11 Ağustos 2014 Pazartesi

Osman Firat ve Cahit Sitki‏..





Dr.İsmet Turanlı

Yeğenim Osman Fırat’ın ani vefatı ve Cahit Sıtkı.

Daha genç yaşta yeğenimin aniden vefiyatı beni çok üzdü. Ölüm üstüne en çok ve en duygulu şiirleri Cahit Sıtkı yazmıştır. Son Diyarbakırdaki tıp kongresini ziyaretimde Cahit Sıtkı müzesine gittim. Restorasyon sebebi ile kapalı idi. Kapıda bir ünüversiteli gençle karşılaştım. Onlara Cahit Sıtkı’nın kürtçe bir şiiri olduğu söyleniyordu, onu görmek için geldiğimi söyleyince, böyle bir şiiri varsa onlarında bilmek istediklerini , kendilerine göndermemi rica ettiler. Şayet onun kürtçe yazılı şiirini bilen varsa bana bildirmelerini istirham edeceğim.

Cahit Sıtkı ‘’Otuzbeş yaş’’ şiiri ile yılın devlet şiir ödülünü alınca ozaman biz gençlerin dilinden düşmeyen bir şair oldu. Bir ölünün ardından söylenebilecek en güzel mısraları o yazmıştı. Onun o güzel mısralarından örnekler beni teselli eder diye düşündüm.


OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİR’inden bir kıta.
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, nasıl, kaç yaşında?
Taht misali o musalla taşında.

GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN.
Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Her mihnet kabulüm, yeter ki,
Gün eksilmesin penceremden!

PERİŞAN SOFRA
Öldü; ne rüzgarlar girdi içeri,
Ne bir kuş havalandı pencereden
Öldü; kimse görmedi melekleri;
Sorma nasıl habersiz gitti giden.
MEZARLIK
Ve şehrin Şenliğine karşılık
Susar servileriyle mezarlık .
Susar ve hatırlar: - Bu kırık
Aynadaki hazin perişanlık

Sizindir, siz gafil, siz bihaber
İnsanlar bilseydiniz ne bekler
Bir gün açmak için bu çiçekler;
Ölülerin sükunu çiçekler.!

SANATKARIN ÖLÜMÜ
Gitti gelmez bahar yeli,
Şarkıl yarıda kaldı.
Bütün nahçeler kilitli;
Anahtar Tanrıda kaldı.
Geldi çattı en son ölmek.
Ne bir yemiş, ne bir çiçek;
Yanıyor güneşte petek;
Bütün bal arıda kaldı.

MEMLEKET İSTERİM
Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun;

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

ŞAŞIRDIM KALDIM
Kalmadı ümidin soluk ve cılız
Işığında bereket.
Ve ölüm, kapımda kişner, sabırsız
Bir at oldu nihayet.

ÖLÜM (I)
Sözünde durmadı mavi gökler;
Gün kararıyor gitgide ölüm.
Akşam yeli nedameti söyler;
Nedamet yer etti bende ölüm.

Ne yapsam, gün doğmuyor gönlümce;
Sudur akar kendi bildiğince,
Hangi pencereye koşsam gece;
Gitmiyor bu can bu tende ölüm.

Ne vefasız geçmişten hayır var,
Ne gelecekten imdada koçar,
Çoktandır tekneyi aldı sular;
Çoktandır ümitler sende ölüm.

ÖLÜM (II)
Ey kurumaz menbaı sukutun,
Işığı güneşten zinde ölüm,
Altında şu alçalan bulutun.
sendedir umduğum müjde ölüm.

Aynada zifiri bir gecedir,
Bütün zülüm bu suçsuz kalbedir;
Sabır tesbihim kopmak üzredir.
Ne gün kalkacak bu perde ölüm?

Ne gün aslında dönecek bu ten?
- Taş, toprak, çiçek, su veya maden-
- Ruha ebediyeti vadeden
Efsanevi yalan nerde ÖLÜM?

ŞUBAT GÜNÜ
Kim ne bilsin neydi beni uyutan?
Uyanamadığım o sabah uykudan.

ÖLÜMDEN SONRA
Öldük, ölümden bir şeyler umarak,
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü.
Nasıl hatırlamazsın o türküyü,
Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,
Alıştığımız bir şeydi yaşamak.
Şimdi o dünyadan hiçbir haber yok;
Yok bizi arayan, soran kimsemiz.
Öylesine karanlık ki gecemiz,
Ha olmuş ha olmamış penceremiz;
Akar suda aksimizden eser yok.

DESEM Kİ....
Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır,
Rüzgarların en ferahlatırcısı senden esiyor.
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim.
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını.
Sende tattım yemişlerin cümlesini.

Desem ki sen benim için,
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin!
Desem ki...
İnan bana sevgilim inan.
Evimde şenliksin, bahçemde bahar,
Ve soframda en eski şarap
Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hğkum sürmektesin.
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgarların, nehirlerle, kuşlarla beraber.
Günlerden sonra bir gün.
Şayet sesimi farkedemezsen,
Rüzgarların, nehirlerin, kuşların sesinden
Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Ve neden sonra
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliüini,
Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
Hatırla ki mahşer günüdür
Ortalığa düşmüş seni arıyorum.

( Bu şiir Cahir Sıtkı’nın en sevdiğim şiirlerinden biriridir. Gençlere tavsiyem benim gibi bu şiiri ezbere bilmeleri ve sevgililerine okumalarıdır.)

KUŞLAR
Aşkımı kuşlara sor sevgilim;
Öleceğim günü kuşlar bilir.

BİR DE BAKTIM Kİ ÖLMÜŞÜM
Birde baktım ki ölmüşüm!
Dünya sönmüş başucumda;
Bir türlü gözümden gitmez.

İNSAN OĞLU
Ölmek varsa günün birinde gayri,
Göz nuru, el emeği, alın teri
Yaşadığım iyi kötü gönleri
Değişmem hiçbir cennet masalına

YANLIŞ BİLMESİNLER BENİ
Bahçem ağaçlardan, çiçeklerdendir,
Evim taştan yapılmış.
Annem kardeşim gibi severim
Ağaçları, taşları, çiçekleri
Hepswine dair hatıralarım var,
Kimi acı kimi tatlı hatıralar.

