29 Mayıs 2015 Cuma

Vatansız Gazeteci Doğan Özgüden Vicdanımızdır!



Հայրենազուրկ լրագրող Տողան Էօզկիւտէնը մեր խղճմտանքն է
The Stateless Journalist Doğan Özgüden is our Conscience!
Doğan Özgüden, journaliste apatride, est notre conscience !

Coğrafyamızın yüz akı, vicdanı ve insan hakları savunucusu Vatansız Gazeteci Doğan Özgüden 44 yıldır sürgünde bulunduğu AB başkenti Brüksel'de de hedef alınmakta ve milliyetçilerin ırkçı saldırıları, tehdit, iftira ve linç kampanyalarının hedefi haline getirilmek istenilmektedir.
Milliyetçi çevrelerin saldırılarını ve kampanyalarını  geçmişte Hrant Dink'in katledilmesi sonrasında olduğu gibi, 1915 Soykırımının/Kıyımının 100. yılı anmaları sırasında başlatmaları anlamlıdır.
'Vatansız' konuma düşürülen Gazeteci Doğan Özgüden’in 60 yılı aşkındır sürdürdüğü çalışmalarını, adaletsizlik ve haksızlıklara karşı tutarlı eşitlik, özgürlük mücadelelerini, Türkiye’deki iktidar sahiplerine karşı ödünsüz tavrını, 1915 Soykırımı/Kıyımı konusunda inkârcı resmi teze karşı onurlu çıkışını  çok iyi bildiğimiz gibi, bu tutarlı, dik duruşunun  Doğan Özgüden'i  Türk devletinin, inkarcı, milliyetçi ve ırkçı çevrelerin boy hedefi haline getirdiğinin de bilincindeyiz.
Doğan Özgüden vicdanımızdır, Doğan Özgüden yalnız değildir! 
Vatansız Gazetecinin yanında olduğumuzu ve vicdanımıza  destek ve dayanışmamızı bildiriyor,  Belçika'da yaşayan bu topraklardan göçmüş ilericilerini ve Belçika'nın enternasyonalistlerini de göreve,  ilgilileri duyarlı olmaya ve  gerekli tedbirleri almaya çağırıyoruz.
Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi
Galata Gazete

Հայրենազուրկ լրագրող Տողան Էօզկիւտէնը մեր խղճմտանքն է

Մեր աշխարհագրութեան պարծանքը, խղճմտանքը եւ մարդկային իրաւունքներու պաշտպանը, հայրենազրկուած լրագրող Տողան Էօզկիւտէն, ազգայնամոլներու կողմէ թիրախ առնուած է նոյնիսկ 44 տարիէ ի վեր աքսորուած վայրին՝ Եւրոմիութեան մայրաքաղաք Պրիւքսելի մէջ: Ան, ազգայնամոլներուն ցեղապաշտական յարձակումներուն կ'ենթարկուի, իրեն կ'ուղղուին զրպարտութիւններ, սպառնալիքներ եւ այսպէս թիրախը ընտրուած է հանրասպանութեան արշաւի մը

Ազգայնամոլ շրջանակներու յարձակումներն եւ այս արշաւը, ինչպէս որ Հրանդ Տինքի սպանութիւնէն յետոյ ալ, յատկապէս 1915-ի Ցեղասպանութեան/Եղեռնի 100-րդ Տարելիցի ոգեկոչումներու հետ նոյն շրջանին սկսիլը իմաստալից է:

Քաջատեղեակ ենք «հայրենազուրկ» դիրքի մատնուած լրագրող Տողան Էօզկիւտէնին աւելի քան 60 տարիէ շարունակած աշխատանքներուն, անարդարութեան դէմ իր արդարացի կեցուածքին, հաւասարութեան եւ ազատութեան միտուած իր պայքարին, Թուրքիոյ իշխանամետ շրջանակներուն դէմ իր անզիջող վերաբերմունքին եւ 1915-ի Ցեղասպանութեան/Եղեռնի ուրացման պաշտօնական թեզի դէմ իր պատուաւոր ընդդիմութան: Նոյնպէս տեղեակ ենք, այս համահունչ եւ ուղիղ կեցուածքին պատճառով Տողան Էօզկիւտէն, Թուրքիոյ պետութեան ժխտողական, ազգայնամոլ եւ ցեղապաշտական շրջանակներուն կողմէ ընտրուած է որպէս թիրախ:  

Տողան Էօզկիւտէնը մեր խղճմտանքն է, Տողան Էօզկիւտէնը միայնակ չէ՛

Մենք մեր միասնականութիւնը եւ զօրակցութիւնը կը յայտնենք հայրենազրկուած լրագրողին: Դէպի Պելժիա արտագաղթած բոլոր առաջդիմական անհատներուն եւ Պելժիոյ բոլոր միջազգայնական շրջանակներուն համերաշխութեան կոչ կ'ուղղենք: Զգայուն ըլլալու եւ այս մասին խոհեմութեան պատշաճ միջոցներ ձեռնարկելու ուղղութեամբ կոչ կ'ուղղենք պատկան մարմիններուն  

Անգարա Մտքի Ազատութեան Նախաձեռնութիւն
Galata Gazete

The Stateless Journalist Doğan Özgüden is our Conscience!
The honor and conscience of our geography, human rights activists, the Stateless Journalist Doğan Özgüden is targeted in Brussels, the European Union’s capital where he has been living in exile for 44 years and nationalists try to turn him into a target of their racist assaults, threats, slanders and lynch campaigns.
The nationalist circles initiate their assaults and campaigns during the commemorations of the 100th anniversary of the 1915 Genocide / Massacre and the nationalist assaults and campaigns after the Massacre of Hrant Dink were the same. This is meaningful.  
We know very well the studies which were carried on for more than 60 years, consistent freedom and equality struggles against injustice and unfairness, uncompromising attitude against the power elites in Turkey, honorable rising against the denialist official thesis in respect of the 1915 Genocide / Massacre of the Journalist Doğan Özgüden who was brought down to a “Stateless” position and we are also aware that his consistent, upright stance made Doğan Özgüden the target of the racist, nationalist and denialist circles of the Turkish State.
Doğan Özgüden is our conscience, Doğan Özgüden is not alone! 
We declare our solidarity and support to our conscience and we also declare that we are with the Stateless Journalist, and also we call progressivists who live in Belgium and migrated from these lands for duty and we call all parties concerned for sensitivity and we ask them to take due precautions.       
The Ankara Initiative for Freedom of Thought
Galata Gazete

Doğan Özgüden, journaliste apatride, est notre conscience !

