21 Şubat 2013 Perşembe

Politik İslam, İslâmi soslu bir teokrasidir!



"Kompradorlaşmanın hizmetinde bir İslam, emperyalizm için büyük bir nîmet." F.B



Merdan Özüdoğru: Batı’da daha çok ‘İslam fundamentalizmi’ denilen politik islam neyi ifade ediyor? Bu hareket 19 yüzyıl ve 20. yüzyılın başındaki islâmî akımların bir devamı mı? Yoksa yeni ve farklı bir şey mi?

Fikret Başkaya : Dinin [ İslamın] politik amaçlar için araçlaştırılması kolonyalizmin klasik [doğrudan] versiyonunun tasfiye sürecine girdiği döneme raslıyor. Zira, emperyalist-kolonyalist Batı, Müslüman dünyasında seküler-laik rejimlerin ortaya çıkmasını kendisi için büyük bir risk olarak görüyordu. Milliyetçi-ilerici-sosyalist... rejimlerin önünün kesilmesi için, arşi-gerici bir islam versiyonu olan Vahâbilik sahneye sürüldü. Aslında söz konusu operasyon, tam bir ABD-Suudi ortak yapımıydı. Mısır’ın karizmatik lideri Cemal Abdul Nasır’ın başlattığı hareketi etkisizleştirmek, Mısır’ın Arap dünyası ve tüm İslam âlemi için bir çekim merkezi haline gelmesini engellemek için milyarca dolar harcandı. Suudi Vahâbiliği ilerici hareketlerin ve akımların panzehiri işlevi gördü. Suudiler tarafından İslam Birliği  Örgütü bu amaç için peydahlandı. Mesela bu Birliğin ilk deklarasyonlarından birinde: milliyetçiliğin Arapların en büyük düşmanı olduğu söyleniyordu... Yine de bu tür çabalar Nasır’ın karizmasını fazla etkileyemedi. Fakat ‘Arap-İsrail “6 gün savaşı’nda” Mısır’ın yenilgisinin ardından, gerici Suudi etkisi arttı. Netice itibariyle politik bir aktör olarak politik İslamın görünürlüğü daha çok 1970’lerin sonunda [1979] İran devrimiyle ortaya çıktı ama Suudilerin ve İranın politik islam anlayışları arasında önemli bir fark  vardı. Suudi kökenli politik islam aşırı derecede pro-Amerikan, pro-emperyalist, pro-siyonist iken, İran [Şii] kökenli politik islam Amerikan karşıtıydı, anti-emperyalistti...
Tabii teorik/entellektüel kökleri epey gerilere gidiyor. Dolayısıyla işte Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh, Raşit Rida ve onların izinden giden Mısırlı Hasan El Benna, ve ondan etkilenen Hindistanlı El Ala el Mawdudi ilk örgütlü politik islam örnekleri sayılabilir. Hasan El Benna “Müslüman Kardeşler” örgütünü 1928’de kurdu. Mawdudi de 1941’de Cemaat-i İslamî’yi kurdu. Fakat her ikisi de sözde kolonyalizmle mücadele amacıyla kurulmuşlardı ama her ikisi de sekülarizmi reddediyorlardı. Müslüman Kardreşler Mısırda anti-kolonyalist ve anayasal bir devlet kurmak için mücadele eden milliyetçilere, ilericilere karşı çıkmıştı. Batıyı külliyen reddeden ve köklere, kaynağa  dönmeyi [selefilik] esas alan bir yaklaşım söz konusuydu. “Bizim seküler, anayasal bir rejime ihtiyacımız yok, Batı’dan alacağımız bir şey yok, bizim anayasamız Kur‘andır” yaklaşımı geçerliydi. Zaten Müslüman Kardeşler kurulur kurulmaz İngiliz emperyalizmi tarafından manipüle edilen bir örgüte dönüştü...   

Müslüman Kardeşler daha başta İngiliz Süveyş Kanalı Şirketi tarafından yapılan bir bağışla faaliyete geçti. Fakat asıl etkisini artırması, 1950’li yılların ikinci yarısından başlayarak, ABD’nin desteği ve Suudilerin sağladığı büyük fonlar sayesinde mümkün oldu. Amaç bölgede yükselişe geçen seküler, milliyetçi, ilerici, sosyalist, komünist hareketlerin önünü kesmekti. Aslında bu günkü haliyle politik islamın bölge halklarında filizlenen uyanışı ve anti emperyalist kalkışmayı engellemek üzere ilk defa İngiliz oryantalistleri tarafından peydahlandığını hatırlamak gerekir. Mesela Mawdudi, İslamda devletin dinden ayrılamayacağı, dolayısıyla Müslümanların seküler, laik bir rejim altında yaşamalarının mümkün olmadığı tezini ileri sürmüştü. Oysa, Müslümanlar ancak Müslüman bir devlette yaşayabilirler tezinin hiç bir inandırıcı gerekçesi olamaz... Ve bu yaklaşım Hindistan’dan Pakistan diye bir devletin doğuşuyla sonuçlandı. İngilizler amaçlarına ulaştılar. Hindistanı parçalamayı, ikiye bölmeyi başardılar...

M. Özüdoğru: İslamın laiklikle, sekülarizmle bağdaşmaz olduğu tezinin saçma olduğunu söylüyorsunuz?

F. Başkaya: Eğer Hristiyanlık laiklikle pekâlâ uyuşabiliyorsa, aynı şey Müslümanlık için de neden mümkün olmasın? Aslında yukarda söylediğim gibi, bu tezin mucidi Batılı kolonyalistlerdi, İngiliz oryantalistleriydi. Laikliğin keşfi insanlık ve uygarlık tarihinde önemli bir ileri adımdır. Zira, laiklik olmadan emansipasyon mümkün değildir... Amaç, Müslüman dünyanın emperyalist statüko dahilinde kalmasını sağlamaktır. Ve Müslümanların ancak bir İslam devletinde yaşayabilecekleri ve laiklikle İslamın bağdaşmazlığı tezi, başta Batılı bilim “erbabı” tarafından peydahlandı ve sonra da Müslüman alimler tarafından benimsendi, içselleştirildi ve pratik politikaya tercüme edildi. Ve sonuç tam bir iflastır... Tarihe baktığımız zaman, din-devlet veya politika - din ilişkisinin hem çeşitlilik arzettiğini, hem de evrildiğini görürsünüz. Mesela Hicret Sonrasında, Hz. Muhammed zamanında Medine’de din ile devlet birbirinden ayrışmamıştı. Ya da politika dinden ayrı değildi. Ama Emevilerden Abbasilere, Abbasilerden Osmanlılara doğru gidildikçe, din-devlet ilişkisinin mahiyeti ve modalitesi de değişti ve değişmek zorundaydı... X. Yüzyılda biri çıkıp Hristiyan toplumlar için laiklik önerseydi her halde linç edilmezse deli sayılıp timarhaneye kapatılırdı ama 18-19 yüzyılllarda laiklik nerdeyse herkesin dilindeydi. Bu yüzden bazı dinler laiklikle uyuşur bazıları uyuşmaz demek saçmadır... Laiklik eğer, bireyin ve toplumun emansipasyonu [özgürleşmesi] için gerekliyse, demokrasinin vazgeçilmeziyse ki, öyledir, o zaman soru şu olmalıdır: Kimin laikliğin gerçekleşmesinde çıkarı var, kimin engellenmesinde çıkarı var...

M. Özüdoğru: O zaman 1970’li yılların sonunda politik islamın gündemin merkezine yerleşmesinin başlıca nedenleri neydi? Neden o tarihten sonra önem kazandı?

F. Başkaya: 1910’lu yıllardan başlayarak, Arap Ortadoğusunda ve bir bütün olarak İslam dünyasında anti-kolonyalist mücadele yükselmekteydi ve bu hareketler İkinci Dünya Savaşı sonrasında, özellikle 1950’lili yıllarda etkin bir politik aktör haline geldiler. Her alanda önemli ilerlemeler kaydedildi... Bölgedeki emperyalist statüko sarsıldı. Zengin petrol rezervlerine sahip ve aynı zamanda vazgeçilmez bir jeostratejik ve jeopolitik öneme de sahip olan bu bölgenin, emperyalizmin “korunmuş alanı” olmaktan çıkma riski büyüdü. Bu durum karşısında ve yükselen dalgayı kırmak üzere, ABD ve müttefikleri İslamcıları bütün imkânları seferber ederek desteklediler. Müslüman muhalefeti bir dalga kıran olarak ilerici-seküler haraketin karşısına diktiler. Ve bölgedeki ilerici rejimleri etkisizleştirmek için bir dizi savaş, darbe ve komplololara giriştiler. Suudilerin devasa petro-dolarlarıyla yaygın bir ‘hayır işleri ağı’ kuruldu. Modernleşmeci ve Kalkınmacı paradigmanın iflası ve ardından gelen neoliberal politikaların sonucu olan işssizlik, yoksulluk, iğretilik, marjinalleşme, sefalet, Müslüman Kardeşlerin bu alana müdahale edip hayır işlerine girişmelerini kolaylaştırdı. İşte gıda yardım paketleri, klinikler, sağlık, eğitim gibi alanlardaki faaliyetler, bir kitle tabanı oluşturmalarını sağladı. ABD destekli “Dünya İslam Birliği” [Muslim World League] 1962’de kuruldu. Amaç seküler-ilerici- demokratik, sosyalist yükselişin önünün kesmekti. Aynı şekilde benzer amaçlarla Türkiye’nin de üyesi olduğu İslam Konferansı Örgütü [İKÖ] de1969’da kuruldu... Bu örgütler aracılığıyla bölgede Vahabi gericiliği güç kazandı. Onu İslam finans sisteminin kuruluşu izledi ve bu sayede sözünü ettiğimiz bu iki örgüt etkin hale getirildi. Güya “faizsiz bankacılık” diye bir finans sistemi oluşturdular. Ve bu bankalar aracılığıyla Müslüman Kardeşler’in Mısır, Pakistan, Kuveyt ve Türkiye’deki faaliyetleri finanse edildi... Oysa faizsiz bankacılık diye bir şey mümkün değildir. Besbelli ki, orada tam bir oxymore var. Yani yan yana getirilmeleri uygun olmayan iki kelimeyi bir araya getirmek anlamında... İslam Bankacılığının sahneye çıktığı dönem Batı’da neoliberalizmin saheneyi çıktığı döneme rastlamıştı...

