15 Ağustos 2014 Cuma
Marks'ı aşanlar (2)..
Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com
Marks'ı aşanlar, Marks'ı ”aşındırıyor.” Marks'ı aşındıranlar, kendilerini küçük burjuva akımına kaptırıyor. Devletsizlik, ulussuzluk görüntüsü altında, proleterya ile burjuvazi arasında sıkışıp kalıyorlar. Böylesi durumlarda, tekrar Marksizmin – Leninizmin başlangıç ilkelerine başvurmak zorunluluk oluyor.
Marksizmin – Leninizmin başlangıç ilkeleri nedir?
Fikirlerimi, kolaylık açısından, noktalar halinde yazacağım ve başlıyorum, bir:
İnsan toplumunun evrim tarihinde, sınıflara geçişle birlikte devlet doğuyor: Sınıf – devlet oluyor.
İki: Feodalizmin çözülüp, yerini kapitalizme bıraktığı çağda, uluslar doğuyor: ulus -devlet oluşuyor.
Üç: Devlet - ulus, hem kapitalist toplumlarda, hem de sosyalist toplumlarda vardır. Zira her iki farklı toplumlarda farklı sınıflar vardır.
Dört: Sınıfların ortadan kaldırılması, yalnızca kapitalistler ile büyük toprak sahiplarinin ortadan kaldırılmasıyla son bulmuyor. Kapitalizmden sosyalizme geçişin sınıf yapısı açıktır: Proleterya ve müttefiki emekçi kitleler, emekçi köylülük. Bu şu demek oluyor: Emekçi köylülük, kapitalizmde ”ara sınıf” iken, sosyalist iktidarda, proleteryanın müttefiki olarak devlet yönetimine katılır.
Lenin'in ”Devlet ve Devrim” kitabını, çocukluğumda okumuştum, Bu önemli kitapta, hatırlayabildiğim kadarı ile, şöyle bir tespit vardı:
”Sınıfların ortadan kaldırılması, yalnızca kapitalistlerin ve büyük toprak sahiplerinin ortadan kaldırılması demek değildir. Küçük meta üreticileri var ki, bunlar kovulmaz ya da ezilmez. Bunlarla yaşamayı öğrenmek zorundayız...”
Beş: Komünizme kadar, sınıf – devlet olacaktır. Zira komünizmin alt evresi olan sosyalizmde sınıflar ortadan kalkmıyor. İşçi sınıfı ve müttefiki emekçi kitleler vardır. Sınıflar varsa, hangi toplum modeli olursa olsun devletin ortadan kalkması mümkün değildir. Sınıflar, ancak, sosyalizmin son aşaması olan, komünizmde biter, söner.
Devam etmeden önce, bir parenteze ihtiyacım var.
1917 Ekim devrimi ve sonradan kurulan sosyalist Doğu Avrupa ülkelerinde, sınıflar yok olsaydı, çözülme ve karşı devrimler olmazdı. Unutmamak gerekiyor, küçük burjuvazinin olduğu ülkelerde bile, kapitalizme dönüş tehlikesi her zaman vardır. Bunu başka bir yazıda ele almak mümkündür.
Devam ediyorum.
Marks'ı aşanlar ya da Hasan Balcıoğlu'nun ifadesiyle ”aşındıranlar”, ne yazık ki, küçük burjuva ütopyacıları oluyor. İki sınıf arasında sıkışan bu takım, kapitalizmden sosyalist iktidara geçişte oluşacak devlete yani sosyalist devlete düşmanca karşı çıkıyorlar.
Sonuç mu, şudur: Sınıflar, tam anlamıyla kalkıncaya kadar, sınıf – devlet / ulus – devlet vardır. Sosyalizmin son aşaması, komünizme kadar bu böyle sürüp gidecektir.
Marksizmi ”aşanlara” ya da ”aşındıranlara” iletmek istediğim, politikaya başlangıç ilkeleri bunlar oluyor.
”Aşmak” ya da ”aşındırmak” nedir, bilmiyorum. Türkçe anlamını, hâlâ, bilmiyorum. Ama Arapça anlamı var, babam öğretmişti. Yıl, 1978. Antakya, Dursunlu köyünde, bana, Arapça ile; ”se- naktau Cibal!” derdi.Türkçesi: ” Dağları keseceğiz!”
Dağlar nasıl kesilir?Kesilir, sarp dağlar ”aşılarak” kesilirmiş! Çok dağ kestik.Çok dağ aştık!
Daha çok dağ aşacağız. Daha çok dağ keseceyiz...Dağdan dağa koşacağız. Kestiğimiz dağlarda, işçi snıfının ve tüm ezilen halkların bayrağını dalgalandıracağız!
12 Ağustos 2014 Salı
Ortadoğu’nun Ufalanma Süreci-2
Cemil Gündoğan
cemil_gundogan@yahoo.se
Ulus-üstü Entegrasyon ile Ulus-altı Ayrışma Eğilimleri
Dünya, bir süreden beridir, kimi araştırmacı ve teorisyenlerin “post-modern”, kimilerinin de “geç-modern” diye kavramsallaştırdıkları yeni bir döneme girmiş bulunuyor. Ortadoğu’daki ufalanma sürecini anlamak için bu dönemin bazı özelliklerine de bakmamız gerekiyor.
Yeni dönemin rahatlıkla gözlenen özelliklerinden biri, ulus-üstü düzeyde merkezileşip bütünleşme eğiliminin, ulus-altı düzeyde ise ayrışıp küçük gruplara bölünme eğiliminin güçlenmesidir. Örneğin üst düzeyde Avrupa Birliği türünden merkezi, kıtasal birlikler oluşurken, daha alt düzeylerde kültürel kimlikler, mekanlar, meslekler vs. etrafında şekillenen, fakat çoğunlukla sınırları muğlak yeni topluluklar boy vermektedir.
Bir de sözü edilen iki düzeyin ortasındaki ulusal düzey var. Kural olarak devletler kademesine denk gelen bu düzey, birinci ve ikinci düzeylerdeki güçlenme oranında gerilemekte ve sözü edilen iki eğilime ödemede bulunmaktadır. Mesela bugün Almanya’nın, İsveç’in ya da Hollanda’nın bağımsız yani ulusal bir göçmen politikası olduğunu söylemek zorlama olur. Göçmenlikle ilgili Brüksel’de yapılan düzenlemeler, Almanya’yı da, İsveç’i de, Hollanda’yı da… bağlamakta ve ulusal yasaların ve kararnamelerin yerine geçmektedir. Medeni hukuk, icra hukuku, ticaret hukuku gibi birçok alanda benzer bir merkezileşme ve standartlaşma gözlenmektedir. Henüz AB üyesi olmadığı halde Türkiye’nin önüne konulan AB uyum paketleri veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’de fiilen bir içtihat merciine dönüşmeye başlaması, gelişmenin yönünü gösteren iki tipik örnektir.
Ama ulusal düzeyi kemiren sadece yukarıya devredilen hak ve yetkiler değildir. Bazı hak ve yetkiler de aşağıya, yani yerel yönetimlere devredilmektedir. Bu da dünya ölçeğinde geçerli bir eğilimdir. Mesela Türkiye’de Kürt sorununun çözümü olarak 28 Şubat’tan beri lafı edilen yerel yönetimlerin güçlendirilmesi lafı, bu küresel eğilimden güç almaktadır.
Özetle, ulusal düzey dediğimiz orta kademe, üstteki ve alttaki düzeylerde ters yönlere doğru gerçekleşen hareketlerin sonucunda alan kaybetmektedir ve bu durum, bir komplo olarak değil, dünyanın genelinde ve tarihsel-sosyolojik bir süreç olarak yaşanmaktadır. Ortadoğu da aynı sürecin etkisi altındadır ve bölgedeki ufalanmayı bu süreçten bağımsız olarak ele almak doğru olmaz.
