15 Mayıs 2014 Perşembe

HALKIM!..





Fezali / Haci Cirik

Yıllar yılı yalan sözlere kandık
Kendi düzenimizi, kuralım halkım!
Yokluğun içinde kavrulduk yandık
Yakanlardan hesap, soralım halkım!

Ezilmiş toplumun başka yolu yok
Düzenin içinde eli kolu yok
Bu sistem, boş sistem, bize dolu yok
Haksızlığa karşı, duralım halkım!

Lokmamız yok iken, çok ekmek verdik
Makine dişinden, hayatı derdik
Alın terimizi ortaya serdik
Sefalet zincirini, kıralım halkım!

Fezali, üretenler, birleşsin derim
Bu kutsal alanlar, benim de yerim
Eşit paylaşıma veririm serim
Düşleri hayıra, yoralım halkım!

13 Mayıs 2014 Salı

Suriyeli Komünistler…


Demir Bilgin

Emperyalizmin, Suriye’yi çökertme ve işgal etme planlarına karşı, Suriyeli komünistler, bölgedeki tüm ilerici, yurtsever,  bağımsızlık yanlısı güçler için tarihi ve ahlaki bir örnek oluşturdular. Başta Suriye Komünist Partisi olmak üzere, Suriyeli tüm komünistler, İlerici Ulusal Cephe içinde, BAAS Partisi ve Suriye’deki tüm anti-emperyalist, anti-siyonist güçlerle, ortak eylem içerisinde ve büyük bir dayanışma ile, Amerikan - siyonist planlarını boşa çıkarmak için yorulmak bilmez bir mücadele verdiler. Veriyorlar. Suriyeli komünistler, böylesi bir politik perspektifle ve duruşla, hem Suriye’nin, hem de tüm Orta-doğu’nun devrimci örnek sembolu haline geldiler. Komünist, yani “ortakça bir yaşamı“ savunmak ve olmak budur!

Suriyeli komünistler, haklı olarak, “işgale karşı, Suriye’yi koruyalım“,  ilkesinden kalktılar. Bu kalkış, tüm Suriye düşmanlarına, adeta, korkulu bir duruş ve yürüyüş olmuştur ve olmaya devam ediyor.

Suriye’de, emperyalizmin gönderdiği, tüm kiralık insanlara karşı mücadele eden bir arkadaşım, beni, emperyalizme karşı, uyardı; “Suriyeli kömünistleri de ihmal etmeyin“ dedi.

Haklıdır. “Suriye’yi, emperyal işgale karşı“ korumada , sizlerinde çok büyük bir payı var. Biliyorum ve  bunu da not ediyorum.

Sevinçtir;  Suriye ulusal bağımsızlığının korunması için, Suriyeli komünistler, Suriye hükümetinin yürüttüğü, anti-emperyalist politikasını açıktan destek verdi ve cephelerde bunun pratiksel örneklerini sergiliyorlar.

Önemlidir; Suriyeli komünistler, bir yandan emperyalizmin işgal planlarına karşı mücadele ederken, diğer yandan, Suriye’nin tüm bölgede, politik olarak en önde bir ülke olmasını istiyorlar. Bunun da kavgasını veriyorlar.

Suriyeli komünist yoldaşlarımın - savaş ortamındaki - bazı güncel istemlerine baktım, Arapça olarak yazılan istekler şunlar:

“1) Suriye demokrasisini genişletelim.
2) Suriye’deki yaşamsal sorunları, hep birlikte çözelim.
3) Sanayi ve tarım işçilerinin tüm hak ve çıkarlarını koruyalım.
4) Suriye, devleti içinde yuvarlanan, halkı ve devleti çökertmeye çalışan tüm hırsız, dolandırıcı ve parazitlere karşı amansız bir mücadele verelim.
5) Rojava Kürtlerine tüm haklarını verelim...“

Üç. yılına giren, bu “paylaşım savaşı“ nda, Suriyeli komünistler böylesi, asgari önerilerde de bulunuyorlar.

