ilân edildiğini söylemek mümkün: Kürtleri oyalamak; gelecek dönemdeki seçimleri kazanmayı garantilemek ve Gezi Parkı Direnişi sonrasında dış dünyada bozulan Türkiye imajını tamir etmek. Aslında Gezi Parkı Direnişi gerçek durumu dosta düşmana gösterdiği için bir “düzeltme” işlevi gördü. Zira dışarıda AKP’nin nasıl da demokrasi ve özgürlük aşkıyla yanıp-tutuştuğu, İslam’la demokrasiyi ve laikliği nasıl “bağdaştırdığı”, velhasıl  “ılımlı İslam’ın” başarılı bir örneğini ürettiği... oldukça yaygın bir tevâtür halini almıştı. Artık Türkiye Müslüman dünya için bir model olabilirdi... Bu amaçla yalan endüstrisi de etkin bir şekilde devreye sokulmuştu. “Davulun sesi uzaktan hoş gelir” denmiştir”... Aslında AKP’nin başlıca iki amacı vardı: Ranta el koymak, bu amaçla bütçeyi ve hazineyi yağmalamak ki, bu alanda “müthiş bir performans” ortaya koydukları kesin ve toplumu ve rejimi adım adım İslami bir temel üzerinde yeniden inşa etmek. Bu amaçla da sınırlı laik işleyişi etkisizleştirmek ve demokrasinin sınırlı temelini aşındırmak, Müslüman Kardeşler Örgütü [İhvan-ı Müslimin] modelinde bir Türkiye yaratmak ve Osmanlı İmparatorluğu’nu yeni konjonktürde yeni temeller üzerinde ihya etmek... Tabii gönüllerinde yatan nihai hedef Hilafeti ihya etmektir... Aslında AKP’nin bu tür hezeyanları, “aç tavuğun rüyasında kendini darı ambarında görmesi” kadar abesti. Abes olduğu, önce Arap dünyasındaki kalkışmalar ve ardından da Gezi Parkı Direnişiyle tescillendi. Aslında pre-modern saplantılara ve hezeyanlara sahip bir siyasi kadronun her şeyle ilgileri olabilirdi ama demokrasi ve özgürlüklerle asla...

Eğer durum böyleyse nasıl oluyor da insanlar bu iktidardan demokrasi bekleme aymazlığına saplanıyor? Bu tür yanılgılar demokrasinin ne olduğunun, ne olması gerektiğinin bilinmemesiyle ilgili. İnsanlar siyasi partiler var, seçimler yapılıyor diye Türkiye’de demokrasi olduğunu sanıyor. Oysa tam tersi doğrudur. Verili durumda seçimler demokrasinin gerçekleşmesinin değil, engellenmesinin araçlarıdır. Bu sayede oligarşik yönetim ayakta kalabiliyor, sömürü, yağma ve talanın sürüp gitmesi mümkün hale geliyor, velhasıl rejim “meşruiyet” kazanıyor... Oysa demokrasinin bilinen bir tanımı var: Demokrasi halkın özyönetimi demek, halkın kendi kendini yönettiği, siyasal sürecin öznesi olduğu durum demek. Bizde ve dünyanın başka yerlerinde siyasi partilerin ve seçimlerin varlığı demokrasinin gerçekleşmesi olarak kabul ediliyor. Bu vesileyle daha önce defaten yazdığımı bir daha hatırlatmak iyi bir fikir olabilir. Zira siyasi partiler, seçimler ve seçimler sonucundu oluşan hükümetler demek olan “temsilî demokrasi” bidayette gerçek demokrasinin önünü kesmek üzere peydahlanmıştı.  Böylesi bir manipülasyon sayesinde oligarşinin iktidarı güvence altına alınmış, devamlılığı sağlanmıştı. O gün bu gündür de “garp cephesinde yeni bir şey yok”. Bir şey daha: içinde bulunduğumuz neoliberal gericilik çağında, temsili demokrasi artık külliyen bir sirk oyununa dönüşmüş durumda... Siyasi partiler şirketleşmiş bulunuyor. Elbette devletlerin bile şirketleştiği bir dünyada bu durum şaşırtıcı değildir. Bu yüzden paketin açıklanmasının tam bir satış şovuna dönüştürülmesi de şaşırtıcı değildi... 