Bu ağaç servi olmadan,
Bu taşa kitabem yazılmadan,
Bu çiçek kabrime çelenk diye getirilmeden,
Söyleseniz beni onlara kuşlar,
Yanlış bilmesinler beni.

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN
Kabrime çiçek getirenlere gülerim;
Gafil kişilermiş vesselam,
Bilmezler ki bu kabirle yoktur alakam;
Ben o çiçeklerdeyim, ben bu çiçeklerim.

BUGÜN HAVA GÜZEL
Bu nisan rüzgarı da şahadet eder,
Bütün insanları kardeş biliyorum,
Cümlenin sağlığına duacıyım.
Şayet ölürsem,
Helallaşmağa vakit kalmadan,
Hatırdan çıkarmayın beni;
Dünyaya benden selam olsun.
Her nefes alış verişiniz.

YALAN
Ne var ki sanki park olduysa eski mezarlık?
Yalandır, yıllar falan geçmemiş aradan;

ÖLÜM TEHLİKESİ
Ben geliyorum demez demez ki ölüm
Keza bela adım başınadır
Kişi evde gerek akşamları
Ölürse helalaşarak ölür.

BUGÜN CUMA
Bugün Cuma;
Büyükannemi hatırlıyorum.
Dolayısıyle çocukluğumu,
Uzun olaydı o günler!
Yere düşen ekmek parçasını
Öpüp başıma götürdüğüm günler!
O zaman inandığım gibi,
Sahiden bir öbür dünya varsa eğer,
Orada cumaysa bugün,
Başında nulutlardan beyaz örtüsü,

Büyükannem namaz kılmaktadır.
Dilerin unutmasın beni .
(Osman çocukluğunda bir kış anneannesinin yanında kalmıştı)

PAYDOS
Yaş ilerliyor... Artık geçti bizden:
Gün gelince biz değilmiyiz ölen?
Cenazemiz yerde kalmasın dostlar!

BEN AŞK ADAMIYIM
Hayır sahibi omuzlarda giden tabut.
Derdim ki: ‘’ Elbet bir ağlayanım olur benim de;
Ramazan geceleri Yasin okuyanım.
Baharda kabrime menekşe getirenim de’’

SU SESİ
Nasıl kızayım
Uykumu kaçırdığına,
Değirmene akan su!
Sesin öyle güzel ki,
Duymak isterdim
Öldükten sonra bile.

AKIBET
Sela verildiğine göre,
Camiikebir mahalllesinde,
Günlerden Cuma olmadığına halde,
Muhakkak ölü var mahallede.
İşte olacağımız bu cenaze;
Geçiyor caddeden vakur ve sade,
Dalgalar misali omuzlar üzerinde.

ANACIĞIM
Birgün sılaya geldiğimde,
Birşeyler sezersen halimde,
Hiç şaşmayasın anacığım.
Başımı koyup dizlerine,
Uzun uzun ağlıyacağım
Bütün insanların yerine.

TEREKE
Ben ölürsem bir şey değil;
Ne olursa garip eşyama olur.
Ismarlamadır elbisem, pardesüm;
Her ayağa göre değil kunduram;
Bu kravat ben bağladıkça güzeldir.

DAVET
Gel diyordu uykumda ölüler gelİ
Ne hayal ettinse kavuşmak mümkün.
Suyun, ateşin ötesinde sütün
Birşey varki, hayattan daha güzel.

İNSAN HALİ
Bana da yolculuk göründüğü gün,
Bulunmasına bulunur sanırım
Tabutumu taçıyacak üç beş dost;
Arkamdan ağlayacak bir kızcağız.
İstamama o dehşet gün gelip çatsınİ
Bana kimseler anam kadar yanmazç

YANLIZLIĞIMIZ
Koskoca Tanrı gökler ardında,
Beyler, paşalar saltanatında,
Birçokları sefalet katında,
Mecnun’u Leyla’sı vuslatında,
Kim yanlız değil ki hayatında?
Ya ölüler serviler altında?



Köln. 09.08.14    

7 Ağustos 2014 Perşembe

Mahmud Derviş...






Ölümünün 6.yılında, ”ölümsüz şair, Mahmud Derviş anılıyor.

”Bağımsızlık ve Kurtuluş projelerinde Aydınların Rolü”

Katılımcılar:

Hikaye yazarı: Ekrem Müslim
Sanatçı: Halid Jevrani
Öğretmen: Iyman Hammuri

Panel yöneticisi:Dr. İbrahim Abu- Heşheş.

Zaman: Cumartesi. 9.08.2014. Saat: 18.00

Yer: Mahmud Derviş Müzesi. Al-jelil salonu (Filistin).

Kardelen Soğanının Bahar Aşkı…


Asmên Ercan Gür

Bıçak gibi keskin ve soğuk rüzgarların estiği bir kış günüydü. Evrenin büyük ve sevimli yıldızı güneş, sıcak kolları ile yeryüzündeki her şeyi kucaklıyordu. Bu sıcak etki ile böyle günlerde soğuk rüzgarlar hükmümsüz kalıyordu. Bu günlerin birinde bu sımsıcak sevgiye Kardelen soğanı bu sevgiye karşılık vermek istedi…

Güneşin ılık ışıkları ile su damlalarına dönüşmeye yüz tutmuş kristalize kar tanelerinin incelmiş tabakası altındaki Kardelen filizi usul usul  kıpırdanmaya başladı. Nasıl kıpırdanmasın ki; su ve güneş ışıklarının kol kola oynadığı ‘renkler cümbüşü’ oyunu başını döndürmüş, aklını başından almıştı. Duyduğu mutluluk ve heyecana yenik düşerek; bir iki güne kalmadan; ürkek ve narin boynunu yumuşamış toprağı delip kristalize olmuş kar tanelerini de öteleyerek doğruldu…

Tekrar, yine, yeniden hayata; “mawê xer di! (merhaba!” dedi. Topraktan aldığı en güzel renklerini güneşe ve mavi gökyüzüne hediye etti. Onca karanlık günden sonra öylesine mutlu olmuştu ki Kardelen filizi…

Ancak bu mutluluğun doruğa çıktığı anlarda tuhaf bir korku da içten içe onu yokluyordu. Böyle anlarda mutluluğu yarım kalıyor ve yaşadığı bu dugudan nefret ediyordu…

