8 Eylül 2014 Pazartesi

PKK-KDP...





Cemil Gündoğan

Kürdistan Post sayfası yöneticilerinden Hejarê Şamil’in 100 dolayında şahsiyete yönelttiği iki soruya tarafımdan verilmiş cevaplar var. Konu PKK-KDP çatışması.

SORU 1: PDK-PKK çatışmasının neden(ler)i nedir?

CEVAP: Tek paragraflık bir cevap istemişsiniz, fakat benim bunu tek paragrafa sığdırabilmem imkânsız. Bunda benim kişisel beceriksizliğimin rolü olabilir, ama esas neden KDP-PKK çatışmasının çok boyutlu karakteridir. KDP-PKK çatışmasını doğru anlayabilmek için bu çatışmanın hiç olmazsa en önemli boyutlarını bilmek veya hatırlamak gerekir. Bu çatışmanın: 
-Ekonomik boyutu vardır (örneğin bazı gümrüklerin, vergilerin ve insan kaynaklarının kontrolüyle ilgili çekişmeler), 
-Siyasal boyutu vardır (örneğin, siyasal alanda birçok yönden birbirleriyle çelişen pozisyonlarda konumlanmış durumdadırlar), 
-Sosyal boyutu vardır (örneğin, birinde kadınlar önemli bir yönetici güç iken, diğerinde kadının erkeği yönetmesini dünyanın sonu olarak gören erkeklerin sesleri partide hayli baskındır), 
-İdeolojik boyutu vardır (çatışmanın esas olarak buradaki ayrılıktan çıktığı düşüncesi yaygındır, fakat gerçeği yansıtmaz), 
-Kültürel boyutu vardır (örneğin biri muhafazakar, diğeri radikal bir modernizmin taşıyıcılığını yapar), 
-Kürdistan’ın bölünmüş olmasıyla ilgili boyutları vardır (KDP, Arap kontekstinde; PKK, Türk kontekstinde şekillenmiş partilerdir. Bu durum, başta örgütlenme ve siyaset yapma tarzı olmak üzere çok geniş alanlarda farklılıklar ve gerilimler yaratmaktadır),
-Kürdistan’ı işgal eden devletlerin Kürt hareketi içindeki istihbarat faaliyetleriyle ilgili boyutları vardır (komplo teorilerine göre çatışmanın esas kaynağı), 
-Küresel ve bölgesel güçlerin Kürdistan’a ve onu paylaşmış olan devletlere ilişkin politikalarıyla ilgili boyutları vardır (örneğin Türkiye, genellikle KDP’yi PKK’ye karşı; İran ve Irak ise genellikle PKK’yi KDP’ye karşı kışkırtırlar), 
-Her bir partinin kendi iç dengeleriyle ilgili boyutları vardır (istihbarat örgütlerinin müdahale etmek için kullandığı alanlardan biri), 
-Her bir partinin kendi parçasındaki rakip parti ve güçlerle olan ilişkileriyle ilgili boyutları vardır (örneğin KDP ile YNK’nin ilişkileri veya PKK ile AKP’nin ilişkileri, KDP ile PKK arasındaki çatışmaların doğrudan girdileri arasındadır),
…
…
Kısacası, sorunuzun cevabını tek bir paragrafta vermek zordur. Ama illaki tek bir cümleyle ifade et derseniz, bu kavganın nedeni, Kürdistan’daki iktidar mücadelesidir, demeyi tercih ederim. Çünkü iktidar, bildiğim kadarıyla, yukarıda sıralanan faktörlere tekabül eden alanların ezici çoğunluğunu birbirine bağlama kabiliyetine sahip yegâne alandır. 

SORU 2: “Örgütsel çıkarlara hayır” deyip Ebedi Kurdistan’a varmanın yolu yok mudur?

CEVAP: Önce sorudaki “ebedi” sıfatıyla ilgili bir noktaya değinmek istiyorum. Gerçek yaşamda ebedi devlet, ebedi ulus veya ebedi ülke olmaz. Bu tür ifadeler, güçlü bir ulusalcı isteğin belagatiyle ilgili şeylerdir, gerçeklikle değil. Bugün adına Kürdistan dediğimiz ülke, dün Merwan, Bekir, Medya, Urartu, Tuşba, Hurri, veya Mittan gibi çok değişik adlarla tanımlanıyordu, yarın da büyük ihtimalle başka adlarla tanımlanacaktır. Etnisite veya ulus, uzun insanlık tarihinin küçücük bir dilimine tekabül eden formasyonlardır. Bunların günümüz koşullarında sunduğu çerçevelerin ebediyete kadar baskın formatlar olarak kalacağını düşünmek için bilimsel bir sebep bulunmuyor.