Başbakan demokrasiye gönderme yaparken, ısrarla Adnan Menderes’in ve Turgut Özal’ın mirasçısı ve sürdürücüsü olduğunu hatırlatıyor. Bu tür bir manipülasyonla da kendini ve partisini demokratik gelenek içinde göstermek istiyor. Adnan Menderes, Aydın ovasının en büyük toprak ağalarından biriydi. 30 bin dönümlük Çakırbeyli Çiftliği’nin sahibiydi. 1930 yılında kısa, Serbest Cumhuriyet Fırkası [SCF] denemesinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından yurt gezisine çıkıp halkın nabzını bizzat tutmak isteyen Mustafa Kemal, Aydın’a uğradığında, Adnan Menderesle de tanışmış ve onu mebus yapmaya karar vermişti. O tarihten sonra Adnan Menderes 30 yıl boyunca mebus olarak yola devam edecekti. Bu otuz yılın son on yılında da başbakandı.  1945 yılında Meclis gündemine gelen “Çiftçiyi topraklandırma kanunu tasarısına karşı çıktı, üç arkadaşıyla birlikte ünlü “dörtlü Takrir”i verdiler. Partiden ihraç edildiler ve Demokrat Parti’yi [DP] kurdular. 1950 seçimlerinde DP oyların  %57, %67’sini aldığı halde meclisteki sandalyelerin 415’ine veya %83’üne sahipti. Ana muhalefet partisi CHP oyların %39. 45’ini almasına rağmen sadece 69 milletvekili çıkarabilmişti... Oyların %4,76’sını alan bağımsızlar da sadece 2 milletvekili, Millet Partisi de oyların % 3.11’ini aldığı halde sadece 1 milletvekili çıkarabilmişti...  Aslında bu durum bu gün de az çok geçerli. Bu dünyada toprak ağalarının demokrasi aşkıyla yanıp tutuştuğu pek görülmüş bir şey değildir. Menderes iktidara gelir gelmez baskıcı yöntemlere başvurmaya başladı ve giderek baskının dozunu artırdı, tam bir tek adam rejimi kurdu. 1957’den sonra durum daha vahim bir hal aldı. Artık Türkiye’de tipik bir dikta rejimi geçerliydi. İstediği her yasayı çıkarabilecek Meclis çoğunluğuna sahipti. Anayasayı istediği gibi by-pass edebiliyordu. Basın ve üniversite üzerinde akıl almaz bir baskı kurmuştu. Bardağı taşıran son damla herhalde ünlü “ Tahkikat Komisyonu’ydu”. Yasanın ilk maddesi şöyleydi: “TBMM Tahkikat Komisyonu Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, Askeri Muhakeme Usulü Kanunu, Basın Kanunu ve diğer kanunlarda Cumhuriyet savcısına, sorgu hâkimine, sulh hâkimine ve askeri adli amirlere tanınmış tüm hak ve yetkilerine sahiptir” deniyordu. Velhasıl katıksız bir dikta rejimiydi söz konusu olan... Elbette Adnan Menderes’in asılması yanlıştı ama bu onu demokrasi kahramanı yapmazdı.

Turgut Özal’a gelince, Turgut Özal Dünya Bankası’nın ve IMF’nin adamıydı ve ünlü “24 Ocak Kararlarının” mimarıydı. Amerikancı askeri cunta yönetiminin başbakan yardımcısıydı. Cuntanın işlediği cinayetlerden, idamlardan, işkencelerden, sürgünlerden, velhasıl tüm insanlık suçlarından, anti-demokratik uygulamalardan sorumludur. ABD desteğiyle ANAP’ı kurdu ve ilk seçimlerde başbakan oldu. Daha sonra da “sivil cumhurbaşkanı” sayılıp yere göğe konmayacaktı... 12 Eylül devlet terör rejiminin mimarlarından biri olan Turgut Özal’ın demokrasinin “timsâli“ sayılması, Türkiye’ye özgü bir garâbettir... Başbakan Tayyip Erdoğan’ın demokrasinin timsâli, demokrasi ve özgürlük kahramanı saydığı iki şahsiyet işte böyleydi. Aslında Adnan Menderes bireysel yaşam tarzı itibariyle de “muhafazakâr” olduğunu söyleyen bir partinin pek de örnek alabileceği bir şahsiyet değildi... Eğer durum böyleyse demokrasi kavramıyla uzaktan-yakından ilgisi olmayan bu iki şahsiyet nasıl olup da demokrasinin timsâli sayılabiliyorlar? Bu sonunun cevabını her halde Türkiye’deki siyasi kültürün ‘azgelişmişliğiyle”, tarih bilgisi ve bilinci zaafıyla açıklamak gerekecektir...

O halde demokrasi sorununa nasıl yaklaşmalı?
Demokrasinin vazgeçilmezi olan hak ve özgürlerin nasıl kazanıldığı, kazanılıp-kazanılmadığı, bu bakımdan kritik bir öneme sahiptir. Bir hak ve özgürlük eğer ona ihtiyacı olan insanların, kitlelerin doğrudan iradesinin eseriyse, o haklar ve özgürlükler, artık bir özgürleşme, kurtuluş, velhasıl bir emansipasyon unsurudurlar. Bu da demektir ki, özgürleştirici hak ve özgürlükler kazanılmış haklar ve özgürlüklerdir. Bir de verilen veya izinli diyebileceğimiz haklar ve özgürlükler söz konusudur ki, bu durumda haklar ve özgürlükler egemenler cephesi, mülk sahibi sınıflar veya yönetici politik sınıf tarafından, onlar istedikleri zaman, istedikleri kadar ve istedikleri şekilde “bahşedilirler”... Doğası gereği, verilen-izinli hakların bir özgürleşme, bir emansipasyon unsuru sayılmaları mümkün değildir. İşte bizdeki ve başka yerlerdeki demokrasi zaafı geçerli “demokrasi pratiğinin” verilen-izinli haklar ve özgürlüklere dayanmasından kaynaklanıyor. Elbette kazanılan ve verilen-izinli haklar özgürlükler ayrımı her zaman bu kadar net olmayabilir. Kitle eylemi ve zorlaması belirli oranlarda egemenler cephesini taviz vermeye zorlasa da bu söylediğim durumda fazla değişiklik yapmaz.  Kitleler eğer kendi kaderlerini kendileri tayın etmek üzere sahneye çıkıyor ve kararlı bir dayatmayla bir takım haklar ve özgürlükler elde ediyorlarsa, orada özgürleştirici, kurtuluşun yolunu açan ve realize eden [emansipatris] bir durum söz konusu demektir.