Sevinç, budur. Komünist olmak ta budur.

Her yolun bir aşaması vardır.

Parentez açıyorum.

Türkiye’de tarihsel olarak ve sonrası, çok komunist ve parti oldu. Ama kendilerine ve kimliklerine sahip çıkamadılar. Onları, tarihe bırakıyorum, şimdilik…

Devam ediyorum.

Evet…Suriyeli komünist bir yoldaştan gelen bu haber ve eleştiri mektubu, beni bu notumu yazmaya zorladı. Çok iyi oldu. Birlikteliğin sevinci budur, bu olsa gerek.

Suriyeli yoldaşlarla birlikteyiz. Bağımsızlık, yurtseverlik ve eşitlik yolunda, birlikteyiz!

Suriye’yi çökertmek ve işgal etmek isteyen Amerikan ve siyonist planlara karşı hep birlikte olduk ve birlikteyiz.

Hep birlikte, yakında, çok modern bir Suriye kuracağız.

Hep birlikte, ilerde, ”Sosyalist Bir Suriye!” ve “Sosyalist Bir Orta-doğu”  kuracağız!...

Suriyeli, Orta-doğulu ve dünyalı komünist olmak, bizler için budur, bu oluyor!

Suriyeli komünist olmak ta budur!

Grup YORUM Konseri…


"Türküler Susmaz, Halaylar Sürer!"



9 Mayıs 2014 Cuma

Ulussuz enternasyonalistler!




Demir Bilgin

 Türkiye tarihi, bir ibret tarihidir. İbret, arapçadır,  “ders“ çıkarma oluyor. Politik yaşamlarndan “ders“ almayanlara “arabi“ olarak: ibret ve ibretlik diyoruz. İbretlik, bu bağlamda, kendi kimliğini red-etmek oluyor. Ders, kendi ulusunu red-ederken başka ulusları savunmak ve onlar adına “enternasyonal“ olmak,  oluyor!

Örnekler çoktur. İkisini vermek istiyorum.

Bir: Liva İskenderunlular; Arabidir,  Araptır, Suriyelidir ve 1939’lardan beri TC’nin ilhakı altındadır. Liva İskenderunluların kendi ilhakını unutup, bizler “enter-nasyonalistiz“ demeleri ne anlama gelir?

Kendi kimliğini unutan ve red-eden bir insan ne ulusal ne de Enter-nasyonal olur. Olmaz!

Kendi kimliğini ve ulusunu inkâr eden bir insan,  zaten insan değil, insancık olur. Kimliksiz, ulussuz, tarihsiz  ve talihsiz bir “insancık“ olur.

İki: Kürdler. Tarihten silinmek istenen Kürdler. Kürdler, Orta-doğunun ortasında ve Türklerden önce yaşayan ve O bölgede yerleşen Kürdler. Tek istekleri, Kürd kimliği, Kürd devleti ve Kürd ulusu oluyor, değil mi?

Peki bu temel ilkeleri red-eden bir Kürd, nasıl enternasyonal bir Kürd olacaktır? Olur mu?

Ulusal bazında red-edilen bir Kürd,  uluslar toplamından oluşan “enternasyonal“ toplulukta nasıl yer alacaktır? Alabilir mi?!

Tarihsiz, kimliksiz, devletsiz ve ulussuz bir “enternasyonalist“ olmak nedir? Soru budur.

Yazılarımız; rotalarını ters-yüz edenlere karşı yazılardır.

Yazılarımız, kendini tanımayan ama “enter-nasyonalizmi“ örnek gösterenlere karşı yazılardır.

Kendini inkâr eden bir insan, zaten kendini inkâr etmiştir, enternasyonal sömürgeciliğin bir parçası olmuştur.

Yazılarımız, böylesi  kimliksizleştirilmiş  insanlara karşı yazılar oluyor.