Belagatle ilgili bu nottan sonra sorunun kendisine gelirsek,  cevap, böyle bir şeyin çok zor olduğudur. Çünkü “örgütsel çıkar”, bir ucuyla da içerideki iktidarla ilgili bir tanımdır ve bütün ulusal mücadeleler, aynı zamanda birer iç iktidar mücadelesi olarak doğarlar. Böyle olması, bizzat ulusal mücadeleye götüren itirazın karakteriyle ilgilidir. Kabaca tasvir edersek, bir ulusal mücadele, o mücadeleyi yürüten topluluğa ait geleneksel egemen sınıflar ile söz konusu topluluğu boyunduruk altında tutan yapı (ki genellikle işgalci bir devlettir) arasındaki geleneksel mutabakata sığmayan bir toplumsal grubun mevcut mutabakata itiraz etmesiyle başlar. Her şeyin başı olan bu itiraz, bir söylem olarak her zaman dışa yönelik biçimde kurulur (“sömürgecilik”, “yabancı boyunduruğu”, “işgal”, “ilhak” vs. gibi). Ama bu, sadece kâğıt üzerinde böyledir. Gerçekte ise oyuna dahil olmak isteyen yeni elit, eski mutabakatın hem dışarıdaki hem de içerideki ayaklarını aynı anda karşısına almak zorunda kalır. Bu mecburiyetin söyleme yansıyışı ise genellikle “sömürgeciler ve işbirlikçileri” ifadesiyle olur. Kısacası, alanda kendine yer açmak isteyen yeni bir elitin, dış güçlerin yanı sıra içerideki bazı güçlere de yönelmesi bir zorunluluktur. 
Bu zorunluluğun ortadan kalkması için, eski mutabakatın kurucularının kendi mutabakatlarını feshederek toplumsal yapının önlerine koyduğu yeni güç dengelerine uygun yeni bir mutabakat inşa etmeleri gerekir. Buna, “ulusal sorunun barışçı yollarla çözümü” diyoruz ve İsveç, İsviçre ve Çekoslovakya gibi genellikle zengin dünyaya ait birkaç istisna dışında örneklerine fazla rastlanmış değildir. Kalan bütün örneklerde eski mutabakatın tarafları, itirazcı eliti daha bebekken boğmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Aynı şey Kürt örneği bakımından da geçerlidir. 1970’ler dünyasını hatırlayınız, bazı yerlerde, Kürt devrimcilerine, polis ve jandarmadan çok ağalar, beyler, şeyhler, pirler, dedeler, aşiret reisleri, komprador burjuvalar vb. saldırırdı. O tarihlerde “Kürtçü”lerin, Kürtçülükten çok “gomonist” veya “anarşit” gibi sıfatlarla tanımlanmalarının bir nedeni de buydu. Tersinden ele alırsak, dönemin aydınlarının sosyalizm ve komünizm söylemlerini bu kadar kolay benimsemelerinin bir nedeni de yine sözü edilen zorunlulukla ilgiliydi.

Buradaki zorunluluk ilişkisini doğru değerlendiremeyen bazı yorumcular veya bu ilişkiyi çarpıtarak kendilerine yeni bir ideolojik veya siyasi zemin yaratmak isteyen bazı siyasal güçler, bu çatışmaları, itirazı yapan elitin ideolojisiyle izah ederler. Fakat bu yorum, gerçeği yansıtmıyor. Çünkü ideoloji, kural olarak, burada belirleyici bir role sahip değildir. İdeoloji, bu çatışmayı şu veya bu biçimde veya yönde etkileyebilir; yani çatışmayı uzatabilir veya kısaltabilir, sıklaştırabilir veya seyreltebilir, daha kanlı biçimlere büründürebilir veya görece yumuşak tarzda yürümesine katkıda bulunabilir vs. ama kural olarak çatışmanın varlık koşullarını belirlemez. Bu nedenledir ki birbirine karşıt ideolojilere sahip değişik ulusal hareketler, özellikle çıkışta birbirlerine benzer işler yapmak zorunda kalmışlardır. Örneğin, Mustafa Barzani, güney Kürtlerinin yarısını oluşturan caş aşiretlere ve ağalara karşı savaşmak zorunda kalmıştır. PKK de aynı şeyi kuzeyde yapmıştır (korucu aşiretlere yönelik kıyımları hatırlayınız). Barzaniler, başta Talabani grubu olmak üzere kendi dışındaki Kürt ulusalcısı güçlere karşı kanlı kıyımlar yapmıştır (KDP’nin son altmış yılda dört parçada öldürdüğü Kürt hareketine mensup insanların sayısı, muhtemelen PKK’nin öldürdüklerinden daha fazladır). PKK de aynı şeyi dört parçada yapmıştır. Oysa Mustafa Barzani hareketi ile PKK, neredeyse birbirine karşıt ideolojilere sahip iki harekettir. Buradan da anlıyoruz ki, zaman zaman “örgütsel çıkar” tanımıyla da ilişkilendirilen çatışmaların varlık koşullarını belirleyen şey ideoloji değildir.