Bu bakımdan Türkiye’deki reel demokrasi pratiğinin gerçek demokrasiyle bir ilgisi yoktu. Tüm kritik tarihsel anlarda ve kavşaklarda kitleler sürecin dışında kaldılar. Dolayısıyla verilen-izinli hakların ve özgürlüklerin içi boştu. Bizdeki demokrasi pratiği, mülk sahibi egemen sınıfların, bundan sonra nasıl yöneteceğiz sorusuyla ilgiliydi. Mesela Cumhuriyetin kuruluşunda halk kitlelerinin bir dahli olmamıştı, mesela ilk İş Kanunu’nun çıkmasında işçilerin iradesi sürece dahil olmamıştı. Seçme ve seçilme hakkı kitlelerin bir kazanımı değildi. Zamanı geldiğinde ve gerekli görüldüğünde demokrasi ve özgürlük düşmanı cephe tarafından ihsan edilmişti. Dolayısıyla verilmiş-izinli haklar kategorisine dahildi... Kadınlar seçme ve seçilme hakkı için elbette mücadele ettiler ama bu o hakkın verilmiş-izinli hak olduğu gerçeğini değiştirmezdi. Aynı şey çok partili sisteme geçiş için de söz konusuydu. Bu durum temsili demokraside mündemiç zaafla birleştiğinde, bizdeki demokrasi pratiği de tam bir aldatma, oyalama operasyonu niteliği kazandı. İçi boş, iğdiş haklar ve özgürlükler söz konusu olunca, reel olarak ve son tahlilde bir polis devleti ve/veya örtülü asker-polis diktatörlüğü olan, demokrasiymiş gibi sunulabildi. Verilmiş-izinli haklar temelinde yol alan süreç insanlarda yurttaş bilincinin gelişmesini de engelledi. Topluma misafir-mülteci- sığıntı bilincinin ortalaması tuhaf bir “bilinç”, anlayış ve davranış kalıbı hakim oldu. İşte bu tür bilinç de egemenler cephesinin işini kolaylaştırdı, manipülasyon yapmalarını kolaylaştırdı...

Bir önemli husus da demokrasisinin sosyal eşitliği varsaymasıdır. Zira sosyal eşitlik olmadan demokrasi mümkün değildir. Şimdilerde demokratik denilen ve başkalarına da örnek gösterilen rejimler aslında oligarşik rejimlerdir ve oligarşinin iktidar olduğu yerde demokrasiden söz etmek abestir... Başka türlü söylersek, kapitalizm demokrasiyle bağdaşmaz. Onun son dönemdeki versiyon olan neoliberalizm ise demokrasinin açıkça inkârıdır... Kapitalizm demokrasiyle bağdaşmaz zira her ileri aşamada toplumsal eşitsizlikleri derinleştirmeye, azdırmaya mahkûmdur. Toplumsal eşitsizliklerin sürekli derinleştiği bir ortamda hâlâ demokrasiden söz edilebilir mi? Dolayısıyla kapitalizmi sorun etmeyenin ağzına demokrasi yakışmaz... Geçerli olan bir “oy sandığı demokrasisidir” ve gerçek demokrasiyle uzaktan-yakından bir ilgisi yoktur.

İnsanlar kitap yazdığı için hapiste, öğrenciler bir hak ve özgürlük talebinde bulunduğu için hapiste, on binlerce oy alarak milletvekili seçilen milletvekilleri hapiste, gazeteciler hapiste, avukatlar, yazarlar hapiste... Artık basın özgürlüğünün esamisi bile okunmuyor... Öyle bir terörle mücadele kanunu yürürlükte ki, istendiğinde o kanuna dayanarak herkesi kodese tıkmak gayet mümkün... İşte %10 seçim barajı 31 yıldır yerli yerinde duruyor. Seçim ve siyasi partiler kanunları 12 Eylül’den beri yürürlükte ve her iktidar kendi ihtiyacına göre değiştirmeye devam ediyor... YÖK tam bir karabasan gibi akademinin tepesine çöreklenmeye devam ediyor... Ve Tayyip Erdoğan paketinde bunlara dair tek kelime yok ve ona “demokrasi paketi” diyorlar...

Uzun lâfın kısası artık tartışma zeminini değiştirme zamanı gelmiş olmalıdır... Aksi halde içi boş daha nice yeni paketleri bekleme aymazlığından kurtulmak mümkün olmayacak...