La fierté et la conscience de notre pays, défenseur des droits de l'homme, Doğan Özgüden; journaliste apatride est maintenant devenu le cible des menaces, des calomnies et des attaques nationalistes et racistes, des campagnes de lynchage à Bruxelles, la capitale de l’U.E.  où il vit en exil depuis 44 ans.
Le déclanchement des campagnes et des attaques nationalistes par des nationalistes pendant les commémoration du centenaire du Génocide n’est pas une simple coincidence, tout comme à la suite de l’assasinat de Hrant Dink.
Comme nous connaissons très bien les travaux de Doğan Özgüden depuis plus de 60 ans, sa lutte détérminée pour l’égalité et la libérté contre l’injustice et sa position sans aucune concéssion pour les détenteur du pouvoir en Turquie, son opposition honorable contre le négationisme de la thèse officielle à propos du Génocide de 1915 de l’état Turc, nous voyons bien que c’est pour cette raison qu’il devient le cible des milieux nationalistes et racistes.
Doğan Özgüden est notre conscience, il n’est pas tout seul !
Nous déclarons notre solidarité avec ce journaliste apatride, avec toute notre conscience nous apportons notre appuie et nous appelons tous les progressistes exilés en Belgique de nos terres et toutes les internationalistes de Belgique au devoir et les responsables d’être sensible et prendre les mesures nécéssaires.
İnitiative de la libérté d'opinion d'Ankara 
Journal Galata 

Abdullah Demirbaş, Abud Can, Adam Sarkis, Adil Okay, Adnan Chalma Kulhan, Adnan Genç,  Ahmet Aziz, Ahmet Önal, Akın Birdal, Ali Gökkaya,  Anjel Dikme,  Arzu Şenel Atmaca,  Atilla Dirim, Attila Tuygan, Aysel Baytar Önsal, Ayşe Batumlu, BaskınOran, Bekir Reyhan,  Bora Balcı, Bozkurt Kemal Yücel, Bülent Tekin, Celal İnal, David Vergili, Derya Yetişgen,  Dikran Egoo, Emrah Cilasun, Ercan Aktaş, Ercan Kanar, Erdal Boyoğlu, Erdal Doğan,  Erdem Özgül, Ergün Kuzenk,  Erkan Metin, Erol  Özkoray, Ertuğrul Gümüş, Faiz Cebiroğlu, Fikret Başkaya,Fusun Erdoğan Gül Gökbulut, Gün Zileli, Hacı Orman, Haldun Açıksözlü, Hale Koray,  Hanna Bet-sawoce Hasan Burgucuoğlu, Hasan Fırat,  Hasan Hüseyin Deveci, Hasan Kaya, Hasan Oğuz,  Hasan Zeydan, Hayri Argav,  Hovsep Hayreni, Hüseyin Bektaş, Ira Tzourou, İbrahim Seven, İlyas Danyeli, İnci Hekimoğlu, İshak Kocabıyık,  İsmail Beşikçi, İsmail Cem Özkan, Jozef Hadodo, Kadir Cangızbay, Kayuş Çalıkman Gavrilof,  Kenan Urkun, Kenan Yenice,  Leman Stehn, Mahir Özkan, Mahmut Cantekin, Mahmut Konuk, Mehmet Can,  Mehmet Demirok,  Mehmet Erkek,  Mehmet Özer, Mehmet Uluışık, Melissa Bilal, Meral Saraç Seven, Mithat Baş, Murad Mıhçı, Murat Kuseyri, Mustafa Sütlaş, Muzaffer Erdoğdu, Nadya Uygun, Nail Beth - kinne, Necmettin Salaz, Nivart Bakırcıoğlu, Nusret Maçin,  Oktay Etiman,  Pinar Ömeroğlu,  Quin Minassian,  Raffi A. Hermon, Ragıp Zarakolu,  Ramazan Gezgin, Recep Maraşlı,  Remzi İnanç,  Rıdvan Bilek,  Rüstem Aryal, Sait Çetinoğlu,  Samet Erdoğdu,  Sennur Baybuğa, Serap Kiral,  Serdar Koçman,  Sibel Özbudun, Sinan Çiftyürek,  Sungur Savran,  Süleyman Baş,  Şaban İba, Şanar Yurdatapan,  Şiar Rişvanoğlu, Tamar Çıtak, Tamer Çilingir, Temel Demirer, Türkan Balaban,  Ufuk Uras,  Yalçın Ergündoğan, Yasin Yetişgen,  Zeynep Tanbay,  ...
 Zeynep Tozduman , Ersin Kaya, Sennur Sezer, Adnan Özyalciner, Ali Kılıç, Cemil Kocatepe, Tamer Çağlayan, Mesut Tufan, Ragıp Duran,Nezahat Gündoğan, Kazım Gündoğan

-------------



14 Mayıs 2015 Perşembe

Kamp Armen Manifestosu!..



Sevgili Arkadaşlar, Սիրելի բարեկամներ, Dear Friends,
Gayrimüslim vakıflarının Türk devleti tarafından soyulması, son birkaç günde Kamp Armen olayıyla yine gündeme geldi.
Türk ulus-devletinin ikili bir temel politikası vardır: 1) Asimile edilebilir saydıklarını (yani Türk olmayıp Müslüman olanları) asimile etmek; 2) Asimile edilemez saydıklarını (yani Gayrimüslimleri) etno-dinsel temizliğe uğratmak.
Kamp Armen, bu ikincinin en çok kanayan yarası. Çok özet olarak hikayesi şöyle:
1936’da devlet, İslami vakıfların ekonomik temellerini yıkmak için, bütün vakıflardan ellerindeki gayrimenkullerin listesini istiyor. Bunun adına “1936 Beyannamesi” deniyor.
Atatürk’ün ölümü üzerine rafa kaldırılan bu proje Kıbrıs sorununun alevlendiği 1970’lerde tekrar devreye sokuluyor, ama bu sefer gayrimüslim vakıfları yıkmak için.
Bunlara “Vakıfnamelerinizi getirin!” deniyor. Söylenen şu: Bunlarda gayrimenkul edinebilir maddesi yoksa, 1936’dan sonra edindiğiniz bütün gayrimenkullere el konulacaktır.
Oysa, hiçbir gayrimüslim vakfının vakıfnamesi yoktur; bunların tümü Osmanlı’da özel birer padişah fermanıyla kurulmuşlardır. Zaten, 36 Beyannamesi de basılı bir formdur; bir mal beyanından ibarettir.
Vakıflardan gelen bu cevap üzerine Türk devleti “O zaman, 36 Beyannamesi’ni sizin vakıfnameniz olarak sayıyorum, orada da mal edinir hükmü yok!” diyor.
Ve, Gayrimüslim vakıflarının 1936’dan sonra her türlü yolla edindikleri taşınmazlara beş kuruş ödemeden el koymaya başlıyor.  Hani, karanlık sokakta yalnız yürüyen insana saldırıp gasp yapmak var ya, öyle.
Kararında Gayrimüslim vatandaşlardan “Türk olmayan” diye bahseden Yargıtay, bu tiyatroda en büyük rolü oynuyor.
Bu rezalet ancak 2008’de çıkan yeni Vakıflar Kanunu’ndan sonra durduruluyor. Fakat bu malların ancak % 20’si geri veriliyor.
İşte, Kamp Armen bu yüzde 20’nin bile içinde değil. Çünkü devlet burayı gasp eder etmez, birçok malda yaptığı gibi, hemen üçüncü kişilere satmış. Onlar da birbirine satmış. Şimdiki mal sahibi diyor ki, “Burası Ermeniler için önemliyse, onlara satayım, yoksa villa yaparım”.
Oysa Kamp Armen bütün diğer Gayrimüslim vakıf mallarından farklı. Hrant ile Rakel’in daha çocukken tanıştığı yer, burası.
Sonra, Hrant ile Rakel’in yaz aylarında baktığı yetim, öksüz, fakir Ermeni çocukların kovalarla su, teskerelerle harç taşıyarak ustalar nezaretinde inşa ettikleri binalardan oluşan yer, burası.