***
Ortadoğu’da Avrupa Birliği benzeri somut bir üst bir yapının ortaya çıkmamış olması, yanıltmamalıdır. Evet, cisimleşmiş bir üst/kıtasal devlet, Avrupa Birliği dışında henüz dünyanın hiçbir bölgesinde yoktur. Ama dünyanın bütün bölgelerinde devletler ötesi birlikleri düzenleyen organlar, yapılar ve kurumlar vardır ve bunların sayısı her geçen daha da artmaktadır. Bakmasını bilen için, Ortadoğu’da da benzer bir eğilimin varlığını tespit etmek zor değildir. Bunu derken sadece İslam İşbirliği Teşkilatı gibi görece eski organizasyonları kastetmiyorum. El-Kaide’nin bölgeyi kucaklayan federal örgütlenmesi de, IŞİD’in sınır aşan örgütlenmesi ve eylemleri de, Müslüman Kardeşlerin bölgede bir İhvan enternasyonali kurma hayalleri de, Selefistlerin bölgesel yayılma çabaları da, İran’ın bir Şii Yayı oluşturma gayretleri de… aynı uluslar-üstü/devletler-üstü eğilimin değişik tezahürleridir. Hatta Abdullah Öcalan’la Yalçın Küçük’ün arada bir telaffuz ettikleri Ortadoğu Birliği/Ortadoğu Konfederasyonu lafları bile -farklı hesaplarla söylenmiş olsalar da- aynı eğilimden güç almaktadır.
Fakat hiç kuşku yok ki, Ortadoğu söz konusu olduğunda, anılan tarihsel sürecin göze en fazla batan sonuçları orta ve alt kademelerde yaşananlardır.
Orta kademede, devletler eski etki alanlarını yitirmektedir. Bugün Ortadoğu’daki hiçbir devlet otuz yıl öncesindeki kadar geniş alanları kontrol edebilecek durumda değildir. General Sisi’nin askeri rejiminde bile devlet, toplumun sadece yarısına hükmedebilmektedir. Türkiye’de ve İran’da halkın neredeyse yarısı, giderek artan oranda, devleti elinde bulunduranların temsilciliğini yaptığı toplumsal kesimlerle bir arada yaşayamayacağı hissine kapılmaktadır (Mısır’da Sisi iktidarından hemen önceki aşama). Libya, Tunus, Yemen, Suriye ve Irak gibi ülkelerde ise devletin kontrol edebildiği alanlar neredeyse haftalık olarak değişmektedir.
Nitekim Türkiye’de genellikle bu kademedeki değişiklikler görülmekte ve yorumlanmaktadır. Dünyadaki çatışmayı, küresel sermaye ile ulusal devletler arasındaki çatışma olarak tanımlayan Mahir Kaynak da, “Kemalist Cumhuriyet saldırı altındadır!” diye feryat eden Perinçek de ara kademede sözü edilen erezyondan hareket etmektedirler.
Açık konuşmak gerekirse, şimdilerde “devlete kumpas kuruldu” lafıyla Erdoğan’ın da dahil olduğu bu devlet-muhipleri korosunun geleceği parlak değildir. Çünkü tarihsel eğilim, devletlerin oluşturduğu ara kademenin daha da incelmesi yönündedir. Bazı uluslararası komploların bu eğilimi sömürmeye çalıştığı ne kadar doğruysa, bunun konspirasyonla ilgili bir gelişme olmayıp tarihsel-sosyolojik bir eğilim olduğu da o kadar doğrudur.
Bir diğer tarihsel-sosyolojik eğilim, ulus-altı düzeyde yeni toplulukların oluşmasıdır. Bu eğilimin bir ifadesi olarak her geçen gün değişik kültürel ilkeler üzerinde şekillenen yeni topluluklar doğmakta, bazı eski kimlikler aktifleşip yeni anlamlar kazanarak toplumdaki eski ulusal tahayyüllerin yerine geçmektedir. Eskiden kendini, bir ve aynı ulusun parçaları olarak gören bazı toplum kesimleri, artık kendilerini yeni biçimlerde tanımlamaya, bazen ulus dairesi içinde hareket ederken bazen de bu dairenin tümüyle dışına çıkmaya başlamaktadırlar. Mesela, dün BAAS’ı kuracak kadar Arap milliyetçiliği bayrağını yükselten Suriyeli Hıristiyan Araplar bugün kendilerini aynı düzeyde ve aynı anlamda Arap hissedebilirler mi? Ya da Nasır döneminin Kıptileri ile bugünkü Mısır’da yaşayan Kıptiler Mısır kimliği hakkında aynı düşünce ve duyguları taşıyabilirler mi? Keza Irak’taki Şii Araplar ile Sünni Araplar eskiden mezhep karşıtlığına rağmen kendilerini aynı ulusun parçaları olarak tahayyül ederlerdi. Özellikle de modern tedrisattan geçmiş şehirli kesim böyle hisseder ve davranırdı. Peki, bugün de aynı şekilde hissedip davranacaklarını söyleyebilir miyiz? Bingazi’nin Araplarıyla Trablusgarp’ın Arapları da Libyalı olmaktan aynı şeyleri anlamıyorlar artık… İlerleyen bölümlerde göreceğiz ki bütün bunlar, Ortadoğu’ya özgü durumlar da değildir. Daha küresel bir durumla karşı karşıyayız.
Bunu derken, orta kademenin, yani ulusal düzeyin artık tümüyle işlevsizleştiğini veya ortadan kalkmak üzere olduğunu söylemek istemiyorum. Bu noktanın henüz çok uzağındayız. Ulusal düzey -ki Kürtler gibi devletlerini kuramamış ulusal topluluklar dışında esas olarak devletler düzeyine denk gelir- hala birçok şeyi belirleyen düzey olmaya devam ediyor. Ancak daha aşağıdaki düzeyde boy veren yeni toplulukların ulusal düzeyi kemirmeye başladığı da bir başka gerçek. Ulusal düzeyin hakim olanı, ulus-altı düzeylerdeki oluşumların ise tarihsel planda güçlenmekte olanı ifade ettiği söylenebilir.
Peki, bütün bu bölünme ve ufalanmaları nasıl tanımlayabiliriz?
Balkanlaşma mı?
Balkanlaşma, meşruiyetleri tartışmalı hale gelmiş ve iç çekişmelere konu devletlerin, dış müdahalelerin de katkısıyla küçük birimler halinde ufalanmasını anlatan bir kavramdır. İlk bakışta Ortadoğu’da yaşanan şeyin bir Balkanlaşma süreci olduğu düşünülebilir. Nitekim bazı yazarlar buradan mülhem Lübnanlaşma kavramını kullanmışlardır.
Bazı önemli veçheleri göz önünde bulundurulmazsa Ortadoğu’daki mevcut sürecin bu kavramla tanımlanmasına itiraz etmek zordur. Fakat bölünmelerin içinde cereyan ettiği tarihsel-küresel bağlamı göz önüne getirdiğimizde, yaşanan şeye Balkanlaşma demek zorlaşır. Çünkü bu kavrama adını veren Balkanlar’da 18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın ilk yarısında şahit olduğumuz çatışma ve bölünmeler, küresel ölçekte entegrist (kaynaştırıcı/kaynaşmacı) eğilimlerin yükselişte olduğu bir dönemde gündeme gelmişti. Nitekim etkileri bu entegrist eğilimin de katkısıyla sınırlı kaldı. Tito’nun, İkinci Dünya Savaşı sırasında işgal edilip küçük parçalara ayrılan Yugoslavya’yı yeniden toparlamayı başarmasın nedenlerinden biri de entegrizmin damgasını vurduğu dönemin tarihsel-sosyolojik eğilimiyle uyumlu bir pozisyondan işliyor olmasıydı. Nitekim aynı Balkan toplulukları 1990’ların başlarında, ama bu kez küresel ölçekli çözülme (disintegration) trendinin etkisindeyken dış müdahaleye maruz kaldıklarında, tespih tanesi gibi dağıldılar. İkinci Dünya Savaşından bütünlüğünü koruyarak çıkabilen Yugoslavya’dan bugün yaklaşık yarım düzine devletin çıkmış olması, küresel ölçekli tarihsel-sosyolojik eğilimlerin, içerideki toplumsal ve siyasal gelişmeler üzerinde ne tür etkilerde bulunabileceğini gösteren bir örnektir. Meselenin bu boyutunu göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki, Balkanizasyon kavramı, Ortadoğu’daki mevcut bölünmeleri bazı açılardan izah etmekle birlikte, bu bölünmelerin arkasındaki önemli bir tarihsel-küresel faktör hakkında bir şey söylemediği için sınırlı bir açıklama gücüne sahiptir.