Gerçi Ortadoğu’da monarşiler, krallıklar yıkıldı ama onların yerine otoriter, anti-demokratik rejimler kuruldu ve zamanla da bu rejimler tuhaf otokrasilere dönüştüler. Samir Amin’in yazdığı gibi, bu rejimlerin başlarda halkın gözünde bir meşruluğu olsa da, hiç bir zaman halk sürece dahil edilmemişti ve bu önemli bir zaaf oluşturuyordu. Gerçek anlamda “sivil toplumun” ortaya çıkması ve sürece müdahil olması mümkün olmadı... Söz konusu rejimlerin iflasının ve yenilginin önemli nedenlerinden biri buydu. İkinci ve bence daha önemli bir neden de, bu ülkelerde ve Türkiye’de hiç bir zaman toplumsal bilince nüfûz etmiş bir “aydınlanma” ve “modernite devrimi” yaşanmadı... Başka türlü ifade edersek, geleneksel kültür ve o kültürün bileşenleriyle Batı’da olduğu gibi, radikal ve cepheden bir hesaplaşma ve aşma yaşanmadı. Bu, söz konusu hareketlerin önemli bir zaafını oluşturuyordu. Özetlersek, milliyetçi-ilerici-seküler-modernleşmeci-kalkınmacı paradigmanın başarısızlığı, Politik İslamı kitlelerin gözünde bir çekim merkezi haline getirdi... Ve bu süreçte ABD ve Suudi Arabistan önemli bir rol oynadı... 1979’da Sovyetlerin Afganistan’a girişiyle bu yöndeki çabalar daha da yoğunlaştı...

M. Özüdoğru: Politik İslam’ın yükselmesinde Filistin sorununun bir rolü yok muydu?

F. Başkaya: Bu önemli bir soru. Elbette ikisi arasında bir ilişki var. İsrail, dinî-etnik temelli kolonyalist bir devlet. Emperyalizmin bölgedeki uzantısı. Başka türlü söylersek. Ordadoğu’daki ABD ve Avrupa... Milliyetçi-sol-seküler hareketin yenildiği ve emperyalist-siyonist cepheye teslim olduğu bir ortamda, bölgedeki rejimlerin pro-siyonist, pro-emperyalist rejimlere dönüştüğü koşullarda, Arap halkı, haklı olarak kendini aşağılanmış hisseti ve islamcıların Siyonizm karşıtı söylemine umut bağladı. Aslında Suudilerin parasıyla “politik faaliyet” gösteren islamcıların da pro-siyonist oldukları gözden kaçmıştı. Şimdilerde Müslüman Kardeşler Mısırda “iktidarda”... Siyonist rejime karşı duruşta Mubarek döneminden ne  farkları var? Camp-David anlaşmasını reddetdiklerine dair bir demeçleri oldu mu?  Eğer orada Siyonist devlet kurulmamış olsaydı, acaba politik islam diye bir şey ortaya çıkar mıydı? Bunu söylemek zor ama bir çok şeyin farklı olacağı kesin. Kimbilir belki o zaman politik islam marjinal bir hareket olmanın ötesinde bir varlık göstermeye bilirdi... Zira, bölgede Siyonist devletin varlığı, siyonist-kolonyalist işgalin devam etmesi, Arap halklarının kendi ayakları üzerinde durmasını engelledi. Bölgede çatışmalı durumun sürmesi, Amerikan uşağı otokratik rejimler için uygun bir zemin yarattı ve o rejimlerin uzun ömürlü olmasını sağladı. Dikkat edilirse, İran ve Suriye hariç, nerdeyse bölgedeki tüm rejimler siyonist rejimin müttefiki. Tuhaf bir şekilde bu durum Siyonist rejimin işini kolaylaştırıyor... Bu durum aynı zamanda gerici dinci akımlara da uygun bir zemin yaratıyor. Dolayısıyla, bağımsız ve gerçek bir Filistin devletinin kurulması, bölgedeki İslamcı akımları ve haraketleri de zayıflatacaktır...

M. Özüdoğru: Politik İslamın özgün bir ekonomik-sosyal programı var mı? Başka türlü sormak gerekirse, kapitalizmin ortaya çıkardığı sorunlara bir çözüm önerme yeteneği var mı?

F. Başkaya: Politik İslamın o tarakta bezi yok. Sen çözümü geride ararasan, köklere dönmenin mümkün ve gerekli olduğunu söylersen, bu benim hiç bir çözüm yeteneğim yok demektir... “Her sorunun cevabı ismamda var, Kur’anda var demenin bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi? Kapitalizmi, onun neoliberal versiyonunu asla sorun etmiyor. Kapitalizmi insanlığın normal hali sayıyor. Emperyalizm diye bir derdi de yok. Zaten kapitalizmi sorun etmeyenin emperyalizm diye bir derdi olması mümkün değildir. Neoliberalizmle tam bir uyum içinde, özelleştirmeci, devletin ekonomik ve sosyal alanda sorumluluk almasına karşı, velhasıl tamı tamına neoliberal reçetenin şampiyonu... Mesela işsizliği ve yoksulluğu sistemin bir kusuru saymıyor... Gelir dağılımındaki aşırı dengesizliği şeylerin normal hali olarak görüyor. Bu konudaki yaklaşım kabaca şöyle: Allah istediğini ödüllendirir, istediğini cezalandırır. Bu tür safsatalar Kur’an ve hadislerden yapılan alıntılarla da destekleniyor... Velhasıl tam bir ikiyüzlülük geçerli... Samir Amin, politik İslam için neoliberal teokrasi diyor ki, bu adlandırma bana son derecede uygun görünüyor. Velhasıl islamî soslu bir teokrasi ki, böyle bir hareketin Müslüman Arap Ortadoğusu halklarına ve diğer Müslüman halklara teklif edeceği birşey olamaz. Çözümü değil, çözümsüzlüğü temsil ediyor. Dolayısıyla demistifiye edilmesi, teşhir edilmesi, mahkûm edilmesi gerekiyor...

M.Özüdoğru: ABD ve müttefikleri “ılımlı islam’ı tercih ediyor görünüyor. Sana göre ılımlısıyla radikali arasında ne fark var? Sonuçta ikisinin de arkasında ABD ve Avrupalı müttefikleri yok muydu? Ya da bu ikisi arasında ayrım yapmak ne kadar anlamlı?

F. Başkaya: Başlarda İslamcı hareketleri destekleyip manipüle eden İngiltereydi, Soğuk Savaş döneminde nöbeti ABD devraldı. Aslında bu ikisi arasında kayda değer bir fark yok. Bunlardan hangisinin nerede, ne zaman, nasıl sahaya sürüleceği daha çok emperyalizmin konjonktürel ihtiyaçlarına göre belirleniyor. Mesela Taliban’ı yaratıp destekleyen ABD ve Suudilerdi. ABD Talibanı “özgürlük savaşcısı” olarak görüyordu... Çünkü Taliban Sovyetler Birliğine ve Afganistan’daki seküler rejime karşı savaşıyordu. Amaç hasıl olunca onu “terör örgütü” ilan etti ve Afganistan’a savaş açmanın gerekçesi yaptı... Her iki versiyon da islamda bir yenilenme, bir reform ve yeni bir yorum önermiyor. İslamın temel metinlerinin çağın ihtiyaçlarıyla uyumlandırma çabası söz konusu değil. Oysa, ictihâd yolunun açık olduğu dönemde İslam toplumları büyük ilerlemeler kaydetmişti. Moğol istilasınının neden olduğu yıkımın ardından içtihâd kapısı kapanınca, İslam da kendi içine kapandı. Dolayısıyla 8 yüzyıllık bir rötar söz konusu diyebiliriz... Bu yüzden tüm islâmî akımlar reel dünyanın, çağın, çok gerisinde kaldı. Oysa, değişen dünyayı, toplumu ve yaşamı, değişmeyen, donmuş, geride kalmış, köhnemiş yöntem ve araçlarla anlamak, bilince çıkarmak, dönüştürmek mümkün değildir. Kırk yaşındaki adama sekiz yaşındaki çocuğun ceketini giyidirebilir misin? Tarihte geriye dönüş mümkün değildir, üstelik arzulanır bir şey olması da gerekmiyor!

