25 Eylül 2014 Perşembe

Samir Amin’le Söyleşi...



Fikret Başkaya

“Amerikalıların istediği yegane şey, bölgenin kaos ortamına sokulmasıdır...”

Fikret Başkaya: Geçen yılın Eylül sonunda Cezayir’deki  kollokyumdan 11 ay sonra seninle yeniden buluşmak güzel bir sürpriz oldu. Türkiye’ye hoş geldin. İstersen şöyle başlayalım. Emperyalist savaşlar söz konusu ama aslında “emperyalist saldırı savaşı” veya “emperyalist işgal” demek daha doğru. Sana göre bu savaşların asıl nedeni ne? Emperyalist kamp bu savaşlarla neyi amaçlıyor? Bir de bu savaşlar neden Orta-Doğu’da, Kuzey ve Doğu Afrika’da odaklanıyor?

Samir Amin: Önce neden emperyalist müdahaleler var ve bunlar neden Orta-Doğu’da odaklanıyor? Çünkü neo-liberal, neo-emperyalist yeni dünya düzeni sürdürülebilir değil. Artık çevre ülkelerin büyük çoğunluğunda sosyal planda tam bir yıkım tablosu söz konusu ve bu asla tahammül edilebilir bir durum değil. Bir zamanlar Mao’nun dediği gibi, dünya kapitalist sisteminin çevresindeki Güney ülkeleri, doğası gereği “fırtına bölgesi” (zone de tempête) olmaya devam ediyor. Zira oralarda dünyanın geri kalanını sömüren emperyalist ülkelerdeki gibi asgari düzeyde bile bir istikrarı sağlama imkânı yok. Emperyalizm için çevre (periferi) her zaman tehlikeli ama bazen daha da tehlikeli olabiliyor. Dolayısıyla sürdürülebilir olmayan bu durum ancak dünyanın militer denetimiyle mümkün olabilir. 90’da Sovyet sisteminin çöküşünden beri bir “önleyici savaş” stratejisi geçerli. ABD ve müttefikleri de [AB ve Japonya] bu politikayı destekliyor. Ancak gezegenin militer denetimi sayesinde mevcut statükoyu koruyabilirler ki, bu aslında daha da gerilere giden bir stratejinin devamı. İşte NATO yeni bir şey değil. Ne demişlerdi NATO’yu kurarken? Saldırgan bir Sovyetler birliği var ve ona karşı bir savunma ittifakı oluşturuldu ve sadece Avrupa’nın savunması amacıyla... Tabii asıl amacın hiçte öyle olmadığı ortadaydı... Sadece Avrupa’yı kapsayan bir “savunma ittifakı” değildi...

Sorunun ikinci kısmına gelirsek, neden bu bölgeyi seçtiler? Aslında bu ABD’nin bilinçli bir stratejik tercihiydi. Dünkü konferansta da söylediğim gibi, bunun bir çok nedeni var ve esas itibariyle de üç nedeni var diyebiliriz: Birincisi, orası petrol zengini bir bölge. Bölgenin doğrudan militer denetimi, sadece ABD için değil, müttefikleri için de büyük önem taşıyor. Bu, petrol [enerji] kozunu elde tutmak demek. Tabii düşmanları için de önemli sonuçları var. İşte ABD o kozu elinde tutmak istiyor; ikincisi, özellikle coğrafi konumu kritik öneme sahip.

Jeotratejik önemi diyorsun?

Tabii, tabii, jeostratejik pozisyonu çok önemli. Zira, orası Eski Dünya’nın kalbidir, merkezidir. Dikkat edilirse, Bağdat, Moskova’ya, Pekin’e, Singapur’a, Johannesburg’a eşit uzaklıktadır. Dolayısıyla bu bölgenin doğrudan militer denetimi, emperyalistlere uzun mesafedeki bölgelere askeri birliklerini kolay ulaştırma, kolay müdahale imkânı demek; Ve üçüncüsü de bölgedeki rejimler çok zayıf. Yenmesi kolay ülkeler. Mesela Uzak Doğu dikkate alınırsa, orada kötü bir deney yaşadılar. Vietnam’da ABD yenildi...

Ukrayna’da olup-bitenler Suriye’de, Irak’ta, Libya’da olup bitenlerden bağımsız değil. Sana göre ABD başta olmak üzere Batılıların Ukrayna’da peydahladıkları “krizin” başka yerlere sirayet etme riski var mı?

Evet öyle bir tehlike var ama önce neden Ukrayna seçildi? Ukrayna çok suni, çok yapay bir ülke.. Aslında orada üç bölge var.. Bu günkü Ukrayna’nın önemli bir bölümü eski Rus İmparatorluğunun bir parçası.  Kırımı saymıyorum o zaten Rus’du ve Rusya’ya dahildi. 1917 de devrim olduğunda bütün o bölgede bir iç savaş yaşandı, tabii başka yerlerde de. Bölgedeki halk özellikle de Lenin’in “toprak ve barış” vaadinden sonra, köylü kitleleri ve çok sayıda entellektüel devrimci Bolşeviklere katıldı ve bunların çoğunluğu Yahudi’ydi.
Zira o bölgede önemli bir Yahudi azınlık yaşıyordu. Öte yandan mülk sahibi sınıf, toprak sahipleri ve küçük burjuvazinin önemli bir kısmı karşı devrim safında yer aldı ve küçük burjuvazide de köklü bir antisemitizm söz konusuydu. O kadar ki, devrim safına geçen Yahudi aydınlara Hitler,  judeo-bolşevik [ Yahudi-Bolşevik] adını takmıştı. Ukraynalıların bir kısmı da Avusturyalıydı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna dahildi. Onlar da Rus devrimine katılmadılar. Sürecin dışında kaldılar. Ancak daha sonra önce 1939’da ve sonra da savaşta, 1945 de Ukrayna’ya katıldılar. Birinci mesele bu; ikinci nokta, bilindiği gibi Sovyetler Birliğinin sınırları 1924 de çizildi. Bu sınır çizilirken Rus olmayanlara Ruslardan daha çok toprak verdiler. Bununla Sovyetler Birliği’nin Rus İmparatorluğunun bir devamı olmadığını göstermek istediler. Bu, ‘Büyük Rusya’ egemenliği artık söz konusu olmayacak demeye geliyordu. Dolayısıyla tarihsel olarak Ukrayna’ya dahil olmayan bölgeleri de Ukrayna sınırları içine aldılar. Yeni Ukrayna denilen bölge Rus çoğunluğun yaşadığı yerdi. Aynı şekilde Karadeniz sahilindeki Odesa bölgesi de Rus idi, Ukrayna değildi. 

Neden böyle bir şey yaptılar o halde?

Bunu yaptılar çünkü Sovyet sisteminde etnik unsurun önemli olmadığını düşünüyorlardı. Sınırların önemli olmadığı anlayışı vardı. Şu veya bu etnik unsurun, azınlığın Rus veya değil varlığı önemli değildi onlar için. İşte Yugoslavya’ya bak! Komünist rejim, onun lideri Tito, oradaki cumhuriyetlerin sınırını çizerken, asla etnik sorunu esas almadı. Hristiyan Sırp, Müslüman Sırp, Hırvat, vb. ayrımı yapmadı. Dolayısıyla sınırlar o dönemde önemli değildi ve tamamiyle yapaydı. Ne zaman ki, o yapay sınırlar aniden bağımsız devletlerin “gerçek” sınırı haline geldi, işte sorunlar da o zaman başladı...

İkinci Dünya Savaşında dünyanın her yerinde, Türkiye’de de faşistler vardı ve ekseri pro-naziydiler. Bu faşistler Sovyet devrimi yıllarındaki karşı devrimci kampı referans  alıyorlardı. İç savaşta emperyalist kamp tarafından desteklenenlere gönderme yapıyorlardı. İkinci dünya savaşı sona erdiğinde, Naziler yenilgiye uğratılınca, Nazi Almanya’sı safında savaşan faşistlerin liderleri Batı Cephesine transfer edildiler. Kitleler halinde İtalya’ya taşınıp Amerikalılara teslim edildiler. Eğer Doğu’da Sovyetler Birliğinde kalsalardı, hain Naziler olarak kurşuna dizileceklerdi. Ve Amerikalılar, müttefikler arasındaki anlaşmayı ihlâl ettiler. Oysa o anlaşmaya göre tüm savaş suçluları ait oldukları ülkelere iade edilecekti. Yani Sovyetler Birliğine teslim edilmeleri gerekiyordu... Bunlar ABD ve Kanada tarafından siyasi mülteci olarak kabul edildiler. Özellikle de Kanada çoğunluğunu kabul etti.

Bunları sayısı ne kadardı peki?

Sayıları çoktu. Belki 10 binler. Bunlar aşırı anti-komünist ve aşırı anti-Rus, pro-faşist unsurlardı. Mesela bunların teorisyenlerinden biri, Donsof, -ki, Kanada’da 1975 de öldü-  tüm hayatı boyunca jüdeo-bolşevizm söylemini ısrarla sürdürdü... Ona göre iki ana düşman komünistler ve Yahudilerdi... Ve onun anti-semitizmi hiç bir zaman sorun edilmedi... Ne zaman ki, Ukrayna bağımsızlığını kazandı (1990) kitleler halinde geri döndüler, kitleler halinde...

Yani o tarihte kitleler halinde Kanada ve ABD’den döndüler diyorsun. Doğrusu bu benim için tam bir sürpriz oldu. Zira sorunun o boyutundan habersizdim!

Evet, evet aynen öyle. Kitleler halinde Ukrayna’ya döndüler. Ve faşist milisler oluşturdular, örgütlendiler. Elbette kitlelerde bir memnuniyetsizlik vardı ve dünyanın her yerinde var ama Maidan’daki hükümet karşıtı gösterileri asıl örgütleyenler, Batı’nın devasa finansal desteğiyle, bu faşist militanlardı. Oradaki göstericiler de Kiev halkı değildi. Onlar faşistlerin yoğun olduğu bölgelerden Maidan’a otobüslerle taşındılar, doyuruldular, hatta silahlandırıldılar. Bu vesileyle bu operasyonda Polonya’nın katkısına ve desteğini de unutmamak gerekir... Bu durum, hemen ülkenin güneyinde ve doğusunda müthiş bir tepkiyle karşılandı. O bölgelerde yaşayan kitleler bu durumu kabullenmeye niyetli değillerdi... İlk sloganları da zaten anti-faşist söylemleri içeriyordu. İşte olaylar böyle gelişti... Batılılar Ukrayna’da bu faşist unsurları sonuna kadar desteklemede karalı göründüler... Muhtemelen de Ukrayna’yı NATO’ya dahil etme niyetleri var. Tabii Rusya’nın böyle bir durumu kabullenmesi mümkün değildi. Zira bu, Rusya’nın kalbine nüfuz etmek gibi bir şey. Tabii Ukrayna nüfusunun önemli bir bölümünün de bu durumu kabullenmesi mümkün değil. Faşistlerin vahşetinden maalesef pek söz edilmiyor. Şu anda Ukrayna’da faşistler tarafından yapılan baskı tam bir fecaat halini almış durumda: Gazetecileri öldürüyorlar, komünistleri, eski komünistleri, sendikacıları katlediyorlar ve bütün bunlardan hiç söz edilmiyor bile...