Geleneksel bölünmeler mi?
Ortadoğu’daki süreci, sadece mezhep ve tarikat gibi geleneksel bölünme etkenleriyle izah etmenin de benzer sorunları vardır. Doğrudur, bunlar da günümüz Ortadoğu’sunda birer bölünme etkenidirler. Fakat dünden farklı olarak, küresel ölçekte hissedilen bir çözülme eğilimiyle bir arada işlemektedirler. Dolayısıyla Ortadoğu’da olup bitenleri klasik bölünme etkenleriyle izah etmek, tıpkı Balkanizasyon kavramlaştırmasında olduğu gibi olayın önemli bir boyutunu göz ardı etmek anlamına gelecektir.
Fakat asıl terslik, Ortadoğu’da yaşanan ayrışmaların sadece geleneksel çizgiler üzerinden yürümüyor olmasıdır. Türkiye, Mısır, Suriye, Tunus gibi ülkelerdeki en keskin bölünmeler, tarikatsal veya mezhepsel bölünmeler değildir. 19. yüzyıldan beri işleyen Ortadoğu’ya özgü bir modernizm programının hayat verip güçlendirdiği toplumsal kesimler ile buna gelenekselcilik zemininden itiraz edenler arasındaki bölünmelerdir. Bu tarz bir bölünme tamamıyla modern bir fenomendir ve bunu geleneksel bölünmelerle aynı terimlerle tanımlamak doğru olmaz.
Toparlarsak, Ortadoğu’daki bölünme ve ufalanmaları klasik Balkanizasyon süreçleriyle veya geleneksel bölünmelerle izah etmek doğru değildir. Dünyanın içine girdiği yeni dönemde öne çıkan uluslar-üstü bütünleşme ve uluslar-altı ayrışma eğilimlerinin etkisiyle oluşan yeni toplulukları da kucaklayan yeni bir kavramlaştırmaya ihtiyacımız vardır. Bu yazıda kullanılan cemaat (community) kavramı işte bu ihtiyacı gidermek amacıyla düşünülmüştür. Dünya, adına “post-modern” veya “geç-modern” denilen yeni dönemle birlikte, ulus-altı düzeyde bir cemaatleşme sürecine girmiştir, Ortadoğu da yaşanan ufalanma, bir yanıyla bu eğilimin ifadesidir.
Buradaki “Cemaat” sözcüğünü sevmeyenler olabilir. Öncelikle dini oluşumları akla getirdiği için. Bu açılardan sorunlu bir kavram olduğunu ben de kabul ediyorum. Zira buradaki anlamıyla dinsel olmayan gruplaşmaları da ifade ediyor. Böyle olmakla birlikte, daha iyi bir kavram buluncaya kadar kullanmakta bir sakınca görmüyorum.
Gelecek yazıda cemaatleşmeye bakmaya devam edeceğiz.
2014-08-12
11 Ağustos 2014 Pazartesi
Osman Firat ve Cahit Sitki..
Dr.İsmet
Turanlı
Yeğenim Osman Fırat’ın ani
vefatı ve Cahit Sıtkı.
Daha genç yaşta yeğenimin
aniden vefiyatı beni çok üzdü. Ölüm üstüne en çok ve en
duygulu şiirleri Cahit Sıtkı yazmıştır. Son Diyarbakırdaki tıp
kongresini ziyaretimde Cahit Sıtkı müzesine gittim. Restorasyon
sebebi ile kapalı idi. Kapıda bir ünüversiteli gençle
karşılaştım. Onlara Cahit Sıtkı’nın kürtçe bir şiiri
olduğu söyleniyordu, onu görmek için geldiğimi söyleyince,
böyle bir şiiri varsa onlarında bilmek istediklerini , kendilerine
göndermemi rica ettiler. Şayet onun kürtçe yazılı şiirini
bilen varsa bana bildirmelerini istirham edeceğim.
Cahit
Sıtkı ‘’Otuzbeş yaş’’ şiiri ile yılın devlet şiir
ödülünü alınca ozaman biz gençlerin dilinden düşmeyen bir
şair oldu. Bir ölünün ardından söylenebilecek en güzel
mısraları o yazmıştı. Onun o güzel mısralarından örnekler
beni teselli eder diye düşündüm.
OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİR’inden
bir kıta.
Neylersin ölüm herkesin
başında.
Uyudun
uyanamadın olacak.
Kimbilir
nerde, nasıl, nasıl, kaç yaşında?
Taht
misali o musalla taşında.
GÜN
EKSİLMESİN PENCEREMDEN.
Ne
doğan güne hükmüm geçer,
Ne
halden anlayan bulunur;
Her
mihnet kabulüm, yeter ki,
Gün
eksilmesin penceremden!
PERİŞAN SOFRA
Öldü;
ne rüzgarlar girdi içeri,
Ne
bir kuş havalandı pencereden
Öldü;
kimse görmedi melekleri;
Sorma
nasıl habersiz gitti giden.
MEZARLIK
Ve
şehrin Şenliğine karşılık
Susar
servileriyle mezarlık .
Susar
ve hatırlar: - Bu kırık
Aynadaki
hazin perişanlık
Sizindir, siz gafil, siz bihaber
İnsanlar
bilseydiniz ne bekler
Bir
gün açmak için bu çiçekler;
Ölülerin
sükunu çiçekler.!
SANATKARIN ÖLÜMÜ
Gitti
gelmez bahar yeli,
Şarkıl
yarıda kaldı.
Bütün
nahçeler kilitli;
Anahtar
Tanrıda kaldı.
Geldi
çattı en son ölmek.
Ne
bir yemiş, ne bir çiçek;
Yanıyor
güneşte petek;
Bütün
bal arıda kaldı.
MEMLEKET İSTERİM
Memleket
isterim
Ne
zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
Kış
günü herkesin evi barkı olsun;
Memleket
isterim
Yaşamak,
sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa
bir şikayet ölümden olsun.
ŞAŞIRDIM KALDIM
Kalmadı
ümidin soluk ve cılız
Işığında
bereket.
Ve
ölüm, kapımda kişner, sabırsız
Bir
at oldu nihayet.
ÖLÜM (I)
Sözünde
durmadı mavi gökler;
Gün
kararıyor gitgide ölüm.
Akşam
yeli nedameti söyler;
Nedamet
yer etti bende ölüm.
Ne
yapsam, gün doğmuyor gönlümce;
Sudur
akar kendi bildiğince,
Hangi
pencereye koşsam gece;
Gitmiyor
bu can bu tende ölüm.
Ne
vefasız geçmişten hayır var,
Ne
gelecekten imdada koçar,
Çoktandır
tekneyi aldı sular;
Çoktandır
ümitler sende ölüm.
ÖLÜM
(II)
Ey
kurumaz menbaı sukutun,
Işığı
güneşten zinde ölüm,
Altında
şu alçalan bulutun.
sendedir
umduğum müjde ölüm.
Aynada zifiri bir gecedir,
Bütün
zülüm bu suçsuz kalbedir;
Sabır
tesbihim kopmak üzredir.
Ne
gün kalkacak bu perde ölüm?
Ne
gün aslında dönecek bu ten?
-
Taş, toprak, çiçek, su veya maden-
-
Ruha ebediyeti vadeden
Efsanevi
yalan nerde ÖLÜM?
ŞUBAT GÜNÜ
Kim
ne bilsin neydi beni uyutan?
Uyanamadığım
o sabah uykudan.
ÖLÜMDEN
SONRA
Öldük,
ölümden bir şeyler umarak,
Bir
büyük boşlukta bozuldu büyü.
Nasıl
hatırlamazsın o türküyü,
Gök
parçası, dal demeti, kuş tüyü,
Alıştığımız
bir şeydi yaşamak.