Yine de kendini sorgulamadan edemiyordu: “Nedir bu çelişki? Bu güzel buluşmayı yaşıyorum ama; sanki diğerlerinden biraz farklı gibi…” diye ürpererek iç geçiriyordu. Bu sefer yalnız değildi Kardelen filizi. Nedense beraberinde kuşku ve korkularını da getirmişti. Bu duygularını zor da yok saydı, her daim yüzleşmekten ve sorgulamaktan kaçındı, erteledi bu duygularını. “Aman! Biraz tadını çıkarayım bu güzel havanın ve sıcaklığın…” diyerek…

Bunu diyordu ama bir tarafdan da; “Yok canım! Olur böyle bazen arada bir soğuk esintiler…” demekten de kendini alamıyordu. Bu duygulara iç geçiriyordu…

Sonraki bir kaç gün güneş hiç görünmedi. Böyle olunca ortalığı soğuk rüzgarlar kasıp kavurdu. Gökyüzünü beyaz, gri yüksek bulutlar;
dağların yamaçlarını da beyaz bir sis ve duman kaplamıştı. Bu yaklaşmakta olan tipinin habercisiydi. Bütün bu olan bitenler karşısında çılgına döndü Kardelen filizi. “Yer yarılsa da içine girsem!” diye düşündü; bilgisizliğinden, utancı ve kederinden…

Yanı başında kara gövdesi ile yıllara meydan okuyan şekok ağacına* baktı. Gözleri, henüz uykuda olan tomurcuklanmamış kuru dallarına takılınca, hepten söndü bütün umutları. Vücuduna çekilen can suyu o an buz kesti. Böylece bahara kavuşmak için yüreğinde yaktığı sevda ateşi de söndü, an be an…

Ona hayat veren, ona can veren su damlaları çoktan buz kristallerine dönmüştü bile. Sanki; oynanan bu oyunda hiç suçları yokmuşçasına. Kardelen filizi çaresizce bu kabusu bir an önce sona erdirmek için ince, narin gövdesini soğuk rüzgara ve havada dans ederek düşen kar tanelerine teslim etti…

Doğa bir kez daha bu vahşi ve amansız oyununu oynamıştı. Bu oyunda; bilgisizliğe, zayıflıklara ve aldanılmışlıklara yer yoktu. O, bu oyunu devamlı oynuyordu ve oynamaktaydı. Bu hep böyle oldu. Ta ki; insanoğlu ateşi, tekerleği ve buğdayı bulup da toprağa bağlandığı yerleşik hayata (cehenneme) geçinceye kadar…

Ondan sonrası mı? Ondan sonrası; kurallar ve oyuncular değişti. Daha çok Kardelen zamansız ve apansız toprağa düştü ve hala da düşmekte. Şimdilerde yaşamda kalanlar için utanılacak bir yaşam var ve her şey ters yüz, alt üst olmuş durumda…

Kardelen soğanı; “ışığın donuk boşluğunda”** geçici bir yenilgi yaşamıştı. Ama sonraki yıllar tekrar ve yeniden; ölüme ve bütün kötülüklere inat, barışa ve sevgiye, çocukların gülüşüne yani hayata, hep “Ma wê xer di!”*** dedi ve hala da demekte. Onca olanlara rağmen…

--------------

*  Armut ağacının küçük meyveli aşılanmamış yabanıl türü.

**öğretmen-yazar Nilüfer Altınbaş’a ait bir söz.

*** Dêsim Zonê Ma-Zazaki-Kırmanc’ki dilinde: Merhaba.






6 Ağustos 2014 Çarşamba

Ortadoğu’nun Ufalanma Süreci : Cemaatleşme (1)




Cemil Gündoğan
cemil_gundogan@yahoo.se

IŞİD’in Musul’u işgali, Ortadoğu’daki gelişmeleri hızlandırdı. Bir süre öncesine kadar fantezi olarak nitelenip bir kenara bırakılan senaryolar bölgede aktif bütün aktörlerin açıkça tartıştıkları alternatiflere dönüştü. Güneyli Kürtlerin bağımsızlık ilan etmesi veya Suriye ve Irak’taki Sünnilerden oluşan yeni bir Ürdün inşa edilmesi gibi seçenekler, artık günlük ve aleni tartışma konuları arasında.

Ortadoğu’nun küçük küçük parçalara bölüneceğini daha önce yazanlardan birisi olarak bu gelişmelerin benim açımdan sürpriz bir yanı yok. Ortadoğu’daki devletler şöyle ya da böyle ufalanıyor ve ufalanmaya devam edecekler. Ufalanmak derken illa ki verili devlet sınırlarının değişmesi anlaşılmasın. Bazı durumlarda o da olacaktır, ama sınırlar değişmeden de ufalanmak mümkündür. Nitekim henüz resmen bölünen devlet yok gibidir, ama dün birer tane olan Irak, Suriye ve Libya yerine bugün 3 adet Irak, en az 3 adet Suriye ve yine en az 3 adet Libya var. Fas’tan Yemen’e oradan da Pakistan’a kadar bölgeye bakan herkes ufalanma eğilimini görmekte zorlanmaz.

Görülmeyen, daha doğrusu tartışma yaratan konu, İran ve Türkiye gibi görece istikrarlı devletlerin bu süreçten nasıl etkilenecekleridir. Örneğin Yeni-Osmanlıcı Türklerle bazı Hamidiyeci Kürtlere bakılırsa, Ortadoğu’daki diğer devletleri doğrayan bu süreç, sıra Türkiye’ye geldiğinde duracak, hatta tersine dönüp Türkiye’yi büyütecektir.

Peki, bu mümkün mü?

Bunun, en hafif deyimle ham bir hayal olduğunu çok önceleri yazmıştım. Kanımca Türkiye ve İran gibi devletlerin mevcut süreçte elde edebilecekleri en büyük başarı, mevcut hallerini koruyabilmek olabilir. Türkiye’nin Öcalan’ı kullanmaya çalışarak ulaşmaya çalıştığı şey de esasen budur. Bunları bir kez daha tekrarlayarak bıkkınlık yaratmak yerine, ufalanma sürecinin arkasında yatan, fakat fazlaca sözü edilmeyen bir faktörü, tarihsel-sosyolojik cemaatleşme sürecini ele alarak konunun daha doğru zeminlerde tartışılmasına katkıda bulunmak istiyorum.