Peki bu saldırı karşısında Putin Rusyası ne yapıyor? Batılılar Putin’i direnişçileri desteklemekle suçluyorlar. İyi de desteklemeyip de ne yapacaktı? Karşı taraf tüm imkânları seferber ederek faşistleri desteklerken, Putin ne yapsındı? Aynı zamanda ve dünkü konferansta söylediğim gibi, Putin’in bir zaaf var ki, ben ona ‘büyük sapınç’ diyorum. Gerçekten bir yandan emperyalist saldırıya karşı direniyor, kavramın olumlu anlamında ulusal çıkarları savunuyor, anti-emperyalist bir duruş ortaya koyuyor; öke yandan da içerde liberal bir politika uyguluyor ki, o liberal politikalar tam bir yıkım tablosu ortaya çıkarıyor... Zira Rus halk kitlelerinin, günlük başka sorunları, dertleri var... Bir de tabii yeni Rus burjuvazisini destekliyor, güçlendiriyor. Oligarşik, Batı yanlısı komprador burjuvaziyi destekliyor ve Batıyla cepheden bir çatışmaya girmekten çekiniyor. Aslında çok nazik, çok kırılgan bir durum söz konusu ve kısa vadede kimin kazacağını söylemek zor. Aldığımız sınırlı haberlere göre -ki, oradan haber almak çok zor- Ukrayna ordusunun çoğunluğu savaş istemiyor. Savaş yanlısı olan küçük bir faşist azınlık sadece... Kaldı ki, Rus ve Ukrayna halkları kardeş halklardır. Birbirlerine çok yakındırlar. Ruslar ve Ukraynalılar arasındaki dil farkı da çok önemsizdir. Sanki biraz kuzey-Güney Fransa, kuzey-güney İtalya farkı kadar. Dolayısıyla bir ülkeyi zayıf bir dil farklılığından dolayı parçalamak abestir. Bilmiyorum Türk dili için de benzer bir durum var mı? Mesela Rumeli Türkçesiyle Anadolu Türkçesi arasında da benzer bir fark var mı? Dildeki sınırlı bir nüans, bir bölünme ve parçalanma gerekçesi yapılabilir mi?

BRICS ve benzer blokların oluşması dengeleri değiştirebilecek jeopolitik sonuçlar doğurabilir mi?

Evet ama sadece belirli derecelerde. BRICS, yani Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika, bu beşli, birbirinden çok farklı ülkeler ki, Batılılar onlara “yükselen ülkeler”* diyorlar. Bu şu demek: Bu ülkelerin “özerk” [sauvereign] bir projeleri var ve bu proje,  neoliberal yayılmanın mantığıyla çelişiyor/çatışıyor. Bu sınırsız, dizginlerinden boşanmış neoliberalizmi sorun ediyorlar ve küreselleşmenin koşullarını pazarlık konusu yapmak istiyorlar demek... Yani neoliberal küreselleşmenin mantığına uyum sağlamayı reddediyorlar. Ama bunlar içinde öyle gerçekten özerk, iç tutarlılığı olan bir projeye sahip olan yegane ülke Çin.

Diğerleri için aynı şeyi söylemek mümkün değil diyorsun?

Evet. Demek istediğim o. Rusya öyle değil. Rusya’nın gerçek bir özerk [souvereign] projeye sahip olabilmesi için, neoliberalizmin mantığının dışına çıkması gerekiyor. Sanıyorum şu sıralar Rusya’nın Ukrayna’da yaşadığı sorunlar onu o yöne doğru itiyor ama durum belirsizliğini koruyor. Gerçi Hindistan bir önceki hükümet zamanında özerk bir projeye sahip olduğu izlenimi verdi ama bu gün iktidarda olan Hindistan Milliyetçi Partisi (BJP] politik İslamcı parti gibi bir şey. Müslüman Kardeşlerin öz kardeşi gibi sanki... Aşırı gerici, aşırı neoliberal, ve aşırı dinci fanatik, Müslüman karşıtı, Hintçi bir parti. Böyle bir rejimden fazla bir şey beklemek abestir. Bir kaç hafta  önce bir grup Hintli dostumla birlikteydik bu sorunu tartıştık. Onlar da BJP iktidarından pek bir şey beklemiyorlardı, süreci daha ileriye taşıma kabiliyeti olmadığı düşüncesindeydiler. Tabii bu durum hep öyle mi kalır... bu belli değil. Brezilyanın da özerk [sovereign] bir projesi yok. Brezilya burjuvazisi çok güçlü, özellikle de finans burjuvazisi çok güçlü. Fakat aynı zamanda Lula’yı iktidara taşıyan bir halk hareketi var. Netice itibariyle bu ikisi arasında bir kompromi (uzlaşma) var. Ve bu kompromi belirli dozda bir sosyal politika uygulamasına imkân verdi. Aynı şekilde belirdi dozda bağımsız dış politikayı da mümkün kıldı ve diğer Güney ülkeleriyle, Latin Amerika ve özellikle de Çin, Rusya, Hindistan ve diğerleriyle yakınlaşma mümkün oldu. Fakat çok sayıda çelişki var yani. Güney Afrika’ya gelince, Güney Afrika çok daha zayıf. Gerçi Apparteid (ırkçı) rejimine karşı büyük bir zafer kazanıldı ama ekonomik alanda hiç bir şey değişmedi. Öyle bir kompromi oluştu ki, ekonomi politikadan ayrıldı. Politik alanda Apperteid söz konusu değil, işte hükümette çok sayıda Siyah bakan var, başkan da Siyah ama ekonomik statüko aynen olduğu gibi yerinde duruyor.

Yani ekonomik planda en küçük bir değişiklik olmadı diyorsun?

önceki duruma göre en ufak fark yok. Her şey yerli yerinde duruyor. Mesela toprakların %83’ü bu gün de Beyazlara ait! Fakat her şeye rağmen ve sonuç itibariyle bu beşlinin bir pazarlık gücü de var tabii... ABD Irak’a karşı bir “önleyici savaş” ( guèrre preventive) açabiliyor ama aynı şeyi, Hindistan, Rusya ve Çin için göze alamıyor. Netice itibariyle bir kapasiteleri, potansiyelleri var...

Potansiyel bir kapasiteleri var!


Aynen öyle. Dolayısıyla çok kutuplu bir dünya vizyonları var ama bu kapitalizm dahilinde bir çokkutupluluk. Kapitalizm dışında ve kapitalizmle çatışma halinde bir çok kutupluluk değil... Fakat bu kadarı bile Batılılar için kabul edilemez bir şey... Bu kadarını bile kabullenmeye yanaşmıyorlar... Batılılar BRICS’i ve onların çok kutupluluk projesini sulandırmak için önce G20’yi peydahladılar. Çin’i, Rusya’yı, Hindistan’ı, Brezilya’yı ve Güney Afrika’yı G20’ye dahil ettiler ve dediler ki, bakın artık siz medeni (civilisé) devletler oldunuz, kalkındınız, o halde siz de bizim gibi yapın... Bırakın şu yoksul ülkeleri, kendi çıkarınızı gözetin... Fakat bu girişim başarısız oldu, büyü paramparça oldu... Zira bunlar büyük güçler sonuç itibariyle... Bu yılın Nisan ayında St. Petesburg’daki  G20 toplantısı izlediğimde de onu fark ettim.  Tüm G20 üyeleri Batı’nın finansal liberalleşme projesine karşı çıktılar. Çin daha önce G20’ye dahil değildi ve neoliberal finanslaşmayı reddediyor. Onu ikna etme çabası işe yaramadı.  Tartışma Suriye üzerine odaklandı ama bir uzlaşma da hasıl olmadı. Bir yanda G7, yani emperyalistler artı  benim “demokratik Suudi Arabistan” ve demokrasi şampiyonu, “demokratik Katar Cumhuriyeti” dediklerim; öte yanda Rusya, Brezilya, Çin, Hindistan, Güney Afrika... ve sonuç başarısızdı. BRICS Batılıların planını reddetti... 

22 Eylül 2014 Pazartesi

Ölüm soğuktur ey baba! / الموت بارد يا أبي




الموت بارد يا أبي

Majed Abugosh

الموت بارد يا أبي
في البحار الغريبة
الموت بارد !
يتبعنا الموت مثل ظلنا
الموت ظلنا 
يا أبي !
قبل هذا الموت
لم يكن لنا حياة
يا أبي
لم يكن لنا حياة !
من يرعى شجر البرتقال
بعد موتنا يا ابي
من يحرس سارية العلم
من يغني للقمر؟ 
----------------------------

Ölüm soğuktur ey baba!

Majed Abugosh

Ölüm, soğuktur ey baba.
Garip denizlerde
Ölüm soğuktur!

Ölüm bizleri, gölgemiz gibi takip ediyor.
Ölüm, gölgemizdir,
Eyy baba!

Bu ölümden önce,
Hayat yoktu
Eyy baba.
Yaşamıyorduk!

Öldükten sonra
Portakal ağaçlarına kim bakacak,
Eyy baba!
Göndere çekilen bayrağımıza
Kim nöbet tutacak?
Aya kim şarkı söyleyecek?
-----------
Arapça çeviri: Faiz Cebiroğlu

14 Eylül 2014 Pazar

“Yeni Türkiye”den sevgilerle..!*






Fikret Başkaya

Kapitalist çağda, yeni olanın, yeniliğin timsali olan her teknik ilerlemenin ve büyük olanın, mutlaka iyi bir şey olduğuna dair köklü bir inanç geçerlidir. “Yeniyse iyidir” şeklinde genel-geçer bir kabul söz konusu. Bir şeyin “yeni” olması, onun gerçekten ne olduğunu, velhasıl o şeye dair şüpheyi ve tartışmayı, soru sormayı bertaraf ediyor. Mesela “yeni Türkiye” dendi mi, o artık mutlaka “iyi”, “güzel”, “arzulanır” bir şeydir. Asla sorun edilmemesi gerekir. Tabii “yeni” iyiyse, “eski” kötüdür ve “yeniye” itiraz etmek, sorun etmek, tartışmaya açmak kötüyü istemektir, gericiliktir... AKP’nin son dönemdeki “yeni Türkiye” söylemi aslında olup-bitene dair tartışmayı önleme, değilse etkisizleştirme amacı taşıyor.