Şimdi
o dünyadan hiçbir haber yok;
Yok
bizi arayan, soran kimsemiz.
Öylesine
karanlık ki gecemiz,
Ha
olmuş ha olmamış penceremiz;
Akar
suda aksimizden eser yok.
DESEM Kİ....
Desem
ki vakitlerden bir nisan akşamıdır,
Rüzgarların
en ferahlatırcısı senden esiyor.
Sende
seyrediyorum denizlerin en mavisini,
Ormanların
en kuytusunu sende gezmekteyim.
Senden
kopardım çiçeklerin en solmazını.
Sende
tattım yemişlerin cümlesini.
Desem ki sen benim için,
Hava
kadar lazım,
Ekmek
kadar mübarek,
Su
gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin,
nimettensin!
Desem
ki...
İnan
bana sevgilim inan.
Evimde
şenliksin, bahçemde bahar,
Ve
soframda en eski şarap
Ben
sende yaşıyorum,
Sen
bende hğkum sürmektesin.
Bırak
ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgarların,
nehirlerle, kuşlarla beraber.
Günlerden
sonra bir gün.
Şayet
sesimi farkedemezsen,
Rüzgarların,
nehirlerin, kuşların sesinden
Bil
ki ölmüşüm.
Fakat
yine üzülme, müsterih ol;
Ve
neden sonra
Kabirde
böceklere ezberletirim güzelliüini,
Tekrar
duyduğun gün sesimi gökkubbede,
Hatırla
ki mahşer günüdür
Ortalığa
düşmüş seni arıyorum.
(
Bu şiir Cahir Sıtkı’nın en sevdiğim şiirlerinden biriridir.
Gençlere tavsiyem benim gibi bu şiiri ezbere bilmeleri ve
sevgililerine okumalarıdır.)
KUŞLAR
Aşkımı kuşlara sor sevgilim;
Öleceğim
günü kuşlar bilir.
BİR
DE BAKTIM Kİ ÖLMÜŞÜM
Birde
baktım ki ölmüşüm!
Dünya
sönmüş başucumda;
Bir
türlü gözümden gitmez.
İNSAN
OĞLU
Ölmek
varsa günün birinde gayri,
Göz
nuru, el emeği, alın teri
Yaşadığım
iyi kötü gönleri
Değişmem
hiçbir cennet masalına
YANLIŞ BİLMESİNLER BENİ
Bahçem
ağaçlardan, çiçeklerdendir,
Evim
taştan yapılmış.
Annem
kardeşim gibi severim
Ağaçları,
taşları, çiçekleri
Hepswine
dair hatıralarım var,
Kimi
acı kimi tatlı hatıralar.
Bu
ağaç servi olmadan,
Bu
taşa kitabem yazılmadan,
Bu
çiçek kabrime çelenk diye getirilmeden,
Söyleseniz
beni onlara kuşlar,
Yanlış
bilmesinler beni.
BİR
ÖLÜNÜN ARDINDAN
Kabrime
çiçek getirenlere gülerim;
Gafil
kişilermiş vesselam,
Bilmezler
ki bu kabirle yoktur alakam;
Ben
o çiçeklerdeyim, ben bu çiçeklerim.
BUGÜN
HAVA GÜZEL
Bu
nisan rüzgarı da şahadet eder,
Bütün
insanları kardeş biliyorum,
Cümlenin
sağlığına duacıyım.
Şayet
ölürsem,
Helallaşmağa
vakit kalmadan,
Hatırdan
çıkarmayın beni;
Dünyaya
benden selam olsun.
Her
nefes alış verişiniz.
YALAN
Ne
var ki sanki park olduysa eski mezarlık?
Yalandır,
yıllar falan geçmemiş aradan;
ÖLÜM
TEHLİKESİ
Ben
geliyorum demez demez ki ölüm
Keza
bela adım başınadır
Kişi
evde gerek akşamları
Ölürse
helalaşarak ölür.
BUGÜN CUMA
Bugün
Cuma;
Büyükannemi
hatırlıyorum.
Dolayısıyle
çocukluğumu,
Uzun
olaydı o günler!
Yere
düşen ekmek parçasını
Öpüp
başıma götürdüğüm günler!
O
zaman inandığım gibi,
Sahiden
bir öbür dünya varsa eğer,
Orada
cumaysa bugün,
Başında
nulutlardan beyaz örtüsü,
Büyükannem
namaz kılmaktadır.
Dilerin
unutmasın beni .
(Osman
çocukluğunda bir kış anneannesinin yanında kalmıştı)
PAYDOS
Yaş
ilerliyor... Artık geçti bizden:
Gün
gelince biz değilmiyiz ölen?
Cenazemiz
yerde kalmasın dostlar!
BEN
AŞK ADAMIYIM
Hayır
sahibi omuzlarda giden tabut.
Derdim
ki: ‘’ Elbet bir ağlayanım olur benim de;
Ramazan
geceleri Yasin okuyanım.
Baharda
kabrime menekşe getirenim de’’
SU
SESİ
Nasıl
kızayım
Uykumu
kaçırdığına,
Değirmene
akan su!
Sesin
öyle güzel ki,
Duymak
isterdim
Öldükten
sonra bile.
AKIBET
Sela
verildiğine göre,
Camiikebir
mahalllesinde,
Günlerden
Cuma olmadığına halde,
Muhakkak
ölü var mahallede.
İşte
olacağımız bu cenaze;
Geçiyor
caddeden vakur ve sade,
Dalgalar
misali omuzlar üzerinde.
ANACIĞIM
Birgün
sılaya geldiğimde,
Birşeyler
sezersen halimde,
Hiç
şaşmayasın anacığım.
Başımı
koyup dizlerine,
Uzun
uzun ağlıyacağım
Bütün
insanların yerine.
TEREKE
Ben
ölürsem bir şey değil;
Ne
olursa garip eşyama olur.
Ismarlamadır
elbisem, pardesüm;
Her
ayağa göre değil kunduram;
Bu
kravat ben bağladıkça güzeldir.
DAVET
Gel
diyordu uykumda ölüler gelİ
Ne
hayal ettinse kavuşmak mümkün.
Suyun,
ateşin ötesinde sütün
Birşey
varki, hayattan daha güzel.
İNSAN
HALİ
Bana
da yolculuk göründüğü gün,
Bulunmasına
bulunur sanırım
Tabutumu
taçıyacak üç beş dost;
Arkamdan
ağlayacak bir kızcağız.
İstamama
o dehşet gün gelip çatsınİ
Bana
kimseler anam kadar yanmazç
YANLIZLIĞIMIZ
Koskoca
Tanrı gökler ardında,
Beyler,
paşalar saltanatında,
Birçokları
sefalet katında,
Mecnun’u
Leyla’sı vuslatında,
Kim
yanlız değil ki hayatında?
Ya
ölüler serviler altında?
Köln. 09.08.14
7 Ağustos 2014 Perşembe
Mahmud Derviş...
Ölümünün 6.yılında, ”ölümsüz şair, Mahmud Derviş anılıyor.
”Bağımsızlık ve Kurtuluş projelerinde Aydınların Rolü”
Katılımcılar:
Hikaye yazarı: Ekrem Müslim
Sanatçı: Halid Jevrani
Öğretmen: Iyman Hammuri
Panel yöneticisi:Dr. İbrahim Abu- Heşheş.
Zaman: Cumartesi. 9.08.2014. Saat: 18.00
Yer: Mahmud Derviş Müzesi. Al-jelil salonu (Filistin).