24 Eylül 2013 Salı

Ali İhsan Aksamaz: Lazlar-Lazca Laz Kimliği...




Yazar:            Ali İhsan Aksamaz
Yayıncı:          Sorun yayınları  70151
Konu:             Dil Öğrenimi - Diğer Diller  KB9111300
Araştırma - İnceleme
ISBN:            9789754312041
                      Yeni 
Fiyat:              7.00
Durumu:         Satışta

Güncelleme:    12-9-2013
Barkod:          9789754312041
Sayfa Sayısı:   64
Kapak:           Karton
Kağıt:             2. Hamur
Ebat:              135-210
Dil:                 Türkçe
Basım Yeri:    İstanbul
Basım Tarihi:  2013-9
Baskı No:       1

Lazepe Turkie do Okortueşi dido cveşi opa ren. Rodosuri Apoloniosik Lazepeşen ambarepe meçaptu. Roma- Bizantiuri matarixepekti Lazepeşi ambarape meçaptes.

Cveşi orapes, oputepes pskidurtit do nena domibağutes. Mara andğaneri ndğas, noğapes pskidurt do emuşeniti Lazuri nena oçaru domaçirnan. N3opula domaçirnan. Radio- televizioni domaçirnan.

Gazeta domaçirnan. Lazuri nenate çareli romanepe, suparape domaçirnan. Edo nena aşo skidun do emutenti Lazuri minoba.

Lazlar, Türkiye ve Gürcüstanın çok eski bir halkıdır. Rodoslu Apolloniyus Lazlara ilişkin yazıyordu. Roma-Bizans tarihçileri de Lazlara ilişkin bilgi veriyordu.


Eski zamanlarda köylerde yaşıyorduk ve dil bize yetiyordu. Ancak günümüzde kentlerde yaşıyoruz bu sebeple de Lazcayı yazmak gerekiyor. Okul gerekiyor. Radyo-televizyon gerekiyor. Gazete gerekiyor. Lazca roman ve kitaplar gerekiyor. Dil ve bununla da kimlik ancak böyle yaşar.

22 Eylül 2013 Pazar

Türkiye’de Talabanici eğitim…


Demir Bilgin

Ne yazık ki, Türkiye’de eğitim, bitmek üzeredir.

Ne utanc verici bir durum, Türkiye’de eğitim, yerini ”Talabanici” eğitime terketti.

Ne acı bir durum, Türkiye’de eğitim, medreseleşti.

Budur. Türkiye’de durum, budur.

Budur: Türkiye’de eğitim, yani, bilimsel, dinamiksel eğitim ne yazık ki, tükenmek üzeredir. 12 Eylül 1980’de faşist cuntayla başlayan ilkel gericilik, Kenan Evren’in oğulları ile de had safhaya ulaştı. İlkel şeriat partisi AKP’de  eğitimi, eğitim olmaktan çıkarıp, okulları Kur’an sınıflarına çevirdi. İlkel şeriat partisi AKP, görüldüğü gibi, eğitimi yok etti. Ve şu an, Türkiye’de, gelinen aşamada,  eğitim, bilimsel anlamda bitmiştir. Şu an, Türkiye’de eğitim, Taliban okullarına ve sınıflarına çevrilmiştir. Türkiye’de eğitim, tükenmek üzeredir. Tükeniyor!

Güzelim Türkçe öğretmenleri, bir bir tasfiye ediliyor. Yerlerine, Balıkesir, Ayvalık ilçesinde, görüldüğü gibi, “kara-çarşaflı öğretmenler” atanıyor. Bilim veren öğretmenler yerine, “Allah adına”, baş kesen, “Allah adına”,  insan kalplerini çiğ çig yemelerini fetva veren  ilkel insan yaratıkları atanıyor. Ne utanc verici bir tarih, Türkiye’de eğitim ve okullar El-Kaideleşiyor. Türkiye’deki okullar, okul ismi altında, Taliban medreselerine çevriliyor.

Yeni değildir.  Kökü,  eskilere dayanıyor; Kenan Evren dönemine uzanıyor. Biliniyor, Kenan Evren, Türkiye solu ve sosyalistlerini temizlemek için dini temel ilke edinmişti. Bir yandan, Necmeddin Erbakan’ı hapse attırıyor, diğer yandan, Necmeddin Erbakan’dan daha dinci oluyordu. Kenan Evren, 12 Eylül 1980 ve sonrasında yaptığı tüm vaazlar,  Kur’anla başlıyor ve Kur’anla bitiyordu. Kenan paşa, solu / sosyalistleri ve özellikle Kürd özgürlük hareketini bastırmak ve yok etmek için, Kemalizm tek başına yetmediğini biliyordu. Tek çare dindi. Din, yani, ”Allah adına karıştır-barıştır”, işkence siyasetini başlatmaktı. Kenan paşa bunu yaptı. Tuttu!

Bir  Kenan Evren, çıktı. Binlerce Kenan’ın oğlu oldu. Recep Tayyip doğdu.