İkincisi, kapitalist çağda sorunların çözümü daima ilerdedir, gelecektedir. Kapitalizm öncesi toplumlarda geçerli geleneksel ideoloji, insanın nihai kurtuluşunun bu dünyada değil, ölümden sonra cennette mümkün olduğunu vâz ediyordu. Ölümden sonra cenneti hak edebilmek de, bazı şeyleri yapmak, bazı şeylerden sakınmakla mümkündü. Esas itibariyle Tanrı adına konuşan egemene itaat edilirse, Cennetin yolunun açık olduğu söyleniyordu... İbn-i Haldun, 6 yüzyıl önce: Halkın dini efendinin dinidirdemişti... Kapitalist modernite bu söylemde küçük bir değişiklik yaptı : Cennet bu dünyada mümkündür ama ilerdedir, gelecektedir...Şimdinin [hâlin] sıkıntılarına, kötülüklerine katlanmadan geleceğin [âtinin] iyi, güzel, müreffeh, mutlu... toplumuna ulaşılamaz. Bu gün çektiğimiz sıkıntılar, gelecekte sahip olacağımız iyi, güzel şeyler için ödemek zorunda olduğumuz bedeldir... İşte AKP’nin “Yeni Türkiye” söylemini bu bağlamda ele almak gerekiyor. R. T. Erdoğan boşuna, 2023’ü, 2053’ü, 2071’i işaret etmiyor...

Oysa, ekonomik planda AKP’nin geride kalan 12 yılda yaptıklarında gerçekten yeni ve orijinal olan bir şey yoktu, olması da mümkün değildi. AKP’nin ekonomik modeli, Turgut Özal- Kemal Derviş modelinin daha gözü kara uygulanmasından ibaretti. Ki, o da zaten Türkiye’ye özgü bir şey değildi. Neoliberal küreselleşme çağında, IMF-Dünya Bankası-Dünya Ticaret Örgütü tarafından bizimki gibi ülkelere dayatılan bildik modeldi ve ancak “lümpen kalkınma” üretebilirdi... Fakat AKP iktidarı, borçlanmanın çok kolay olduğu bir döneme denk gelmişti... “Başarısını”, kolay ve “ucuz” borçlana bilirliğe borçluydu. Zira dünyada müthiş bir para sermayesi, finans sermayesi bolluğu (fazlalığı) vardı. Lâkin gözden kaçan bir şey var: Borcu yapan başka ve borcu ödeyen başkasıdır... Borcu mülk sahibi sınıfın hükümetleri yapar ama borcu ödeyen daima emekçi halk çoğunluğudur... Onun için, sermaye cephesi borçlanmaya daima çok heveslidir. Nasıl olsa borcu başkaları ödeyecek olduğuna göre... Ne kadar borçlanırsa birileri de kadar zenginleşir, sonuçta faturanın kime çıktığı da mâlûm...

Devleti borçlandırdılar ve dışardan sağladıkları kaynağı esas itibariyle konut, otel, AVM, yol ve köprü, HES, vb... inşaatında kullandılar... Aslında asıl amaç başta “yeni yetme yandaş kapitalistler” olmak üzere, sermaye sınıfına servet aktarmaktı, bütçeyi ve hazineyi yağmalamaktı ki, bu alandaki başarılarıyla gerçekten ne kadar öğünseler yeridir... Sanayi alanında tek çivi bile çakılmış değil ve zaten çakılması da mümkün değildi. Sanayi alanında yaptıkları, kamuya-topluma ait işletmeleri özel kişilere peşkeş çekmekti... Velhasıl tam bir “sanayisizleştirme” operasyonuydu... Tabii bu kadarını da sömürüyü, yağma ve talanı büyütme, insanları yoksullaştırma, devleti, belediyeleri ve aileleri borçlandırma, doğal çevre tahribatını derinleştirme pahasına gerçekleştirdiler. Ve maalesef bu zaman zarfında tarımı da çökerttiler...

Eğer gerçek durum böyleyse, ki, böyle... “o halde neden peş peşe seçimleri kazanıp iktidar oluyorlar” sorusu akla gelir. Vaktiyle sömürgeciliğin (koloniyalizmin) bir sloganı vardı: Egemen olmak için vermek, almak için egemen olmak. “ [Donner pour dominer, dominer pour prendre]. AKP önce sömürüyü derinleştiriyor, toplumu yoksullaştırıyor, insanları işsiz ve bir gelirden yoksun bırakıyor, elindekini, avucundakini alıyor, topluma ait ne varsa özelleştirme adı altında başta yeni yetme “yandaşlar” olmak üzere sermaye sınıfına peşkeş çekiyor, kamu hizmetlerini paralılaştırıyor, özelleştiriyor sonra da “sadaka” vererek, insanları borçlu hissettiriyor ve oy alıyor... Siz birine bir şey verdiğinizde onu borçlandırmış olursunuz... Velhasıl “oy almak, iktidar olmak için veriyor” ve oy alıp, seçim kazanıp iktidar oluyor... Seçim başarılarının birinci nedeni bu. İkincisi de, muhalefet zaafı... Fakat, neoliberal, kompradorlaştırıcı modelin ve tabii “lümpen kalkınma” üreten geçerli sistemin dışına çıkılmadıkça da, inandırıcı bir muhalefetin ortaya çıkma şansı yok... Bu da, bu kepazeliği aşmak için geçerli seçim oyunun dışına çıkmayı, bu amaçla da “asıl aktörün, emekçi halk çoğunluğunun” sahaya inmesini gerektiriyor...

İyi de AKP de “yeni olan hiç bir şey yok mu? denecektir. Olmaz olur mu... Aslında yeni olan çok şey var: Mesela, sınırlı, güdük asgari yasallığı bütünüyle tasfiye etmek, keyfiliği dayatmak, “yaptım oldu” anlayışını ve pratiğini dayatmak, hiç bir hukuk ilkesine ve teamüle tahammül etmemek, toplumu ve devleti dinî temelli bir rotaya sokmak, Osmanlı İmparatorluğunu ve hilafeti ihya etme hezeyanlarına kapılmak, yağma ve talanın önündeki sınırlı engelleri de tasfiye etmek, İslam dünyasının lideri olma hayaliyle, İŞİD türü fanatik dinci katiller sürüsünü her türlü imkânı seferber ederek desteklemek, mezhepçi dış politikadan medet ummak, tek adam rejimi kurmak, resmi ideolojinin din soslu yeni bir versiyonunu üretmek, uluslararası hukuk ve temayülleri yok saymak ve bütün bunları, demokratikleşme-kalkınma adına sunmak ve hızını alamayıp bir de “yeni Türkiye” şarkıları söylemek...

O halde referansları 1400 yıl kadar geride olanların bu topluma teklif edebileceği “yeni” ne olabilir? Sekülârizm, gerçek modernite, laiklik, demokrasi ve özgürlük düşmanı bir zihniyetin, “yeni Türkiye” söylemi ne demeye gelebilir? Şimdilik asıl ses çıkması gereken yerlerden yeteri kadar ses çıkmıyor. Medyanın durumu mâlûm, akademi yerlerde sürünüyor (zaten hep öyleydi) , “aydın” denilen diplomalı taifenin çoğunluğu iktidara methiyeler düzmekle meşgul... O halde iş, asıl aktöre kalıyor ve bu süreçte gerçek entellektüellere de önemli bir misyon düşüyor... Şimdilik “köpeksiz köyde değneksiz gezmek” mümkün ama bunu daha fazla sürdürmelerine izin vermemek de pekâlâ mümkün. Bu kepazeliği aşmanın yolu vakitlice “yeni bir paradigma oluşturmaktan” geçiyor... Aksi halde araç patinaj yapmaya devam edecek ve bunun insani, toplumsal, ekolojik sonuçları çok ağır olacak... Olup-bitenler tesadüfen, kendiliğinden ortaya çıkmadığına, birilerinin bilinçli tercihlerinin ve politikalarının sonucu olduğuna göre, başkaları da sahaya inerek, sürece müdahale edebilirler, bu kepazeliğe son verebilirler, şeylerin seyrini değiştirebilirler... Ve bu da gayet mümkün...

* Bu yazı aylık Yeni Harman’ın, Eylül 2014 sayısında yayınlanmıştır...


10 Eylül 2014 Çarşamba

Ne Yiğitler Tanıdım!..




Ne Yiğitler Tanıdım!

Mehmet Koç

Ne 
Yigitler tanıdım, 
Gözlerime
Poz koydu, gitti.

Ne
Yiğitler tanıdım,
Yüreğime köz koydu, gitti

Ne
Yigitler tanıdım, 
Aklıma söz koydu, gitti.

Ne 
Yigitler tanıdım, 
Arkasında iz koydu, gitti.

Ne, yigitler tanıdım.
Ne, Yigitler...