Bu bakışla bu yazıyı yazdım. Bu doğrultuda, böylesi yazıları yazmak ve daha da çoğaltmak gereğini histettim. 

Elbette,  emperyalizmin,  insanları tarihsiz, ulussuz ve sürüye dönüştürdüğü bir zamanda böylesi yazıları yazmak ve her tarafa yaymak, önemli oluyor…

Bitiriyorum.

Ulus olmadan, enter-nasyonal  olunmaz, olmaz!

Ulus olmadan; bizleri ezen  emperyalist / enternasyonal ulusların  asimilasyonu ve baskısı olur.

Politikanın ABC’si bunlar.

Öğreniniz!

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Bir yıkım ve katliam aracı olarak araba...




Bir yıkım ve katliam aracı olarak araba (otomobil)

Fikret Başkaya

Kalkınma, büyüme, ilerleme adına gezegen tahrip ediliyor, canlı yaşamın temeli hızla aşındırılıyor, sosyal kötülükler çığ gibi büyüyor ve insanlar hâlâ ilerde her şeyin daha iyi olacağını sanıyor... Bu işte bir yanlış yok mu? Oysa insanlığın ve uygarlığın içine sürüklendiği durum, artık eskisi gibi düşünmemeyi, eskisi gibi davranmamayı, eskisi gibi üretmemeyi, eskisi gibi tüketmemeyi, velhasıl eskisi gibi yaşamamayı, yeni sorular sormayı gerektiriyor. Elbette bu kısa yazıda “niye öyle oldu?” sorusuyla ilgili açılımlar yapmamız mümkün değil. Burada sadece sorulan sorunun kapsam alanındaki bir saçmalığı, özel araba meselesini kısaca tartışmayı deneyeceğim.

Araba, geçerli tüketim ve yaşam tarzının “vazgeçilmezleri” arasında yer alıyor. Herkes bir araba edinmek için aşırı çaba sarf ediyor. O kadar ki, araba sahibi olmamak bir “eksiklik” olarak görülüyor... Lâkin insanlar yaptıkları işin ‘anlamını’ düşünmeye hiç te niyetli görünmüyor. Bir araba sahibine, “bu arabayı neden aldın?” diye sorduğunuzda, önce soruyu gereksiz, dahası saçma bulduğunu ima ediyor ve ardından gerekçelerini saya, saya bitiremiyor... Elbette özel arabanın sağladığı bir dizi avantaj var: İşte, kapıdan-kapıya ulaşmayı mümkün kılıyor, istediğin zaman istediğin yere gidebiliyor, istediğin yerde durabiliyorsun, seyahat için kolaylık sağlıyor, pazardan-çarşıdan [şimdilerde AVM’lerden] satın aldığını taşıma kolaylığı, vb... Sosyalistler, Marksistler arasında bile arabanın “özgürlük” olduğunu” düşünenler var...