Şimdi, Kamp Armen'in bilmem kaçıncı sahibi oraya iş makineleri soktu. Burayı paraya dönüştürecek. Bu da, özel mülkiyet düzeninde normal. Normal olmayan, durumu çok iyi bildiği için, "Ermeni vakıflarının parası vardır, gelsin alsınlar" deyişi. Yani, Ermeni’nin malını Ermeni’ye satmak istiyor.
Burada tek bir çözüm yolu var, zaten Vakıflar Genel Müdürü de söyledi: Devlet bir zamanlar Ermeni vakfının anasının ak sütü gibi helal malını bağırta bağırta beş kuruş ödemeden elinden aldı. Şimdi burayı bu malın sahibinden kamulaştırma yoluyla (parasını vererek) alsın ve vakfa iade etsin.
Etsin, çünkü tekrar ediyoruz, bu malın anlamı başka gasp edilmiş gayrimüslim vakıf mallarından bile farklı: Burada "saçı bitmemiş yetimin" o çelimsiz kollarıyla kova içinde taşıdığı suyun hakkı var.
Erdoğan, hangi akla hizmet bilinmez, Ermenice Kur'an bastırtmış. Belki de Ermenileri ihtida ettirmek, Müslümanlaştırmak istiyor.
Gazası mübarek olsun. Ama, tavsiye ederiz, içinde bir parça hukuk duygusu kalmışsa, bir parça vicdan sahibi ise, Kamp Armen'i derhal kamulaştırtıp vakfa iade etsin. Bunu yapmadan meydanlarda dolaşmasın.
Yetimin, öksüzün, fakirin ahını daha fazla almasın.
Սիրելի բարեկամներ,
Թրքական պետութեան կողմէ ոչ-մահմետական վագըֆներու կողոպտումը, անգամ մը եւս օրակարգի է Քամբ Արմէնի դէպքով:
Թրքական ազգային պետականութիւնը ունի երկու հիմնական քաղաքականութիւն. 1- Ցուլել անոնց, որոնք հնարաւոր կ'երեւին ցուլման ենթարկուելու (այսինքն ազգութեամբ թուրք չեղող, սակայն մուսլուման եղողներ): 2- Էթնիք-կրօնական մաքրութեան ենթարկել ոչ-մահմետականները, որոնք անհնարաւոր կ'երեւին ցուլման ենթարկուելու:
Քամբ Արմէնը այս երկրորդ հանգամանքի արիւնալի վէրքն է: Համառօտ պատմութիւնը հետեւեալ ձեւով կարելի է բացատրել.
1936 թուականին պետութիւնը իսլամական վագըֆներու տնտեսական հիմքերը քանդելու նպատակով բոլոր վագըֆներէն պահանջած է յայտարարել սեփական գոյքերուն ցանկը: Ասիկա կը կոչուի «1936-ի Յայտարարութիւն»:
Աթաթուրքի մահէն յետոյ յետաձգուած այս ծրագիրը, 1970-ական տարիներուն նորէն իրագործուելու սկսեցաւ, այս անգամ ոչ-մահմետականներու վագըֆները քանդելու նպատակով:
Պետութիւնը նշուած վագըֆներէն պահանջեց «վագըֆնամէ» կոչուած կանոնագիրը եւ յայտարարեց. կանոնագրի մէջ գոյք ստանալու մասին օրինական յօդուած մը եթէ գոյութիւն չունի, ուրեմն 1936 թուականէն յետոյ ստացուած բոլոր գոյքերուն ձեռք պիտի դրուի: 
Մինչդեռ, ոչ-մահմետական վագըֆները չունէին «վագըֆնամէ» կոչուած կանոնագիրը: Անոնք, հիմնուած են Օսմանեան սուլթաններու յատուկ հրամանագիրով: 1936-ի Յայտարարութիւնն ալ արդէն տպագրուած հարցաթերթիկ մըն է, որ սահմանափակուած է գոյքերու յայտարարագրումով: 
Ոչ-մահմետական վագըֆներու այս պատասխանէն յետոյ, թրքական պետութիւնը այս անգամ յայտարարեց. «Ուրեմն 1936-ի Յայտարարութիւնը կ'ընդունուի որպէս ձեր կանոնագիրը, որուն մէջ գոյք ստանալու մասին օրինական հիմք գոյութիւն չունի»:
Եւ այսպէս, ոչ-մահմետական վագըֆներուն 1936-էն յետոյ տարբեր ձեւերով ստացած բոլոր գոյքերը յափշտակելու կը սկսի առանց նոյնիսկ ղուրուշ մը վճարելու: Ճիշդ այնպէս, ինչպէս որ մութ բողոցի մը մէջ ընթացող մարդու մը յարձակելով կը յափշտակեն:
Այս առթիւ, վճիռ արձակած վերաքննիչ Գերագոյն ատեանը մեծ դերակատարութիւն ունեցած է այս դատերախաղին մէջ, որ ոչ-մահմետական քաղաքացիները կ'անուանուէր «ոչ-թուրքեր»:
Այս խայտառակութիւնը կասեցուած է 2008-ին վագըֆներու մասին ընդունուած նոր օրէնքով: Սակայն յափշտակուած գոյքերուն միայն 20 տոկոսը ետ յանձնուած են:
Ահաւասիկ, Քամբ Արմէնը այդ 20 տոկոսին մէջ նոյնիսկ չէ: Որովհետեւ պետութիւնը, ինչպէս որ յափշտակուած այլ գոյքերուն համար ալ նոյնը ըրած է, այստեղը գրաւելէ անմիջապէս յետոյ վաճառած է երրորդ անձերուն: Անոնք ալ ծախած են ուրիշներուն: Իսկ հիմակուայ սեփականատէրը կը յայտարարէ. «Այստեղ հայերուն համար եթէ կարեւոր է, կը ծախեմ իրենց, ապա թէ ոչ վիլլա կը կարուցեմ»:
Մինչդեռ, Քամբ Արմէնը տարբեր է բոլոր ոչ-մահմետական վագըֆներուն գոյքերէն: Հրանդի եւ Ռաքելին մանկութեան շրջանին իրար ծանօթացած վայրն է:
Այստեղ, Հրանդ եւ Ռաքելը ամառնային ամիսներուն հոգացին հայ որբերուն եւ աղքատ մանուկներուն, որոնք դոյլերով ջուր եւ շաղախ կրեցին տեղւոյն շինարարութեան ընթացքին: 
Իսկ հիմա, Քամբ Արմէնի այժմու սեփականատէրը այստեղը փլելու համար կործանիչ մեքենաներ բերաւ: Այստեղը դրամի պիտի վերածէ: Ասիկա բնական երեւոյթ մըն է սեփական գոյքի արժեւորման դրութեան մէջ: Անբնականը այն է, որ տեղեակ ըլլալով իրականութեան, «Հայկական վագըֆները դրամ ունին, թող ծախու առնեն» կ'ըսէ սեփականատէրը: Այսինքն, հայուն ապրանքը հայուն վաճառել կ'ուզէ:
Այստեղ միակ լուծման ճամբայ կայ եւ Վագըֆներու ընդհանուր տնօրէնն ալ արդէն յայտարարեց: Պետութիւնը իրեն համար «հէլալ» համարելով եւ առանց նոյնիսկ ղուրուշ մը վճարելու բացօրէն բռնագրաւեց հայկական վագըֆի մը գոյքը: Իսկ հիմա, այժմու սեփականատէրին դրամը վճարելով առնէ եւ պէտք է ետ յանձնէ նոյն վագըֆին:
Պէտք է այսպէս ընէ, քանի որ կը կրկնենք. այս գոյքը կը տարբերի միւս վագըֆներու բռնագրաւուած գոյքերէն: Այստեղը, անչափաս տարիքին տկար թեւերով ջուր կրած որբերուն իրաւունքն է:
Մեզ համար յայտնի չէ, թէ Էրտողանը ո՞ր միտքին կը ծառայէ, հայերէն Ղուրան հրատարակել տուած է: Գուցէ, հայերը կրօնափոխ ընելով իսլամացնել կ'ուզէ:
Վարձքը կատար: Սակայն իրեն կը յորդորենք, իր մէջ մի թիզ խղճի եւ արդարութեան զագացում եթէ մնացած է, Քամբ Արմէնը շուտով թող վերարդարցնէ վագըֆին: Ասիկա առանց իրականացնելու հրապարակներու վրայ թող չթափառի:    
Որբերուն, աղքատներուն անեծքը կրելու թող չշարունակէ:
Dear Friends,
The robbery of Non-Muslim foundations by the Turkish state was brought to agenda again for the past several days by the Camp Armen incident.
The Turkish Nation State has a dual basic policy: 1) To assimilate the groups which were considered by them as assimilable (i.e. Muslims who are not Turks); 2) To implement ethno-religious cleansing to the groups which were considered by them as non-assimilable (i.e. Non-Muslims).
Camp Armen is the most bleeding wound of the second item. Its story, as a very short summery is as follows:
In 1936, the state asks for the list of the immovable properties from the entire foundations in order to demolish the economical basis of the Muslim foundations and this is called as the “1936 Declaration”.    
After the death of Atatürk this project is put aside but when Cyprus problem is inflamed in 1970s, it is put into operation again however this time the purpose is to demolish the Non –Muslim foundations. 