***

Ama konunun kendisine gelmeden önce meseleyi tartışabilmek için gerekli olan bir ön koşula değinelim. Ortadoğu’daki ufalanma sürecinden bahsedilince bazılarının aklına hemen yabancı güçler gelir. Örneğin İslamcı kesime göre mevcut parçalanma, Hıristiyan âleminin, güçlenmekte olan İslam’ın önünü kesmek için Yahudilerle işbirliği içinde sahneye koyduğu “menfur” bir planın ürünüdür. Çoğu durumda içi dışına çıkmış bir dinciyi andıran bazı anti-emperyalist solcuların iddiaları da buna benzer: Bölgedeki iç savaşların, yıkımların ve bölünmelerin temel sebebi, emperyalizmin böl ve yönet taktikleridir.

Bu tür görüşler, bazı güncel veya tarihsel gerçekleri çıkış noktası olarak almakla birlikte olup biteni açıklamakta yetersizdirler. Çünkü diğer sebepler bir yana, konuyu dış dinamiklerle izah etmeye çalışırlar. Bu tür görüşlerin açıkça ifade edilmemiş ortak bir varsayımı vardır: ulusal aktörler, bazı kusurları olsa bile esasen temizdir, masumdur veya vicdan sahibidir; dış güçler ise melun, açgözlü, vicdansız ve katil. Bu durumda bütün melanetlerin kaynağı olarak yabancı güçleri görmek bir kaçınılmazlık haline gelir. Örneğin öyle yazılar vardır ki Ortadoğu’daki neredeyse bütün kötülüklerin kaynağının Amerika’nın “Yeşil Kuşak” politikası olduğunu iddia ederler. Bu iddia gerçeği yansıtmıyor. Doğrudur; Batılı emperyalist güçler, rakipleri Sovyetler Birliği’ni kuşatmak ve tek tek ülkelerdeki sosyalist hareketleri boğazlamak için bir zamanlar İslamcılığın gelişmesine ciddi destek verdiler. Ve bu politika, Ortadoğu’da, bizimki de içinde olmak üzere birkaç kuşağın kırılmasında ciddi rol oynadı. Böyle olmakla birlikte, Ortadoğu’da son otuz yıldır şahit olduğumuz melanetlerin kaynaklarından ve asli faillerinden biri olan İslamcılık, bazılarının büyük bir iman gücüyle iddia ettiği gibi, “Yeşil Kuşak” politikasının veya CİA’nın ürünü değildir. Tıpkı Kürt Hizbullahı’nın –bazılarının düşündüğünün tersine- JİTEM mahsulü bir şey olmaması gibi.

Bu hareketlerin kendi dinamikleri vardır ve bunlar esas olarak içseldir. Kadın recmeden İran’lı mollaların da, barbarlığı seyirlik bir şova dönüştürmeyi gelişme stratejisinin bir parçası haline getirmiş olan İŞİD’in de, Diyarbakır sokaklarında satırla adam doğrayan Kürt Hizbullahının da, Lübnan’daki kamplarında kendi yoldaşlarını sözde yargılarken işkence eden veya öldüren PKK’nin de, İran Pasdarlarının önüne düşerek Doğu Kürdistanlı Kürt partilerini kırımdan geçiren Irak KDP’sinin de eylemlerinin kaynağı öncelikle içeridedir.

“Bunlar dünün örnekleri, geçti gitti”, diyemezsiniz. Çevrenize biraz sorgulayıcı gözlerle bakınız, IŞİD Suriye Kürdistanı’nda PYD kontrolündeki köylerde katliam yaptığında PKK zarar gördü diye içten içe sevinen PKK muhalifi insanlar görmekte zorlanmazsınız. Üstelik bunların bir kısmı da 12 Eylülden sonra yurt dışına kaçtıklarında IŞİD’in katlettiği o ailelerin evlerinde misafir olup ekmeklerine ortak olmuş insanlardır.  Kendimizi kaldırmayalım; aşiret çatışmasında düşmanını patosa atarak öldürme fantezisi kuran, katlettiği Kürt gerillalarının kulak memelerinden yapılmış bir tespihle dolaşan ya da kendisinden ayrılmak isteyen karısını sokak ortasında kasap bıçağıyla doğrayan insanların “normal” hatta “kahraman” olarak karşılandığı bir toplumsal yapıdan ve kültürden bahsediyoruz. Bu durumda barbarlığın, vahşetin, şiddetin vs. köklerini sadece dışarıda aramanın inandırıcılığı olabilir mi?
Kısacası, Ortadoğu’nun ufalanması veya Ortadoğu’da İslamcılığın barbarlıkları denilince CİA’dan evvel düşünülmesi gereken şeyler var. CİA yokken de İslamcılık vardı ve yarın CİA ortadan kalksa bile muhtemelen İslamcılık benzeri bir şey yaşamaya devam edecektir. CİA’nın yaptığı, modernizmin ve sosyalist hareketin uzunca bir süredir kenara itmiş olduğu bir ideolojik-siyasal-sosyal hareketin kendini toparlamasına ve savaşçı niteliklerini geliştirmesine yardımcı olmaktı. Ve bunu başardılar da. Fakat bu başarının devamında bazı İslamcı örgütlerin Ortadoğu’da yeni bölünme etkenleri olarak sahneye çıkmış olmaları, bu ufalanmanın bir CİA tezgâhı olduğu anlamına gelmez. Çünkü gelişmenin kendi mantığı vardır; onu ilanihaye harici komplolarla yönlendiremezsiniz. İslamcılık da Batılı gizli servislerin ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerin desteğiyle güçlendikçe kendi ajandasını daha fazla öne çıkarmaya ve iktidar alanlarını genişletebilmek için gerektiğinde kendi patronlarıyla da kavga etmeye başladı. Müslüman Kardeşler’in, El-Kaide’nin, IŞİD’in veya Tayyip Erdoğan’ın bir yandan Batılı emperyalist devletlerle işbirliği yaparken diğer taraftan onlarla çekişmesi, bunun bir ifadesidir.
İlişki bu hale gelince, Batılı emperyalist güçlerin dün destekledikleri İslamcılığın etkisini bugün sınırlamak istemeleri, en azından İslamcı hareketleri kontrol etme imkânının daraldığı ülkelerde bunu yapmaya çalışmaları ve bu bağlamda Ortadoğu’daki devletlerin küçülmesine katkıda bulunan komplolar tezgâhlamaları, sürecin “doğal” bir parçasına dönüşmektedir. Bu cümleden olmak üzere, Batı’nın Ortadoğu’daki ufalanma sürecine hizmet eden komplolar tezgâhladığı tespitinde bir yanlışlık yoktur. Sadece “Batı” adı altında yekpare bir güç olmadığını bilmek kaydıyla. Zira Batı’yı oluşturan değişik devletlerin değişik amaçları, hedefleri ve stratejileri vardır ve bunlar birbirlerini bazen desteklerken bazen de çelerler.