Kenan Evren’in oğlu Recep Tayyip ve AKP, aynı yolda,  Katar ve Suudi paralarıyla ülkeyi tam ilkel şeriata çevirmek için uğraş veriyorlar. Eğitim adı altında,  Türkiye, “Taliban medreselerine”; ve ”Amerikan islamı” adı altında da  Türkiye, tam bir ”ilkel, islami komprador” ülkesine çevriliyor.

Türkiye’de eğitim ve eğitim adı altında oynanan tarihi oyun budur. Oyun, açıktır.

Eskiden oyunlar “gizli” yapılırdı. Şimdi “açık” oynanıyor.

Receb’in ve AKP’nin oyunu açıktır. Açık sahneleniyor. Hem oyunları, hem de kendileri, her tarafları ile açıktır-lar.

Başta, Recep Tayyip ve diğer AKP milletvekilleri,  yerel düzeylerdeki temsilcileri, El-kaide ile, El Nüsra vahşileriyle açıkça fotoğraf çektirmeleri ve bunları açıkça göstermeleri, Türkiye’nin nasıl bir ortamda olduğunu çok güzel yansıtıyor. Utanç vericidir.

Türkiye’deki eğitimi “Talabanileştiren”, Recep Tayyip, insan hakkı olan Kürdçenin üzerindeki yasağın devam etmesini istiyor ama bunu yerine, Gaziantep’te “El-Nüsra vahşileri” yetiştirecek okul ve şeriatçı  binalar tahsis ediyor! Lanetlidir!

Türkiye’de eğitim, “Allah adına karıştır, barıştr ve ilkel insan yaarat”  projesi budur.

Bu proje adı altında, Recep Tayyip ve AKP Hükümeti, insanlarımızı, gençlerimizi açıkça katlediyor ve yaptıkları katliamı savunuyorlar.

Bu proje adı altında, Recep Tayyip ve AKP Hükümeti destekli, binlerce El-Nüsracı, Rojava’da ve Suriye’de kan dökmüştür ve dökmeğe devam ediyor…

Türkiye ve Türkiye’deki Talabanici eğitim budur. İleriki tehlikelere de  işaret ediyorum.

Balıkesir’de, “kara çarşaflı öğretmen” pencereden değil, kapıdan sınıfa girmiştir.

Tehlike budur.

21 Eylül 2013 Cumartesi

Hatay'lı 47 şair-yazar ve sanatçı...


Hatay'lı 47 şair-yazar ve sanatçının Antakya'da yaptığı AKP politikalarına karşı açıklaması.

BASINA VE KAMUOYUNA

Haber: Faiz Cebiroğlu

Ülkemizi zor duruma sokan politikalardan vazgeçilmeli... Hataylı çok sayıda aydın sanatçı dün Yunus Emre Parkında bir araya geldi, halkın savaş karşıtı iradesini yok saydığı gerekçesiyle AKP iktidarını kınadığını bildirdi. Geniş güvenlik önlemleri altında gerçekleştirilen basın açıklamasında ülkemizi zor duruma sokan politikalardan vazgeçilmesinin önemine vurgu yapıldı.

47 aydın ve sanatçının imzasını taşıyan ortak basın açıklamasını okuyan araştırmacı yazar Müslüm Kabadayı, ülkemizin de bir parçası olduğu Ortadoğu'nun, birçok uygarlığın beşiği olduğu kadar ne yazık ki tarihin kaydettiği en önemli sömürgecilik politikalarının ve paylaşım savaşlarının uygulandığı bir coğrafya olduğunu, bu politikanın, on yıl önce Irak'ın işgali ve 30 aydır da komşumuz Suriye'ye yönelik iç savaş çıkartıp yaşamı felce uğratma biçiminde ortaya çıktığını söyledi.

Sömürgeciliğin ve bunun en kanlı biçimde uygulandığı savaşın aktörleri olan emperyalist ülkeler ve onların Ortadoğu'daki işbirlikçilerinin, bölgedeki ülkelerin petrol başta olmak üzere yeraltı kaynaklarını yağmalarken, bunun bedelini, milyonlarca insanın katli ve doğamız başta olmak üzere kültürel zenginliklerimizin tahrip edilmesi olarak bölgedeki halkların ödediğini belirten Kabadayı, Reyhanlı'da çok sayıda yurttaşımızın öldürülmesi ve maddi kayıplarımızın, bunun son örneklerinden olduğuna vurgu yaptı.

Kabadayı, açıklamasında şunlara yer verdi: Bizler insanın bin bir haini çözümleyen, toplumların tüm dinamiklerini, olay ve olguları estetize etmeye çalışanlar olarak, bilim yöntemini ve eleştirel düşünmeyi her zaman kılavuz edindiğimizden, dünyanın hiçbir yerinde insana ve doğaya zarar verecek hiçbir silahın bulunmamasını savunuyoruz.