Aynı şekilde bu çatışmaların esas nedeni, egemen devletlerin Kürt hareketi içindeki istihbarat faaliyetleri de değildir. Bu faaliyetlerin de çatışmalarda belli bir rolü vardır, ama çatışmaların varlık koşullarını belirlemezler. Bu koşulları manipüle ederek sonuç almaya çalışırlar.

O halde gerçek nedenler nelerdir?

Bunlar, başlıcaları birinci soruda sıralanan alanlarla ilgili faktörlerdir. Bu faktörleri, kolaylık olsun diye, tarafların alanda tuttukları pozisyon ve tarafların pratik ihtiyaçları diye iki grup halinde toparlarsak, PKK ile KDP’nin çatışmaması için, öncelikle bu iki partinin pratik ihtiyaçları ile politik alanda tutmuş oldukları pozisyonlarının çelişik olmaması gerekir diyebiliriz. Bu olmadan, iki parti arasındaki bütün ideolojik farkları tasfiye etseniz de, iki partinin içindeki bütün ajanları temizleseniz de çatışma riskini ortadan kaldıramazsınız. Nitekim, daha düne kadar çatışacaklarmış havasında konuşan KDP ile PKK’nin, IŞİD saldırılarıyla birlikte birden ortak siperlere girmeleri, bu işin asli dinamiklerinin ideoloji veya egemen devletlerin istihbarat faaliyetleri olmadığını gösterir. Kürt hareketiyle ilgili analizlerdeki en ciddi yanlışlardan biri, analizcilerin sadece tarafların söylemlerinden hareket etmeleridir. Oysa aktörlerin söylemlerinden önce, onların alanda tuttukları yer ile pratik ihtiyaçlarına bakmak gerekiyor. Kürt partileri arasındaki çatışmaların gerçek dinamikleri burada yatıyor. Söylemler ancak bu çerçevede bir anlam kazanabilir veya kazanamaz. 

Böylece sorunuzun cevabı da ortaya çıkıyor: 

Sözü edilen partilerin menfaatlerini ortaklaştırmak tek başına bizim elimizdeki bir şey olmadığına göre sorunuzun cevabı, ne yazık ki olumsuzdur. 

Ancak bu, imkansız bir şey de değildir. Çünkü bazen bizim dışımızdaki koşullar bu iki partinin menfaatlerini ortaklaştırabilir (örneğin IŞİD saldırıları). Ama biz de iç kavgaya karşı oluşturacağımız güçlü bir bilinçle bu koşulların doğmasına katkıda bulunabiliriz.  Eğer Kürt halkı arasında iç çatışmaya karşı güçlü bir bilinç oluşturulabilirse, halkın birlik isteğini çiğneyecek olan parti politik planda büyük bir kayba uğrayacağı için menfaatleri gereği çatışmaya biraz daha mesafeli duracaktır. Bu nedenle ajanlara kafa yorduğumuz kadar, bu partilerin politik alanda tuttukları yerlerin ve menfaatlerinin uyumlulaştırılması gibi konulara da kafa yormamız gerekiyor. 