Tespit doğru olmakla birlikte, Ortadoğu’daki güncel gelişmeleri bu komplolarla izah etmek, bir cin-peri masalı anlatmaya benzer.  Yabancıların tertiplediği komplolar, sözü edilen ufalanmalara katkıda bulunsa da bunlar nihayetinde dış faktörlerdir. İçeride karşılıkları olmadığı müddetçe başarıya ulaşama şansları çok azdır. Kazara ulaşsalar bile kalıcı olamazlar. Güncel bir örnek açıklayıcı olabilir:

Amerika, bir süredir Erdoğan’dan rahatsızdır ve 17-25 Aralık operasyonlarında gördüğümüz üzere onun ayağını kaydırmak için komplo tezgâhlamaktadır. Ama içeride ciddi bir karşılık bulmayınca bu komplolar bir türlü amacına ulaşamadılar. Nitekim 25 Aralıktan da geriye, biraz daha kuşatılmış, ama tabanını biraz daha kemikleştirmiş bir Erdoğan ile bir video kaydı kaldı: Kutsal kitaplarda tasvir edilen gökten yıldırım yağdıran peygamberler edasıyla “Ocaklarına ateş düşsün!” bedduası yapan Pensilvanya’daki bir dini liderin mucize yapma gücüne ve kudretine şahit olmamız için düzenlenmiş bir ayinin video kaydı.

Böyle olmakla birlikte, kuşkunuz olmasın ki, içeride karşılıkları oluştuğu gün (ki Gezi’den beri gidişat artık o yöndedir), 25 Ocak’takinin onda biri küçüklüğünde bir komplo bile Erdoğan’ın ayaklarını yerden kesmeye yetecektir. Dolayısıyla hariçten tertiplenmiş komploları görmek ne kadar gerekli ve önemliyse iktisadi, toplumsal, siyasal, kültürel vb. yapılarda karşılıkları olmadığı müddetçe bu komploların gelişmeleri belirleme gücünde olamayacağını bilmek de o kadar önemlidir.

Özetlersek, Ortadoğu’daki bölünme ve ufalanmaların esas nedeni, devletin ve onunla geniş ideolojik ortaklık alanlarına sahip siyasal güçlerin iddia ettiği gibi, yabancı güçlerin tertiplediği komplolar değildir. Tersine, bu komplolar, çoğu kez içerideki sosyal, kültürel, tarihsel vb. gerginliklerin ve çatlakların üzerine inşa edilirler. Dolayısıyla mevcut süreci doğru anlamak için öncelikle bu baskın komplocu mantığın terkedilmesi gerekiyor.

Fakat bu terk ediş, gerçeği görebilmenin sadece ön koşuludur. Asıl iş ondan sonra başlıyor: ufalanmaya katkıda bulunan faktörlerin sistematik bir analizi.  İşte bu noktada analize dahil edilmesi gereken çok sayıda faktör var. Girişte söylediğim gibi ben bunlardan tarihsel nitelikte olan bir tanesine dikkat çekeceğim: Bir süredir toplumları etkisine almaya başlamış olan cemaatleşme eğilimi. Takip eden yazılarda cemaatleşmenin tarihsel bağlamını, sosyalleşmeyle olan ilişkisini ve global karakterini ele alarak konuyu biraz daha somut hale getirmeye çalışacağım.
 
5-8-2014

------------------------------
Not: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tavrımı soranlar oluyor. Kullanabilseydim oyumu Selahattin Demirtaş’a verirdim. Sebepleri haddinden fazla açık olduğundan, konuyla ilgili özel bir yazı yazma gereği görmedim.

2 Ağustos 2014 Cumartesi





FAŞİZM ÜZERİNE İKİ YAZI

Behice Boran

Faşizm Üzerine yazılmış olan ve Behice Boran'a ait bu iki yazı 1945'lte Ant degisinde yayınlanmış yazılarıdır. Yazılar, Yurt ve Dünya Dergisinin 20. sayısından alıntılanmıştır. Katkıları dolayısıyla Nezih Kazankaya ve Şahin Acar'a teşekkür ederim.

BİR CEMİYET SİSTEMİ OLARAK FAŞİZM

BEHİCE BORAN

Harbi demokrasi cephesinin kazanmasından sonra, artık faşistler bile, demok­rattan fazla demokrat kesilerek faşizmi kötülemeğe koyuldular. Faşizm ve demok­rasi kelimeleri ile yapılan ve çeşitli memleketlerdeki basını istilâ eden mugalata içinde, nerdeyse gerçek demokratlar kaybolacak. Ortalama bir okuyucunun bu keşmekeş içinde doğruyu yalancıdan ayırıp kendi yolunu bulması ne kadar güç olsa gerek.

Faşizm, belirli tarihî şartlar altında meydana gelmiş olan belirli bir cemiyet- devlet sisteminin adıdır. Bu ad, İtalya'da Mussolini'nin temsil ettiği rejimden alın­madır; fakat bugün faşizm artık sadece İtalya'da 1922-1943 yıllarında ömür sür­müş bir rejimin hususî adı değildir. Faşizm, tek bir memleket için kullanılan has bir isim olmaktan çıkıp, bir cemiyet sistemi örneğine ve o örneğe uygun rejimlere verilen âdeta bir cins isim olmuştur. Faşizm, içinde belirdiği cemiyetin tarihî, ma­hallî şartlarına göre çeşitlenmeler, hususiyetler gösterir, fakat bütün faşist rejim­lerde müşterek esas vasıflar vardır; bunların mevcut olup olmadığına göre bir rejimi faşist veya faşist değil diye vasıflandırabiliriz.