Aslında söylem farklılığına rağmen, politik islamın iki versiyonu da aynı şey. Müslüman toplumlarını içine hapsoldukları geriliğe ve komprador statüye mahkûm etmek... Tunus’a, Mısır’a bak anlarsın... Radikal versiyon toplumu terörize ediyor, destabilize ediyor, istikrarsızlaştırıyor, devleti işlemez hale getiriyor, insanları bezdiriyor ve komprador “ılımlılar” nöbeti devralıyor ve her şey kaldığı yerden devam ediyor. Bir bakıma ikisi arasında tuhaf bir işbölümü ve tamamlayıcılık söz konusu. “Radikaller” “ılımlıların” önünü açıyor. Ve tabii böyle bir operasyon emperyalist kampa neoliberal politikaları dayatma imkânı veriyor ve bu ülkelerin komprador sosyal formasyonlar olarak kalmalarını sağlıyor... Dolayısıyla “ılımlısı”, “radikal” olduğu söylenenden daha tehlikeli... Başta da söylediğim gibi, ister “ılımlı”, ister “radikal” olsun, sonuçta söz konusu olan ilkel cemaatçilikten başka bir şey değil. Asıl amaç da dini [İslamı] komprador kapitalizmle uyumlandırmaktan ibaret. Tabii İran’daki durum nüanse etmeyi gerektiriyor. Zira orada anti-emperyalist bir damar hâlâ etkili. İran emperyalizm karşıtı bir Güney ekseni için mücadele ediyor ki, bu olumlu bir şey... Tabii bu onun bir teokrasi olmadığı anlamına gelmiz...  Mısır’da, Tunus’da, yapılan ve yapılmak istenen bu... Kompradorlaşmanın hizmetinde bir İslam, emperyalizm için büyük bir nîmet.

M. Özüdoğru: Bir halk devrimiyle otokratik rejimi yıkmış, diktatörleri başından atmış Tunus ve Mısır halkları politik islamla [Müslüman Kardeşler] yola devam etmeye razı olur mu? Aksi halde devrimi politik islamcı gericiler için mi yaptılar...?

F. Başkaya: Devrim kaldığı yerden yoluna devam edecektir. İnsanlar diktatörlere neden başkaldırdı? Başkaları gelsin aynı şeyi başka bir söylem ve görüntüyle sürdürsün diye mi? İnsanları ayaklanmaya iten nedenler ortadan kalkmadığı sürece, yeni efendilere asla evet demeyeceklerdir. Fakat bizde ve belki dışarda da devrimlerle ilgili saçma bir anlayış geçerli... Sanılıyor ki, şu devrim denilen sabah başlayıp akşam biten bir şey... Eğer öyle olsaydı, işler çok kolay olurdu. Devrim bir süreç, bir hamlede gerçekleşen bir şey değil. Yenilgiler/zaferler, inişler /çıkışlar, yükelişler/düşüşler, moral bozuklukları/ yedinen yeşeren umutlar... üzerinde yol alıyor... Tarihteki devrimler de bu işin öyle olduğunu gösteriyor. Diktatörleri devirmeyi başaran emekçi halk kitleleri, aynı şeyi başka adlar ve söylemlerle sürdürmek isteyen pro-emperyalist, komprador, neoliberalizme teslim olmuş gerici dincileri de devirmesini bilir eblette...

M. Özüdoğru: Eğer söylediğiniz gibi, politik islamın varlık nedeni ve misyonu Müslüman toplumları emperyalizmin sultası altında tutmaksa, onların kendi ayakları üzerinde durmasını engellemekse, kompradorlaşmanın hizmetindeyse, bu hareketin geleceği hakkında bir öngörüde bulunulabilir mi?

F. Başkaya: Eğer bir rejim, meydan okumalara cevap veremiyorsa, sorunları çözmek şurda dursun daha da büyütüyorsa, insanların belirli bir eşikten sonra öyle bir statüye, öyle bir kepazeliğe ve aşağılanmaya daha fazla katlanmaları mümkün değildir. Her birinin durumu farklı olsa da “Arap Baharı” denilen dalga aslında kitlelerin bu duruma itiraz ettiklerini açığa vurmaları demek. Elbette hiç birinin durumu diğerine benzemese de hepsinde ortak olan, mevcut status quo’ya itirazın yükselmesidir.

M. Özüdoğru: Söz konusu isyanların ve kalkışmaların ABD tarafından peydahlanıp, manipüle edildiklerine dair iddialar var!

F. Başkaya: Tunus’daki isyanı ABD, Fransa, İngiltere peydahladı demenin bir inandırıcılığı olabilir mi? Açık olan şuydu ki, emperyalist kamp orada hazırlıksız yakalandı. Beklenmedik bir sürprizle karşılaştılar ve bir şaşkınlık döneminin ardından harekete geçtiler. Artık otuz-kırk yıldır iktidarda olan otokrasilerin günü dolmuştu. Halk o rejimlerde yaşamak istemiyordu. Rejimlerin de “kullanım süresi” dolmuştu... Zaten devrimler de böyle zamanlarda ortaya çıkıyor... Geçişi yönetmek ve gerçek bir kopuşu engellemek üzere harekete geçtiler ama söz konusu isyanları bir emperyalist oyunu saymak sadece saçma değil, otokrasiye direnen halk kitlelerine de haksızlıktır, saygısızlıktır... Mısırda 2007’den beri işçi eylemleri büyümekteydi ve insanlar Tahrir meydanına ABD’nin emri ve komutası altında, Bayan Clinton’nun hatırı için çıkmadılar. Kitlelerin otokrasiye karşı ayaklanması ayrı şey, emperyalistlerin onu asıl amaca yabancılaştırmak için bir dizi manipülasyona, oyuna ve hileye baş vurması ayrı şey... Şimdilerde ABD, Mısır’da, Tunus’da otokrasilerin yerine “ılımlı islamı” ikâme etmeye çalışıyor ama “ılımlı islam” kitleleri daha ne kadar oyalayabilir ki? Tabii Libya’da ve Suriye’de durum her ikisinden de farklıydı. Orada daha baştan bir “rejim değiştirme” planı devreye sokuldu. Otokrasilerin düşmesinden sonra onların yerine kurulacak emperyalist destekli rejimler birer kaos rejimi olabilirler, eğer onlara “rejim” denirse tabii... Netice itibariyle  bundan sonra artık hiç bir şey eskisi gibi olamaz... Bölge yeni bir döneme girmiş bulunuyor. Dolayısıyla, on yıllar sürecek yeni bir bağımsızlık, özgürlük, eşitlik, adalet ve demokrasi, sosyalizm mücadelesinin başladığını söyleyebiliriz...

M. Özüdoğru: Türkiye’de  Necmettin Erbakan’ın ilk defa197’de Milli Nizam Partisiyle politika sahnesine çıkan islamcı hareket, 1970’li yıllarda koalisyon ortağı olarak hükümetlere dahil oldu. 1980 askerî darbesinden sonra Özal’ın ANAP’ının dört eğiliminden biriydi. Daha sonra 1996’da tekrar bir koalisyonla iktidar olduktan sonra, onun “ılımlı” versiyonu olan AKP, 10 yıldır tek başına iktidar... Türkiye’de politik islamın durumuna dair neler söylemek istersin?