9 Eylül 2014 Salı

Ortadoğu’nun Ufalanma Süreci-6




Cemil Gündoğan


Yeni Tarihsel Eğilimin Türkiye’deki Çatışmaya Etkileri

Ulus-üstü ölçekte entegrasyon ve merkezileşme, ulus-altı ölçekte cemaatlere bölünerek ayrılma eğiliminin dönemin tarihsel-sosyolojik eğilimi olarak tanımlanabileceğini belirtmiştim. Acaba bu eğilimin Türk devletiyle Kürt ulusal hareketi arasındaki çatışmaya etkileri nasıl olacaktır?
Genel bir tespit olarak, bu eğilimin Kürt hareketiyle Türk devletine olan etkilerinin aynı yönlerde ve aynı biçimlerde olmayacağını söyleyerek başlayabiliriz. Kürt hareketi bazı noktalarda, Türk devleti ise daha başka noktalarda bu eğilimden daha fazla etkilenecektir. Ayrıca bunlardan her birinin maruz kalacağı etkilerin tümü de aynı yönde işlemeyecektir. Örneğin, aynı eğilimin aynı aktöre olan bazı etkileri geliştirici yönde olurken, diğerleri köstekleyici bir nitelik taşıyacaktır. Dahası bunlar, içinde hareket ettikleri bağlama göre değişikliklere uğrayacak olan hareketli etkilerdir. Bu durum, karmaşayı iyice arttırıyor ve söz konusu eğilimin taraflara muhtemel etkilerini ortaya koyacak sabit bir matris yapmayı anlamsız kılıyor. Bunun yerine, söz konusu eğilimin taraflara nasıl yansıyabileceğine ışık tutabilecek bazı örnekler vermek daha anlamlı olacaktır.
Mesela Kürtler, uluslaşma sürecine görece geç girmiş bir toplumdur. Böyle bir toplum, son bir yüzyıldır uluslaşmanın bütün aşırılıklarını tek tek yaşayıp tüketmiş bir toplum olan Türklere oranla ulus-altı çözülme eğiliminin etkisine muhtemelen daha az açık olacaktır. Zira Türklerde ulus, deyim yerindeyse, kemale ermiş, artık pörsümeye başlamıştır, Kürtlerde ise henüz birçok yönden yükselme dönemini yaşamaktadır. Kısaca açayım.
Kürtlerin, Kürt olarak yaşadıklarından üretip ulusal ortaklığın harcına dönüştürerek tükettikleri tecrübeler henüz sınırlıdır. Mesela Cumhuriyetin ilk yirmi yılında yaşanan ve bir ortaklık alanı yaratmak bakımından olağanüstü güçlü zeminler sunan katliamlar bile bütün topluluğun tükettiği bir ortaklık alanına dönüştürülemedi. Çünkü ortada bunu yapabilecek bir ulusal hareket yoktu. Dolayısıyla toplumun ezici çoğunluğu, bütün o cehennem yıllarını kısmi, kopuk ve yerel reaksiyonlarla, yani kendi özel mecraları içinde izleyip tüketti.
Oysa aynı tarihlerde Türkler, “Milli Mücadele” adıyla kodladıkları tecrübelerden yeni bir ortaklık alanı çıkarmış ve bunu Osmanlıdan kalma kırık-dökük, parçalı ve benzemez toplulukları homojen tek bir toplum içinde kaynaştıracak bir eritme kazanına dönüştürdüler. 1970’lere vardığımızda, Türkler bu kazanın içine atabilecek malzemeyi büyük ölçüde tüketmiş, elde edebileceklerinin azamisini de elde etmişlerdi. Artık yavaş yavaş, o kazanın o zamana kadar eriterek benzeştirdiklerinin çözülmeye başladığı bir döneme giriyorlardı. Kürtler ise, ancak o dönemde mevcut ilişki sistemini tersyüz edebilen bir bakış açısı oluşturabildiler (bunda sosyalizmden aldıkları radikalizmin etkisi büyüktü) ve kendi adlarına bir karşı toplumsallık alanı yaratmaya koyuldular.
Kürtlerin başlattığı bu yöneliş, ancak 1990’ların başı itibarıyla mantıki sonuçlarına ulaşabildi. Artık bir Türk ile bir Kürt, gözlerinin önünde yaşanan bir ve aynı olaya birbirinden çok farklı anlamlar yüklüyordu. Örneğin sıradan bir Türk’e göre Saddam benzeri bir diktatörden öte bir şey olmayan Abdullah Öcalan, sayıları artık milyonlarla ölçülen bazı Kürtlere göre dünyadaki en değerli liderdi. Buradaki yarılma, Kürtlerin, yeni toplumsal tecrübeleri Kürtlük adına işleyen bir ortaklık alanının parçasına dönüştürebilecekleri mekanizmayı kurduklarını gösteriyordu ve Kürt tarihinde yeni bir aşamaya işaret ediyordu. Fakat o dönemde devlet de 70’lerden kalma Kürt aydın kuşağı da (başta İsveç’teki aydınlar olmak üzere) bu gelişmeyi tam olarak anlayamadılar. Değişimi anlayabilen veya sezebilen Vedat Aydın gibi aydınların bir bölümü, devletin kırım makinasından geçirildi. Canlarını kurtarabilenlerin büyük çoğunluğunun, birer aydın olarak daha sonraki sergüzeştleri ise oldukça acıklıydı. Ama işin bu tarafı bu ayrı bir tartışmanın konusudur.
Oysa aynı dönemde, Kürt hareketindeki yükselişin gaz verdiği, köpürtülmüş mafyatik milliyetçiliğin yarattığı toplumsal kasılmalar hariç tutulursa Türklerde ulus pörsüyor, Türklerin tümünü kucaklayan ortaklık alanları daralmaya başlıyordu. Avrupai Türklerle Asyatik Türklerin kapışıp devletin el değiştirdiği son on yılda ise bu daralma iyice belirgin bir hal almıştır.  İşte, ulus-altı ayrışma eğiliminin kendi etkilerini daha fazla hissettirmeye başladığı yeni süreci Türkler ve Kürtler bu koşullar altında karşılıyorlar. Bu durumda iki toplumun bu eğilimden etkilenme biçimleri kaçınılmaz biçimde farklı olacaktır.
Biraz daha somutlaştırırsak, içinde bulunduğumuz dönem itibarıyla, Kürtlerdeki ulusal birlik ve entegrasyon dinamiklerinin Türklerdekilerden daha diri olduğunu söyleyebiliriz. Bunu tek tek olaylarda gözlemek gayet kolaydır. Mesela Suriye Kürdistan’ında ilk hareketlenmelerin başladığı dönemi hatırlayınız. Apocusuyla, Barzanicisiyle Kürtlerin büyük çoğunluğu aynı heyecan dalgasına kapıldı. Ortak bir silkinme havası her tarafı sardı. Ve bütün bunlar Türklerinkiyle kıyaslandığında çok daha küçük ve çok daha amatör bir medya ağının varlığına rağmen oldu.
IŞİD’in Şengal’e yönelik saldırısı bir diğer örnektir. Sincar katliamı Kürdistan’ın dört bir tarafında ortak bir infial yaratmakla kalmadı, birbirleriyle çatışmanın eşiğine gelmiş olan DKP ile PKK’nin bazı yerlerde ortak mevzilere girmelerine de sebep oldu.
Bütün bunlar, ulusal bütünleşme eğilimlerinin Kürdistan’da hâlâ canlı bir dinamik olarak işlediğini gösteriyor. Bu yazı dizisinde sözü edilen tarihsel-sosyolojik eğilim, Ortadoğu’daki sınırların silikleşmesine katkıda bulunarak bu dinamiğe özel bir güç katıyor. Bu, geç uluslaşmanın sebep olduğu bir durumdur ve yeni dönemde Kürt siyaseti için bir fırsat yapısı anlamına geliyor.

Buna karşılık Türklerde, her yeni olay, yeni bir bölünme veya kapışma vesilesine dönüşmekte, bunun sonucu olarak bütün Türkleri ortaklaştıran alanlar kan kaybetmektedir. Rahat karşılaştırma imkânı veren bir örnek seçelim ve IŞİD’in Telafer ve Tuzhurmatu gibi yerleşim birimlerinde yaşayan Türkmenleri katletmesine karşı Türkiye’de gösterilen tepkiye bakalım. Sizin de dikkatinizi çekmiş olmalıdır, bu olay karşısında Türkiye’de ortaya çıkan Türk tepkisi, İslamcıların kendi özel ajandalarının bir parçası olarak harladıkları Gazze’deki katliamlara karşı gösterilen İslami tepkinin yanında devede kulak seviyesindeydi. Bu tepkiyi, IŞİD’in, yine aynı bölgedeki Yezidilere yönelik katliamına karşı Kürtlerin gösterdiği küresel tepkiyle karşılaştırırsanız aradaki farkı görürsünüz. Bunun manası şudur: Türkiye’deki her bir cemaatin kendi ortak alanlarını besleyen dinamikler, Türkiye’de, Türk ulusu denilen ortaklığı besleyen dinamiklere göre giderek daha fazla öne çıkmaktadır.
Elbette, bunu söylemekle, Türklerin milliyetçilikle işlerinin bittiğini, Türkler arasında ulusa denk gelen bir ortaklık alanın kalmadığını ileri sürmüş olmuyorum. Tersine, Türklerde ulus hâlâ insanı soluk almakta zorlayacak kadar güçlü bir çerçevedir. Fakat gelişmenin doğrultusu yukarıda özetlediğim yöndedir ve bu durum, bu yazı dizisinde sözü edilen ulus-altı düzeyde ayrışma eğiliminin bir ifadesidir. Belirtmeye gerek yok ki bu gelişme, yeni dönemde Kürt hareketinin lehine bir faktör olarak işleyecektir.

Ne var ki ulus-altı ölçekte ayrışma eğiliminin tam tersi yönde etkilerde bulunacağı alanlar da var. İç entegrasyon sürecini canlı biçimde yaşadıkları için, ulus-altı ölçekte ayrışma eğiliminin genel etkisine görece daha az açık olan Kürtlerin, bazı alt kalemlerde bu eğilimden Türklere oranla daha fazla etkilenmeleri pekâlâ mümkün. İşte bir örnek:
Türklerde aşiret on dokuzuncu yüzyıl sonu itibarıyla çözüldü. Bu durumda, ulus-altı ölçekte çözülme eğiliminin Türklerde bir yeniden-aşiretleşme süreci başlatma imkânı yoktur. Buna karşılık Kürtlerde aşiret hâlâ önemli bir toplumsal organizasyondur, dolayısıyla sözü edilen eğilimin Kürdistan’da bir yeniden-aşiretleşme yaratma potansiyeli yüksektir. Dün bir aşirete mensup olduğunu söylemekten utanan devrimcilerin, bugün Milanlı, Brukili, Haydaranlı, Cibranlı, Zırkili veya Kureyşanlı olduklarını söylemekte hiçbir sakınca görmemeleri, hatta bazı örneklerde bunu bir iftihar vesilesine dönüştürmeleri, bunun bir ifadesidir.(*)
Yeniden-aşiretleşme meselesini küçümsememek gerekiyor. Sebebini Irak veya Suriye’de yaşanan olaylara bakarak daha rahat anlayabiliriz. Haberlerde sık sık okur veya duyarsınız: “Filan aşiret IŞİD’e karşı ayaklandı” ya da “filan aşiret IŞİD’e katıldı”. Bu tür haberlerin arkasındaki gerçek, genellikle haberin kendisindeki sadelikten uzaktır. Örneğin, IŞİD’e katıldığı söylenen bir aşirete mensup bazı kişiler o sırada gerçekte IŞİD karşıtı saflarda savaşıyor olabilirler. Fakat bu tür haberlerde önemli olan bu değildir. Önemli olan, dün kendilerini aşiret üzerinden tanımlamayan bazı insanların veya toplumsal kesimlerin bugün aşiret üzerinden tanımlanmaya başlamalarıdır. Mesela şehirli orta tabakalar. Eskiden olsa, aşiretle birlikte anılmamaya özel bir özen gösterirlerdi. Fakat bugün giderek artan oranda aşiret çerçevesinde tanımlanıyorlar ve bu durum giderek “normal”leşiyor. Aşiret-üstü eski ortak kimlik değişik nedenlerle çözülünce, bir tür yeniden aşiretleşme süreci başlıyor. Bu durum, küresel ölçekli ulus-altı düzeyde ayrışma eğilimiyle gayet uyumludur. İşte bu nedenle söz konusu eğilimin Kürdistan’daki yeniden-aşiretleşme yönünde etkiler yaratması ihtimalini ciddiye almak gerekiyor.
Hiç kuşku yok ki, Kürtlerin olumsuz etkilere açık olduğu tek alan aşiret değildir. Kürtler, örneğin, devletler arasında bölünmüştür. Bu durum parçalar arasında farklı kültürel şekillenme demektir ve cemaatleşme için harika zeminler sunar.
Kürtler farklı lehçeler konuşurlar ve bu lehçeler, cemaat oluşumları için uygun kültürel koşullar yaratır. Güney’deki Barzan-Süleymaniye ayrışmasının aynı zamanda lehçeler arası bir farka denk gelmesi, sadece bir tesadüf değildir.  
Kürtler farklı dinlere ve mezheplere sahiptir. Bunlar, tarihsel geçmişe sahip cemaatleşmeler demektir ve önümüzdeki dönemde ulus-altı ayrışma eğiliminden güç alabilecek potansiyellere sahiptirler.
Listeyi uzatmak mümkün.  