Hataylı aydınlar ve sanatçılar olarak, sömürgeci politikalarının ülkemizde yarattığı yaşamsal sorunlara karşı ayağa kalkan halkımızın direnişinin gaz bombaları, tomalar ve polis şiddetiyle engellenmesi politikası sonucunda Antakya'mızın üç fidanı başta olmak üzere ülkemizde şuana kadar 7 gencimiz öldürülmüştür. On binleri bulan insan yaralanmıştır. Uygarlıklar beşiği olmuş bir kentin çocuklarının, eşitlik ve özgürlük temelinde gerçekleşecek barış için her türlü savaş ve sömürgecilik uygulamalarına karşı çıkmalarının bedeli Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz ve Ahmet Atakan canlarının öldürülmesiyle, Antakya halkımıza ödettirilmiştir. Buna sebep olanları şiddetle kınıyoruz.

Bizler Suriye'ye yönelik savaşa cepheden karşı çıktığımız için kışkırtıcılık yaparak ülkemizin bağımsızlığını ve halkımızın savaş karşıtı iradesini hiçe sayan AKP iktidarını kınıyoruz.

Ülkemizi zor duruma sokan politikalardan vazgeçilmesini istediğimiz gibi, ülkemizde uygulanan şiddete bir son verilerek, bu ölümlerin sorumlularının cezalandırılmalarını talep ediyoruz.”


Yapılan ortak basın açıklamasına imza atan Hataylı aydın ve sanatçılar şöyle sıralandı:

 “Şair yazar Adil Okay,
 Sanatçı Ali Nafile,
 Ressam Ali Taş,
Şair-çevirmen Arif Berberoğlu,
Araştırmacı-yazar Arif Okay,
Ressam Atıf Soğuksu,
Şair Aydın Zeyfeoğlu,
Yazar Ayla Kutlu,
Şair Bedir Hatem,
Şair Bedran Cabiroğlu,
Ozan Beyazıt Bilgin,
Yazar Duran Yaşar,
Pedagog Faiz Cebiroğlu,
Şair Ferhat Zidani,
Şair Ferit Bahçeci,
Yönetmen Gökhan Evecen,
Yazar-senarist Hatice Elveren Peköz,
Gazeteci-yazar İsmail Zubari,
 Akademisyen Mahmut Ağbaht,
 Fotoğraf sanatçısı Mehmet Oflazoğlu,
 Gazeteci-yazar Mehmet ali Solak,
Şair Mesrur Sabahoğlu,
Şair Mehmet ali Atahan,
Şair Bülent Can,
Ozan Mesut Arslanyürek,
Ozan Metin yılmaz,
Gazeteci-tiyatrocu Mithat Öztürk,
Yazar Murat Demirkol,
Şair-gazeteci Murat Altınöz,
Eğitimci-yazar Musa Artar, Şair Mustafa söylemez, Eğitimci-yazar Müslüm Kabadayı,
Yazar Necla Karataş,
Şair Nevruz Uğur,
Ozan Nihat Çay,
Şair Sabahattin Yalkın,
Yazar Sadullah Çağlar,
Şair Salim Diyap,
Şair-senarist Semir Aslanyürek,
Yazar-senarist Sevim Habip,
Çevirmen-yazar Süha Kıyak,
Araştırmacı yazar Tevfik Usluoğlu,
Şair Yaser Bereketoğlu,
Ressam Yusuf Altunay,
Eğitimci-şair Yusuf Gür
Tiyatrocu Yusuf Recepoğlu.”
-----
20 Eylül 2013


13 Eylül 2013 Cuma

Sen beni nasıl anlayacaksın?






Remzi Aydın

Senin mayan çamur, oysa ben ışıkla mayalanmışım. Milyonlarca parazit barındıran tenin, benden hep korktu. Kızmıyorum üstelik sana; sen çamurun, ben ise ışığın bilinciyle algıladık tüm evreni. Sen muhtaçsın milyonlarca parazite, onlarla beslenirsin, onlar da senden. Sen onlara muhtaçsın, oysa benim ışığım kabullenemez bir tek asalağı.

Ben sonsuz kaynağa dönerim yüzümü, aşk üzerine kurgulanmış birlikteliğimiz. Oysa sen sana düşenle, çürüyenle beslenirsin. Gencecik ışık çocuğu bedenini çürüterek yok edersin. Ölüm senin gıdan, ben ölümsüzüm oysa. Sen yaratıldığına inanırsın, çünkü her şeyin varoluş ve yok oluş üzerine yazılmış.  Oysa ben, var edeni var edenim. Onun varlığı benim varlığıma muhtaç, o ya da ben yok, tekiz, kendimize muhtacız, kendimizle besleniriz. Doğan, doğuran, dölleyen ve de doğumu gerçekleştiren tektir, budur bizim gerçeğimiz.

Sen kendi gerçeğine ulaşmak için karanlığa, ben ise ışığın kaynağına yönelirim. Sen kendini dört duvar arasında, ben ise kendimi yokluğumda ararım. Ben hesabımı halk-Hakk divanında nur cemallere, sen ise karanlığın derinlerinde yarattığın kan emicilere verirsin. Bizim hesabımız gönül, sizin ki biat ve korku iledir.