O halde sadede gelebiliriz. Kapitalistler (otomotiv tekelleri) bu araçları insanlar rahat ulaşım sağlasınlar diye mi, yoksa kâr etmek için mi üretiyor? Eğer öyleyse, kapitalistin kâr amacıyla, bireyin ve toplumun bir “ihtiyacını” karşılama amacı çakışır mı? Toplumsal çıkar, toplu taşımayı, kollektif ulaşımı gerektirir,   kapitalistin çıkarı da  herkese bir araba satmayı... Oysa, arabanın doğaya, insana ve topluma çıkardığı fatura o kadar ağır ve o kadar büyük riskler içeriyor ki, vakitlice şu özel araba belasından kurtulmak şart.  Ortalama büyüklükte bir araba üretmek için ağırlığının 2 katı kadar petrol ve 300.000 litre su harcamak gerekiyor. Aynı şekilde bir araba üretmek için ağırlığının 20 katı hammadde kullanmak gerekiyor. Mesela 1.5 ton ağırlığında bir araba üretmek için 30 ton hammadde kullanmak gerekiyor. Arabalar tarafından atmosfere salınan ve sera etkisi yaratan karbon gazının atmosferin ısınmasındaki payı yaklaşık %25. Araba atmosferi kirletiyor, dolayısıyla doğanın dengesinin bozulmasında önemli bir paya sahip. Başka türlü ifade edersek, araba eko-sistemi bozuyor, ekolojik yıkımı azdırıyor. Görüntü kirliliği yaratıyor, gürültü kirliliği yaratıyor, havayı kirletiyor, sokaklar, yollar, kaldırımlar arabalar tarafından işgal edilmiş durumda ve bu kentin ölümü demek. Artık çocuklar sokağı olmayan kentlerde büyüyor... Sokağa yabancılaşmış bir çocuk ne demektir? Önemli bir yaşam alanı olan sokağın olmadığı bir kent mümkün müdür?  Araba sayısı arttıkça daha çok yol, otoyol, köprü, park yeri, benzin istasyonu, yaralılar için daha çok  hastane gerekiyor ve bunun sonu yok. İnsanları araba satın almaya “özendiren” reklamlarda milyarlarca dolar heba ediliyor. Otoyollar ekilebilir devasa alanları tarımsal kullanımın dışına atıyor ve canlı türlerinin yok olmasına neden oluyor. Ne demek istediğimi anlamak için İstanbul’da yapımı devam eden üçüncü Boğaz köprüsü inşaatına bakmak yeter...  Yenilenemez bir varlık olan petrol tükeniyor. Oysa bir doğal varlık, “ortak mal” olan petrolün sadece arabası olanlar tarafından yok edilmesi hem yanlış ve hem de haksızdır...  

Araba sayısı arttıkça kent ulaşımının hızı azalıyor. Belirli saatlerde trafik sıkışıklığı yüzünden arabalı ulaşım tam bir cinnete dönüşüyor. Her halükârda  ortalama araba hızı tren ve tramvay hızından daha düşük. Ortalama hız bisiklet hızının altına iniyor. Arabalar kent yüzeyinin yaklaşık %30’unu kapsıyor ve bu oran her geçen gün büyüyor... Araba, insanlar arasındaki ilişkiyi değiştiriyor, yeni bir ilişki ve statü biçimi ortaya çıkarıyor. İnsanı toplumsal sorunlara yabancılaştırıyor, insanları bencil, agresif, kaprisli yapıyor ve obezite riskini büyütüyor...

Ortalama bir insanın (emekçinin) ortalama bir araba alabilmesi için yaklaşık 3 yıl çalışması gerekiyor. Dolasıyla arabayı edinmek için başlangıçta önemli miktarda harcama yapmak gerekiyor. Arabayı edindikten sonra, yakıt [petrol] satın almak, vergi ve sigorta için gerekli harcama da yaklaşık yıllık gelirinin %30’una eşit olduğu hesaplanmış. Bir insanın kazandığı her 100 liranın 30 lirasını arabayı yürütmek için harcamasının bir mantığı var mıdır? Bu her ay 30 günün 9’unu araba için çalışmak demektir... Fakat hepsi bu kadar da değil. Bir araba, üretildiği andan hurdaya çıktığı âna kadar geçen zamandaki ömrünün yaklaşık %95’ini “park yerinde”, durarak  geçiriyor... Ömrünün sadece çok küçük bir kısmında hareket ediyor, işe yarıyor... Başlı başına bu bile bir toplumsal israf değil mi? Üstelik arabalar ortalama olarak  5 kişilik  dizayn edildiği halde ekseri 1 kişi taşıyor. Bunun ne büyük kaynak israfı, ne büyük saçmalık  olduğu açık değil mi? (Tabii 4X4 gibi şımarıklıklar da ayrı bir saçmalık örneği).