F. Başkaya: Türkiye’de politik islamın [İslamcılığın] ortaya çıkışı ve evrimi diğer Müslüman ülkelerden farklı bir rota izledi. Türkiye’de merkezi otorite her zaman dini yakın takibe aldı. Dinin göreli özerklik alanını hep daralttı. Dolayısıyla, din bir devlet dini olarak varoldu. Sadece Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla dini denetim altına alıp manipüle etmedi. Tarikâtları, dini cemaatleri de yakın takibe aldı. Zaten cemaatler farklı bir şey önerecek, farklı bir şey yapabilecek kabiliyetten yoksundular. Dinde bir yenilenme akıllarının ucundan bile geçmedi. Her zaman devleti ve yapılanları kutsamakla meşguldüler. İtirazları “yapılanlara değil, yapanlaraydı”... Hiç bir toplumsal soruna dair özgün görüş ve öneri ortaya koymadılar, zira öyle şeyler yapmaktan acizdirler. Dolayısıyla devletin destekcisi olarak kaldılar. İçlerinden Müslüman dünya’da isim yapmış, ilgi görmüş tek bir şahsiyet bile çıkmadı. Devleti kutsayan, devlete eklemlenmiş, emperyalizm yanlısı bu cemaatlerin çapı ortada. Nurculuk ve ondan türeyen diğerlerini yakından incelersen, devleti ve emperyalist statükoyu kutsamak dışında bir şey yaptıklarını göremezsin. Aslında bizde de politik islam başka yerlerde olduğu gibi, yükselen demokratik-ilerici-sosyalist hareketin önünü kesmek üzere sahneye sürüldü. Arkasında devlet, ABD, Suudi Vahabiliği ve parası vardı. Bilindiği gibi, Suudi Arabistan’ın çağ dışı, gerici, karanlıkçı rejimi, yaklaşık 60 yıldır “resmi şeriat sponsorluğu” yapıyor. İslam ülkelerine ve Batı Avrupa, ABD, vb. akan milyar dolarlarla eğitim kurumları, gazeteler, televizyonlar, yayın evleri “düşünce kuruluşları”, vb,  ya oluşturuluyor ya da mevcut olanlar destekleniyor... Nasır’ın ölümünden sonra [1970] Suudiler, Mısır’a her yıl 2,5 milyar dolar para akıttılar ve meyveleri ortada... Suudilerin sadece Avrupa’da cami yapımı için 45 milyar dolar harcadığını kaç kişi biliyor? Suudi Arabistan Avrupa’da 1500 camii ve “İslam Merkezi”, çeşitli adlar altında 2000 adet kurum oluşturdu... Bizdeki politik islam da diğerleri gibi tam bir gericiliktir ama devletin yakın takibi altında bir gericilik. AKP o gericiliğin neoliberal versiyonudur sadece...

M. Özüdoğru: AKP demokrasiyle laikliğin uygun bir sentezi sayılıyor ve diğer Müslüman ülkeler için de bir model olarak sunulmak isteniyor!

F. Başkaya: Demokrasi ancak laik bir rejimde mümkünkür. Eğer dini kamusal alanın, politika alanının dışına çıkarmazsan, orada demokrasiden söz etmek abestir. Demokrasi ancak din, kimliğin bir unsuru değilse mümkün olabilir. Kamunun [politikanın] dine müdahale ettiği, karıştığı yerde laiklik bir retorik haline gelir ve demokrasinin de içi boşalır. Bir de Batı’daki Hristiyan demokrat partilerle bizdeki dinci partiler arasında bir benzerlik olduğu izlemini yaratılmak isteniyor. Batı-Hristiyan toplumları çoktan laikliği temel bir ilke olarak benimsemiş durumda. Orada Hristiyan demokrat partiler mümkündür ama bizde öyle bir durum söz konusu değil. Batı’da bizdeki Diyanet İşleri Başkanlığı benzeri kuruma sahip, zorunlu din dersi olan bir devlet var mı? Laik bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı [ doğrusu din işleri bakanlığı] diye bir şey olmaz. O kaynaklar neden sağlığa, eğitime, sosyal hizmetlere, alt-yapıya, kültüre, bilime, sanata, vb. harcanmıyor. Bu durum neden sorun edilmiyor. Aslında Türkiyedeki rejim diğerleri için bir model olamaz ama Türkiye’nin başka bir modele ihtiyacı olduğu kesin.

M. Özüdoğru: Son olarak, Türkiye’de dinin bu günkü durumunu nasıl görüyorsun ve Latin Amerika’daki gibi bir İslâmî özgürlük teolojisinin [ özgürlakçü bir fıkıh diyelim] mümkün olduğunu düşünüyor musun?

F. Başkaya: Şimdilerde din alanı tam bir sanayiye dönüşmüş durumda. Artık gerçek anlamda inançla bir ilgisi var mı, tartışmalı... Din, sömürünün, kamu kaynaklarını yağmalamanın, insanları köleleştirmenin-alıklaştırmanın bir aracına dönüştü. Tam bir şov malzemesi haline geldi. Çok yakında cami varken yolda namaz kılıyorlar. Bunun şov yapmak dışında bir nedeni olabilir mi? İftar sofraları tam bir şov haline dönüştü. İsraf, şatafat, şımarık tüketim artık dine boyanarak yol alıyor... Adam bütün gün yalan söylüyor, sabahtan akşama insanları dolandırmak, aldatmak için her yolu deniyor, bakıyorsun oruçlu... O zaman oruç belirli bir ‘yaşam biçiminin’, “modanın” aracı haline gelmiş demektir. Bir modele uyum sağlamanın aracı yani... Avrupa’da “helâl gıda” diye bir şey peydahladılar ve birileri milyonlarca doları götürüyor... İyi de insanlar daha önce haram gıdalarla mı besleniyordu? Son yirmi yılda her kelimenin önüne “sürdürülebilir” niteleme sıfatının konduğu gibi, politik islam cephesinde de her kelimenin önüne “islam’ın” ekleneceği anlaşılıyor... Mesela İslâmî bisiklet önerenler var... Kapitalizm her şeyi çürütüyor, dejenere ediyor, içini boşaltıyor ve kendi suretinde yeniden yaratıyor. Eğer bu her şeyin içinde din de varsa ki, vardır, o zaman kapitalizmin dini de kendine benzetttiğini söylemekte bir sakınca yoktur...  Onun için neden söz ettiğini bilmek önemlidir...
Sorunun ikinci kısmına gelince, referansı kutsallığa da dayansa, din de son tahlilde bir ideolojidir. Bir ideolojinin referansı kutsal da, seküler de olabilir. Bu da demektir ki, yoruma tâbidir. İbn-i Haldun: “Halk hükümdarının dîni  üzredir” demişti. Velhasıl halkın dini hükümdarın dinidir, egemenin dinidir, efendinin dinidir... Bu gerçeği görmezlikten gelmek olur mu?.. Dinin gerici, karanlıkçı, anti-demokratik, özgürlük, eşitlik ve adalet karşıtı bir yorumu mümkün olduğu gibi, tam tersi de, özgürlükcü, eşitlikci, adaleti esas alan bir yorumu da pekâlâ mümkündür. Eğer ikinci yol geçerli olursa, din bir özgürlük teolojisine dönüşür. Eğer yaptığın dinî yorum, ezilenleri, sömürülenleri, aşağılananları, mazlumları gözetiyorsa, islami bir özgürlük teolojisinin de yolu açılmış demektir. Bunu Hristiyan-Katolik din adamları başardığına göre, Müslümanların da başarması neden mümkün olmasın? Soru şu: Allah kimin yanında? Ezenlerin-sömürenlerin, zalimlerin tarafında mı, yoksa ezilenlerin- sömürülülenlerin, mazlumların yanında mı? Eğer ikincilerin yanındaysa, öyle olduğu düşünülüyorsa, al sana İslamî  özgürlük teolojisi.

Sen, Sudanlı Şeyh Mahmut Muhammed Taha’nın, İslamın İkinici Mesajı adlı eserinin Türkçe çevirisini okudun. Ben de Fransızca çevirisini okudum. Ve üzerinde uzun sohbetlerimiz oldu. Mahmut Taha bir “İslamî Özgürlük Teolojisi” öneriyor. Ama acaba Türkiye’de politik islamcı taife içinde onun adını bilen, bir eserini okuyan kaç kişi var. Neden Müslüman “entellektüeller” Mahmut Muhammed Taha’ya sahip çıkmadılar, çıkmıyorlar? Onun Müslüman Kardeşler tarafından idam edilişini sorun etmiyorlar? Etmezler çünkü o İslamın gerici, anti-özgürlükçü, anti-eşitlikçi, anti-demokratik egemen yorumunu reddediyordu da ondan... Velhasıl bir orta yol mümkün değildir. Ya İslamın mevcut statükocu-gerici yorumunu benimsersin ya da ondan farklı bir yorum geliştirirsin. Ya çürümüş-kokuşmuş, her türlü insânî değere yabancılaşmış şu sefil düzenden yana olursun, ya da ona karşı olursun... Bu ikisi arasında bir orta yol mümkün değildir... Çürümüş ve çürüten kapitalizmi meşrulaştırmaya çalışan bir İslamcı akımın ve hareketin bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi?

M. Özüdoğru: Kısaca, kapitalist ve resmi ideoloji abdestiyle kılınan namaz muteber değildir diyorsunuz... Bu güzel söyleşi için teşekkürler.

*. Bu söyleşi, Merdan Özüdoğru ile 6 tema üzerine yaptığımız söyleşilerin üçüncüsüdür. “Yalan” adlı kitabın I. Bölümünde yer almaktadır.

12 Şubat 2013 Salı

Türkiye'nin "İhracat başarısı" bir efsanedir..