“Foundation Certificates – Charters” is requested from these Non-Muslims and the state says the following: If these Foundation Certificates – Charters do not include the article which allows the acquisition of the immovable property, all immovable properties which was acquired after the year of 1936 will be seized.    
In fact none of the Non-Muslim foundations have the Foundation Certificates – Charters, all of them were established with an exclusive edict of the Sultan in the Ottoman Empire. Moreover the 1936 Declaration is a printed form; it is made up of a declaration of property.
Upon this answer of the foundations, Turkish state says the following: “Then I consider the 1936 Declaration as your Foundation Certificate – Charter and there is no article on it which allows the acquisition of the immovable property”.    
And the state starts to seize without paying even a lira, the immovable properties of the Non-Muslim foundations which were acquired after 1936 by any means. Just like hijacking a lonely person walking in a dark street. 
The Supreme Court who talks about the Non – Muslim citizens as “Non – Turkish” in his decision plays the supreme role in this theatre.
This scandal is stopped after the New Law of Foundations which was introduced in the year of 2008. However just %20 of these properties is given back.
The Camp Armen is not within this %20 because the state sold this place to third persons shortly after the seizing. Other properties were treated in the same way too. Afterwards third persons sold these properties to other third persons. The current owner says the following: “If this place is important for Armenians I can sell this place to them, otherwise I will build a villa”.        
In fact the Camp Armen is different from the other entire Non –Muslim Foundations’ properties. This place is the meeting point of Hrant and Rakel in their childhood.    
And also this place consists of buildings which were constructed by the Armenian orphans, motherless, poor Armenian children under the supervision of masters by carrying water with buckets and mortar with barrows who were looked after by Hrant and Rakel in the summertime.
Now the last owner of the Camp Armen filled that place with the construction equipment. He will transform this place into money and this is normal within the private property system. The thing which is not normal is his following words: “The Armenian Foundations have money, they can come and buy”. In other words he wants to sell the property of Armenian to Armenian. 
There is only one solution, The Director of the General Directorate for Foundations already told it: The state dispossessed the Armenian Foundation’s property which was legitimate as mother's unsoiled milk without paying any money by force. Now the state must buy this place from his owner by means of expropriation and must give it back to the foundation.
The state must give it back because, we repeat, the meaning of this property is different even from the other seized Non-Muslim foundations’ properties: In this place the right of the water which was carried in a bucket by those feeble arms of “the poor orphan” is in question. 
Why on earth The Koran in Armenian was published by Erdoğan? May be he wants the conversion of Armenians, he wants to Islamize them.   
May his holy war be blessed, however if there is a little feeling of law left inside of him, if he has a little conscience, we recommend him to expropriate Camp Armen immediately and to give it back to the foundation. Without realizing this, do not let him walk around the squares. 
Do not let him to torture the orphans, motherless and poor children. 
Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi , Aka-der Halklar Çalışması, ÇHD Ankara Şube, Demokratik Alevi Dernekleri- Ankara, Devrimci 78'liler Federasyonu, HDP Ankara İl Örgütü, İnsan Hakları Derneği, Özgürlük ve Sosyalizm Partisi
Abdullah Demirbaş, Abud Can,  Adil Okay, Adnan Chalma Kulhan, Adnan Genç, Ahmet Abakay,, Ahmet Kuzik, Ahmet Önal,  Ali Altan,  Ali Gökkaya, Anais Tingiryan Ballschmiede, Arzu Şenel Atmaca,  Atilla Dirim, Attila Tuygan, Aysel  Baytar Önsel, Aziz Küçük, Baskın Oran, Bayer Saraydar Bekir Reyhan,  Bora Balcı, Bozkurt Kemal Yücel, Bülent Tekin, Celal İnal,  Cennet Bilek, Çetin Kurtoğlu, David Vergili, Derya Yetişgen,  Dicle Akar Bilgin, Dikran Ego, Doğan Özgüden, Eflan Topaloğlu,  Elif Yıldırım, Ercan Kanar, Erdal Doğan, Erdoğan Doğan,  Ergun Kuzenk, Erkan Metin,
Erol Bakırcıoğlu, Ertuğrul Gümüş, Faiz Cebiroğlu, Fatin Kanat, Ferdan Ergut, Ferit Banipal, Fikret Başkaya, Fusun Erdoğan, Gabriel Agirman, Gabriel Beth-Kathe, Gül Gökbulut, Gün Zileli, Güngör Şenkal, Hacı Orman, Hacı Salih Yıldıran,  Haldun Açıksözlü, Hanife Bambolika Türkseven,
Hanna Beth-sawoce, Hasan Burgucuoğlu, Hasan Kaya,  Hasan Oğuz,  Hatice Çevik, Hervé Georgelin,
Hovsep Hayreni, Hüseyin Alataş,  Ira Tzourou, İbrahim Seven, İlyas Danyeli, İnci Hekimoğlu, İnci Tuğsavul, İsmail Beşikçi, İzabella Öztasiyan Bernardini D'Arnesano,  Jan Gavrilof, Josef Hadodo,
Kadir Cangızbay, Kadriye Barsamian, Kamil Aksoylu, Kayuş Çalıkman Gavrilof, Kazım Genç, Kemal Bilget,  Kenan Urkun, Kenan Yenice, Kliton Samatiadis, Leman Stehn, Leyla Çelik, Mahir Özkan,
Mahmut Cantekin,  Mahmut Konuk, Mehmet Can, Mehmet  Özer, Mehmet Demirok,  Mehmet Erkek,
Mehmet Uluışık, Meral Saraç Seven, Murad Mıhçı, Mustafa Yetişgen, Muteber Öğreten, Muzaffer  Erdoğdu, Nadya Uygun, Nail Beth-Kinne, Nergis Parlak, Nusret Maçin,  Oktay Etiman,  Osman Kuyumcu, Osman Şahin,  Oya Tronscorff, Özcan Soysal, Pınar Ömeroğlu, Quin Minassian,  Ragıp Zarakolu, Raffi A. Hermon,  Ramazan Gezgin, Receb Dildar,  Recep Maraşlı,  Rezzan Şahin,  Rhéa Sourmeli-Gstrein, Rıdvan Bilek, Roula Vrani, Rüstem Ayral, Sabahattin Şerif Meşe, Sabri Atman,
Sait Çetinoğlu, Samet Erdoğdu,  Sami Evren, Seher Erol, Sennur Baybuğa, Serdar Koçman Shabo Boyacı,  Sinan Çiftyürek,  Şaban İba, Şanar Yurdatapan, Şiar Rişvanoğlu, Şebnem Korur Fincancı,
Tamar Çıtak, Tamer Çilingir, Taner Akçam, Türkan Balaban, Türkan Demir, Ufuk Uras, Ümit Kurt,