Kardelen Soğanının Bahar Aşkı…
Asmên Ercan Gür
Bıçak gibi keskin ve soğuk rüzgarların estiği bir kış günüydü. Evrenin büyük ve sevimli yıldızı güneş, sıcak kolları ile yeryüzündeki her şeyi kucaklıyordu. Bu sıcak etki ile böyle günlerde soğuk rüzgarlar hükmümsüz kalıyordu. Bu günlerin birinde bu sımsıcak sevgiye Kardelen soğanı bu sevgiye karşılık vermek istedi…
Güneşin ılık ışıkları ile su damlalarına dönüşmeye yüz tutmuş kristalize kar tanelerinin incelmiş tabakası altındaki Kardelen filizi usul usul kıpırdanmaya başladı. Nasıl kıpırdanmasın ki; su ve güneş ışıklarının kol kola oynadığı ‘renkler cümbüşü’ oyunu başını döndürmüş, aklını başından almıştı. Duyduğu mutluluk ve heyecana yenik düşerek; bir iki güne kalmadan; ürkek ve narin boynunu yumuşamış toprağı delip kristalize olmuş kar tanelerini de öteleyerek doğruldu…
Tekrar, yine, yeniden hayata; “mawê xer di! (merhaba!” dedi. Topraktan aldığı en güzel renklerini güneşe ve mavi gökyüzüne hediye etti. Onca karanlık günden sonra öylesine mutlu olmuştu ki Kardelen filizi…
Ancak bu mutluluğun doruğa çıktığı anlarda tuhaf bir korku da içten içe onu yokluyordu. Böyle anlarda mutluluğu yarım kalıyor ve yaşadığı bu dugudan nefret ediyordu…
Yine de kendini sorgulamadan edemiyordu: “Nedir bu çelişki? Bu güzel buluşmayı yaşıyorum ama; sanki diğerlerinden biraz farklı gibi…” diye ürpererek iç geçiriyordu. Bu sefer yalnız değildi Kardelen filizi. Nedense beraberinde kuşku ve korkularını da getirmişti. Bu duygularını zor da yok saydı, her daim yüzleşmekten ve sorgulamaktan kaçındı, erteledi bu duygularını. “Aman! Biraz tadını çıkarayım bu güzel havanın ve sıcaklığın…” diyerek…
Bunu diyordu ama bir tarafdan da; “Yok canım! Olur böyle bazen arada bir soğuk esintiler…” demekten de kendini alamıyordu. Bu duygulara iç geçiriyordu…
Sonraki bir kaç gün güneş hiç görünmedi. Böyle olunca ortalığı soğuk rüzgarlar kasıp kavurdu. Gökyüzünü beyaz, gri yüksek bulutlar;
dağların yamaçlarını da beyaz bir sis ve duman kaplamıştı. Bu yaklaşmakta olan tipinin habercisiydi. Bütün bu olan bitenler karşısında çılgına döndü Kardelen filizi. “Yer yarılsa da içine girsem!” diye düşündü; bilgisizliğinden, utancı ve kederinden…
Yanı başında kara gövdesi ile yıllara meydan okuyan şekok ağacına* baktı. Gözleri, henüz uykuda olan tomurcuklanmamış kuru dallarına takılınca, hepten söndü bütün umutları. Vücuduna çekilen can suyu o an buz kesti. Böylece bahara kavuşmak için yüreğinde yaktığı sevda ateşi de söndü, an be an…
Ona hayat veren, ona can veren su damlaları çoktan buz kristallerine dönmüştü bile. Sanki; oynanan bu oyunda hiç suçları yokmuşçasına. Kardelen filizi çaresizce bu kabusu bir an önce sona erdirmek için ince, narin gövdesini soğuk rüzgara ve havada dans ederek düşen kar tanelerine teslim etti…
Doğa bir kez daha bu vahşi ve amansız oyununu oynamıştı. Bu oyunda; bilgisizliğe, zayıflıklara ve aldanılmışlıklara yer yoktu. O, bu oyunu devamlı oynuyordu ve oynamaktaydı. Bu hep böyle oldu. Ta ki; insanoğlu ateşi, tekerleği ve buğdayı bulup da toprağa bağlandığı yerleşik hayata (cehenneme) geçinceye kadar…
Ondan sonrası mı? Ondan sonrası; kurallar ve oyuncular değişti. Daha çok Kardelen zamansız ve apansız toprağa düştü ve hala da düşmekte. Şimdilerde yaşamda kalanlar için utanılacak bir yaşam var ve her şey ters yüz, alt üst olmuş durumda…
Kardelen soğanı; “ışığın donuk boşluğunda”** geçici bir yenilgi yaşamıştı. Ama sonraki yıllar tekrar ve yeniden; ölüme ve bütün kötülüklere inat, barışa ve sevgiye, çocukların gülüşüne yani hayata, hep “Ma wê xer di!”*** dedi ve hala da demekte. Onca olanlara rağmen…
--------------
* Armut ağacının küçük meyveli aşılanmamış yabanıl türü.
**öğretmen-yazar Nilüfer Altınbaş’a ait bir söz.
*** Dêsim Zonê Ma-Zazaki-Kırmanc’ki dilinde: Merhaba.
6 Ağustos 2014 Çarşamba
Ortadoğu’nun Ufalanma Süreci : Cemaatleşme (1)
Cemil Gündoğan
cemil_gundogan@yahoo.se
IŞİD’in Musul’u işgali, Ortadoğu’daki gelişmeleri hızlandırdı. Bir süre öncesine kadar fantezi olarak nitelenip bir kenara bırakılan senaryolar bölgede aktif bütün aktörlerin açıkça tartıştıkları alternatiflere dönüştü. Güneyli Kürtlerin bağımsızlık ilan etmesi veya Suriye ve Irak’taki Sünnilerden oluşan yeni bir Ürdün inşa edilmesi gibi seçenekler, artık günlük ve aleni tartışma konuları arasında.
Ortadoğu’nun küçük küçük parçalara bölüneceğini daha önce yazanlardan birisi olarak bu gelişmelerin benim açımdan sürpriz bir yanı yok. Ortadoğu’daki devletler şöyle ya da böyle ufalanıyor ve ufalanmaya devam edecekler. Ufalanmak derken illa ki verili devlet sınırlarının değişmesi anlaşılmasın. Bazı durumlarda o da olacaktır, ama sınırlar değişmeden de ufalanmak mümkündür. Nitekim henüz resmen bölünen devlet yok gibidir, ama dün birer tane olan Irak, Suriye ve Libya yerine bugün 3 adet Irak, en az 3 adet Suriye ve yine en az 3 adet Libya var. Fas’tan Yemen’e oradan da Pakistan’a kadar bölgeye bakan herkes ufalanma eğilimini görmekte zorlanmaz.
Görülmeyen, daha doğrusu tartışma yaratan konu, İran ve Türkiye gibi görece istikrarlı devletlerin bu süreçten nasıl etkilenecekleridir. Örneğin Yeni-Osmanlıcı Türklerle bazı Hamidiyeci Kürtlere bakılırsa, Ortadoğu’daki diğer devletleri doğrayan bu süreç, sıra Türkiye’ye geldiğinde duracak, hatta tersine dönüp Türkiye’yi büyütecektir.
Peki, bu mümkün mü?
Bunun, en hafif deyimle ham bir hayal olduğunu çok önceleri yazmıştım. Kanımca Türkiye ve İran gibi devletlerin mevcut süreçte elde edebilecekleri en büyük başarı, mevcut hallerini koruyabilmek olabilir. Türkiye’nin Öcalan’ı kullanmaya çalışarak ulaşmaya çalıştığı şey de esasen budur. Bunları bir kez daha tekrarlayarak bıkkınlık yaratmak yerine, ufalanma sürecinin arkasında yatan, fakat fazlaca sözü edilmeyen bir faktörü, tarihsel-sosyolojik cemaatleşme sürecini ele alarak konunun daha doğru zeminlerde tartışılmasına katkıda bulunmak istiyorum.
***
Ama konunun kendisine gelmeden önce meseleyi tartışabilmek için gerekli olan bir ön koşula değinelim. Ortadoğu’daki ufalanma sürecinden bahsedilince bazılarının aklına hemen yabancı güçler gelir. Örneğin İslamcı kesime göre mevcut parçalanma, Hıristiyan âleminin, güçlenmekte olan İslam’ın önünü kesmek için Yahudilerle işbirliği içinde sahneye koyduğu “menfur” bir planın ürünüdür. Çoğu durumda içi dışına çıkmış bir dinciyi andıran bazı anti-emperyalist solcuların iddiaları da buna benzer: Bölgedeki iç savaşların, yıkımların ve bölünmelerin temel sebebi, emperyalizmin böl ve yönet taktikleridir.