 Mustafa Sönmez’le söyleşi
Fikret Başkaya: Şimdilerde ekonomik büyüme tam bir fetiş haline getirilmiş  durumda. Neyin, nasıl, ne pahasına büyüdüğü, büyümenin kimin için ne  anlam ifade ettiği, sonuçlarının kimlere nasıl yansıdığı dikkate  alınmadan büyümenin tartışmasız ve mutlak  bir başarı sayılması saçma değil mi?
Mustafa Sönmez: Büyüme, ülkeler için temel başarı göstergesi olarak takdim ediliyor. Ülke analizleri, büyüme oranları ile, devamında kişi başına milli gelir göstergeleriyle yapılıyor. Nedir büyüme? Bir zaman diliminde üretilen mal ve hizmet katma değeri. Yani değer üretimi. Yani, aslında geniş anlamda sömürü. Değer üretemeyen, başarısız sayılıyor. Başarının ölçüsü, daha fazla değer üretmek, yani büyümek. Bu yapılırken, işgücü ne ölçüde kullanılıyor, yani “istihdam yaratıyor” mu, işgücüne kendini yeniden üretecek bir pay çıkıyor mu, üretilen değerin bölüşümü görece adil gerçekleşiyor mu, büyüyen ülke, üretilen değerin ne kadarını kendinde alıkoyabiliyor ve paylaştırabiliyor, ne kadarını dışarı aktarmak zorunda kalıyor, bunlar hep es geçilen konular. Büyüme de son tahlilde sınıfsal olarak farklı tanımlanabilir. Emekten yana bir iktidarın büyümeden anladığı, büyüme perspektifi, büyümenin bileşimi, öncelikleri ile sermaye yanlısı bir iktidarınki değişir. Birincisi, örneğin, işsizliği azaltacak, dolayısıyla emek kullanımı yüksek bir büyüme perspektifi tercih edebilir, ona göre alt sektörler seçer. Mümkün olduğu kadar yerli girdi kullanır, yerli kaynak kullanır, çevreyi en az kirletecek teknikler tercih eder. Büyümenin sevk ve idaresinde daha kolektif tercihler kullanır, çalışanları söz ve karar süreçlerine katarak hem kaynakların en iyi biçimde kullanılmasını hem iş tatminini dikkate alır. Yolsuzlukları, adaletsiz bölüşümleri yine özyönetimsel büyüme tercihleri ile  aza indirir. Sermaye -egemen büyüme süreçlerinde, aslolan yatırılan sermayenin en yüksek getiriyi sağlamasıdır. Bu anlamda yüksek büyümeyi en az istihdam ve en az ücret gideri ile gerçekleştirmek ana prensiptir. Enerji, aramalı, iş örgütlenmesinde tercihler hep en düşük maliyete endekslidir. Çevreye, topluma yüklenecek maliyetler hiç dert edilmez. Dış kaynak kullanımının yaratacağı bağımlılıklar, politik riskler fazla dert edilmez. Benden sonrası tufan anlayışı, bu yaklaşımda daha dominanttır. Özetle, büyüme de sınıfsaldır.
Fikret Başkaya: Eğer kapitalizm geçerliyse, üstelik söz konusu olan onun  neoliberal versiyonuysa, aslında büyüme denilen sermayenin büyümesi  veya aynı anlama gelmek üzere "sermayenin genişletilmiş ölçekte  yeniden üretilmesidir”. Ve böyle bir büyümeyle "kalkınma" arasında  özdeşlik varsaymak uygun değildir. Bu bakımdan Türkiye'de onca  övünülen "kalkınmaya" sonuç itibariyle bir "lümpen kalkınmadır" diyebilir miyiz?
 Mustafa Sönmez: Diyebiliriz. Lümpenliği, daha baştan yabancı kaynağa bağımlılığı ile başlıyor. O kaynak olmadıkça büyüme olmuyor. Dış kaynağı çekmek için kamu varlıkları satışa çıkarılıyor, içeride emek baskı altında tutulup dış yatırımcı için cazibe unsuru olarak takdim ediliyor. “yatırım ortamını iyileştirmek” adı altında dış yatırımcıya herhangi bir ülkenin sağlayacağından bir gömlek daha üstün şeyler sunuluyor. Kâr transferinde kolaylıklar, imar engellerini temizlemek, yargının alanını daraltmak, her tür çapağı temizlemek gibi… Lümpenlik kısa görüşlülüğü de içeriyor. Bizdeki burjuvazinin uzun vadeli birikim perspektifi de yok. Daldan dala geçebiliyor. 1950 öncesi tüccardı, 1980’e kadar sanayici geçindi, 1980 sonrası bankacı, süpermarketçi, giderek devlet tekellerini parselleyen avantacı, şimdi de inşaatçı-emlakçı…Bu köksüzlük, ona uluslararası arenada bir omurga sahibi olmayı, söz sahibi olmayı da imkansız hale getiriyor. Şimdi sorulsa, Türkiye uluslar arası arenada hangi alanlarda “mukayeseli avantaja sahiptir?” diye. Bir çırpıda söylenecek şeyler bulunamaz. Ne tekstil-konfeksiyon, ne gıda, ne tarım, ne turizm, ne inşaat..Hepsinden birkaç kıymık ama esaslı bir iddiası, bir uzmanlığı yok. Bu da lümpenliğin sonucu aslında.
Fikret Başkaya: Türkiye'nin ihracat "başarısından" çok söz ediliyor. Aslında  sorunun özüne nüfûz edildiğinde bu abartılı bir değerlendirme olmuyor  mu? Mesela "ihracattan kalan değer" bakımından olsun, Türkiye'nin  mukayeseli üstünlük sağladığı ürünler bakımından olsun, söylemle  gerçek durum arasında bir uyumsuzluk yok mu? Bu ihracat başarısı  hangi "ileri" teknolojilerin eseri?
Mustafa Sönmez: Türkiye’nin “ihracat başarısı” tamamen bir efsanedir…İhracatı, ithalat ile birlikte okumak gerekir. 2012 ithalatı 240 milyar dolara yakındır, ihracat 152,5 milyar dolar olarak açıklanmıştır. Ancak bunun 15 milyar doları, İran’a doğalgaz ithalatının karşılığını altınla ödemeyi ihracat olarak göstermekten kaynaklanmaktadır. Net ihracat için 135 milyar dolar ifadesi gerçek olanıdır. 2011’de de ihracat aynı düzeyde, ithalat 240 milyar dolardı. Demek ki, her 100 dolarlık ithalata karşılık ancak 52 dolarlık ihracat yapılabilmektedir. Bu, başarı değil başarısızlıktır aslında. Bunun sonucudur ki, yapısal bir dış ticaret açığı, bunun devamı olarak da döviz açığı, yani cari açık sorunu vardır ve hızla kemikleşmektedir. Dış ticaret hacmi 375 milyar doları bulan Türkiye, bu sayıya son 10 yılda ulaşmış ve milli gelirinin yüzde 48’i büyüklüğünde Türkiye kapitalizmi ile metalar üstünden bütünleşmiştir. 240 milyar dolarlık mal alıp 135 milyar dolarlık mal satmakta, ve aradaki 105 milyar dolarlık açığın turizm, vb. döviz gelirleriyle kapanamayan kısmını yine dış kaynakla finanse etmek zorunda kalmaktadır. Bu kaynak için ya özelleştirmelerle yabancı bulmaya çıkılmakta, dış yatırımcı çekilmeye çalışılmakta, ama daha çok da cazip faizlerle borçlanmaya çıkılmaktadır. Sonuçta 350 milyar dolara yakın dış borç stoku oluşan bir ülke vardır orta yerde ve bu çok önemli bir kırılganlıktır. Dış borçlarda kısa vadelerin payı hızla artmakta, kırılganlığı iyice tehlikeli boyutlara taşımaktadır. Türkiye’nin ihracatçılığı, ithalata bağımlı bir ihracatçılıktır. En önemli ihraç kalemleri olan otomotiv, demir-çelik, vb.  üretiminde ithal girdi oranları yüzde 60-70’leri bulmaktadır. En yerli gibi görünen tekstil-konfeksiyon bile iplik, kumaş, aksesuar yönünden ithal girdi kullanıcısıdır ve bu ithalata bağımlılık, ülkeye gerçek anlamda döviz kazandırmamakta, ihracat üstünden döviz açığı büyümektedir.
Fikret Başkaya: Ağzını açan her iktidar sözcüsü, akademisyen ve medya erbabı, bıktırırcasına Türkiye'nin zenginleştiğinden söz ediyor... İşte  büyüyen orta sınıftan söz ediliyor. Geride kalan yaklaşık 20 yılda Hindistan’da 2 milyon milyoner yaratıldı ama bu 62 milyon yoksul  yaratmak pahasına gerçekleşti... Türkiye'de durum farklı mı? Farklı  olabilir mi? 2008'de milli gelir hesaplarıyla oynadılar. 2007’de kişi  başına düşen [per capita] gelir 5840 dolardı. Yeni hesaptan sonda  2008'de 7500 dolar olduğu söylendi, Yani %35 artttığı söylendi. Bunu  seçim malzemesi bile yaptılar. Rakamlarla, istatistiklerle oynanmasını, manipüle edilmesini nasıl değerlendiriyorsun? Sence şu  kişi başına düşen gelir denilenin gerçekten bir kıymet-i harbiyesi  var mı? Ben buna "kişi başına düşmeyen milli gelir" demenin daha uygun olacağını söylüyorum. Bu konuda neler söylemek istersin?
Mustafa Sönmez: Kişi başına gelir, bir refah göstergesi değil. “Nüfusun ne kadarından, ne ölçüde değer sağabiliyoruz”un bir başka ifade tarzıdır. Nüfusuna göre bunu daha yüksek düzeyde gerçekleştirenler, işgüçlerini daha iyi sömürenler, düşükler ise beceriksiz, işgücü sömüremeyenlerdir aslında. Orta sınıf yaratılması da bir efsanedir. En son Aile Bakanlığı bir araştırma yayımladı ailelerin profili üstüne . 12 bin aile, gelirine göre tasnif edilmiş. Özetleri vereyim;  Araştırmadan anlıyoruz ki, birçok aileye giren gelir “asgari ücret”in bile altında. “En ezilen” yoksul kesim, toplam hanelerin yüzde 6,4’ünü oluşturuyor ve aylık gelirleri 430 TL’yi ya buluyor ya bulmuyor. Kim bunlar? Araştırma,  bu kesimi “büyük ölçüde geçici, mevsimlik veya marjinal işler yapan bireylerden oluşan aileler” olarak tanımlıyor.
İkinci düşük gelirli sınıfı , “geliri 450-810 TL aralığında olan ve  en az bir asgari ücretli bireye veya birden fazla gelir getiren üyeye sahip haneler” oluşturuyor. Bu alt sınıf, toplumdaki ailelerin üçte birini oluşturan en kalabalık kesim. Onun üstündeki alt sınıfın aylık geliri 812 TL- 1.200 TL arasında ve sayıları, toplam ailelerin yaklaşık dörtte birini oluşturuyor. Böylece bu üç alt sınıfın toplamının yüzde 60’a ulaştığını gösteriyor bize araştırma.
Aylık geliri 1250 TL-1870 TL arasında olanlar, alt-orta sınıf diyebileceğimiz kesim ve toplamdaki büyüklüğü yüzde 17 dolayında. Araştırma, aylık geliri 2000-3000 TL dolayında olanları bir kümeye toplamış.  Orta sınıf denebilecek bu kesimin payının yüzde 16-17 dolayında olduğu söylenebilir. Üst-ortada olanlar ise, aylık geliri 3.200-5.500 TL olanlar ve toplamdaki payları yüzde 4’ten ibaret…
Geriye “üst sınıf” kalıyor. Onları da aylık geliri 5600 TL’nin üstünde olanlar oluşturuyor ve toplumdaki aileler içinde payları yüzde 1,2’den ibaret bir azınlık bu…Tabii, bu tasnifte, evine ayda 5600 TL’nin üstünde gelir giren mesela bankacı karı-kocanın, kiraya, okul taksidine para yetiremezken nasıl ilk yüzde 1 içinde olduklarına akıl erdiremeyecekleri açık. O zaman da bu üst dilimi biraz daha rafine hale getirip rantiye yüzde yarımları, diğer alttaki beyaz yakalı ücretli yüzde yarımlardan ayırmak gerekiyor. Gelir pastasından aslan payını  götürenler, gerçekte gelir piramidinin en tepesindeki yüzde yarımlık rantiye oligarşi…
Fikret Başkaya: Son olarak, aileler borçlu, şirketler borçlu, devlet borçlu... Bu  sürdürülebilir bir durum mu? Bu araç duvara toslamadan daha ne kadar yol alabilir? Başka türlü sormak gerekirse, bundan sonrasını nasıl  görüyorsun?
Mustafa Sönmez: Borç ile devam etmek, bu rejimin ve arkasındaki büyük burjuvazinin kaderi. Bunu, götürebilecekleri kadar götürecekler.Yapabilecekleri başka bir şey, uygulayabilecekleri b planları yok. Aileler, onlara göre henüz borç ile yeni tanışıyorlar, borçlanma kültürünü, alışkanlığını derinleştirecekler. Nüfusun üçte birinin borcu olduğu saptanmış. Demek ki, diyorlar, daha üçte iki var borçla tanışacak ve onları borca teşvik edecekler, geleceklerini şimdiden harcamaları istenecek. Kamu varlıklarını satarak, rehin göstererek dışarıdan kaynak çekmeye, kaynak kullanmaya, borçlanmaya devam edecekler. Özellikle AB’deki derin kriz, borçlanma şanslarının birkaç yıl sürmesini sağlayabilir. Ama atasözü der ki, borç yiyen kendi cebinden yer, diye. Sonunda, elin parası. Bunun toplumu hızla fakirleştiren, çürüten bir süreç olduğu, büyük gerilimler, basınçlar biriktiren bir süreç olduğu açık. Bu, şimdilik büyük baskılarla kontrol edilebiliyor. Devamını nasıl sağlayabilirler? Ancak baskı ve zorbalıkla…