Vahit Tursun, Vasilis Kiratzopulos, Yalçın Ergündoğan, Yasin Yetişgen,  Yücel Demirer, Zeynep Tanbay,

7 Mayıs 2015 Perşembe

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok!..





Fikret Başkaya

Başlık, Alman yazar Eric Maria Remarque'ın 1929 yılında yayınlanan ve 1933 de Naziler tarafından yakılan kitabının adı. O başlık, ilerleyen dönemde şeylerin, olayların ve süreçlerin sürekliliğini ima eden bir deyim haline geldi. Afrika'dan Avrupa'ya geçmeye çalışırken, Akdeniz'de boğulup ölen yoksullarla ilgili haberler ve görüntüler, bana o romanı hatırlattı. Nitekim sadece geçtiğimiz hafta içinde 1100 göçmenin sulara gömüldüğü bildiriliyordu. 2014 yılında Akdeniz'i geçmeye çalışan 170 bin göçmenin 3 300'ü boğulup öldü. Uluslararası Göçmen Ofisi, o maceraya katılacak göçmen sayısının 2015 yılında 500 bine ulaşacağını bildiriyordu...

İnsanları o ölüm yolculuğuna çıkmaya zırlayan şey yoksulluk, savaş ve terör. Ve bu durumun sorumlusu da Batı Avrupa ve ABD, daha doğrusu kolonyalist, emperyalist, kapitalist ülkeler... O ölümlerin gerçek failleri beş yüz yıldır dünyanın geri kalanının yaşam kaynaklarını sömüren, yağmalayan, talan eden, halklara soykırım uygulayan "uygar dünya" denilip, yere göğe konulmayanlar! O kanlı ve karanlık tarih 1492'de Kristof Kolomb'un macerasıyla başladı. Başlarda "Hristiyanlaştırıyoruz" [évangélisation] daha sonraları da " uygarlaştırıyoruz" dediler. İkinci emperyalist savaş (1939-1945) sonrasında sıra "kalkındırmaya" gelmişti. Şimdilerde, neoliberal küreselleşme çağında da yeryüzünün lânetlilerine "insan hakları ve demokrasi" taşımakla meşguller. Velhasıl durum tam da Eric Maria Remarque'ın dediği gibi: Garp Cephesinde Yeni bir Şey yok!

Katolik dünyanın ruhani lideri Papa François, geçtiğimiz ay XX. yüzyılın üç soykırımından (Ermeni, Yahudi, Stalin katliamları, Rwanda, Burundi ve Kamboç) söz etti. Elbette Papa'nın işlenen insanlık suçlarına dair duyarlılık yaratma niyeti olumlu bir şey ama zahmet edip geride kalan yaklaşık beş yüz yılda Katolik Kilisesinin de dahli, özendirmesi ve meşrulaştırması sonucu Hristiyan Avrupalılar tarafından yapılan yüzlerce soykırımı da hatırlatıp lânetlemesi gerekmiyor muydu? Mesela ABD'nin soykırım sicilini hatırlatması gerekmiyor muydu? Amerika Birleşik Devletlerinin (ABD)  bağımsız ülkelere 2000 doğrudan askeri saldırı yaptığını, 402 barış antlaşmasını ihlâl ettiğini, beş kıtada 50 milyon insanın katlettiğini de... Kaldı ki, soykırımdan söz etmek için illâ sayının belirli bir rakamı aşması gerekmez. Derisinin rengi, dini, inancı, inançsızlığı, ırkı, düşünceleri yüzünden tek bir insanın bile öldürülmesi basbayağı soykırımdır... 1,6 milyon Iraklının baba-oğul Bushların açtıkları saldırı savaşları sonucu katledilmesi soykırım değil miydi? Keza Siyonist İsrail, ABD ve gericiliğin timsali Suudi Arabistan ortaklığında Filistin halkının katledilmesi, aç, susuz, ilaçsız bırakılması, Irakta gıda ve ilaç ambargosu yüzünden yarım milyon çocuğun ölmesi soykırım değil de nedir? Şimdilerde İŞİD'ci onbinlerce fanatik katil sürüsünü eğitip, endoktrine edip, silahlandırıp, finanse edip masum insanları katletsinler diye saha sürmek de soykırım değil midir?

Amerikaların (kuzey- orta-güney) İspanyollar, Portekizliler, İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar... tarafından işgal  edilmesi (fetih diyorlar) milyonlarca insanın, hayvanları, hasatları, evleri, barklarıyla,  birlikte yok edilmesinden daha büyük soykırım olur muydu? "12 Ekim 1492'de, Kristof Kolomb Amerika toprağına ayak bastı. 3 Mayıs 1493'de Papa VI. Alexandre şu fetvayı yayınladı: Keşfedilen ve keşfedilecek dünyalar İspanya ve Portekiz arasında paylaşılmalı, din ve Katoilk îmanı yüceltilip  yayılmalı (...) ve barbar halklar boyunduruk altına alınıp Hristiyanlaştırılmalıdır." (1) 'Barbar halkları' Hristiyanlaştırma ve boyunduruk altına alma süreci hızlı başlamıştı. Kolomb, Amerikan adalarına ayak bastığında, kıtanın nüfusu yaklaşık 80 milyondu, 16. yüzyılın ortasında (60 yıl sonra) Amerikalar'da yaşayan nüfus 10 milyona inmişti... Hristiyan 'Batılılar' yaklaşık yarım yüzyılda 70 milyon insanı 'Hristiyan Cennetine' göndermeyi başarmışlardı. XVI'ıncı yüzyılın başında dünya nüfusunun yaklaşık 400 milyon civarında olduğu düşünülürse, yarım yüzyıllık bir dönemde 70 milyon insanı yok etmek 'büyük bir başarı olmalıydı... (2)

Velhasıl izleyen üç yüzyılda Sioux'ların, Apaches'ların , Navarro'ların, Cheyenne'lerin, Cherokee'lerin Creeks'lerin Iroquois'ların , Eskimo'ların, daha nicelerinin kökü kazınacaktı... Konkistatörler  tarafından katledilmeyenler de açlıktan ve hastalıklardan yok olacaklardı... Tabii katliamdan hayvan sürüleri, yakılan hasatlar da nasibini alacaktı... Namı değer Katolik Kilisesi tarafından  planlanıp desteklenen bir etnik kırımdı  (éthnocide) söz konusu olan... Lâkin Hollywood sinemasının Far West destanlarının anlattığı hikaye farklıydı...