***

Yukarıdaki örnekler gösteriyor ki, ulus-altı düzeyde ayrışma eğiliminin, çatışan güçler olarak Kürt hareketine ve Türk devletine yansımaları değişik olacaktır. Dolayısıyla taraflar açısından temel sorun, bu yansımaları önceden görmek ve muhtemel negatif etkilerini giderici, buna karşılık muhtemel pozitif etkilerini güçlendirici stratejiler geliştirmektir. Bunu daha başarılı yapan taraf, daha kazançlı çıkacak veya daha az kayıp verecektir.
Görebildiğim kadarıyla, Türk devleti yeni durumu karşılayacağını umduğu bir strateji geliştirmiş durumdadır. Zaman zaman “bölünmemek için büyümek” olarak tanımlanan bu stratejiye göre, Makedonya’dan Batum’a, Lefkoşe’den Süleymaniye’ye kadar Misak-ı Milli diye tanımlanan topraklarda yaşayan değişik gruplar, mümkünse devlet sınırlarının içine katılarak, değilse devlet-aşan sosyal ve kültürel ilişkiler çerçevesinde İslamcı bir iplikle devlete bağlanarak yarı-kıtasal nitelikte YENİ BİR DEVLET inşa edilecektir. Merkezine Asyatik Türklerin yerleştirildiği YENİ BİR ULUS da bu devletin sosyal temelini oluşturacaktır. Bir hahamın çocuğunu bile İmam Hatip Lisesine kaydedebilen yeni milli eğitim sistemi, yeni medya sistemi, yeni sermaye sistemi, Kürtlere sunulan Hamidiyeci “çözüm” önerisi…. bütün bunlar, sözü edilen yeni ulusun inşa edilmesiyle ilgili adımlardır. Şu sıralar daha sıkça duyar olduğumuz “Yeni Türkiye” lafı, bu yeni ulus’u simgeleyen bir slogandır.
Bazı okurlar, tarif edilen devletin sınırlarındaki belirsizlikten ötürü bunun gerçek bir devlet olamayacağını, dolayısıyla böyle bir devlet projesi de olamayacağını düşünebilirler. Eski dünyanın verileriyle bakıldığında doğru görünen bu itiraz, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı yarışı için resmi seçim kampanyasını Almanya’da başlatabildiği bir dünyanın koşullarında yerinde bir itiraz olamaz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde daha şimdiden Erzurum ile Hamburg arasındaki fark ortadan kalkmışsa, yarın devlet-aşan sosyal ve kültürel ilişkilerin belirlediği sınırlar ile devletin resmi sınırları arasındaki ilişki de bugünkü gibi kalmayacaktır. Rusya ile Kırım veya Donetsk arasındaki ilişkiler konuyla ilgili bir fikir verebilir. Bugün Rusya ile Donetsk arasında resmi sınır hem vardır hem yoktur. Donetsk resmen Rus toprağı değildir, ama devlet aşan kültürel ve sosyal ilişkilere dayanarak Rusya tarafından Rus toprağı muamelesine tabi tutulmaktadır. Devletin yeni projesinde Silopi ile Zaho veya Nusaybin’le Kamışlı arasındaki sınırlar da böyle düşünülmektedir. 
Buradan yola çıkarak devletin yeni projesinin hem ulus-üstü düzeydeki entegrasyon eğilimine (yarı-kıtasal ölçekte bir devlet) hem de ulus-altı düzeydeki cemaatleşme eğilimine (İslam ipiyle birbirine tutturulmuş cemaatler) karşılık gelen bir proje olduğu söylenebilir.
Bu stratejinin, mevcut koşullarda ne kadar gerçekçi olduğu, söz konusu küresel eğilimlere ne kadar karşılık yaratabileceği türünden sorular ayrıca tartışılması gereken konulardır. Mevcut güçler dengesi ve Türkiye’nin mevcut kapasiteleri göz önüne alındığında, başarı şansı bulunmayan bir strateji olduğunu söyleyebiliriz.
Kürt tarafına gelince, henüz konuyu algılama safhasında oldukları söylenebilir. Bu aşamayı hangi tartışmalarla ve nasıl tüketecekleri ve buradan yeni eğilimlere ilişkin hangi stratejileri çıkaracakları ise henüz belli değildir. Şimdilik belli olan tek şey, Kürt hareketinin liderinin, Kürt hareketini Türk stratejisine eklemlemenin karşılığında kendini Türk siyaseti içinde işlevsel hale getirmeyi, sürecin en kritik adımı olarak takdim ettiğidir. Lider, “hele bunu alalım, gerisine sonra bakarız” havasında konuşmaktadır. Öcalan’a göre, lider bir şey olmuşsa, halk da bir şey olmuş demektir. Çünkü halk demek örgüt demek, örgüt demek de lider demektir. Bu adımın arkasından neler geleceğini bilemeyen Kürt hareketi ise bu belirsizliğin de katkısıyla bir gün mezarlıkta heykel dikerken, diğer gün Mecliste hırsız alkışlamak arasında gelip gitmektedir.
2014-09-09

-------------------------------------

(*) Burada sözü edilen değişimle ilgili daha geniş okumak isteyenler, “Geleneğin Değersizleşmesi: Kürt Hareketinin 1970’lerde Gelenekselle İlişkisi Üzerine” başlıklı makaleme bakabilirler. Büşra Ersanlı-Günay Göksu Özdoğan-Nesrin Uçarlar (derl); Türkiye Siyasetinde Kürtler –Direniş, Hak Arayışı, Katılım; İletişim Yayınları, 2012 içinde s. 93-150. 

8 Eylül 2014 Pazartesi

PKK-KDP...





Cemil Gündoğan

Kürdistan Post sayfası yöneticilerinden Hejarê Şamil’in 100 dolayında şahsiyete yönelttiği iki soruya tarafımdan verilmiş cevaplar var. Konu PKK-KDP çatışması.

SORU 1: PDK-PKK çatışmasının neden(ler)i nedir?

CEVAP: Tek paragraflık bir cevap istemişsiniz, fakat benim bunu tek paragrafa sığdırabilmem imkânsız. Bunda benim kişisel beceriksizliğimin rolü olabilir, ama esas neden KDP-PKK çatışmasının çok boyutlu karakteridir. KDP-PKK çatışmasını doğru anlayabilmek için bu çatışmanın hiç olmazsa en önemli boyutlarını bilmek veya hatırlamak gerekir. Bu çatışmanın: 
-Ekonomik boyutu vardır (örneğin bazı gümrüklerin, vergilerin ve insan kaynaklarının kontrolüyle ilgili çekişmeler), 
-Siyasal boyutu vardır (örneğin, siyasal alanda birçok yönden birbirleriyle çelişen pozisyonlarda konumlanmış durumdadırlar), 
-Sosyal boyutu vardır (örneğin, birinde kadınlar önemli bir yönetici güç iken, diğerinde kadının erkeği yönetmesini dünyanın sonu olarak gören erkeklerin sesleri partide hayli baskındır), 
-İdeolojik boyutu vardır (çatışmanın esas olarak buradaki ayrılıktan çıktığı düşüncesi yaygındır, fakat gerçeği yansıtmaz), 
-Kültürel boyutu vardır (örneğin biri muhafazakar, diğeri radikal bir modernizmin taşıyıcılığını yapar), 
-Kürdistan’ın bölünmüş olmasıyla ilgili boyutları vardır (KDP, Arap kontekstinde; PKK, Türk kontekstinde şekillenmiş partilerdir. Bu durum, başta örgütlenme ve siyaset yapma tarzı olmak üzere çok geniş alanlarda farklılıklar ve gerilimler yaratmaktadır),
-Kürdistan’ı işgal eden devletlerin Kürt hareketi içindeki istihbarat faaliyetleriyle ilgili boyutları vardır (komplo teorilerine göre çatışmanın esas kaynağı), 
-Küresel ve bölgesel güçlerin Kürdistan’a ve onu paylaşmış olan devletlere ilişkin politikalarıyla ilgili boyutları vardır (örneğin Türkiye, genellikle KDP’yi PKK’ye karşı; İran ve Irak ise genellikle PKK’yi KDP’ye karşı kışkırtırlar), 
-Her bir partinin kendi iç dengeleriyle ilgili boyutları vardır (istihbarat örgütlerinin müdahale etmek için kullandığı alanlardan biri), 
-Her bir partinin kendi parçasındaki rakip parti ve güçlerle olan ilişkileriyle ilgili boyutları vardır (örneğin KDP ile YNK’nin ilişkileri veya PKK ile AKP’nin ilişkileri, KDP ile PKK arasındaki çatışmaların doğrudan girdileri arasındadır),
Kısacası, sorunuzun cevabını tek bir paragrafta vermek zordur. Ama illaki tek bir cümleyle ifade et derseniz, bu kavganın nedeni, Kürdistan’daki iktidar mücadelesidir, demeyi tercih ederim. Çünkü iktidar, bildiğim kadarıyla, yukarıda sıralanan faktörlere tekabül eden alanların ezici çoğunluğunu birbirine bağlama kabiliyetine sahip yegâne alandır. 