31 Ocak 2013 Perşembe

“Reel” demokrasi..



Fikret Başkaya

Kelime anlamı halkın kendi kendini yönetttiği [ demos-kratos] bir rejim, halk iradesinin tecellisi demek olan demokrasi, ilk defa bir kavram ve yönetim tarzı olarak Antik Yunan’da, bundan 2500 yıl kadar önce ortaya çıktı. Daha çok Perikles döneminin rejimiydi. Eğer demokrasi halk idaresi, halkın iradesinin tecelli etmesi demekse ve halk da her zaman ve her yerde çoğunluğu oluşturuyorsa, pratik olarak orada bir oligarşinin, ayrıcalıklı bir mülk sahibi sınıfın ortaya çıkması mümkün olmazdı. Oysa bu gün demokrasinin timsâli sayılanlar da dahil, her yerde oligarşik yönetimler iktidarda... O halde bu durum nasıl açıklanabilir? Aslında demokratik denilen rejimlerin demokrasiyle bir ilgisi yok. Tam bir seçim ve temsil yanılsamasından ibaret... Dolayısıyla tanımı tersinden yeniden yapmak gerekiyor zira söylemle gerçek durum arasında bariz bir uyumsuzluk var.  O halde tanımı “reel” demokrasi, yoksul çoğunluğun zengin azınlık [oligarşi] tarafından yönetimidir” şeklinde yapabiliriz. Aksi halde nerdeyse tüm “demokratik” ülkelerde nüfusun %1’nin ülke zenginliğinin [ gelirin ve servetin ] yaklaşık %30’una, %10’unun da yaklaşık %50’sine sahip olması mümkün olmazdı... Mesela Türkiye’nin en zengin adamının üç milyon yediyüz elli bin [3.750 000] asgari ücrete eşit servete sahip olması mümkün olmazdı. Zira bu ancak skandal kelimesiyle ifade edilebilecek bir durumdur.

“Batı demokrasisi” veya “temsîli demokrasi” söylemi...
Tarihte bilinen ilk “reel demokrasi” Atina demokrasisiydi. Aslında Atina demokrasisi ilginç bazı ilkelere dayanan bir doğrudan demokrasi rejimiydi ama son derece dışlayıcıydı. Nerdeyse köle sahibi  ‘kısır sınıfın’ rejimiydi. Zira, köleler, azad edilmiş köleler, kadınlar, yabancılar, küçük köylüler, zanaatkârlar, ticaret erbabı sürece dahil değildi. Dönemin iki figürü Eflatun ve öğrencisi Aristo açıkça halkın sürecin dışında tutulmasından yanaydılar. Aralarında bazı görüş farkları olsa da halkın bu amaç için ehil ve yetkin olmadığı konusunda inançları tamdı. Eflatun sıradan insanların içgüdüleriyle hareket ettiklerini, karın doyurma dışında bir dertleri olmadığını, aşırı özgürlüğün tiranlığa götürdüğünü, denetimin kitle bilincini de kapsaması gerektiğini, bu bakımdan hükümetin kültür sorununu önemsemesini, yurttaşların bilincinin doğru fikirlere göre oluşturulmasını, sonuç itibariyle yönetimin filozofların işi olmasını, zira sadece onların gerekli akla ve bilgeliğe sahip olduklarını düşünüyordu.[1]