2011 yılında dünyada araba sayısı 1 milyar sınırını aşmıştı. Ama hâlâ yaklaşık her 7 kişiden birine bir araba düşüyordu. Bu da özel otomobille ulaşımın genelleştirilemez olduğu anlamına gelir... Ve aynı yıl 80 milyon 100 bin kadar yeni araba üretilmişti. 2010 yılında dünyada trafik kazalarında ölen insan sayısı 1 milyon 240 bindi ve 50-60 milyon kadar da yaralı vardı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) önümüzdeki 20 yılda bu rakamların %60 oranında artacağı öngörüsünde bulunuyor... Geçen yıl [2013] Türkiye’de trafik kazalarında 3 bin 262 kişi hayatını kaybetti, 237 bin 701 kişi de yaralandı. Maddi hasar da 1 milyar 188 milyon TL tahmin ediliyor... Bu durum, trafik kazalarında ölenlerin savaşlarda ölenlerden daha çok olduğu anlamına geliyor... Zira otomobil sadece doğayı mahveden bir silah değil, aynı zamanda bir katliam silahı... Trafik kazalarında ölenler savaşlarda ölenlerden daha çok olduğu halde, doğaya ve insana verilen zararlar ortada olduğu halde, bu durumun hiç bir zaman sorun edilmemesini, üzerine gidilmemesini nasıl açıklamak gerekiyor? Ya da bunun mantıkî bir açıklaması mümkün müdür?

Eğer toplu kamu taşımacılığı tercihi yapılsaydı?

Kent ulaşımının özel arabayla değil de toplu taşıma araçlarıyla [tren, metro, tramvay, otobüs, vapur, vb.) gerçekleştiği durumda, ulaşımın topluma maliyetinin özel arabaya göre, yaklaşık  %30 ile %50 oranında daha düşük olduğu hesaplanmış durumda. Velhasıl daha az  harcamayla daha sağlıklı, daha ektin, daha rahat, etrafı çok daha az kirleten, doğaya ve insana çok daha az zarar veren, daha sosyal ve daha güvenli bir kent ulaşım sistemi mümkün. Başlı başına bu durum bile, özel arabaya dayalı geçerli ulaşım modelinin ne büyük toplumsal ve bireysel israfa neden olduğunu göstermeye yeter... Dolayısıyla, toplu taşıma lehine yapılacak bir tercih, parasız (bedava) kamu taşımacılığını da mümkün hale getirecektir. Hem ulaşımı parasız [bedava) yapmak ve hem de tasarruf edilen kaynağı kenti güzelleştirmek, ihtiyaç sahiplerini desteklemek, eğitimin kalitesini yükseltmek, sanata, kültüre daha çok kaynak aktarmak, kültür ve sanat merkezlerinin sayısını ve etkinliğini artırmak, tiyatro, sinema ve konser salonlarını mahallelere kadar yaymak, kültürel/sosyal yaşamı çeşitlendirmek, yaşlılar için dinlenme ve yaşama alanları yaratmak, çocuklar için kreşler açmak... neden mümkün olmasın?

Aslında parasız toplu kamu taşımacılık tercihi yapmak durumunda, kentin yeniden kent sakinlerine iadesi olanaklı hale gelir, zira, geçerli durum insanları ‘yaşadıkları’ kente yabancılaştırmış durumda. O zaman kent içinden geçen oto-yolların tamamını ve diğer yolların da bir kısmını ağaçlandırmak, sebze, meyve ve çiçek yetiştirmek, kentleri beton silosu olmaktan çıkarmak mümkün hale gelebilir...