SORU 2: “Örgütsel çıkarlara hayır” deyip Ebedi Kurdistan’a varmanın yolu yok mudur?

CEVAP: Önce sorudaki “ebedi” sıfatıyla ilgili bir noktaya değinmek istiyorum. Gerçek yaşamda ebedi devlet, ebedi ulus veya ebedi ülke olmaz. Bu tür ifadeler, güçlü bir ulusalcı isteğin belagatiyle ilgili şeylerdir, gerçeklikle değil. Bugün adına Kürdistan dediğimiz ülke, dün Merwan, Bekir, Medya, Urartu, Tuşba, Hurri, veya Mittan gibi çok değişik adlarla tanımlanıyordu, yarın da büyük ihtimalle başka adlarla tanımlanacaktır. Etnisite veya ulus, uzun insanlık tarihinin küçücük bir dilimine tekabül eden formasyonlardır. Bunların günümüz koşullarında sunduğu çerçevelerin ebediyete kadar baskın formatlar olarak kalacağını düşünmek için bilimsel bir sebep bulunmuyor.

Belagatle ilgili bu nottan sonra sorunun kendisine gelirsek,  cevap, böyle bir şeyin çok zor olduğudur. Çünkü “örgütsel çıkar”, bir ucuyla da içerideki iktidarla ilgili bir tanımdır ve bütün ulusal mücadeleler, aynı zamanda birer iç iktidar mücadelesi olarak doğarlar. Böyle olması, bizzat ulusal mücadeleye götüren itirazın karakteriyle ilgilidir. Kabaca tasvir edersek, bir ulusal mücadele, o mücadeleyi yürüten topluluğa ait geleneksel egemen sınıflar ile söz konusu topluluğu boyunduruk altında tutan yapı (ki genellikle işgalci bir devlettir) arasındaki geleneksel mutabakata sığmayan bir toplumsal grubun mevcut mutabakata itiraz etmesiyle başlar. Her şeyin başı olan bu itiraz, bir söylem olarak her zaman dışa yönelik biçimde kurulur (“sömürgecilik”, “yabancı boyunduruğu”, “işgal”, “ilhak” vs. gibi). Ama bu, sadece kâğıt üzerinde böyledir. Gerçekte ise oyuna dahil olmak isteyen yeni elit, eski mutabakatın hem dışarıdaki hem de içerideki ayaklarını aynı anda karşısına almak zorunda kalır. Bu mecburiyetin söyleme yansıyışı ise genellikle “sömürgeciler ve işbirlikçileri” ifadesiyle olur. Kısacası, alanda kendine yer açmak isteyen yeni bir elitin, dış güçlerin yanı sıra içerideki bazı güçlere de yönelmesi bir zorunluluktur. 
Bu zorunluluğun ortadan kalkması için, eski mutabakatın kurucularının kendi mutabakatlarını feshederek toplumsal yapının önlerine koyduğu yeni güç dengelerine uygun yeni bir mutabakat inşa etmeleri gerekir. Buna, “ulusal sorunun barışçı yollarla çözümü” diyoruz ve İsveç, İsviçre ve Çekoslovakya gibi genellikle zengin dünyaya ait birkaç istisna dışında örneklerine fazla rastlanmış değildir. Kalan bütün örneklerde eski mutabakatın tarafları, itirazcı eliti daha bebekken boğmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Aynı şey Kürt örneği bakımından da geçerlidir. 1970’ler dünyasını hatırlayınız, bazı yerlerde, Kürt devrimcilerine, polis ve jandarmadan çok ağalar, beyler, şeyhler, pirler, dedeler, aşiret reisleri, komprador burjuvalar vb. saldırırdı. O tarihlerde “Kürtçü”lerin, Kürtçülükten çok “gomonist” veya “anarşit” gibi sıfatlarla tanımlanmalarının bir nedeni de buydu. Tersinden ele alırsak, dönemin aydınlarının sosyalizm ve komünizm söylemlerini bu kadar kolay benimsemelerinin bir nedeni de yine sözü edilen zorunlulukla ilgiliydi.

Buradaki zorunluluk ilişkisini doğru değerlendiremeyen bazı yorumcular veya bu ilişkiyi çarpıtarak kendilerine yeni bir ideolojik veya siyasi zemin yaratmak isteyen bazı siyasal güçler, bu çatışmaları, itirazı yapan elitin ideolojisiyle izah ederler. Fakat bu yorum, gerçeği yansıtmıyor. Çünkü ideoloji, kural olarak, burada belirleyici bir role sahip değildir. İdeoloji, bu çatışmayı şu veya bu biçimde veya yönde etkileyebilir; yani çatışmayı uzatabilir veya kısaltabilir, sıklaştırabilir veya seyreltebilir, daha kanlı biçimlere büründürebilir veya görece yumuşak tarzda yürümesine katkıda bulunabilir vs. ama kural olarak çatışmanın varlık koşullarını belirlemez. Bu nedenledir ki birbirine karşıt ideolojilere sahip değişik ulusal hareketler, özellikle çıkışta birbirlerine benzer işler yapmak zorunda kalmışlardır. Örneğin, Mustafa Barzani, güney Kürtlerinin yarısını oluşturan caş aşiretlere ve ağalara karşı savaşmak zorunda kalmıştır. PKK de aynı şeyi kuzeyde yapmıştır (korucu aşiretlere yönelik kıyımları hatırlayınız). Barzaniler, başta Talabani grubu olmak üzere kendi dışındaki Kürt ulusalcısı güçlere karşı kanlı kıyımlar yapmıştır (KDP’nin son altmış yılda dört parçada öldürdüğü Kürt hareketine mensup insanların sayısı, muhtemelen PKK’nin öldürdüklerinden daha fazladır). PKK de aynı şeyi dört parçada yapmıştır. Oysa Mustafa Barzani hareketi ile PKK, neredeyse birbirine karşıt ideolojilere sahip iki harekettir. Buradan da anlıyoruz ki, zaman zaman “örgütsel çıkar” tanımıyla da ilişkilendirilen çatışmaların varlık koşullarını belirleyen şey ideoloji değildir.

Aynı şekilde bu çatışmaların esas nedeni, egemen devletlerin Kürt hareketi içindeki istihbarat faaliyetleri de değildir. Bu faaliyetlerin de çatışmalarda belli bir rolü vardır, ama çatışmaların varlık koşullarını belirlemezler. Bu koşulları manipüle ederek sonuç almaya çalışırlar.

O halde gerçek nedenler nelerdir?

Bunlar, başlıcaları birinci soruda sıralanan alanlarla ilgili faktörlerdir. Bu faktörleri, kolaylık olsun diye, tarafların alanda tuttukları pozisyon ve tarafların pratik ihtiyaçları diye iki grup halinde toparlarsak, PKK ile KDP’nin çatışmaması için, öncelikle bu iki partinin pratik ihtiyaçları ile politik alanda tutmuş oldukları pozisyonlarının çelişik olmaması gerekir diyebiliriz. Bu olmadan, iki parti arasındaki bütün ideolojik farkları tasfiye etseniz de, iki partinin içindeki bütün ajanları temizleseniz de çatışma riskini ortadan kaldıramazsınız. Nitekim, daha düne kadar çatışacaklarmış havasında konuşan KDP ile PKK’nin, IŞİD saldırılarıyla birlikte birden ortak siperlere girmeleri, bu işin asli dinamiklerinin ideoloji veya egemen devletlerin istihbarat faaliyetleri olmadığını gösterir. Kürt hareketiyle ilgili analizlerdeki en ciddi yanlışlardan biri, analizcilerin sadece tarafların söylemlerinden hareket etmeleridir. Oysa aktörlerin söylemlerinden önce, onların alanda tuttukları yer ile pratik ihtiyaçlarına bakmak gerekiyor. Kürt partileri arasındaki çatışmaların gerçek dinamikleri burada yatıyor. Söylemler ancak bu çerçevede bir anlam kazanabilir veya kazanamaz. 

Böylece sorunuzun cevabı da ortaya çıkıyor: 

Sözü edilen partilerin menfaatlerini ortaklaştırmak tek başına bizim elimizdeki bir şey olmadığına göre sorunuzun cevabı, ne yazık ki olumsuzdur. 

Ancak bu, imkansız bir şey de değildir. Çünkü bazen bizim dışımızdaki koşullar bu iki partinin menfaatlerini ortaklaştırabilir (örneğin IŞİD saldırıları). Ama biz de iç kavgaya karşı oluşturacağımız güçlü bir bilinçle bu koşulların doğmasına katkıda bulunabiliriz.  Eğer Kürt halkı arasında iç çatışmaya karşı güçlü bir bilinç oluşturulabilirse, halkın birlik isteğini çiğneyecek olan parti politik planda büyük bir kayba uğrayacağı için menfaatleri gereği çatışmaya biraz daha mesafeli duracaktır. Bu nedenle ajanlara kafa yorduğumuz kadar, bu partilerin politik alanda tuttukları yerlerin ve menfaatlerinin uyumlulaştırılması gibi konulara da kafa yormamız gerekiyor. 

Cemil Gündoğan
2014-09-06

--------------------------------------
Bu röportaj, 2014-09-07 tarihinde Kürdistan Post sitesinde yayımlanmıştır: 
http://www.kurdistan-post.eu/tr/kurdistan/kurd-aydinlari-ne-dusunuyor-uc-gun-boyunca-surekli-guncellenecek 

3 Eylül 2014 Çarşamba

Ortadoğu’nun Ufalanma Süreci-5





Cemil Gündoğan
cemil_gundogan@yahoo.se

Cemaatleşmenin Küresel Niteliği...

Ulus-üstü düzeyde entegrasyon, ulus-altı düzeyde ayrışma olarak tanımlanabilecek olan tarihsel-sosyolojik eğilimin tek tek ülkelerde cemaatleşme anlamına geldiğini ve ulusun sosyalleşmeye çerçeve sunan işlevindeki gerilemeyle paralel biçimde ilerlediğini belirtmiştim. Bu süreç, Türkiye’ye veya Ortadoğu’ya mahsus bir şey olmayıp, küresel bir nitelik taşımaktadır. 