Aristo da demokrasinin “ideal yurttaşlığı” dejenere edeceğini, zira yoksulları avantajlı duruma getireceğini, dolayısıyla toplumun tamamını kapsamayacağını ileri sürüyordu. Aristo: “ Demokraside yoksullar kraldır zira çoğunlukturlar, dolayısıyla çoğunluğun iradesi yasa hükmündedir” diyordu [2]. Tiranlığa da demokrasiye de karşıydı, özgür insanların yönetmesi gerektiğini söylüyordu. Özgür insanlar dediği de nüfusun yaklaşık % 10’unu oluşturan, çalışmak zorunda olmayan özgür köle sahipleri sınıfıydı...
17 ve 18. Yüzyıllarda, özellikle de 18. Yüzyılın sonunda demokrasi kavramı yeniden ortaya çıktı.  Devrimlerle Eksi Rejimler yıkılınca, bundan sonra kim yönetecek sorusu gündeme geldi. Kesin olan şey şu idi ki, artık soylular sınıfı ve kral yönetmeyecekti... O zaman geriye  yönetmeye aday iki unsur kalıyordu: Burjuva sınıfı ve ezilen/sömürülen yoksul çoğunluk... Eğer yoksul çoğunluk [halk] yönetirse, bu mülk sahibi burjuva sınıfının ayrıcalıklı konumunun sonu olurdu. O halde ezilen ve sömürülen tarafın bastırılması, ezilmesi, etkisizleştirilmesi gündeme gelecekti... Ve ilk yapılan şeylerden biri grevlerin ve sendikaların yasaklanması oldu. Fransa’da devrimin beşinci yılında [1794] sol kanat etkisizleştirildi. Emekçi sınıflar lehine gerçekleştirilen sınırlı kazanımlara savaş ilan edildi. Çiftçilerin ürün fiyatları bastırıldı ve senato ve millet meclisinden oluşan iki meclisli [ bicaméral] sistem kabul edildi. Senato soylular ve zengin burjuvalardan oluşuyordu. Millet meclisinde kabul edilen yasalar senatonun onayından geçmek zorundaydı. Güçler ayrılığı ilkesinin mimarı Montesquieu, “ halk tek başına yönetmeye yetkin[ehil] değil, bu yüzden iktidarı profesyonellerin dizayn etmesi gerekir“ [3] demişti. Bu da zenginler, değilse temsilcileri yönetecek anlamına geliyordu... Bilindiği gibi, hâkim anlayış, senatoları demokrasinin “sağlıklı” işleyebilmesinin önkoşulu sayar. Oysa bunun tam tersi doğrudur... Aslında senatolar mülk sahibi burjuva sınıfının muhafız alayı işlevine koşulmuştur...
Fakat iktidarın yeni sahibi hâlâ durumdan endişeliydi ve Napoleon Bonapart’ın askeri darbesiyle tehlike bertaraf edildi. Millet meclisi kapatıldı. Sadece senato açık kaldı. Sansür ve baskı artırıldı. Artık sadece zengin burjuvaların oy ve temsil hakkı vardı. Bu parası olanın oy hakkına da sahip olduğu bir durumdu. Ya da formül: temsil=para şeklini almıştı. Bir liberal demokrasi ilkesi olan: temsil yoksa vergi de yok, yeni durumda oy yoksa vergi de yok şeklini almıştı... Fakat hâlâ aşılması gereken bir sorun vardı. Mâlûm, liberal ideoloji bir temsîli sistem öneriyordu. Ve temsîli sistem de mülk sahibi sınıflar için bir risk unsuru içeriyordu. Eğer halk mecliste çoğunluğu sağlarsa -ki, normal koşullarda sağlamaması için hiç bir neden yoktur- mülk sahibi sınıfların ayrıcalıklarını, yani mülkiyet sorununu gündeme getirebilirdi... İşte bu yüzden yukarda sözünü ettiğimiz çifte meclis [ bicamérisme veya bicaméralisme] sistemi, baskı ve sansür bu riski ortadan kaldırmak üzere devreye sokuldu...

İngiliz demokrasininin teorisyeni John Locke, “ özel mülkiyetin mutlak bir hak olduğunu, iktidarın varlık nedeninin mülkiyeti korumak olduğunu” [4,5,6,7] söylüyordu. ABD’de de anlayış farklı değildi. Dönemin hazine bakanı Alexandre Hamilton şöyle demişti: “ her toplum bir azınlık ve bir de çoğunluktan oluşur. Birinci grup zenginlerdir, ikicisi halk çoğunluğudur. Halk yaygaracı ve değişkendir, istisnai olarak mâkûl davranabilir. O halde birinci sınıfa açıkça hükümet olma yetkisi tanınmalıdır...” [8,9] Ve “gereği düşünüldü”, [yerli dedikleri] otokton Amerikalılar yeni göçmenler, okuma-yazma bilmeyenler oy kullanma hakkından mahrum edildi, yoksullara da seçim vergisi kondu. Buna bir de kaydolma zorunluluğu eklenince... artık amaç hasıl olmuştu... Tüm Amerikalıların oy hakkına sahip olması için,  XX. yüzyılın ikinci yarısını beklemek gerekti... Bu gün bile “kayıt” zorunluluğundan dolayı nüfusun yaklaşık %30’unun oy kullanamadığı söyleniyor... İşte dillere destan Amerikan demokrasisi böyle bir şey... Bir fikir vermek için, senato üyelerinin yarıya yakını milyoner... 

Kaleyi içerden fethetme perspektifi bir yanılsamaydı...
1948 yılında genel oy hakkı ve başka ekonomik ve sosyal haklar için Fransa’da başlayan devrim, dalga dalga tüm Avrupa’yı sarmıştı. [Şimdilerde [2011] Arap dünyasını saran devrimlerin, bazı bakımlardan 1848 Avrupa devrimlerine benzediği söylenebilir...] Gerçi devrimler her yerde kanla bastırıldı ama mücadele durmadı, genel oy hakkı mücadelesi kaldığı yerden devam etti. İşçi hareketi başarıya giden yolun, işçilerin iş yerlerinde sendikalar şeklinde örgütlenmesinden, egemen burjuva sınıfına karşı politik mücadeleyi başarıyla yürütebilmek için işçi partilerinin [sosyalist-sosyal demokrat] kurulmasından, bir de ideolojik köleliğin, gönüllü kulluğun tahribatını ortadan kaldırmak için ideolojik alana müdahale edecek gazeteler, kitaplar, dergiler, broşürler... yayınlanmasından geçtiğine karar verdi.

Örgütlenme, sendikalaşma, girişimleri şiddetle ezildi. Militan öncü işciler katledildi, işkenceye mâruz kaldılar, işsiz ve aç bırakıldılar... Velhasıl sendikaların varlığının tanınması hayli zaman ve mücadele gerektirdi. Genel oy hakkı yasağıyla da işçi partilerinin, sosyal demokrat partilerin etkinlik sağlaması zorlaştırıldı. Genel oy hakkı zorlu mücadeleler ve büyük bedeller pahasına kazanılabildi. Zaten yakın zamanlara kadar kadınlar denklemin dışındaydı...

Netice itibariyle sendikaların bürokratlaşıp, yozlaşıp, sistemin bir parcası haline geldiği, ufkunun düzen içi mücadeleyle sınırlandığı, çeşitli yöntemlerle sol siyasi partilerin etkisizleştirildiği, mücadeleyi düzen içinde kalarak sürdürme tercihi yaptığı koşullarda, artık rahatlıkla “temsîli demokrasiden”, “Batı demokrasisinden” söz edilebilirdi... İşçilere grev ve toplu sözleşme hakkının ve genel oy hakkının tanınması, bu kesimlerin  tehlikeli sınıf olmaktan çıktığına kanaat getirildiğinde mümkün oldu... Adım adım işçi hareketi ve politik işçi muhalefeti burjuva düzeninin bir parçası, bir “iç muhalefet” haline getirildi ve asıl amaca yabancılaştırıldı... Daha sonra sol siyasi partilerin sistem içi örgütler haline getirilişine bir tepki olarak ortaya çıkan komünist partileri de benzer akibetten kurtulamadılar. [ Bu önemli sorunun tahliline burada girmemiz mümkün değil]. İşçi hareketinin burjuva düzenini aşmasının olmasza olmaz koşulu, radikalliğinden asla ödün vermemesine bağlıydı...  Oysa düzen içi mücadeleye fit olan sol siyasi partiler, bırakın radikal bir politika yürütmeyi, burjuva hükümetlerine katılarak, halk düşmanı anti-sosyal politikaların uygulayıcısı, velhasıl suç ortağı oldular... Varlık nedenlerine ihanet ettiler. Bir bütün olarak işçi hareketi ve sol hareket, fethetmek üzere girdiği kalede rehin kalmıştı... Daha önce de defaaten yazdığım gibi, aslında “temsîli demokrasi” veya “Batı demokrasisi” denilen, gerçek demokrasinin önünü kesmek üzere peydahlanmıştı... Şimdilerde “sol partilerin” mecliste çoğunluk sağlayıp iktidar olmasının artık hiç bir kıymet-i harbiyesi yok... Zira, diğer burjuva partilerinden adları dışında bir farkları kalmadı...
Oysa, ağzını açan her politikacı, her akademisyen, her gazeteci, her “konunun uzmanı”, her zengin “sanatçı”, Bu sorunların çözüm yeri parlamentodur” diyor... Oysa bu seçkin zevatın bilmediği, asla bilmek de istemeyeceği bir şey var: Kapitalizm çağında ezilen ve sömürülen sınıflar lehine elde edilmiş ne kadar kazanım varsa [ seçme ve seçilme hakkı, sekiz saatlik işgünü, çoçuk işçiliğinin yasaklanması, işssizlik yardımı, aile yardımı, vb.] hepsi parlamento dışında, işyerlerindeki, sokaklardaki, meydanlardaki, yani arazideki  mücadeleler sonucu gerçekleşmiştir... Hem demokrasiyi engellemek amacıyla oluşturulmuş bir işleyişin parçası olacaksınız ve hem de ezilen ve sömürülen sınıflar lehine bir şeyler kazanmayı umacaksınız... bu mümkün değildir. Özetlemek istersek, eğer sosyal, ekonomik, politik alanda bir takım kazanımlar elde edilmişse, bunlar parlamentolar sayesinde değil, parlamentolara rağmen elde edilmiştir... Medyanın manzarasına gelince, medya artık bütünüyle mülk sahibi sınıfın tek yanlı hizmetinde bir iktidar aracına dönüşmüş bulunuyor...