Bu tür görüşler, bazı güncel veya tarihsel gerçekleri çıkış noktası olarak almakla birlikte olup biteni açıklamakta yetersizdirler. Çünkü diğer sebepler bir yana, konuyu dış dinamiklerle izah etmeye çalışırlar. Bu tür görüşlerin açıkça ifade edilmemiş ortak bir varsayımı vardır: ulusal aktörler, bazı kusurları olsa bile esasen temizdir, masumdur veya vicdan sahibidir; dış güçler ise melun, açgözlü, vicdansız ve katil. Bu durumda bütün melanetlerin kaynağı olarak yabancı güçleri görmek bir kaçınılmazlık haline gelir. Örneğin öyle yazılar vardır ki Ortadoğu’daki neredeyse bütün kötülüklerin kaynağının Amerika’nın “Yeşil Kuşak” politikası olduğunu iddia ederler. Bu iddia gerçeği yansıtmıyor. Doğrudur; Batılı emperyalist güçler, rakipleri Sovyetler Birliği’ni kuşatmak ve tek tek ülkelerdeki sosyalist hareketleri boğazlamak için bir zamanlar İslamcılığın gelişmesine ciddi destek verdiler. Ve bu politika, Ortadoğu’da, bizimki de içinde olmak üzere birkaç kuşağın kırılmasında ciddi rol oynadı. Böyle olmakla birlikte, Ortadoğu’da son otuz yıldır şahit olduğumuz melanetlerin kaynaklarından ve asli faillerinden biri olan İslamcılık, bazılarının büyük bir iman gücüyle iddia ettiği gibi, “Yeşil Kuşak” politikasının veya CİA’nın ürünü değildir. Tıpkı Kürt Hizbullahı’nın –bazılarının düşündüğünün tersine- JİTEM mahsulü bir şey olmaması gibi.
Bu hareketlerin kendi dinamikleri vardır ve bunlar esas olarak içseldir. Kadın recmeden İran’lı mollaların da, barbarlığı seyirlik bir şova dönüştürmeyi gelişme stratejisinin bir parçası haline getirmiş olan İŞİD’in de, Diyarbakır sokaklarında satırla adam doğrayan Kürt Hizbullahının da, Lübnan’daki kamplarında kendi yoldaşlarını sözde yargılarken işkence eden veya öldüren PKK’nin de, İran Pasdarlarının önüne düşerek Doğu Kürdistanlı Kürt partilerini kırımdan geçiren Irak KDP’sinin de eylemlerinin kaynağı öncelikle içeridedir.
“Bunlar dünün örnekleri, geçti gitti”, diyemezsiniz. Çevrenize biraz sorgulayıcı gözlerle bakınız, IŞİD Suriye Kürdistanı’nda PYD kontrolündeki köylerde katliam yaptığında PKK zarar gördü diye içten içe sevinen PKK muhalifi insanlar görmekte zorlanmazsınız. Üstelik bunların bir kısmı da 12 Eylülden sonra yurt dışına kaçtıklarında IŞİD’in katlettiği o ailelerin evlerinde misafir olup ekmeklerine ortak olmuş insanlardır. Kendimizi kaldırmayalım; aşiret çatışmasında düşmanını patosa atarak öldürme fantezisi kuran, katlettiği Kürt gerillalarının kulak memelerinden yapılmış bir tespihle dolaşan ya da kendisinden ayrılmak isteyen karısını sokak ortasında kasap bıçağıyla doğrayan insanların “normal” hatta “kahraman” olarak karşılandığı bir toplumsal yapıdan ve kültürden bahsediyoruz. Bu durumda barbarlığın, vahşetin, şiddetin vs. köklerini sadece dışarıda aramanın inandırıcılığı olabilir mi?
Kısacası, Ortadoğu’nun ufalanması veya Ortadoğu’da İslamcılığın barbarlıkları denilince CİA’dan evvel düşünülmesi gereken şeyler var. CİA yokken de İslamcılık vardı ve yarın CİA ortadan kalksa bile muhtemelen İslamcılık benzeri bir şey yaşamaya devam edecektir. CİA’nın yaptığı, modernizmin ve sosyalist hareketin uzunca bir süredir kenara itmiş olduğu bir ideolojik-siyasal-sosyal hareketin kendini toparlamasına ve savaşçı niteliklerini geliştirmesine yardımcı olmaktı. Ve bunu başardılar da. Fakat bu başarının devamında bazı İslamcı örgütlerin Ortadoğu’da yeni bölünme etkenleri olarak sahneye çıkmış olmaları, bu ufalanmanın bir CİA tezgâhı olduğu anlamına gelmez. Çünkü gelişmenin kendi mantığı vardır; onu ilanihaye harici komplolarla yönlendiremezsiniz. İslamcılık da Batılı gizli servislerin ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerin desteğiyle güçlendikçe kendi ajandasını daha fazla öne çıkarmaya ve iktidar alanlarını genişletebilmek için gerektiğinde kendi patronlarıyla da kavga etmeye başladı. Müslüman Kardeşler’in, El-Kaide’nin, IŞİD’in veya Tayyip Erdoğan’ın bir yandan Batılı emperyalist devletlerle işbirliği yaparken diğer taraftan onlarla çekişmesi, bunun bir ifadesidir.
İlişki bu hale gelince, Batılı emperyalist güçlerin dün destekledikleri İslamcılığın etkisini bugün sınırlamak istemeleri, en azından İslamcı hareketleri kontrol etme imkânının daraldığı ülkelerde bunu yapmaya çalışmaları ve bu bağlamda Ortadoğu’daki devletlerin küçülmesine katkıda bulunan komplolar tezgâhlamaları, sürecin “doğal” bir parçasına dönüşmektedir. Bu cümleden olmak üzere, Batı’nın Ortadoğu’daki ufalanma sürecine hizmet eden komplolar tezgâhladığı tespitinde bir yanlışlık yoktur. Sadece “Batı” adı altında yekpare bir güç olmadığını bilmek kaydıyla. Zira Batı’yı oluşturan değişik devletlerin değişik amaçları, hedefleri ve stratejileri vardır ve bunlar birbirlerini bazen desteklerken bazen de çelerler.
Tespit doğru olmakla birlikte, Ortadoğu’daki güncel gelişmeleri bu komplolarla izah etmek, bir cin-peri masalı anlatmaya benzer. Yabancıların tertiplediği komplolar, sözü edilen ufalanmalara katkıda bulunsa da bunlar nihayetinde dış faktörlerdir. İçeride karşılıkları olmadığı müddetçe başarıya ulaşama şansları çok azdır. Kazara ulaşsalar bile kalıcı olamazlar. Güncel bir örnek açıklayıcı olabilir:
Amerika, bir süredir Erdoğan’dan rahatsızdır ve 17-25 Aralık operasyonlarında gördüğümüz üzere onun ayağını kaydırmak için komplo tezgâhlamaktadır. Ama içeride ciddi bir karşılık bulmayınca bu komplolar bir türlü amacına ulaşamadılar. Nitekim 25 Aralıktan da geriye, biraz daha kuşatılmış, ama tabanını biraz daha kemikleştirmiş bir Erdoğan ile bir video kaydı kaldı: Kutsal kitaplarda tasvir edilen gökten yıldırım yağdıran peygamberler edasıyla “Ocaklarına ateş düşsün!” bedduası yapan Pensilvanya’daki bir dini liderin mucize yapma gücüne ve kudretine şahit olmamız için düzenlenmiş bir ayinin video kaydı.
Böyle olmakla birlikte, kuşkunuz olmasın ki, içeride karşılıkları oluştuğu gün (ki Gezi’den beri gidişat artık o yöndedir), 25 Ocak’takinin onda biri küçüklüğünde bir komplo bile Erdoğan’ın ayaklarını yerden kesmeye yetecektir. Dolayısıyla hariçten tertiplenmiş komploları görmek ne kadar gerekli ve önemliyse iktisadi, toplumsal, siyasal, kültürel vb. yapılarda karşılıkları olmadığı müddetçe bu komploların gelişmeleri belirleme gücünde olamayacağını bilmek de o kadar önemlidir.