Faşist rejimi en esas, ayırıcı vasfile bir cümlede ifade etmek lâzım gelirse diyebiliriz ki faşizm, hususî büyük sermaye guruplarının, bilhassa malî sermaye ve ağır-sanayi ve harp sanayii sermayesi guruplarının açık, şiddetli bir teröre da­yanan diktatörlüğüdür.

Birinci Cihan Harbi'nden önce, faşizme götürecek şartlar ve hareketler belir­mişti. Harp, bu şartlan kuvvetlendirdi. Harpten sonra Avrupa memleketlerinde, bilhassa İtalya ve Almanya'da inkılâpçı bir durum meydana geldi, fakat inkılâp hareketleri gelişip gerçekleşemedi. Büyük sermayenin tazyiki altında içtimâi-iktisadî mevkiini kaybetmekte olan ve büsbütün kaybedeceğinden korkan orta ve alt orta tabakalar ve maceracı, dejenere unsurlar, siyasî guruplaşmalar ve hareketler ha­linde beliren faşist gelişmeleri desteklediler, bu hareketlere yem oldular. Büyük sermaye gurupları ve onlara âlet olan devlet teşekkülleri, halktan gelen inkılâpçı hamleyi önlemek üzere bu faşist hareketleri körüklediler ve nihayet, zamanı ge­lince, mensuplarını getirip devlet sandalyalarına oturttular.

Faşizmi Mussolini ile Hitler yaratmadı. Onlar faşizmin sadece sözcüsü ve mü­messiliydiler, kurdukları parti teşkilâtı, üniformaları, bayrakları, alayları da faşizm binasının dış dekoruydu. Şüphesiz bu kuklalar ve hempaları geçtikleri mevkilerden fazlasıyla faydalandılar, kendi menfaatlerini fazlasıyla güttüler. Fakat onları yer­lerinde tutan ve bal tutan parmaklarını yalamalarına müsaade eden kuvvet, hususî büyük sermaye idi. Esasen, değişmez sosyolojik bir prensip olarak şunu belirtmek gerekir ki diktatörlük, hiç bir zaman bir şahsın veya küçük bir gurubun devlet me­kanizmasını ele geçirip şahsî hükümlerini yürütmeleri demek değildir. Bu çeşit siyasî diktatörlüklerin arkasınada mutlaka bir diktatörlükten menfaatli olan, iktisadî-siyasî kudreti elinde tutan zümreler, tabakalar vardır.

Rakipsiz hâkimiyeti eline geçiren büyük malî ve sınaî sermayeye, derebeylik artığı büyük toprak mülkiyeti gurubu da eklendi, faşist rejimin ikinci derece direk­lerinden biri oldu. Nesiller boyunca mücadele neticesinde elde edilmiş olan liberal demokratik haklar ve hürriyetler kökünden kazındı. İmtiyazlı zümreler hâkimiyet­lerini tam kurabilmek için kendileriyle mücadele edebilecek halkın elinden söz, toplanma, teşkilâtlanma ve vicdan hürriyetlerini gasbettiler.

Garp sanayi memleketlerindeki bu olayların, o kadar sanayileşmemiş, teknik ve iktisat bakımından geri, bazı ziraî memleketlerde de akisleri oldu. Bu memle­ketlerde mevcut, kuvvetli derebeylik artığı büyük toprak sahipleri ile henüz geliş­mekte olan yeni ticaret ve sanayi zümreleri için faşist devlet sistemi ve faşist ideoloji biçilmiş kaftan oldu. Bu zümreler garp sanayi memleketlerinde olup biten­lerden kendi menfaatleri lehine ders aldılar; liberal, demokratik safhaya hemen hiç girişmediler.

Gerek ileri teknikli garp sanayi memleketlerinde, gerek geri teknikli ziraat memleketlerinde beliren faşist rejim,erin müşterek noktası, her ikisinde de hususî büyük sermayeyi elinde toplamış olan bir azınlığın ve bunun hükümranlık vasıtası olan siyasî bürokrasinin geniş halk kitleleri üzerinde tethişe dayanan bir hâkimiyet ve idare sistemi kurmuş olmalarıdır. Her ikisinde de demokratik haklar ve hürriyetler ve milletin ekseriyetinin siyasî egemenliği ortadan kalkmıştır. Her ikisinde de iktisadî-siyasî mekanizma hâkim, imtiyazlı zümrenin lehine, halkın ekseriyetinin aley­hine işler ve halk, kendi haklarını müdafaa etmek imkânlarından mahrum bıra­kılmıştır. İktisadî buhranların, harplerin doğurduğu sıkıntılar ve mahrumiyetler halkın ekseriyetinin omuzlarına yüklenir. Bütün faşist rejimlerin tecrübesi, istis­nasız, imtiyazlı azınlığın zenginleşip şiştiğini, çalışan kitlelerin, halkın gelirinin ve hayat seviyesinin İse yokuş aşağı indiğini göstermiştir. Bir taraftan sermayeye mahreçler bulmak, diğer memleketleri sömürmek hırsı, diğer taraftan içteki hu­zursuzlukları bir mecradan akıtıp yatıştırmak gayesiyle faşist rejimler saldırıcı, istilâcı, harpçidirler. İç siyasetlerinde üstün adam ve seçkin zümre, dış siyaset­lerinde üstün ırk, üstün millet ideolojisine dayanırlar.

Faşizm bir sosyal hareket olarak garp demokrasilerinin içinde belirip gelişmiş ve nihayet bazılarında bütün cemiyeti hakimiyeti altına alan bir rejim olarak tebellür etmiştir. Diğer bazılarında İse, cemiyet liberal demokratik şeklini muha­faza etmekle beraber faşizm hareketleri çeşitli derecelerde ve çeşitli mahalli şekillere bürünerek kendini göstermiştir. Harpten önce bu durum garpta yaygındı: Harp öncesi İngiltere'si ve Amerika'sı bile bu duruma bir istisna teşkil etmiyordu. Demokrasi için faşizme karşı mücadele, harbin bitişiyle bitmemiştir diyenlerin kast­ettikleri, faşizmin iktisadi ve sosyal dayanaklarının henüz tamamıyla ortadan kalkmamış olması durumudur. İşgalden kurtarılan memleketlerdeki iç mukavemet hareketlerinin ve ülkedeki gerçek demokratların, kartellerin, tröstlerin kaldırılma­sını, büyük sanayinin devletleştirilmesini istemeleri de faşizmin temel direğini söküp atmak gayesiyledir.