Yunus sözleri, Suud gönlüyle dillendirilir mi? Söyle bana, İbnül Arabi’nin Hakk kelâmı, Ebu Hamza’nın kulağına tanıdık gelebilir mi? Sırrın sırrı; köleleşmiş akıl tarafından  saklanıldığı yerden çıkarılır mı? Nereden bileceksin çamur insan, sen gölgelerle avunurken, onları gerçeğinmiş gibi kabul ederken, ben onların bensiz bir hiç olduğunu görüyorum. Senin taptığın gölgeleri yaratan ben, kendimi, kendimden öte olan beni sorgularken, Pirim’in posta oturuşuna rızalık veren ben, nasıl olur da yüzümü mikropların yuvası olan saraylara dönerim. Pirim Sultan’ın köpekleri bile harama dokunmazken, haram çöplüğünden beslenen izzetten mahrumların peşine nasıl düşerim.

Ey çamur insanı, ben güneşin çocuğuyum, bitmez tükenmez olanın yağıyla beslenenim. Sürekli değişir, dönüşür ve gelişirim; benim aşkım ışıktır, kordur.  Oysa sen tekrarın çocuğusun, sonlu ve önlü olansın, nasıl anlarsın benim halimi?

Binlerce yıl önce şöyle dedi Pirlerimiz; “Hak, halkta tecelli eder. Öyleyse secdemiz ancak halkımızadır. Neden cennet ve cehennemi yok saydık biliyor musun? Tek kişilik ödüle de cezaya da inanmadık! Tek kişilik kurtuluşu, kurtuluştan saymadık, işte o nedenle Bedrettinler, Torlaklar, Börklüceler, Kalender Çelebiler, Babekler, Hürremler, Pir Sultanlar, Nesimiler, Yunuslar, Mevlanalar, Suhseverdiler, Seyit Rızalar, Denizler… dar ağacını süsledi.” Bizim yaşamamız, ölümümüzdedir” dediğimizde, kanlı elleriniz sarıldı bedenimize. Oysa biz ölüm içindeki yaşamdan, uykudan uyanmaktan bahsetmiştik, çamur bilinci nasıl algılayacak bunu, değil mi?

Ey çamur insanı, sen öldürmeyi, varoluş ile birlikte kardeşini katlederken gerçekleştirdin. Kargalardan öğrendin, kardeşinin leşini gömmeyi. Sen, sekiz yaşındaki kızların ırzına geçmeyi hak saydın, geçemediklerini de hasetle taşladın. Tecavüzler cezasız kalıyorsa, işte bu nedenledir!

Ey çamur insanı, benim doğaya olan saygım, kendime olan saygımdan kaynaklanıyor. O nedenle “Gole Çetu, Cêmê Muzıri, Qoe Tujik, Buyere, Sultane, Bağıre, Muzıri, Qoe Duzgi” ve tüm evren benim için kutsaldır. İşte o nedenle Hakk’ımı dört taş duvar arasında aramam. Çünkü bilirim ki, ne aranacaksa o bende gizli! Ben ateşe tükürmem, su dökmem, ağaca kıyamam, hayvana vuramam. Çünkü ben bilirim ki, doğaya verdiğim her zarar kendime olan saygımdan bir şeyler götürür. Ben bilirim ki, evrende zerre kadar olan değişiklik tüm evreni değiştirir. İşte bu nedenle benim Pirlerim; “Enel Hak” demiştir. Sanata verilen zarar, sanatçıya yapılacak en büyük küfürdür. Sen her saniye ağızlar dolusu küfrediyorsun, katlederken, katliamlara ortak olurken, farklılıkları inkâr ederken, özgürlüğü sınırsız keyfiyet sayarken, gencecik çocukları koynuna alırken, sen aslında yaratıcım dediğine küfrediyorsun, çünkü sen riyakârsın, çamur insanı.


Yüzüne ışığımız değince, kendini ışık sanan Hızır Paşalar ile elbette kaynaşır çamurunuz, elbette hizmet eder Ebu Suud’un, Ebu Hamza’nın, Yavuz’un, Abdul Hamit’in torunlarına. Biz onları da tanırız! Yavuz ile, Hamid ile ve nice ullah ile katliam ortaklığı eden zavallıları da biliriz. Söylesene bana çamur insan, aynı ibadethaneden girsek içeri, kıç kıça değsek, kol kola girsek, yüz yüze baksak, kaynaşır mıyız sence? Otuz yıl aynı mahallede, sokakta, kahvede, bakkalda, kapıda, oyunda, sofrada oturduktan sonra, katledilmedi mi binlerce insan farklılığından dolayı? Daha dün, Maraş, Sivas, Çorum, Madımak, Dersim yaşanmadı mı? Eline ateşi alıp, kör bıçakla çocuklarımızı kesenler kimdi? Yavuz’a sırt vererek, binlerce ışık başını piramide çeviren kimdi? Nerede Ezidiler, Süryaniler, Ermeniler, Yahudiler ve diğer renkler? Gönülde aynı sofrayı paylaşamayan kafalar, ten sürtünmesinden tek şey anlar. Söylesene çamur insanı; sofranızdan bile uzaklaştırdığınız bacı’larımızı aynı kapıda görünce ne hissedeceksiniz? Ana-bacı tanımaz bunlar demeyecek misiniz, sessizce ve pişkin kelle gibi sırıtarak. Binlerce yıl aynı kazanın içinde kaynasak, gerçek kepçesiyle her gün karıştırılsak, ışık çamura döner mi sence?