Uygar Beyaz Adam Yeni Dünya'nın birikmiş hazinelerini yağmaladı, uygarlıkları tarihten sildi, o topraklar üzerinde yaşayan halklar, soykırımlar, hastalıklar ve açlık yüzünden yok olmanın eşiğine geldi. Fakat keşif ve icat şampiyonu Beyaz Adam bir keşif daha yapacaktı... "Yeni Dünya" toprağının altı zengin madenlerle (altın, gümüş...) doluydu ve işlenmeyi bekleyen devasa verimli topraklar vardı. Ve fakat çalışıp üretecek insan kalmamıştı. O halde köleleştirme ve soykırım sırası Afrika'ya gelebilirdi ve geldi. Afrikalı Siyahlar avlanıp Atlantik Okyanusu sahilindeki bazı merkezlerde toplanıyor, oradan gemilere yüklenerek Yeni Dünya'ya taşınıyordu... Köleler Amerika'ya, yarattıkları zenginlik de Avrupa'ya taşınıyordu... Beyaz adam Afrikalı Siyahları insan saymıyordu, onu "insan altı" bir yaratık olarak görüyordu, çünkü derisi siyahtı... Köle ticaretinde vahşi havyanlar gibi avlanıp, soykırıma uğratılan insan sayısı kaçtı? 20, 30, 40 milyon mu, yoksa daha fazla mı? 

Kibarca traite denilen köle ticareti sayesinde emek açığı kapatıldı. Tarihçiler sadece gemilerde ölüp denize atılan Siyah köle sayısının 2 milyondan fazla olduğunu yazdı. XVI-XIX yüzyıllar arasında Afrika toprağından sökülüp Yeni Dünya'ya taşınan Afrikalı Siyah köle sayısı on milyonlarla ifade ediliyor... Afrika için ikinci yıkım, Kıtanın Batı Avrupalılar tarafından kolonize edilmesi, sömürge statüsüne indirgenmesi olacaktı. Şimdilerde Afrika'daki yoksulluğun, açlığın ve sefaletin gerisinde, sömürgeci-emperyalist tahakküm var. İleri sürüldüğü ve sanıldığı gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kolonyalizm tasfiye edilmedi. Sadece yeni sömürgecilik (neo-colonialisme) statüsüne terfi etti.

Soykırımlar sadece Siyah Afrikalıları hedef almıyordu elbette. Bir fikir vermek için Fransızların Cezayir'de yaptıkları soy kırımı, işledikleri insanlık suçunu hatırlamak yeter: Fransız askerlerinin kara çizmeleri Cezayir toprağına bastığında (1830), ülkenin nüfusu yaklaşık 7-8 milyondu. Sömürge yönetimi 90 yıl sonra, 1920 yılında ülke nüfusunun 7 milyon olduğunu bildirmişti. Oysa, ortalama bir nüfus artışı durumunda ülke nüfusunun en az 11 milyon civarında olması gerekirdi... Geride kalan dönemde yapılan talan, su kuyularının ve nehirlerin zehirlenmesi, hasadın ateşe verilmesi, toplu katliamlar, bulaşıcı hastalıklar, akıl almaz baskı ve zulüm, ülkeyi harabeye çevirmişti... En büyük katliamları gerçekleştiren Fransız generallerinin adlarının Paris'teki büyük bulvarlara verilmesi de tuhaf bir ironi olmalıydı... Ünlü Fransız yazar, düşünür ve politikacıları ( Victor Hugo, Jules Ferry, Alexis de Tocqueville, vb.) gerçekleşen yıkımı  "Uygarlığın vahşiliğin üzerine yürümesi" olarak adlandırmışlardı. Emir Abdülkadir de cevaben: "Hayır sefil efendiler, asıl bizim medeniyetimizin üzerine yürüyen sizin vahşetinizdir. Yakılmış kitaplarım ve kütüphanem, izinizi sürmemi sağlıyor" diyecekti...

Tarihsel olarak Afrika'daki açlığın, yoksulluğun ve sefaletin geri planında, sürüp giden kolonyalist- emperyalist sömürü, şiddet, savaşlar ve soykırımlar var. Son dönemde insanları ölüm yolculuğuna çıkmaya zorlayan ilave bir unsur da bu ülkelere açılan savaşlar ve toplumların dokusunun parçalanması. Açlık, yoksulluk ve terör yüzünden üzerinde yaşadıkları toprakların yaşanamaz yerler haline gelmesi... Zengin Avrupalıların ölüm yolculuğuna çıkan çaresiz insanlara reva gördükleri muamele, ateşe verilmiş evden canhıraş kaçmaya çalışanları eve yeniden sokmaya zorlamak gibi bir şey... Vaktiyle siyasi ve fiziki zorla Afrikalılar ölüm yolculuğuna çıkarılıyorlardı, şimdilerde aynı şeyi ekonomik zor yapıyor... Aksi halde şimdilerde Akdeniz'in bir cehennem kapısı haline gelmesi nasıl mümkün olabilirdi? Öyleyse "garp cephesinde yeni bir şeyin  olabilmesinin" koşulu, emperyalizmi, kapitalizmi ve bölgedeki emperyalizm uşağı, halk düşmanı gerici rejimleri sepetlemekten geçiyor demektir...  

------------------------------------------

(1) Ignasio Ramonet, Cinq siècles de colonisation, in Manière de Voir, Polémique sur l'Histoire coloniale, Juillet- Août 2001, s. 6.

(2) Fikret Başkaya, Çığırından Çıkmış bir Dünya, s. 19.


3 Mayıs 2015 Pazar

Fikret Başkaya'nın Korkut Boratav ile Söyleşisi...



"Devlet, siyasî iktidar mafyalaşınca, normal  yöntemlerle ekonomik incelemeler imkânsız olur."