HARPTEN SONRA FAŞİZM

BEHÎCE BORAN

Avrupa'da harbin sona erişi ile faşist devletler yere serildiler, fakat bu rejim­lerin dayanağı olan büyük sermaye gurupları hâlâ ayakta duruyor ve gazete hava­dislerine bakılırsa, dokuz canlı canavar gibi, bu harbin sonunda da kıllarına zarar gelmeden kurtulmak için şimdiden dolap çevirmeye başlamışlar. Alman ve İtalyan finans ve büyük sanayi sermayesinin âkıbeti barışın halletmesi gereken en önemli meselelerden biridir. Faşizmin kökü kazınması için bu sermaye saltanatının yıkıl­ması elzem.

Hepsi bu kadar da değil! Garp demokrasilerinin kendilerinde de büyük sermaye temerküzü var ve bu sermaye bu memleketlerin ekonomisini —büyük mikyasta siyasetlerini de— avuçları içine almıştır. Fransız ekonomisine iki yüz, Amerikan ekonomisine altmış, İngiltere ekonomisine de yine bir avuç sermayedar aile hâ­kim. En mühim istihsal şubelerinde inhisarcı tröstler istedikleri gibi hüküm sürü­yorlar. Küçük müstahsiller rekabet edemiyerek durmadan alta gidiyorlar. Milletin büyük ekseriyeti şirketlerin hizmetinde aylıkla veya gündelikle çalışan müstah­demler haline gelmiş, bu insanların bütün mukadderatı küçük bir sermayedar gurubun elindedir. İktisadî hayat tepeden inme, müthiş teşkilâtlı, müstebit disip­linli bir hal almıştır, bu alanda ferdin hiç bir hürriyeti yoktur. Bu vaziyette siyasî demokrasi de mâna ve kıymetinden kaybetmiştir. Roosevelt'in dediği gibi, iş bulmak, hayatını kazanmak hürriyetine sahip olmıyan insanın, rey sandığı başındaki siyasî hürriyeti büyük bir şey ifade etmez. Bırakın ki iktisadî diktatörlük bu kadar kuv­vetlenince siyasî demokratik haklar da, tamamiyle değilse bile büyük mikyasta, iktisadî kudreti elinde tutanların lehine işler olur.

Böyle, ister mağlûp, ister galip olsun, ileri teknikli garp sanayii memleket­lerinde büyük sermaye guruplarını ve bunların teşkil tröstleri, kartelleri, korporasyonları temizlemek, bunların kontrolleri altındaki sanayii, malî ve kredi müessese­lerini ve ulaştırma vasıtalarını devletleştirmek gerekiyor: Bugün İngiltere'deki seçim mücadelesinin, Fransa'da kurtuluştan beri devam eden huzursuzluk ve çekişmelerin,

Belçika'daki kıratlık meselesinin, İtalya'daki kargaşalıkların altında, doğrudan doğ­ruya veya dolayısile, hep bu büyük sermaye saltanatı meselesi vardır.

Harpten önce, geri teknikli ziraî memleketlerde faşizmin direği bilhassa dere­beylik artığı büyük toprak mülkiyeti olmuştu; onun için bugün bu çeşit kurtarılmış memleketlerde İlk iş olarak büyük malikânelerin toprağı işliyen köylüye yaptıklarını ve bu zamane derebeylerine bir tazminat bile verilmediğini görüyoruz. Diğer taraf­tan bu memleketler mevcut büyük teşekküller haline temerküz etmiş olan sanayi­lerini devletleştiriyorlar. Bu memleketlerin ziraat ve sanayi alanında aldıkları bu tedbirleri sadece iç reform hareketleri olarak görmek dar bir görüş olur; bu hareketler faşizmle mücadelenin devamını, faşizmin ortadan kaldırılışını gös­teriyor.

Büyük, inhisarcı sermaye temerküzüne karşı açılan mücadele cemiyetlerin iç bünyesi bakımından faşizmin kökünün kazınması demekse, dış münasebetler bakımından' da harplerin kaldırılmasına doğru gidiş demektir. Modern harpler, emperyalist harplerdir. Emperyalizm ise büyük malî-sınaî sermayenin temerküzü­nün doğurduğu bir neticedir; bu sermayenin, daha geri memleketlerin tabiî kaynak­larını ve insan emeğini sömürmesi demektir; böyle sömürülen memleketler geri, fakir kalmıya ve siyasî bakımdan sömüren sermayedar memlekete bağlı olmıya mahkûmdurlar, emperyalist memleketler arasındaki rekabetler ve zıddiyetler ta­rihin kaydetmediği korkunç harplere yol açıyor.

Şu halde, bugün çeşitli memleketlerde, büyük sermayenin saltanatını yıkmak için açılan mücadele dünya barışının en birinci garantisidir. Milletler arasında güvenlik teşkilâtı, muahedeler, anlaşmalar, ancak, barışı mümkün kılacak gerçek Şartlar mevcut olduğu takdirde işe yarıyabilir. Emperyalizm dünyadan kalkmadıkça dünya barışı uzun zaman gerçekleşemez; emperyalizmin kalkması ise iç bünyelerde büyük sermaye saltanatının yıkılışına bağlıdır. Büyük sermaye saltanatının yıkılışı, (bundan önceki makalemizde gördük) faşizmin kökünün kazınışı demektir. Öyle ise, burada gayet mühim sosyolojik bir neticeye geliyoruz: cemiyetlerin Iç bünye durumlarıyla cemiyetlerarası, yani milletlerarası münasebetler durumu birbirine bağlıdır. Milletler arasındaki dünya nizamı, milletlerin iç bünyelerinin ne olacağı meselesinden ayrılamaz. Ancak, iç bünyelerinde insanın insanı istismar etmediği cemiyetler arasındadır ki, bir milletin diğerini istismar etmediği eşit ve âdil bir dünya nizamı kurulabilir.