Özetlersek, Ortadoğu’daki bölünme ve ufalanmaların esas nedeni, devletin ve onunla geniş ideolojik ortaklık alanlarına sahip siyasal güçlerin iddia ettiği gibi, yabancı güçlerin tertiplediği komplolar değildir. Tersine, bu komplolar, çoğu kez içerideki sosyal, kültürel, tarihsel vb. gerginliklerin ve çatlakların üzerine inşa edilirler. Dolayısıyla mevcut süreci doğru anlamak için öncelikle bu baskın komplocu mantığın terkedilmesi gerekiyor.
Fakat bu terk ediş, gerçeği görebilmenin sadece ön koşuludur. Asıl iş ondan sonra başlıyor: ufalanmaya katkıda bulunan faktörlerin sistematik bir analizi. İşte bu noktada analize dahil edilmesi gereken çok sayıda faktör var. Girişte söylediğim gibi ben bunlardan tarihsel nitelikte olan bir tanesine dikkat çekeceğim: Bir süredir toplumları etkisine almaya başlamış olan cemaatleşme eğilimi. Takip eden yazılarda cemaatleşmenin tarihsel bağlamını, sosyalleşmeyle olan ilişkisini ve global karakterini ele alarak konuyu biraz daha somut hale getirmeye çalışacağım.
5-8-2014
------------------------------
Not: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tavrımı soranlar oluyor. Kullanabilseydim oyumu Selahattin Demirtaş’a verirdim. Sebepleri haddinden fazla açık olduğundan, konuyla ilgili özel bir yazı yazma gereği görmedim.
2 Ağustos 2014 Cumartesi
FAŞİZM ÜZERİNE İKİ YAZI
Behice Boran
Faşizm Üzerine yazılmış olan ve Behice Boran'a ait bu iki yazı
1945'lte Ant degisinde yayınlanmış yazılarıdır. Yazılar, Yurt
ve Dünya Dergisinin 20. sayısından alıntılanmıştır. Katkıları
dolayısıyla Nezih Kazankaya ve Şahin Acar'a teşekkür ederim.
BİR CEMİYET SİSTEMİ OLARAK FAŞİZM
BEHİCE BORAN
Harbi demokrasi cephesinin kazanmasından sonra, artık faşistler
bile, demokrattan fazla demokrat kesilerek faşizmi kötülemeğe
koyuldular. Faşizm ve demokrasi kelimeleri ile yapılan ve
çeşitli memleketlerdeki basını istilâ eden mugalata içinde,
nerdeyse gerçek demokratlar kaybolacak. Ortalama bir okuyucunun bu
keşmekeş içinde doğruyu yalancıdan ayırıp kendi yolunu bulması
ne kadar güç olsa gerek.
Faşizm, belirli tarihî şartlar altında meydana gelmiş olan
belirli bir cemiyet- devlet sisteminin adıdır. Bu ad, İtalya'da
Mussolini'nin temsil ettiği rejimden alınmadır; fakat bugün
faşizm artık sadece İtalya'da 1922-1943 yıllarında ömür
sürmüş bir rejimin hususî adı değildir. Faşizm, tek bir
memleket için kullanılan has bir isim olmaktan çıkıp, bir
cemiyet sistemi örneğine ve o örneğe uygun rejimlere verilen
âdeta bir cins isim olmuştur. Faşizm, içinde belirdiği cemiyetin
tarihî, mahallî şartlarına göre çeşitlenmeler,
hususiyetler gösterir, fakat bütün faşist rejimlerde
müşterek esas vasıflar vardır; bunların mevcut olup olmadığına
göre bir rejimi faşist veya faşist değil diye
vasıflandırabiliriz.
Faşist rejimi en esas, ayırıcı vasfile bir cümlede ifade etmek
lâzım gelirse diyebiliriz ki faşizm, hususî büyük sermaye
guruplarının, bilhassa malî sermaye ve ağır-sanayi ve harp
sanayii sermayesi guruplarının açık, şiddetli bir teröre
dayanan diktatörlüğüdür.
Birinci Cihan Harbi'nden önce, faşizme götürecek şartlar ve
hareketler belirmişti. Harp, bu şartlan kuvvetlendirdi.
Harpten sonra Avrupa memleketlerinde, bilhassa İtalya ve Almanya'da
inkılâpçı bir durum meydana geldi, fakat inkılâp hareketleri
gelişip gerçekleşemedi. Büyük sermayenin tazyiki altında
içtimâi-iktisadî mevkiini kaybetmekte olan ve büsbütün
kaybedeceğinden korkan orta ve alt orta tabakalar ve maceracı,
dejenere unsurlar, siyasî guruplaşmalar ve hareketler halinde
beliren faşist gelişmeleri desteklediler, bu hareketlere yem
oldular. Büyük sermaye gurupları ve onlara âlet olan devlet
teşekkülleri, halktan gelen inkılâpçı hamleyi önlemek üzere
bu faşist hareketleri körüklediler ve nihayet, zamanı gelince,
mensuplarını getirip devlet sandalyalarına oturttular.
Faşizmi Mussolini ile Hitler yaratmadı. Onlar faşizmin sadece
sözcüsü ve mümessiliydiler, kurdukları parti teşkilâtı,
üniformaları, bayrakları, alayları da faşizm binasının dış
dekoruydu. Şüphesiz bu kuklalar ve hempaları geçtikleri
mevkilerden fazlasıyla faydalandılar, kendi menfaatlerini
fazlasıyla güttüler. Fakat onları yerlerinde tutan ve bal
tutan parmaklarını yalamalarına müsaade eden kuvvet, hususî
büyük sermaye idi. Esasen, değişmez sosyolojik bir prensip olarak
şunu belirtmek gerekir ki diktatörlük, hiç bir zaman bir şahsın
veya küçük bir gurubun devlet mekanizmasını ele geçirip
şahsî hükümlerini yürütmeleri demek değildir. Bu çeşit
siyasî diktatörlüklerin arkasınada mutlaka bir diktatörlükten
menfaatli olan, iktisadî-siyasî kudreti elinde tutan zümreler,
tabakalar vardır.
Rakipsiz hâkimiyeti eline geçiren büyük malî ve sınaî
sermayeye, derebeylik artığı büyük toprak mülkiyeti gurubu da
eklendi, faşist rejimin ikinci derece direklerinden biri oldu.
Nesiller boyunca mücadele neticesinde elde edilmiş olan liberal
demokratik haklar ve hürriyetler kökünden kazındı. İmtiyazlı
zümreler hâkimiyetlerini tam kurabilmek için kendileriyle
mücadele edebilecek halkın elinden söz, toplanma, teşkilâtlanma
ve vicdan hürriyetlerini gasbettiler.
Garp sanayi memleketlerindeki bu olayların, o kadar sanayileşmemiş,
teknik ve iktisat bakımından geri, bazı ziraî memleketlerde de
akisleri oldu. Bu memleketlerde mevcut, kuvvetli derebeylik
artığı büyük toprak sahipleri ile henüz gelişmekte olan
yeni ticaret ve sanayi zümreleri için faşist devlet sistemi ve
faşist ideoloji biçilmiş kaftan oldu. Bu zümreler garp sanayi
memleketlerinde olup bitenlerden kendi menfaatleri lehine ders
aldılar; liberal, demokratik safhaya hemen hiç girişmediler.
Gerek ileri teknikli garp sanayi memleketlerinde, gerek geri teknikli
ziraat memleketlerinde beliren faşist rejim,erin müşterek noktası,
her ikisinde de hususî büyük sermayeyi elinde toplamış olan bir
azınlığın ve bunun hükümranlık vasıtası olan siyasî
bürokrasinin geniş halk kitleleri üzerinde tethişe dayanan bir
hâkimiyet ve idare sistemi kurmuş olmalarıdır. Her ikisinde de
demokratik haklar ve hürriyetler ve milletin ekseriyetinin siyasî
egemenliği ortadan kalkmıştır. Her ikisinde de iktisadî-siyasî
mekanizma hâkim, imtiyazlı zümrenin lehine, halkın ekseriyetinin
aleyhine işler ve halk, kendi haklarını müdafaa etmek
imkânlarından mahrum bırakılmıştır. İktisadî
buhranların, harplerin doğurduğu sıkıntılar ve mahrumiyetler
halkın ekseriyetinin omuzlarına yüklenir. Bütün faşist
rejimlerin tecrübesi, istisnasız, imtiyazlı azınlığın
zenginleşip şiştiğini, çalışan kitlelerin, halkın gelirinin
ve hayat seviyesinin İse yokuş aşağı indiğini göstermiştir.