Fikret Başkaya: 1979'da Amerikan Merkez Bankası ( FED) faiz oranlarını yükseltti. Faiz operasyonu Üçüncü Dünya ülkelerinde deprem etkisi yaptı ve borç krizi patlak verdi. " Borç Krizi Üzerine Bir Deneme" adlı kitabı o vesileyle yazmıştım. Faizlerin yükseltilmesi, sadece borçlu yoksul ülkelerin yağma ve talanını derinleştirmekle ve Batı bankalarının kasalarını doldurmakla da kalmadı, borç krizi bahane edilerek söz konusu ülkelere neoliberal "istikrar" ve " yapısal uyum programlarını" dayatmanın da vesilesi yapıldı. Aslında "istikrar" ve "yapısal uyum" denilen, Üçüncü Dünya ülkelerinin emekçi sınıfları için tam bir yıkım demeye geliyordu. Bir çok ülkede IMF ayaklanmaları oldu ve yüzlerce emekçi hayatını kaybetti... 1980 sonrası tarihte eşine az rastlanır bir sömürü, yağma ve talan demekti.
 Şimdilerde FED bir defa daha faiz oranlarını yükseltmeye hazırlanıyor. Bu operasyonun "bizim tarafta", yeryüzünün lânetlileri cephesinde 1979 sonrası duruma benzer sonuçlar ortaya çıkarma ihtimali var mı? Manzarayı nasıl görüyorsun? Bir de BRICS tarafından kurulan Yeni Kalkınma Bankası (YKB) doların saltanatını sarsa bilir mi? Nitekim BRICS'in üç bileşeni olan Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika, IMF ve Dünya Bankasına yüksek düzeyde bağımlılar. Bu durumda 'çok dövizli' sisteme geçiş ne kadar mümkün? Nitekim Michel Chossudovsky'nin son makalelerinden birinin başlığı: "BRICS and the Fiction of "De-Dolarization" idi... Bu durumda doların sultasından kurtulmak ne kadar mümkün?
Korkut Boratav: FED’in 1979 kararının Üçüncü Dünya’daki borç krizine yol açan sonuçlarının bir benzerinin 2015 sonrasında da  tekrarlanma olasılığı var.  Ancak, bir-iki önemli fark söz konusu. Birincisi, 1979 sonrasında faizlerin artış marjı, bugünküne göre çok daha yüksekti. FED’in politika faizi iki yılda 10 puan arttı ve %20’ye tırmandı. Dolayısıyla borç krizi dış kredilerin faiz yükünde dramatik artış nedeniyle başladı.  Bugün yüzde 1’in altındaki FED faiz oranındaki artış 1, en çok 2 puan civarında bekleniyor. Yansımasının, çok düşük faizlerle borçlanıp Üçüncü Dünya’daki kâğıttan varlıklara  sıcak para yatırmış olan spekülatörlerin,  ABD hazine bonolarına dönmesi sonunda gerçekleşeceği düşünülüyor.  Hızlı sermaye kaçışları, çevre ekonomilerinde finansal ve ekonomik bunalımları tetikleyebilecek.
 İkinci bir fark, FED’in parasal daralmaya geçişinin, Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB’nin) parasal genişlemeye karar vermesi ile birlikte gerçekleşmesi ile ilgilidir.  İkinci etkinin, FED etkisini tamamen değilse bile belli ölçülerde telafi etmesi mükündür.
 Ancak, temel sorun, senin de vurguladığın gibi, dolar sultasına dayanan finans kapital hegemonyasından doğuyor.  Ulus devletler, Çin ve Hindistan’ın kısmen başarabildiği gibi, spekülatif para giriş-çıkışlarını frenleyebilirler. Ancak, dolar uluslararası rezerv para oldukça, bu para ile borçlanıyorlar ve sadece faizlerden değil, bugünlerde olduğu gibi doların değerlenmesinden de  fazlasıyla etkileniyorlar. Avro’nun ikinci bir rezerv para rolü sınırlı kaldı; esasen aynı dünyanın parasıdır; aynı işlevi görecektir.
 Dolar sultasına karşı bir alternatif Çin parası renminbi’nin (RMB’nin) artan önemi olabilir.  4000 milyar (4 trilyon) dolara yaklaşan rezerv sahibi olan Çin (en azından şimdilik) geleneksel emperyalist motivasyonları göstermiyor. BRICS  bankası dışında Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası’na alternatif olan AIIB (Asya Enfrastrüktür Yatırım Bankası) kuruluşunu gerçekleştirmek üzere. İkili anlaşmalarla  RMB uluslararası ödemelerde yaygınlaşıyor. Ancak, henüz, dolar üzerine dayalı bir finans sistemini ikame edecek güce ulaşmanın çok uzağında. Bu nedenle finans kapitalin ve doların hegemonyasını, olsa olsa, bir miktar ulus devletler düzleminde; daha da önemlisi çevre ekonomileri arasındaki işbirlikleri içinde  frenleme çabaları gerçekçidir.   Yukarıda değindiğim Çin öncülüğündeki çabalara ek olarak Latin Amerika’da bu doğrultuda işbirlikleri var.
Fikret Başkaya: Türkiye ekonomisinin mevcut durumunu nasıl görüyorsun? 2001 Krizinin tekrarını ya da ona benzer bir kriz öngörüyor musun?
Korkut Boratav: 2001 krizinden çok, 2008-2009 döneminde dış kaynak hareketlerinin hızlı çıkışı, ancak 2010-2011’deki gibi aynı hızla geri gelişinden oluşan dalgalanmalar gündemde görünüyor.  Bugünkü konjonmktürde bu çıkış-girişlerin zaman aralıkları biraz daha kısaldı. O nedenle, bence, dramatik bir çöküntüden ziyade artan istikrarsızlıklar içinde durgunlaşan bir ekonomi içinde yaşayacağız. Orta dönemde büyüme hızı %4’ün altında seyredecek; dış kırılganlıklar nedeniyle bu tempo finansal çalkantılar içerecek; birkaç aylık küçülme konjonktürlerini geçici toparlanmalar izleyecek gibi görünüyor.
Fikret Başkaya: Türkiye ekonomisi tam bir dibe vurma halindeyken, mevcut siyasi partilerin bu yıkım tablosu karşısında bir şeyler yapma şansı var mı? Ne yapılırsa, hangi durumda bir çıkış mümkün? Fatura kime çıkacak?  Neoliberal politikalardan radikal bir kopuş olmadan, mülkiyet ilişkilerine dokunmadan, özelleştirme furyasını sorun etmeden neyi ne kadar yapmak mümkün?
Korkut Boratav: Yanıt, soruda veriliyor:  Neoliberal politikalardan radikal bir kopuş olmadan, mülkiyet ilişkilerine dokunmadan, özelleştirme furyasına son vermeden ekonominin bugünkü açmazlarından çıkması mümkün değil.  Ağır bir dışsal bağımlılık, orta vadede durgunlaşan ve finansal çalkantılara açık bir ekonomiden söz ediyoruz. Dış bağımlılığı aşacak bir planlama perspektifi, ekonominin, özellikle sanayinin yapısında ciddi bir dönüşüm olmadan gerçekleşemez. Bu da, kısa dönemde, ithalatın daralmasından kaynaklanacak  sıkıntılar içerir. Sıkıntıların hakça paylaşımı, sermayenin yüksek oranda vergilenmesini gerektirir. Burjuvazinin tepkileri, direnmesi, ancak halk sınıflarının yaygın bir ittifakının iktidara gelmesiyle mümkündür.  Bu senaryoya en yakın durumu Yunanistan’da Syriza iktidarının sıkıntıları içinde gözlüyoruz. Latin Amerika’daki sol iktidarların gerçekleştirebildikleri bölgesel dayanışma, işbirliği olanakları bizim coğrafyamızda şimdilik yok. Bütün bunlar, Türkiye’nin güçlüklerini ortaya koyuyor.
Fikret Başkaya: CHP Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak, " 12 yıllık AKP iktidarında Türkiye'ye 31,1 milyar dolar kaynağı bilinmeyen para girmiştir" diyordu. Sadece Şubat ayında 4 milyar 282 milyon kaynağı belirsiz para girdiği de söylendi! Kaynağı bilinmeyen para ne demek? Birileri kimsenin olmadığı yere milyar dolarları bırakıyor, birileri de tesadüfen buluyor mu? Ortada iki bilinmeyenli denklem mi var? Kendiliğinden seyahat eden milyar dolarlardan mı söz ediliyor? Bu söylemin gizlediği nedir?
Korkut Boratav: Büyük ölçüde Orta Doğu, İslam coğrafyası kaynaklı kara/gri para akımlarından söz ediyoruz. Bavulla,  uçak kargosuyla gelir;  gümrükten geçmez.  Hayalî ithalat yapılır; faturası ödenmez; burada bir hesaba yatar.  Köktendinci İslâmcı çevrelerde “havale” adıyla bilinen ve tamamen kişisel hesaplardan oluşan aktarımlar vardır.  Bunların sonunda kasalardan para çıkar; bankalara yatırılır. Bunların bir bölümünün aktörleri olan Sarraf, El Kadı, El Beşir gibi esrarengiz, karanlık kimliklerin iktidarla ilişkilerini yakın geçmişte öğrendik.  Suriye’deki çetelerin finansmanı elbette kayıtlı banka işlemleriyle gerçekleşmiyor. Devlet, siyasi iktidar mafyalaşınca, normal yöntemlerle ekonomik incelemeler imkânsız oluyor. İşte böyle bir ortamda yaşıyoruz...