Türkiye’de ne oldu? Nasıl oldu?
Yakın zamanda konunun uzmanı bir profesör, bir televizyon kanalında, “Türkiye’nin 137 yıllık demokrasi tecrübesi var” diyordu. Aslında ikiyüzlülüğü sevmeyen biri olsaydı: “Çok şükür Türkiye’nin 137 yıllık demokrasiyi engelleme deneyimi var” demesi gerekirdi... O halde şu yüzyılı aşkın “demokratikleşme” macerasının ne mene bir şey olduğu sorusuyla devam edebiliriz. Türkiye’nin “reel” demokrasi macerası Batı Avrupa’dan farklı bir rota izledi. Bu farklılık da iki nedenle açıklanabilirdi: Birincisi, Osmanlı imparatorluğunda Batı Avrupa’da olduğu gibi Eski Rejimi [Ancién Régime] tasfiye edecek bir burjuva sınıfının ortaya çıkmamasıydı [neden ortaya çıkmadığının anlaşılması önemli olmakla birlikte burada bunu açmamız mümkün değil]. Bizde, Batı’da olduğu gibi Eski Rejimin geleneksel ideolojisiyle cepheden bir hesaplaşma gerçekleşmedi. Türkiye’de ne bir aydınlanma ne de bir modernite devrimi hiçbir zaman yaşanmadı. Devlet aygıtı katında yapılan reformların, tanzimat ve islahatın asıl amacı yeni bir şey yapmak, Eskiyi tasfiye etmek değil, Eskiyi sürdürmek, ömrünü uzatmaktı. Üstelik devlet kutsal sayılırdı. Kapitalizmin azgelişmiş olmasından ötürü sistemi sarsma gücüne sahip bir işçi sınıfının olmayışı ve demokratik muhalefet zaafı, iktidarın işini kolaylaştırdı. Ve şöyle bir terslik ortaya çıktı: Devleti takviye etmek, ömrünü uzatmak amacıyla yapılan düzenlemeler, “ilericilik, demokratikleşme ve özgürlükler alanının genişlemesi”  olarak sunuldu. Mesela 1876 tarihli ilk meşrutiyet anayasası sayılan Kanun-i Esasi’nin muhtevası şöyle özetlenebilirdi: Egemenlik padişahındır... Anayasa Padişahın yetkilerini kısıtlamıyor, bilakis takviye ediyordu... Kanun-i Esasi’nin 64. Maddesinde: “ Yasalar din buyruklarına [umur-u diniyeye] aykırı olamaz” deniliyor. Aslında bu Kanun-i Kadime sadık kalınacak demektir. Dolayısıyla daha baştan yeni yasanın içini boşaltıp, varlık nedenini ortadan kaldırıyordu... 46. Madde, Meclis üyelerinin padişaha bağlılık yemini etmesi hükmünü içeriyordu... Velhasıl yasanın asıl amacı demokratik haklar ve özgürlükler alanını genişletmek değil, devleti takviye etmekti. Kısaca söylersek, Kanun-i Esasi, bilinen bir anayasadan çok bir padişah fermanından ibaretti. Zaten ilân edildikten yaklaşık bir yıl sonra [ 14 Şubat 1878] bir fermanla yürürlükten kaldırılmıştı.

Kanun-i Esasi 1908 Jön Türk darbesiyle raftan indirildiğinde de amaç kutsal devleti korumaktı. 1923 yılında Cumhuriyetin ilanı, halkın dahliyle gerçekleşmedi. Öncekiler gibi tipik bir devlet manipülasyonuydu. Süreklilik söz konusuydu. 1946’da “çok partili sisteme” geçiş, genel oy ve serbest seçim hakkının tanınması, bir katılım yanılsaması yaratma amacı taşıyordu. İşleyiş, “yönetenler değişse de yönetim asla değişmemeli” niyetini ve anlayışını güvenceye alacak biçimde dizayn edilmişti... Seçimler sadece katılım yanılsaması yaratmak içindi ve parlamento hep içi boş bir kabuk olmaya devam etti. O kadarı bile yönetici sınıfı tatmin etmediğinde askeri darbeler peydahlandı... Bu gün de Türkiye’de yürürlükteki anayasa ve genel yasal// kurumsal çevrçeve ve işleyiş 12 Eylül askeri darbesinin ürünüdür... Bütün bu zaman zarfında rahatsız edici bir söylem de hep gündemdeydi: Türkiye demokratikleşiyor... Bunu kimlerin söylediği de mâlum... Sormazlar mı? Kimin gerçekten demokratikleşmeye ihtiyacı var, kimin demokratikleşmenin engellenmesinde çıkarı var diye... Şu demokrasi denilen, bir seçim oyunundan, temsil mistifikasyonundan mı ibarettir? Kullanılan oyun gerçekten bir karşılığı var mı? Şimdilerde yeni anayasa hazırlığı sürüyor. Eskiler yeni anayasa yapabilir mi? Yaparsa bir kıymet-i harbiyesi olur mu? Bizzat kendisi koyu bir anti-demokratizmin ürünü olan bir meclisin çıkaracağı anayasa neye benzer? Oysa yenilik sadece bir yasanın ‘yeni’ olmasından ibaret değildir. Ancak “yeniler” tarafından yapılırsa yeni ve farklı olabilir. Kimse kendini aldatmasın, 12 Eylül’ün ürünü olan bu meclisten çıkacak bir anayasa bir tek şeye yarar: Makinayı yağlamak, egemenler blokunu oluşturan oligarşinin iktidarını takviye etmek ve seyirciyi oyalamak... daha fazlası değil... O zaman yapılacak şey belli: Temsili demokrasi denilen “reel” demokrasinin ötesine geçmek... Bunun da kimin işi olduğu mâlûm... 




15 Ocak 2013 Salı

Orta-doğu’da iki tarz-ı siyaset!





Demir Bilgin

”Arab baharı” denilen, ”emperyalist bahar”, Orta-doğu’da iki siyaseti daha da netleştirdi: Bir: Amerikan islamı diyebileceğimiz hat ve iki: Bu hattı red-eden ve buna karşı çıkan anti-emperyalist direniş çizgisidir.

Amerikan islamı mı, şudur: Genelde emperyalizme ve özelde Amerikan emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden şeriat yanlısı, komprador Arap parazitleri ile, Türkiye gibi, Nato’nun kucağında oturan Türkiye gibi, sonradan devşirme ve yanaşma bazı yöneticilerinin,  recep tayyip erdoğan gibi, sahte islamcı kişilerin sürdürmüş oldukları hattır.

Anti-emperyalist direniş çizgisi mi, şudur: Genelde, vatanına, kültürüne, diline, kimliğine sahip çıkan kesimler ile,  özelde, şu an Suriye’de kendini gösteren ve kahramanlık destanları yaratan anti-emperyalist direniş çizgisidir.

Paradoks mu, değil. Savaşlar, tez, anti-tez eşittir sentez formülu misali, Orta-doğu tarihimizi daha da netleştiriyor ve hızlandırıyorlar.

Savaşlar, tarihi hızlandırıyor.

Savaşlar, insanı daha da netleştiriyor.

Paradoks mu, değil. Orta-doğu’da hızlanan ve netleşen tarih, hem sağda, hem de solda, ayrışma ve bütünleşmelere meydan oluyor.

Savaş mı, hem iç, hem de dıştır.

Savaş mı, bir yandan emperyalizme karşı verilen kahramanlık savaşı, diğer yandan, bir yazımda, ”renegar” diye adlandırdığım, ”komprador hain” tabaka arasındaki savaştır.

Komprador hain tabaka mı, kimliğini, kültürünü ve vatanını emperyalizmin hizmetine sunan ajan tabakadır!

Paradoks mu, değil. Savaşlar, tez, anti-tez eşittir sentez’i yaratıyor. Bu, şu demektir: Orta-doğu, yenileniyor. 

Yenilenen Orta-doğu’da, emperyalizme karşı, bölgesel bir cephe oluşuyor.

Dönem, yenileniyor. Orta-doğu’da dönem, yenileniyor.

Orta-doğu’da yenileşen dönem,  emperyalizme ve bölgedeki hain kompradorlara karşı daha da sert cevap vermek oluyor.

Cevap mı, Suriye’den yana, cephede, emperyalizme ve ortaklarına karşı savaşmak demektir.

Cevap mı, emperyalizmi Orta-doğu’dan kovmak demektir.

Orta-doğu’da tarih, saflar ve dönem yenileşiyor.

Yenileşen dönem, emperyalizme ve yerli uşaklarına karşı mücadele etme ve zafer kazanma dönemi oluyor.