Cemil Gündoğan
2014-09-06

--------------------------------------
Bu röportaj, 2014-09-07 tarihinde Kürdistan Post sitesinde yayımlanmıştır: 
http://www.kurdistan-post.eu/tr/kurdistan/kurd-aydinlari-ne-dusunuyor-uc-gun-boyunca-surekli-guncellenecek 

3 Eylül 2014 Çarşamba

Ortadoğu’nun Ufalanma Süreci-5





Cemil Gündoğan
cemil_gundogan@yahoo.se

Cemaatleşmenin Küresel Niteliği...

Ulus-üstü düzeyde entegrasyon, ulus-altı düzeyde ayrışma olarak tanımlanabilecek olan tarihsel-sosyolojik eğilimin tek tek ülkelerde cemaatleşme anlamına geldiğini ve ulusun sosyalleşmeye çerçeve sunan işlevindeki gerilemeyle paralel biçimde ilerlediğini belirtmiştim. Bu süreç, Türkiye’ye veya Ortadoğu’ya mahsus bir şey olmayıp, küresel bir nitelik taşımaktadır. 

Ortadoğu’daki bölünme ve çatışmalarla ilgili Türkiye’deki standart görüş, bunların yabancı güçlerin komplosu olduğu yolundadır. Yabancı güçlerle kastedilen ise -nefret sırasına göre sıralarsak- İsrail, Amerika ve İngiltere’dir. Dolayısıyla, cemaatleşmeye dayalı bölünmelerin sadece dış komplolarla ilgili bir şey olmadığını göstermenin en uygun yolu, belki de bu komploları tezgâhladığı söylenen devletlerin de cemaatleşme sürecine tabi olduklarını göstermektir. İsrail’den başlayalım.   

Komplo teorisyenlerine bakılırsa, Ortadoğu’daki bütün bölünme ve ufalanmalar ya doğrudan Mossad’ın marifetidir ya da onun katkısıyla gerçekleşmiştir. Fakat bu kadar mahir ve muktedir olduğu varsayılan Mossad, nasılsa, İsrail’deki cemaatleşmeleri engelleyememektedir. Çünkü orada da Türkiye’dekinden veya İran’dakinden aşağı kalmayan cemaatleşmeler ve bunlar arasında çekişmeler var. Bir başka yazıda daha genişçe özetlemiştim(*), kısaltarak aktarırsam, bugün İsrail’de birbirlerinden sosyal, siyasi, kültürel ve ırksal özelliklerle ayrılan en az üç tane cemaat vardır:  Eşkanazi, Mizrahim ve Falaşa. 
Eşkenaz, Yahudilerin kabaca Almanya-Polonya bölgesine denk gelen topraklara verdikleri addır ve İsrail’e Batı Avrupa ülkelerinden göç eden Yahudileri tanımlayan bir sıfata dönüşmüştür. Eşkenazlıkla karakterize olan İsrailliler, bizdeki Avrupai Türklere benzerler. Bir tür Beyaz Yahudi olarak kendilerini devletin gerçek sahibi ve modernizmin taşıyıcısı sayarlar. İleri gelenleri İsrail toplumunun tepe noktalarını tutmuştur. Eşkenaz olmayan Yahudileri bir çeşit Arap gibi görürler.  
 Mizrahi “Doğulu” demektir. Ortadoğu ülkelerinden İsrail’e göç etmiş olan Yahudilere “Doğulular” anlamında Mizrahim denir. Mizrahim, İsrail’de ikinci sınıf vatandaştır. Dini hassasiyetleri ağır basar. Tevrat’ı katı biçimde yorumlarlar. Örneğin kaşar ilkesine sıkıca uyarlar, yani haram sayılan yiyecekleri yemezler. Bu nedenle mekanlarını (örneğin kreşlerini) ayırma eğilimi taşırlar. Bazıları Tevrat’a dayanarak devlete vergi bile vermez. Tutucudurlar ve son elli yılda gerçekleştirdikleri sosyal, politik ve kültürel örgütlenmelerle Eşkenaz iktidarı sarsmışlardır. Bütün bu özellikleriyle bizdeki AKP liderliğindeki Asyatik Türkleri hatırlatırlar.

Falaşa ise Etopya’dan göç eden Yahudilere verilen addır (kendileri bu adı sevmez). Falaşaların İsrail’deki statüsü Mizrahimden de aşağıdır. Mizrahilere Musa’nın üvey evlatları dersek, Falaşalar da Musa’nın bahçesindeki kulübede yaşayan hizmetçiye denk düşerler. Yahudi olup olamayacakları bile uzun süre tartışılmıştır. Bazı yüksek din adamlarının itirazlarının kilitlediği konu, Falaşaların İsrail vatandaşı kabul edilmesiyle aşılmıştır.  Fakat zorla ihsan edilen bu vatandaşlık Falaşaları en altta yer alan bir cemaat olmaktan çıkarmamıştır.