2 Mayıs 2015 Cumartesi

NUSAYRİ KATLİAMINA KARŞI “SESİMİZİ YÜKSELTELİM!”


 Suriye’deki İştebrak Köyü’nde El- Nusra teröristleri tarafından Nusayri halkının katledilmesi ve bu katliam karşısındaki sessizliğe tepki olarak, aralarında gazeteci, yazar, aydın ve siyasetçilerin de imzacı olduğu bir grup basın metni yayınlayarak bu katliama sessiz kalınmaması ve Nusayri halkıyla dayanışma içerisinde olunması yönünde çağrı yaptı.
Yapılan çağrıda “Katliama karşı Dersim Alevileri (Kırmanciye) ile Antakya, Samandağ (Süveydiye) ve Tarsus’taki akrabaları dışında herhangi bir tepki gösterilmedi. Ne yazıktır ki Türkiye’deki “duyarlı” çevreler suskun kaldı. Komşudaki kardeş halkın tarihsel topraklarında katledilmesine karşı sessiz kalmayalım! Tepkimizi yükseltelim!” denildi.
Açıklamanın tamamı ve imzacılar:
7 Haziranda seçim geliyor. Türkiye’deki rezaletlere odaklandık. Suriye’de olup biten korkunç şeyleri görmüyoruz.
İslam Devleti’nin cinayet şebekelerini ve destekçilerini yüreklendirmeyelim, sesimizi yükseltelim.
İslam Devleti’nin terörü, komşu Suriye’de her gün yeni bir katliama imza atıyor.
AKP yönetimi ise, Suriye’deki İslam Devleti’ne Reyhanlı, Altınözü ve Yayladağı sınırlarını açarak siyasi destek, cihatçı katilleri eğitip donatarak askerî destek ve açık sınırlardan gönderdiği sayısız TIRlarla lojistik destek veriyor. Bu sayede İslam Devleti, Türkiye sınırına bir taş atımı mesafedeki Cisri – Suğur kasabasında yaptığı Nusayri (Arap Alevisi) katliamıyla, bizler seçimle meşgul bir vaziyetteyken, vahşette yeni bir sayfa açmakta. 70 civarında Nusayri katledildi. 90 civarında Nusayri kaçırıldı. Kayıp bu insanlar.
İslam Devleti’nin dün Sincar’da Ezidi halkı, Ninova’da ve Habur’da da Asuri – Süryani halkı gibi her türlü destekten yoksun ve silahsız toplumlara karşı giriştiği vahşi katliamların sonuncusu İştebrak köyünde ortaya çıktı.
Katliama karşı Dersim Alevileri (Kırmanciye) ile Antakya, Samandağ (Süveydiye) ve Tarsus’taki akrabaları dışında herhangi bir tepki gösterilmedi. Ne yazıktır ki Türkiye’deki “duyarlı” çevreler suskun kaldı.
Komşudaki kardeş halkın tarihsel topraklarında katledilmesine karşı sessiz kalmayalım! Tepkimizi yükseltelim!
Suskunluğumuz, İslam Devleti’ni oluşturan cinayet şebekelerini ve destekçilerini yüreklendiriyor!
Fazla geç olmadan, Türkiye Alevi toplumunun ikiz kardeşi olan Nusayri toplumu ile dayanışma zamanıdır!
Abdulmesih BarAbraham, Abud Can, Adnan Chalma Kulhan, Adnan Genç, Ahmet Abakay, Ali Gökkaya,Anjel Dikme, Atilla Dirim, Attila Tuygan, Baskın Oran, Bekir REYHAN, Belgin Cengiz, Bülent Tekin, Celal İnal, Circis Grigho, Doğan Özgüden, David Vergili, Emin Kaya, Emrah Cilasun, Erkan Metin, Erol Özkoray, Ertuğrul Gümüş, Faiz Cebiroğlu, Ferit Banipal, Ferit Sağ, Fikret Başkaya, Fusun Erdoğan,Gabriel Beth – Kahte, Gül Gökbulut, Güngör Şenkal, Hacı Orman, Hacı Salih Yıldıran, Haldun Açıksözlü,Hanna beth-sawoce, Hanna Kerkini, Hasan Burgucuoğlu, Hasan Kaya, Hasan Oğuz, Hatice Çevik,Hovsep Hayreni, İbrahim Seven, İnci Hekimoğlu, İnci Tuğsavul, İsmail Cem Özkan, Kadir Akın, Kazım Genç, Kemal Karahan, Kemal Tolan, Kermo Reada, Mahmut Konuk, Mehmet Can, Mehmet Erkek, Mehmet Özer, Mehmet Uluışık, Mithat Baş, , Murad Mıhçı, Mustafa Yetişgen, Muteber Öğreten, Muzaffer Erdoğdu, Nadya Uygun, Nail Beth Kinne, Nivart Bakırcıoğlu, Nusrettin Maçin, Oktay Etiman,Özcan Soysal, Ramazan Gezgin, Rıdvan Bilek, Rustem Ayral, Sait Çetinoğlu, Serap Kıral , Serdar Koçman,Shabo Boyacı, Sinan Çiftyürek, Süleyman Baş, , Şanar Yurdatapan, Tamar Çıtak, Tamer Çilingir , Türkan Balaban, Ufuk Uras, Yalçın Ergündoğan, Yasin Yetişgen, Zeynep Tanbay,