31 Temmuz 2014 Perşembe

Cumhurbaşkanlığı Seçim Sonuçları...





Demir Bilgin


Kuzey Avrupa'dan, Türk halkının beynini okudum. Ne yazık ki, ezilen beyinde, bellek diye bir şey kalmamıştır. Ezilen bellek; tüm bireysel, sosyal ve tarihi gelişiminden vazgeçmek oluyor. 12 Eylül 1980 faşist darbesi ve sonrası, Türk insanı bu oluyor. Beyinleri ezilmiş olarak yaşıyor: Acıdır.

Türk insanı, yıllardır, beyni ezilmiş olarak yaşıyor. Beyni ezilmiş Türk insanı, ”cübbeler nizamına evet” diyebiliyor. Doğaldır, zira, silinmiş bellek, insan gelişimin tüm kazanımlarından uzaklaşmak, demek oluyor: Gericiliktir.

Bu çemberde, beyini ezilmiş bir insan, seçimi ne yapsın ki? Beyini ezilmiş bir insan, elbette, onu ezenden yana kullanacaktır. Beyinleri ezilmiş insanlar, Türkiye'de, ”Cübbeler Nizamına” evet diyecektir. Silinmiş bellekte ancak bu olur. Acı olur. Gericilik olur ve insancık olur.

Kuzey Avrupa'dan, Danimarka'dan, Türk insanının beynini okudum. Beyinde görünen, cuhmurbaşkanlığı seçim sonuçları var. Kimse 10 Ağustos'a beklemesin, seçim sonuçlarını, şimdiden ilan ediyorum:

- Recep Tayyip: yüzde 59,5.

- Ekmel ed-din ve koltuk değnekleri: yüzde 31,5.

- Diğerleri: Yüzde 9.

Sonuç budur. Beyinleri ezilen Türk insanının ”seçimi” budur.

Bu anlamda, Türkiye'de, seçim bitmiştir. Bu bağlamda, Türkiye'de, Türkiye insanı, kendine ”yabancılaşmıştır.” Düzenin ”kurbanı” olmuştur!

Düzenin ”kurbanı” olan bir ülkede, seçim değil, silinen bellekleri takrar kazanmak mücadelesi olur. Bu da, hem vücutlarımızı, hem de beyinlerimizi ezenlere karşı, mücadele ederek ve ezdirmemek oluyor...

Türkiye'de, önce verilmesi gereken kavga budur. Bu, tekrar, kimliğimize sahip çıkmanın, kavgası oluyor.

Umut tükenmez. Her karanlığın sonu aydınlıktır. Umut, burada yatıyor.

Seçimin bittiği bir ülkede, umudun ve devrimci kalkışmanın ışığı var demektir.

İnsanın ve seçimin bittiği bir ülkede, yeni insanın intifadası ve umudu var demektir.

Seçim sonuçlarını, şimdiden, yazdım. Buna bakarak, kimse ”moralini” bozmasın, diyorum. Zira, moralimiz, seçim sonuçlarında değil, sol kalbimizdedir.

Umudumuz budur. Cevherimiz budur.

Cevherimiz solmaz. Kavga hiç durmaz!


Umudumuz budur. Bu umutla yaşıyoruz. Buna mahkümüz!

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Cumhurbaşkanlığı seçimine hayır!




Demir Bilgin
demir.bilgin@yahoo.dk

Bu bir yazı değil,  ilandır. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili fikirlerimi duyuruyorum. Aşikâr olsun istiyorum. İlanım açıktır: Cumhurbaşkanlığı ve seçimine hayır diyorum!

Türkiye'de, 10 Ağustos'ta yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimini, biz sosyalistler olarak, red-ediyoruz. Cumhurbaşkanlığı ve seçimi, Türkiye'de, sözümona, demokrasiyi genişletmek değil, aksine, Türkiye'de, ilerleme adına, ”şeriatçı cübbeler nizamını” kurmak içindir. 12 Eylül 1980'de temelleri atılan, ”şeriatçı cübbeler nizamı”, Abdullah – Recep – Fetullah (Ekmel ed-din) tarafından devam ettiriliyor ve nihai bir sona varılmak isteniyor. 10 Ağustos'ta yapılacak, ”Halk seçiyor”, cumhurbaşkanlığı aldatmacası ile, Türkiye ve tüm Anadolu halklarına, ”Kara Mekke” nizamı hayata geçirilmek isteniyor.

Bunları görüyoruz. Bunları biliyoruz.

Bunları bilen, ve görenler olarak,  cumhurbaşkanlığı seçimini red-ediyoruz.

Veba ile kolera arsında seçim bizim işimiz değildir, diyoruz.

Bunları bilmeyenlere ve görmeyenlere sesleniyorum:

12 yıl iktidarda olan , ilkel İŞİD'çi, katil Receb'i hâlâ tanımadınız mı?

Fetullah'ın öne sürdüğü şeriatçı Ekmel ed-din'imi bilmiyorsunuz?

Bunların ikisi de birdir. İkisi de sizler için ölümcüldür. İkisi de veba ile kolera gibidir. Ölümcüldür!

Bizlere dayatılan bu ölümcül seçime,  karşı çıkalım. Red-edelim. Hayır diyelim.

Cumhurbaşkanlığı ve seçimi, bizler için, Türkiye için ”kurtuluş” değildir.

Kurtuluş mu, kurtuluş yolunu çözecek, çareler bulmaktır. Çare mi, sosyalist bir Anadolu için mücadeledir! Sosyalizmdir.

Kurtuluş, sosyalizmdedir.

10 Ağustos'ta yapılacak, komedi cumhurbaşkanlığına seçimini red-edelim. Veba ile kolera arsında seçim bizim işimiz değildir, diyelim.

Unutmayalım; oy kullanmak ve oy demek, herşeyden önce, kimlik demektir. Oy kimliği, ben politik olarak kimim ve kime oy veriyorum demektir.

Bu bilinçle, halkımıza dayatılan bu açmazı red-edelim.

10 Ağustos'ta cumhurbaşkanlığı ve seçimine hayır, diyelim.