Toplu taşıma araçlarının ulaşmadığı uzak semtler, ücra mekanlar için midibüs, minibüs veya taksi tahsis edilebilir. “Son duraktan alma” yöntemiyle taksi ulaşımı devreye sokulabilir. Birinin bıraktığı yerden taksiyi başka biri alıp gittiği yerde bırakır. Tabii taksi kamuya ait olmak ve bedava kullanılmak şartıyla... Bisiklet ulaşımı özendirilir, duruma göre, teleferik, asansör, yürüyen merdivenler devreye sokulabilir... Dolayısıyla toplu taşıma araçlarının ulaşamadığı durumlarda sorun çözümsüz değildir... Pazar yerlerine ulaşmak için araç tahsis edilebilir veya mahallelere ve bazı sokaklara ulaşan, içinde sebze-meyve, yiyecek ve başka ihtiyaç maddeleri taşıyan seyyar araçlar, “yürüyen pazarlar” devreye sokulabilir...

Toplu kamu taşımacılığına dönüldüğünde, kentler yeniden yaşanabilir mekanlar haline gelir. Kentin havası temizlenir, görüntü ve gürültü kirliliği bertaraf edilir, sokaklar çocukların oynadığı, insanların birbiriyle uygun ortamlarda buluştuğu sosyalleşme mekânları haline gelir, doğaya verilen zararlar asgari düzeye iner, bir doğal varlık olan petrolün tükenmesi önlenebilir, değilse geciktirilebilir...

“Yeşil araba”, elektrikle çalışan “temiz araba” asla bir çözüm olamaz. Bir kere, öyle bir şey mümkün olsa bile mevcut arabaların dönüştürülmesi, ya da 1 milyardan fazla yeni araba üretmek gerekecektir ki, bu da müthiş bir yıkım ve israf demeye gelir. Kaldı ki, elektrikle çalışan otomobil de sorunu çözemez zira elektrik enerjisi üretmek için de devasa bir kaynak kullanmak kaçınılmazdır. Sürekli az yakıt harcayan araba üretmekle öğünüyorlar. Bir arabaya takılan klimanın yakıt (benzin, mazot, oto-gaz) tüketimini %12 ile %43 oranında artırdığı ve giderek klimasız araba kalmadığı düşünülürse, yakıt tasarrufu iddiasının reel bir karşılığı olmadığı anlaşılır...

Otomobil saçmalığına karşı çıktığınızda, hemen bu sektörün dünyada yaklaşık 50 milyon insana doğrudan ve/veya dolaylı iş imkânı sağladığı, istihdam yarattığı söyleniyor. Bu saçma bir gerekçedir ve sorun asla çözümsüz değildir Neden her yıl milyonu aşkın ölüm ve on milyonlarca yaralı ve sakat kalan değil de, istihdam yeğlensin? Zararlı bir şeyi istihdam yaratıyor diye savunmak tam bir mantıkî tutarsızlık örneği ve saçmalıktır... O zaman tank üretimi de, zehirli gaz üretimi de, nükleer silah üretimi de... aynı gerekçeyle savunulabilir... Oysa, farklı bir toplumsal düzen ve farklı bir yaşam tarzı, farklı bir uygarlık tercihi yapıldığında, bu tür sorunları çözmek hiçte zor değildir...


O halde bu yıkıcılığın, saçmalığın ve absürditenin, gerisinde kimler, hangi tercihler ve çıkar odakları var? Büyük otomotiv tekelleri var, büyük petrol devleri var, yol-köprü makinası üreten, yol ve köprü inşa eden büyük şirketler var... İşte sorun da, bu güç ve iktidar odaklarının çıkarını, herkesin çıkarıymış gibi sunabilmekten ve insanlara bu kepazeliği kabullenmekten kaynaklanıyor... Üstelik bütün bunlar da, kalkınma, ilerleme, “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma...” adına yapılıyor. Lâkin unutmaması gereken şey şu: Kapitalizm dahilinde kalkınmak, doğayı korumak,  gezegende yaşamı güvence altına almak, velhasıl yaşanabilir bir toplum düzeni mümkün değildir. Dolayısıyla, vakitlice insana ve doğaya saygılı başka bir uygarlık tercihi yapmak gerekiyor... 