11 Eylül 2013 Çarşamba

Almanya da Elit Zenginler...





 Dr.İsmet Turanlı
İskandinav ülkelerinden sonra Almanya sozial adaletin en kuvvetli olduğu biliniyordu. Zengin elitlerle, yoksul halk arasındaki sosyal ve mali makasın en dar olduğu söyleniyordu. Fakat son senelerde karşılaşılan finanz krizleri ve anketler gösterdiki hakikatte elit zenginler, diğer kapitalist ülkeler gibi zenginleşirken, yoksul seviyede ki halk kütleleri daha da yoksullaşmıştır. Halk bu duruma bilinçlenirken, anketlerde gösteriyor ki bu zenginliği elitler hiçte hak etmiyorlar.
Allensbach enstitütüsünün anketlerine göre Alman halkının % 85 i Menajerlerin hakettiklerinin çok üstünde para kazanmaktalar. % 69 u ise bu durumun ahlaki bir problem olduğunu, % 63 ü ise nalıncı keseri gibi kendi menfeatlarını düşündüklerini ve aç gözlü olduklarına inanıyor. Kapitalizmin haksız kazançların sağlanmasına sebep olduğuna inanıyor, halkın % 70 i. %64 ü son 4-5 sene zarfında sozial adaletin bozulduğuna inanıyor. Daha kötüsü % 79 bu bozukluğun gittikçe artacağı ve halkın buna tahammül edemiyeceğidir. (Allensbach 2013)
Halkın 5 te bir üst tabakası % 75 durumundan memnun iken, alt tabaka 1990 da yaşamından % 42 si memnun iken son senelerde bu memnuniyet nisbeti % 23 e düşmüştür.Devletin müdahelesi ile elitler haksız kazançlar sağlamakta ve halkın 2/3 ü ise yoksulluğun dahada arttığıdır. 90 lı senelerin ikinci devrinden itibaren elitlerin gerek maaşları ve gerekse emeklilik tazminatları haksız bir tarzda yüksek çıkış yakalamıştır.Diğer taraftan dar gelirliler ve fakirlerin sayısı artmıştır. DAX konzernin idarecileri senede 3.14 milyon Euro kazanmakta. Başkanları ise 5,1 milyon senelik geliri vardır. VW yönetmenlerinin senede 7,3 milyon kazandıkları ve kazanç makası 14 misli bir açılma göstermiştir. 2011 de bu fark 54 misline çıkmıştır. 2004 de milyarder sayısı 80 iken, 2012 de mali kırize rağmen milyarder sayısı 115 e yükselmiştir. Milyarderlerin çoğuda vergiden kaçırmak için servetlerini (75 milyarlık) İsviçredeki bankalara yatırmışlardır. Yoksulluk % 10,6 idi 2000 senesinde , 2010 da bu seviye % 15,3 e çıkmış.Yoksullar arasında işsizlerin sayısı 2004 de %41 iken 2009 da %70 e çıkımıitır. Bazı şehirlerde yeni doğan 5 çocuktan 2 si yoksulluk içinde büyüyecektir. Sozial yönden eşitsizliğin artmasına iktisadi politikaların hatalı yönlendirilmesinden doğduğunu iktisatçılar izah ediyorlar.
Almanya da ki bu bozulan durumu anlatmamın sebebi durumdan haberdar olmayanları uyandırmak, dahada önemlisi Türkiyede bu durumun daha fahiş bir tarzda geliştiğine dikkatinizi çekmektir.
Geçen senelerdede ‘’Paranın foyası çıktı’’ diye ,’’ sadakaya muhtaç kılınmak’’ hakkında makaleler yazmıştım.  Geçenlerdede KOÇ ailesi hakkında yazdım. Boğaziçindeki yalı zenginlerinin çoğalması mukimlerinin çok çalışkan veya çok akıllı olmalarından ziyade sistemin bu bozukluğu tetiklediğini açıklamak içindi. Ben ne zengin düşmanıyım nede komunistim. Fakat ELİTLERİMİZİN hiç olmazsa bu barış sürecinde doğu ve güneydoğu, yani coğrafi Kürdistana gidip oradaki yoksulluğu bizzat görmelerini istediğimdendir. Hele hele İstanbula LÖK gibi çöreklenmiş köşe yazarlarının afaki makaleler döşeneceklerine empati duygularını harekete geçirmelerini diliyorum. Siyasilerimizinde Suriye ile Mısır’la uğraştıkları kadar Kürdistanlada özdeşlemelerini, Kürtçe öğrenmelerini canı gönülden rica ediyorum. Körlere ve sağırlara bir diyeceğim yok.!!!
 Köln.06.09.13