Ortadoğu’daki bölünme ve çatışmalarla ilgili Türkiye’deki standart görüş, bunların yabancı güçlerin komplosu olduğu yolundadır. Yabancı güçlerle kastedilen ise -nefret sırasına göre sıralarsak- İsrail, Amerika ve İngiltere’dir. Dolayısıyla, cemaatleşmeye dayalı bölünmelerin sadece dış komplolarla ilgili bir şey olmadığını göstermenin en uygun yolu, belki de bu komploları tezgâhladığı söylenen devletlerin de cemaatleşme sürecine tabi olduklarını göstermektir. İsrail’den başlayalım.   

Komplo teorisyenlerine bakılırsa, Ortadoğu’daki bütün bölünme ve ufalanmalar ya doğrudan Mossad’ın marifetidir ya da onun katkısıyla gerçekleşmiştir. Fakat bu kadar mahir ve muktedir olduğu varsayılan Mossad, nasılsa, İsrail’deki cemaatleşmeleri engelleyememektedir. Çünkü orada da Türkiye’dekinden veya İran’dakinden aşağı kalmayan cemaatleşmeler ve bunlar arasında çekişmeler var. Bir başka yazıda daha genişçe özetlemiştim(*), kısaltarak aktarırsam, bugün İsrail’de birbirlerinden sosyal, siyasi, kültürel ve ırksal özelliklerle ayrılan en az üç tane cemaat vardır:  Eşkanazi, Mizrahim ve Falaşa. 
Eşkenaz, Yahudilerin kabaca Almanya-Polonya bölgesine denk gelen topraklara verdikleri addır ve İsrail’e Batı Avrupa ülkelerinden göç eden Yahudileri tanımlayan bir sıfata dönüşmüştür. Eşkenazlıkla karakterize olan İsrailliler, bizdeki Avrupai Türklere benzerler. Bir tür Beyaz Yahudi olarak kendilerini devletin gerçek sahibi ve modernizmin taşıyıcısı sayarlar. İleri gelenleri İsrail toplumunun tepe noktalarını tutmuştur. Eşkenaz olmayan Yahudileri bir çeşit Arap gibi görürler.  
 Mizrahi “Doğulu” demektir. Ortadoğu ülkelerinden İsrail’e göç etmiş olan Yahudilere “Doğulular” anlamında Mizrahim denir. Mizrahim, İsrail’de ikinci sınıf vatandaştır. Dini hassasiyetleri ağır basar. Tevrat’ı katı biçimde yorumlarlar. Örneğin kaşar ilkesine sıkıca uyarlar, yani haram sayılan yiyecekleri yemezler. Bu nedenle mekanlarını (örneğin kreşlerini) ayırma eğilimi taşırlar. Bazıları Tevrat’a dayanarak devlete vergi bile vermez. Tutucudurlar ve son elli yılda gerçekleştirdikleri sosyal, politik ve kültürel örgütlenmelerle Eşkenaz iktidarı sarsmışlardır. Bütün bu özellikleriyle bizdeki AKP liderliğindeki Asyatik Türkleri hatırlatırlar.

Falaşa ise Etopya’dan göç eden Yahudilere verilen addır (kendileri bu adı sevmez). Falaşaların İsrail’deki statüsü Mizrahimden de aşağıdır. Mizrahilere Musa’nın üvey evlatları dersek, Falaşalar da Musa’nın bahçesindeki kulübede yaşayan hizmetçiye denk düşerler. Yahudi olup olamayacakları bile uzun süre tartışılmıştır. Bazı yüksek din adamlarının itirazlarının kilitlediği konu, Falaşaların İsrail vatandaşı kabul edilmesiyle aşılmıştır.  Fakat zorla ihsan edilen bu vatandaşlık Falaşaları en altta yer alan bir cemaat olmaktan çıkarmamıştır.

Kısacası, neredeyse bütün Ortadoğu ülkelerini din, mezhep ve etnik ayrılıklarla bölüp parçaladığı söylenen Mossad, nedense kendi ülkesindeki etnik ve dini yorum farklarını izleyen cemaatleşmelerin önüne geçememiştir. O kadar ki, İsrail’in FKÖ, Hizbullah ve Hamas gibi “dış güçler”le savaşması bile içerideki cemaatleşmeyi ve buna dayalı çelişkilerin derinleşmesini durduramamıştır. Bu durum, Ortadoğu’da cemaatleşme meselesine sadece dış komplolar penceresinden bakmanın doğru olmadığını gösterir. Ulus/devlet altı düzeyde cemaatlere ayrışmak, İsrail’i de etkileyen daha genel bir eğilimdir.

Nefret skalasında ikinci, fakat komplo yapma kabiliyeti bakımından birinci sırada yer alan Amerika’nın durumu da İsrail’inkinden farklı değildir. CİA ve Pentagon, dünyanın her tarafında komplo üstüne komplo tezgâhlarken kendi ülkesindeki cemaatleşmeleri ve ayrılma eğilimlerini engelleyememektedirler. Örneğin halkın yaklaşık üçte birinin İspanyolca konuştuğu Texas başta olmak üzere ülkenin hemen her yerinde bazı gruplar  İngilizcenin resmi dil olmaması için faaliyet yürütmektedir (Amerika’da, İngilizcenin yasayla resmi dil kabul edilmediği eyaletler vardır). Georgia Eyaleti, 2009’da, eğer Washington yönetimi anayasada yazılı olan alanlar dışında kendilerine danışmadan bir kanun çıkarırsa bunu yok hükmünde sayacaklarını ve birlikle bağlarını çözeceklerini ilan eden bir yasa tasarısını geçirmiştir. Kuzeyde Alaska’dan batıda Kaliforniya’ya, güneyde Texas’tan kuzeybatıda Vermont’a kadar uzanan koca kıtada, merkezi yapıya karşı (bu Washington olabileceği gibi bir eyalet merkezi de olabilir) yeni bir kimlik iddiasında bulunmak veya buna denk düşen bazı talepler ileri sürmek, olağan dışı bir durum değildir. Bu tür iddia ve taleplerin bir kısmı işi referanduma götürecek kadar taraftar da toplayabilmektedir. Şimdiye kadar bu referandumları kazanamamış olmaları, söz konusu yönde bir eğilim bulunduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. 

Türkiye’den bakıldığında, Amerika gibi bir ülkeden ayrılmayı istemek, hatta bunu düşünmek bile saçma görünebilir. Ama emin olunuz ki bunlar kafayı yemiş insanlar değildir. Amerika federal bir ülkedir. Dolayısıyla ulus-altı ölçeklerde farklı kimliklerin oluşumunu kolaylaştıran ademi merkeziyetçi atmosfer ve örgütlenmeler, bu ülkenin kuruluşundan beri vardır. Nitekim güney eyaletlerindeki bazı ayrılıkçılar, kendilerine Kuzey-Güney Savaşı’na kadar giden bir tarih yazabilmektedir. Bu tarihsel mirasa günümüzde ulus-altı ölçekte ayrışma eğilimi de eklenince koşullar daha da olgunlaşmaktadır. Özetle, Amerikan örneği de ulus-altı ölçeklerde ayrışma ve cemaatleşme türü oluşumları dış komplolarla izah etmenin yetersizliğine kanıt oluşturur. 

Bizdeki Dışişleri-MİT-Ordu üçlüsünün her taşın altında aramaya bayıldığı İngilizlerin durumu da bu açıdan pek parlak görünmüyor. Çünkü orada da merkezden kopma eğilimleri ve ayrışma gözle görülür bir süreç olarak işliyor. İskoçya örneği söz konusu eğilimi anlamamıza yardımcı olabilir. 
İskoçya kendi parlamentosu olan eski bir birimdir. Ama bu özerk yapısına rağmen merkezden uzaklaşma eğilimleri giderek artmaktadır. Bu eğilimleri frenlemek için, son yirmi yıl içinde, vergi alma ve dışardan borçlanma gibi konular da içinde olmak üzere Londra’nın bazı ekonomik ve siyasi yetkilerini kısıtlayıp bunları İskoç yönetimine devreden birkaç sözleşme yürürlüğe girdi. Fakat bu tedbirler, İskoçların kendi kaderini tayin etme konusundaki taleplerini yatıştırmadı. Sonucu kestirmek zor, ancak İskoçya’nın görülebilir bir süre içinde İngiltere’den ayrılması, kimseye sürpriz gelmeyecektir. Bir diğer deyişle, komplo teorisyenlerinin Ortadoğu ülkelerini kıtır kıtır doğradığına inandığı İngiliz gizli servisi MI6 da kendi ülkesindeki ayrışmaların derinleşmesine bir çare bulamamaktadır.

En şaibeli üç devletin durumu kısaca böyle. Ama onlar bu işte yalnız değiller. Kuzeyin hali vakti yerinde diğer ülkeleri de benzer eğilimlerden mustaripler. İşte birkaç örnek. 
Örnek deyince akla ilkin Kanada geliyor. Muhtemelen üzerinde çok araştırma ve tartışma yapılmış olduğu için. Kanada’nın, Quebeck adlı eyaletinde ayrılma yanlısı güçlü bir hareket var. Kanada nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturan bu eyalette Fransızca konuşanlar çoğunluktadır ve bunların en az yarısı İngilizce konuşan Kanada’dan ayrılmak istemektedir. 1980’de konuyla ilgili bir halk oylaması yapıldı ve ayrılık yanlıları %40 oy aldılar. 1995’teki ikinci referandumda ise oyları %49,42’ye çıktı. Doğal olarak tartışmalar devam ediyor.

Tahmin edileceği üzere, Kanada’da kimlik davası gütmek Quebeck’le sınırlı bir olay değildir. Yerel kimlik savunucularının seçimlerde hatırı sayılır bir oy oranına ulaştığı Alberta Eyaleti gibi başka örnekler de var… 

Amerika ve Kanada, yüzölçümleri itibarıyla çok büyük devletler oldukları için ayrışmaya eğilimli kimlik oluşumlarının büyüklükle ilgili olduğu düşünülebilir. Bunda bir gerçeklik payı olmakla birlikte, sorunu yüzölçümüne indirgemek doğru olmaz. Hem küçük hem de zengin bir ülke olan Belçika’da yaşanan ayrışmalar, küçük devletlerin de aynı eğilimden etkilendiklerini gösteriyor.  Küçücük Belçika’da daha şimdiden 2,5 tane fiili devlet vardır: Kuzeydeki Flanderlerin Belçikası, güneydeki, Valonların Belçikası ve ikisinin arasında yer alan buçuk devlet Bürüksel. Afrika’daki bir ülkede bu kalibrede bölünmeler görseniz aklınıza ilkin kabileler arası bölünmeler gelir. Ama burası Avrupa’nın göbeği olduğu için, onlara kabilesel bölünme demek kimsenin aklına gelmez. Bu ayrışmalardan Mossad’ı veya CİA’yı sorumlu tutan da çıkmaz. 