2 Mayıs 2014 Cuma

Gabriel García Márquez...

Faiz Cebiroğlu



6 Mart 1927 doğumlu Kolombiyalı yazar, 17 Nisan 2014 yılında, Meksika’da, Meksiko City’de fiziki olarak aramızdan ayrıldı. Gabriel García Márquez, gazateci, yazar, toplumsal yorumcu ve büyük bir romancıydı. Ama Gabriel García Márquez’in herkesin kalbinde “taht“ kurmasını, elbette onun insani bakış açısında aramak gerekiyor. Gabriel García Márquez, her şeyden önce bir sosyalistti. 70’lerde Kolombiya diktatörlügüne karşı en ön saflardaydı.

Latin Amerika’nın bağrından fışkıran Marquez, dünya literetüründe, realizmin sihirli “babası“ olarak adlandırıldı.

Sosyalist görüşü yüzünden, Kolombiya’dan Meksika’ya geçti. “Yüzyıllık Yalnızlık“ ilk Meksika sürgününde kaleme aldı. Büyük yankı yaptı.Yazarın en önemli romanı oldu. “Yüzyıllık Yalnızlık“ 4.kitabı oldu. Marquez, arkasında 10 eser bırakarak, aramızdan, fiziki olarak, ayrıldı.

Marquez’in yazı stili “gerçek ile sihir“ bağlamında yatıyor. Bundan dolayı da, Marquez, “realizmin sihiri“ olarak isimlendirildi.

Marquez, Küba devriminin en sadık savunucusuydu ve Fidel Castro’nun da arkadaşıydı. 1959 yılında, Küba’da, “Küba Haber Ajansı“nda gazeteci olarak ta  çalıştı. Bu yüzden de, dünyada, Marquez’in ailesine  ilk başsağlığı dileyen Küba ve Raul Castro oldu. Küba basınında, Marquez’le ilgili;

“Marquez’in ölümü, hem dünya literatürün sesini,  hem de Küba devriminin en sadık dostunu yitirdi.“ şeklinde  verdi.

Marquez’in yazarlığından etkilenenler ve yolundan yürüyenler çoktur...

Nedense, Marquez, bana, hep, “ailem, ülkem, tanıdığım arkadaşlar, renkler, ritim ve müzik ve dünya zenginliğini...“ hatırlatıyor. Bu yüzden, romanlarını tekrar ve takrar okurum, okuyorum...

Evet, Marquez, fiziki olarak aramızdan ayrıldı, ama bıraktığı eserler ile, dünya görüşü ile hep bizlerle olacaktır.

Kolombiya diktatöryasının başlattığı “Yüzyıllık Yalnızlık“, Gabriel García Márquez’le birlikte, tüm insanlık için,  ebedi bir “ORTAKLIK“ olacaktır.

Selam olsun sana Gabriel!

Ne mutlu büyük yürüyüş için başlattığın yola!

Ne mutlu sana!


Fikret Başkaya'ya Saygı Kitabı Çıktı...





Fikret Başkaya’ya saygı amacıyla hazırlanan “Ulus, Devlet, Entelektüel - Fikret Başkaya’ya Saygı I” ve “Modern Zamanlar Bir Yokmuş Bir Varmış - Fikret Başkaya’ya Saygı II” adlı kitap Notabene Yayınları’ndan çıktı. İki ciltten oluşan kitap, giriş sayfasında “Anlamak Aşmaktır” cümleleriyle başlıyor.

“Ulus, Devlet, Entelektüel - Fikret Başkaya’ya Saygı I” adlı birinci cildin ilk bölümünde, kitabın editörleri Hakan Mertcan ve Aydın Ördek’in Başkaya ile yaptıkları “Fikret Başkaya ile Yaşamı ve Yapıtı Üzerine” başlıklı uzun bir röportaja yer veriliyor.