Kısacası, neredeyse bütün Ortadoğu ülkelerini din, mezhep ve etnik ayrılıklarla bölüp parçaladığı söylenen Mossad, nedense kendi ülkesindeki etnik ve dini yorum farklarını izleyen cemaatleşmelerin önüne geçememiştir. O kadar ki, İsrail’in FKÖ, Hizbullah ve Hamas gibi “dış güçler”le savaşması bile içerideki cemaatleşmeyi ve buna dayalı çelişkilerin derinleşmesini durduramamıştır. Bu durum, Ortadoğu’da cemaatleşme meselesine sadece dış komplolar penceresinden bakmanın doğru olmadığını gösterir. Ulus/devlet altı düzeyde cemaatlere ayrışmak, İsrail’i de etkileyen daha genel bir eğilimdir.

Nefret skalasında ikinci, fakat komplo yapma kabiliyeti bakımından birinci sırada yer alan Amerika’nın durumu da İsrail’inkinden farklı değildir. CİA ve Pentagon, dünyanın her tarafında komplo üstüne komplo tezgâhlarken kendi ülkesindeki cemaatleşmeleri ve ayrılma eğilimlerini engelleyememektedirler. Örneğin halkın yaklaşık üçte birinin İspanyolca konuştuğu Texas başta olmak üzere ülkenin hemen her yerinde bazı gruplar  İngilizcenin resmi dil olmaması için faaliyet yürütmektedir (Amerika’da, İngilizcenin yasayla resmi dil kabul edilmediği eyaletler vardır). Georgia Eyaleti, 2009’da, eğer Washington yönetimi anayasada yazılı olan alanlar dışında kendilerine danışmadan bir kanun çıkarırsa bunu yok hükmünde sayacaklarını ve birlikle bağlarını çözeceklerini ilan eden bir yasa tasarısını geçirmiştir. Kuzeyde Alaska’dan batıda Kaliforniya’ya, güneyde Texas’tan kuzeybatıda Vermont’a kadar uzanan koca kıtada, merkezi yapıya karşı (bu Washington olabileceği gibi bir eyalet merkezi de olabilir) yeni bir kimlik iddiasında bulunmak veya buna denk düşen bazı talepler ileri sürmek, olağan dışı bir durum değildir. Bu tür iddia ve taleplerin bir kısmı işi referanduma götürecek kadar taraftar da toplayabilmektedir. Şimdiye kadar bu referandumları kazanamamış olmaları, söz konusu yönde bir eğilim bulunduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. 

Türkiye’den bakıldığında, Amerika gibi bir ülkeden ayrılmayı istemek, hatta bunu düşünmek bile saçma görünebilir. Ama emin olunuz ki bunlar kafayı yemiş insanlar değildir. Amerika federal bir ülkedir. Dolayısıyla ulus-altı ölçeklerde farklı kimliklerin oluşumunu kolaylaştıran ademi merkeziyetçi atmosfer ve örgütlenmeler, bu ülkenin kuruluşundan beri vardır. Nitekim güney eyaletlerindeki bazı ayrılıkçılar, kendilerine Kuzey-Güney Savaşı’na kadar giden bir tarih yazabilmektedir. Bu tarihsel mirasa günümüzde ulus-altı ölçekte ayrışma eğilimi de eklenince koşullar daha da olgunlaşmaktadır. Özetle, Amerikan örneği de ulus-altı ölçeklerde ayrışma ve cemaatleşme türü oluşumları dış komplolarla izah etmenin yetersizliğine kanıt oluşturur. 