İspanya, aynı zenginler kulübüne mensup bir diğer örneği oluşturur. Bu ülkede iki yüz yıldan fazladır bağımsızlık davası güden Basklıları duymuş olmalısınız. Çok bedel ödediler, ama sonunda bir noktaya ulaştılar.  Bask dili artık Bask Ülkesi’nde eğitim dilidir. Madrid’den ayrılmak için on yıllar boyu silahlı mücadele yürüten ETA militanları kendi aralarında İspanyolca konuşup halka İspanyolca propaganda yaparlardı. Şimdiki gençler ise her geçen yıl daha da artan oranda Baskça konuşuyor. Franko’nun asimilasyon politikasının Baskçayı bitireceğine inanılırken, son yıllarda İspanyolca Bask Ülkesi’nde zemin kaybetmeye başladı.

Köylü dili olduğu gerekçesiyle aşağılanmış Galiçya dili de canlanan diller arasında. Geçmişte Basklılar kadar aktif bir ulusal dava gütmemiş olan Galiçyalılar, âdeta gecikmeden doğan farkı kapatmak istiyor gibiler. Kültürel haklarını talep ediyorlar ve kendilerini dün olduğundan daha az İspanyol hissediyorlar. General Franko’nun entegrist politikaları, burada da pek rahmetle anılmıyor.   
Fakat asıl görkemli kalkışma, İspanya İç Savaşı’ndan sonra Madrid’le çatışmamaya azami dikkat göstermiş olan Katalanlardan geldi. Katalanlar, kültürel haklarını talep etmek amacıyla düzenledikleri milyonluk gösterilerle Basklıları bile gölgelediler. Dünyanın ikinci en büyük dili olan İspanyolca için: “İstemez, size kaslın; o bizim için sadece Kastilyanca’dır” diyorlar (“Bölücülük” yapmanın zararlarını Türkçenin gelişmiş, buna karşılık Kürtçenin ilkel bir dil olduğu iddiasına dayandıran ve böyle yapmakla karşı durulması imkânsız bir “bilimsel” tez ileri sürmüş olduğunu zanneden Kemalistler için kötü haber. Demek ki, bir halkın kendini ayrı ifade etme ihtiyacı belirdiğinde, o halk için geride ne kadar gelişmiş bir dil bırakacağının bir önemi kalmıyormuş). 

Özetlersek, Franko faşizminin yıkılarak yerine demokrasinin inşa edilmesinin İspanya’daki ulusal sorunları bitireceği ve İspanya’nın giderek bütünleşeceği varsayılıyordu; ama öyle olmadı. İspanya’da da cemaatlere ayrışma süreci ilerleyip derinleşiyor. Kemalistler buradan “Bask modeli”nin yanlışlığına dair sonuçlar çıkarabilirler. Ama bu sadece kendini kandırmak olur. Çünkü sorun demokrasiyle veya “Bask modeli”yle değil, başka etkenlerin yanı sıra ulus-altı düzeyde ayrışma eğilimiyle ilgilidir. Dolayısıyla bunlardan vaz geçmek bir şeyi halletmez; yapılması gereken bunları günün tarihsel-sosyolojik eğilimlerini içerecek şekilde geliştirmektir. 
İngiltere’den girmiştik, Belçika üzeri İspanya’ya ulaştık. Avrupa çevresinde bir tur atmış olmak için oradan İtalya’ya geçelim. 
İtalya’da da İspanya’dakine benzer bir sorun var. Kısaca “Kuzey Birliği” diye anılan Lega Nord per l'Indipendenza della Padania (Padania’nın Bağımsızlığı için Kuzey Birliği) adlı örgüt, yoksul Güney İtalya’dan ayrılmak istiyor. Aynı zamanda bir lehçe farkına da denk gelen kuzeydeki Pandia bölgesi için bağımsızlık, o olmazsa özerklik talep ediyor. Kısacası, yönünü ayrılığa çevirmiş cemaatler İtalya’da da güncel bir sorun. 

Avrupa turunun güneydeki son durağı Balkan devletleridir. Fakat buraya girmeye hiç gerek yok. Çünkü bizzat Balkan kelimesinin kendisi, küçük ölçekli etnik ve dini gruplar arası ayrışma ve çatışmaları anlatan Balkanizasyon kavramının kaynağını oluşturuyor. Daha ötesine gitmeye gerek yok. Bu yüzden orayı bırakıp henüz istikrara kavuşmamış olan Doğu Avrupa’yı da atlayarak istikrar adası gibi görünen İskandinavya’ya geçelim. 

İskandinav ülkelerini tanımayanlar,  bu ülkelerin her yönüyle yekpare toplumlar olduğunu sanırlar. Ama gerçek durum böyle değildir. Çok kültürlülüğe karşı toleransıyla meşhur İsveç’te bile hâlâ bir Skåne lafıdır gidiyor mesela. Skåne (Skoone diye okunur), standart Stockholm İsveççesinden farklı bir lehçenin konuşulduğu İsveç’in Danimarka’ya yakın bölgesinin adıdır. Bu bölge, 1600’lerin sonlarından itibaren, zaman zaman şiddet de içeren bir asimilasyon politikasına maruz kalmıştır. Sorunun aradan geçen yüzyıllar içinde ortadan kalkacağı umulurken, böyle olmamış, bazı kalıntıları bugüne kadar ulaşmıştır. Bugün İsveç’te Skåne davasını güden küçük bir legal partinin bulunması bunun bir ifadesidir. 

Fakat bu yazı dizisinde anlatılan tarihsel-sosyolojik eğilimin etkilerinin hissedildiği dönemde Skåne sorununa bakış da değişmeye başlamıştır. Örneğin son birkaç on yıldır radyoda ve televizyonda Skåne lehçesinde konuşan spiker istihdam edilebilmektedir. Halbuki entegrizmin yükselişte olduğu geçen yüzyılın büyük bölümünde böyle bir istihdam çok olağandışı bir durum olurdu. Buradaki çakışma dikkat çekicidir.  

Bu çakışmaya bir diğer örnek, İsveç’in kuzeyinde yaşayan ve İsveççeyle hiçbir ilişkisi olmayan bir dil konuşan seksen bin nüfuslu Sam (Lap) halkıdır. Samlar da yüz yıllar süren asimilasyon uygulamalarının ardından sözü edilen tarihsel eğilimle çakışacak şekilde 1993 yılında bir tür yerel meclis işlevi gören Sametinge adlı idari bir organa kavuşmuşlardır. Sam halkı, İsveç dışında Norveç, Finlandiya ve Rusya’da da yaşamaktadır. Samlar, bu ülkelerde de yaklaşık olarak aynı dönemde (sırasıyla 1989, 1996 ve 2010)  temsili organlarına kavuşmuşlardır 

Yukarıdaki kısa Avrupa turundan çıkan tablo, zengin dünyadaki ulus-altı düzeyde gözlenen ayrışma hareketlerinin geçici veya tek tek ülkelere mahsus fenomenler olmadığını, belli bir zaman diliminden beri bütün gelişmiş ülkelerde giderek artan biçimde gözlenebildiğini gösteriyor. Eminim ki bu yazıda anılan ve anılmayan Avrupa ülkelerinde yaşayan okurlar, kendi bulundukları ülkelerde bu eğilimle uyumlu çok daha ayrıntılı ve çok daha ilginç örnekler sunabilecek durumdadırlar.  
***

Dünyanın yoksul ve yarı yoksul ülkelerine gelince, oralardaki durum da zengin ülkelerdekinden çok farklı değildir. Bunu bütün ülkeleri tek tek incelediğim için söylüyor değilim. Böyle bir iş tek tek kişilerin boyunu aşar. Fakat böyle olması, tek tek kişilerin bazı genel eğilimleri gözleyebilmesinin önünde engel oluşturmuyor. Nitekim, isteyen herkes Tibet’ten Hırvatistan’a kadar uzanan ve büyük bölümü Sovyetler Birliğinin nüfuz alanına denk gelen bölgenin son yirmi yıldır mezhep ve etnik çatışmalarla kırılıp döküldüğünü rahatlıkla gözleyebilir. Her gün yeni kimlikler ve cemaatler belirmekte veya eskiler kendi içinde bölünmektedirler. Keza, daha güneydeki şeritte yer alan, Pakistan’dan başlayarak İran ve Türkiye üzerinden Fas’a kadar uzanan bölgedeki (Büyük Ortadoğu) ayrışma ve cemaatleşmeleri izlemek de zor değildir. T.C.nin yeni-Osmanlıcı dış politikasının da katkısıyla günlük olarak izliyoruz; kırılıp dökülmeyen devlet kalmadı gibi. Daha güneydeki Afrika’da ise ayrışma ve çatışmalar artık kabile düzeyine inmiş durumda. 

Kısacası, zenginiyle, yoksuluyla dünyanın bütün ülkelerinde ulus/devlet altı düzeyde belli bir ayrışma ve cemaatleşme eğilimi gözleniyor. Bu, etkilerini kabaca son yarım yüzyıldan beridir giderek daha açık biçimde hissettiğimiz küresel bir eğilimdir. Dolayısıyla, kendileri de aynı eğilimin etkisindeki zengin ülkelere ait gizli servislerin komplolarıyla izah edilemez. Bir önceki yazıda göstermeye çalıştığım gibi, sosyalleşmenin çerçevesindeki değişmelerle ilgili sosyolojik ve tarihsel bir süreçtir. Bunu, içinde bulunduğumuz dönemin tarihsel-sosyolojik eğilimi olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. 
***

Bu tür dip akıntılarının siyasete etkisi bire bir ve doğrudan olmaz. Çoğunlukla dolaylı, bazen de fark edilemeyecek ölçüde küçük biçimlerde gerçekleşir. Söz konusu eğilimin Kürdistan’a ve Türkiye’ye olan etkileri de bu niteliktedir. Hem fark edilmeleri zordur hem de politik stratejiye yerleştirilmeleri bilinçli bir çaba gerektirir. Gelecek yazıda buna ilişkin birkaç tespit yaparak konuyu noktalamaya çalışacağım. 
2014-09-02


-------------------------------------------
(*) Bkz. “Muhacirlikten Etnik Gruba mı? İsrail Örneği”, Dönemeç Yazıları, Vate Yayınları, İstanbul, 2011 içinde ss. 163-169