Bir taraftan sermayeye mahreçler bulmak, diğer memleketleri
sömürmek hırsı, diğer taraftan içteki huzursuzlukları bir
mecradan akıtıp yatıştırmak gayesiyle faşist rejimler
saldırıcı, istilâcı, harpçidirler. İç siyasetlerinde üstün
adam ve seçkin zümre, dış siyasetlerinde üstün ırk, üstün
millet ideolojisine dayanırlar.
Faşizm bir sosyal hareket olarak garp demokrasilerinin içinde
belirip gelişmiş ve nihayet bazılarında bütün cemiyeti
hakimiyeti altına alan bir rejim olarak tebellür etmiştir. Diğer
bazılarında İse, cemiyet liberal demokratik şeklini muhafaza
etmekle beraber faşizm hareketleri çeşitli derecelerde ve çeşitli
mahalli şekillere bürünerek kendini göstermiştir. Harpten önce
bu durum garpta yaygındı: Harp öncesi İngiltere'si ve Amerika'sı
bile bu duruma bir istisna teşkil etmiyordu. Demokrasi için faşizme
karşı mücadele, harbin bitişiyle bitmemiştir diyenlerin
kastettikleri, faşizmin iktisadi ve sosyal dayanaklarının
henüz tamamıyla ortadan kalkmamış olması durumudur. İşgalden
kurtarılan memleketlerdeki iç mukavemet hareketlerinin ve ülkedeki
gerçek demokratların, kartellerin, tröstlerin kaldırılmasını,
büyük sanayinin devletleştirilmesini istemeleri de faşizmin temel
direğini söküp atmak gayesiyledir.
HARPTEN SONRA FAŞİZM
BEHÎCE BORAN
Avrupa'da harbin sona erişi ile faşist devletler yere serildiler,
fakat bu rejimlerin dayanağı olan büyük sermaye gurupları
hâlâ ayakta duruyor ve gazete havadislerine bakılırsa, dokuz
canlı canavar gibi, bu harbin sonunda da kıllarına zarar gelmeden
kurtulmak için şimdiden dolap çevirmeye başlamışlar. Alman ve
İtalyan finans ve büyük sanayi sermayesinin âkıbeti barışın
halletmesi gereken en önemli meselelerden biridir. Faşizmin kökü
kazınması için bu sermaye saltanatının yıkılması elzem.
Hepsi bu kadar da değil! Garp demokrasilerinin kendilerinde de büyük
sermaye temerküzü var ve bu sermaye bu memleketlerin ekonomisini
—büyük mikyasta siyasetlerini de— avuçları içine almıştır.
Fransız ekonomisine iki yüz, Amerikan ekonomisine altmış,
İngiltere ekonomisine de yine bir avuç sermayedar aile hâkim.
En mühim istihsal şubelerinde inhisarcı tröstler istedikleri gibi
hüküm sürüyorlar. Küçük müstahsiller rekabet edemiyerek
durmadan alta gidiyorlar. Milletin büyük ekseriyeti şirketlerin
hizmetinde aylıkla veya gündelikle çalışan müstahdemler
haline gelmiş, bu insanların bütün mukadderatı küçük bir
sermayedar gurubun elindedir. İktisadî hayat tepeden inme, müthiş
teşkilâtlı, müstebit disiplinli bir hal almıştır, bu
alanda ferdin hiç bir hürriyeti yoktur. Bu vaziyette siyasî
demokrasi de mâna ve kıymetinden kaybetmiştir. Roosevelt'in dediği
gibi, iş bulmak, hayatını kazanmak hürriyetine sahip olmıyan
insanın, rey sandığı başındaki siyasî hürriyeti büyük bir
şey ifade etmez. Bırakın ki iktisadî diktatörlük bu kadar
kuvvetlenince siyasî demokratik haklar da, tamamiyle değilse
bile büyük mikyasta, iktisadî kudreti elinde tutanların lehine
işler olur.
Böyle, ister mağlûp, ister galip olsun, ileri teknikli garp
sanayii memleketlerinde büyük sermaye guruplarını ve
bunların teşkil tröstleri, kartelleri, korporasyonları
temizlemek, bunların kontrolleri altındaki sanayii, malî ve kredi
müesseselerini ve ulaştırma vasıtalarını devletleştirmek
gerekiyor: Bugün İngiltere'deki seçim mücadelesinin, Fransa'da
kurtuluştan beri devam eden huzursuzluk ve çekişmelerin,
Belçika'daki kıratlık meselesinin, İtalya'daki kargaşalıkların
altında, doğrudan doğruya veya dolayısile, hep bu büyük
sermaye saltanatı meselesi vardır.
Harpten önce, geri teknikli ziraî memleketlerde faşizmin direği
bilhassa derebeylik artığı büyük toprak mülkiyeti olmuştu;
onun için bugün bu çeşit kurtarılmış memleketlerde İlk iş
olarak büyük malikânelerin toprağı işliyen köylüye
yaptıklarını ve bu zamane derebeylerine bir tazminat bile
verilmediğini görüyoruz. Diğer taraftan bu memleketler
mevcut büyük teşekküller haline temerküz etmiş olan
sanayilerini devletleştiriyorlar. Bu memleketlerin ziraat ve
sanayi alanında aldıkları bu tedbirleri sadece iç reform
hareketleri olarak görmek dar bir görüş olur; bu hareketler
faşizmle mücadelenin devamını, faşizmin ortadan kaldırılışını
gösteriyor.
Büyük, inhisarcı sermaye temerküzüne karşı açılan mücadele
cemiyetlerin iç bünyesi bakımından faşizmin kökünün kazınması
demekse, dış münasebetler bakımından' da harplerin
kaldırılmasına doğru gidiş demektir. Modern harpler, emperyalist
harplerdir. Emperyalizm ise büyük malî-sınaî sermayenin
temerküzünün doğurduğu bir neticedir; bu sermayenin, daha
geri memleketlerin tabiî kaynaklarını ve insan emeğini
sömürmesi demektir; böyle sömürülen memleketler geri, fakir
kalmıya ve siyasî bakımdan sömüren sermayedar memlekete bağlı
olmıya mahkûmdurlar, emperyalist memleketler arasındaki rekabetler
ve zıddiyetler tarihin kaydetmediği korkunç harplere yol
açıyor.
Şu halde, bugün çeşitli memleketlerde, büyük sermayenin
saltanatını yıkmak için açılan mücadele dünya barışının
en birinci garantisidir. Milletler arasında güvenlik teşkilâtı,
muahedeler, anlaşmalar, ancak, barışı mümkün kılacak gerçek
Şartlar mevcut olduğu takdirde işe yarıyabilir. Emperyalizm
dünyadan kalkmadıkça dünya barışı uzun zaman gerçekleşemez;
emperyalizmin kalkması ise iç bünyelerde büyük sermaye
saltanatının yıkılışına bağlıdır. Büyük sermaye
saltanatının yıkılışı, (bundan önceki makalemizde gördük)
faşizmin kökünün kazınışı demektir. Öyle ise, burada gayet
mühim sosyolojik bir neticeye geliyoruz: cemiyetlerin Iç bünye
durumlarıyla cemiyetlerarası, yani milletlerarası münasebetler
durumu birbirine bağlıdır. Milletler arasındaki dünya nizamı,
milletlerin iç bünyelerinin ne olacağı meselesinden ayrılamaz.
Ancak, iç bünyelerinde insanın insanı istismar etmediği
cemiyetler arasındadır ki, bir milletin diğerini istismar etmediği
eşit ve âdil bir dünya nizamı kurulabilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