Bizdeki Dışişleri-MİT-Ordu üçlüsünün her taşın altında aramaya bayıldığı İngilizlerin durumu da bu açıdan pek parlak görünmüyor. Çünkü orada da merkezden kopma eğilimleri ve ayrışma gözle görülür bir süreç olarak işliyor. İskoçya örneği söz konusu eğilimi anlamamıza yardımcı olabilir. 
İskoçya kendi parlamentosu olan eski bir birimdir. Ama bu özerk yapısına rağmen merkezden uzaklaşma eğilimleri giderek artmaktadır. Bu eğilimleri frenlemek için, son yirmi yıl içinde, vergi alma ve dışardan borçlanma gibi konular da içinde olmak üzere Londra’nın bazı ekonomik ve siyasi yetkilerini kısıtlayıp bunları İskoç yönetimine devreden birkaç sözleşme yürürlüğe girdi. Fakat bu tedbirler, İskoçların kendi kaderini tayin etme konusundaki taleplerini yatıştırmadı. Sonucu kestirmek zor, ancak İskoçya’nın görülebilir bir süre içinde İngiltere’den ayrılması, kimseye sürpriz gelmeyecektir. Bir diğer deyişle, komplo teorisyenlerinin Ortadoğu ülkelerini kıtır kıtır doğradığına inandığı İngiliz gizli servisi MI6 da kendi ülkesindeki ayrışmaların derinleşmesine bir çare bulamamaktadır.

En şaibeli üç devletin durumu kısaca böyle. Ama onlar bu işte yalnız değiller. Kuzeyin hali vakti yerinde diğer ülkeleri de benzer eğilimlerden mustaripler. İşte birkaç örnek. 
Örnek deyince akla ilkin Kanada geliyor. Muhtemelen üzerinde çok araştırma ve tartışma yapılmış olduğu için. Kanada’nın, Quebeck adlı eyaletinde ayrılma yanlısı güçlü bir hareket var. Kanada nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturan bu eyalette Fransızca konuşanlar çoğunluktadır ve bunların en az yarısı İngilizce konuşan Kanada’dan ayrılmak istemektedir. 1980’de konuyla ilgili bir halk oylaması yapıldı ve ayrılık yanlıları %40 oy aldılar. 1995’teki ikinci referandumda ise oyları %49,42’ye çıktı. Doğal olarak tartışmalar devam ediyor.

Tahmin edileceği üzere, Kanada’da kimlik davası gütmek Quebeck’le sınırlı bir olay değildir. Yerel kimlik savunucularının seçimlerde hatırı sayılır bir oy oranına ulaştığı Alberta Eyaleti gibi başka örnekler de var… 

Amerika ve Kanada, yüzölçümleri itibarıyla çok büyük devletler oldukları için ayrışmaya eğilimli kimlik oluşumlarının büyüklükle ilgili olduğu düşünülebilir. Bunda bir gerçeklik payı olmakla birlikte, sorunu yüzölçümüne indirgemek doğru olmaz. Hem küçük hem de zengin bir ülke olan Belçika’da yaşanan ayrışmalar, küçük devletlerin de aynı eğilimden etkilendiklerini gösteriyor.  Küçücük Belçika’da daha şimdiden 2,5 tane fiili devlet vardır: Kuzeydeki Flanderlerin Belçikası, güneydeki, Valonların Belçikası ve ikisinin arasında yer alan buçuk devlet Bürüksel. Afrika’daki bir ülkede bu kalibrede bölünmeler görseniz aklınıza ilkin kabileler arası bölünmeler gelir. Ama burası Avrupa’nın göbeği olduğu için, onlara kabilesel bölünme demek kimsenin aklına gelmez. Bu ayrışmalardan Mossad’ı veya CİA’yı sorumlu tutan da çıkmaz. 

İspanya, aynı zenginler kulübüne mensup bir diğer örneği oluşturur. Bu ülkede iki yüz yıldan fazladır bağımsızlık davası güden Basklıları duymuş olmalısınız. Çok bedel ödediler, ama sonunda bir noktaya ulaştılar.  Bask dili artık Bask Ülkesi’nde eğitim dilidir. Madrid’den ayrılmak için on yıllar boyu silahlı mücadele yürüten ETA militanları kendi aralarında İspanyolca konuşup halka İspanyolca propaganda yaparlardı. Şimdiki gençler ise her geçen yıl daha da artan oranda Baskça konuşuyor. Franko’nun asimilasyon politikasının Baskçayı bitireceğine inanılırken, son yıllarda İspanyolca Bask Ülkesi’nde zemin kaybetmeye başladı.

Köylü dili olduğu gerekçesiyle aşağılanmış Galiçya dili de canlanan diller arasında. Geçmişte Basklılar kadar aktif bir ulusal dava gütmemiş olan Galiçyalılar, âdeta gecikmeden doğan farkı kapatmak istiyor gibiler. Kültürel haklarını talep ediyorlar ve kendilerini dün olduğundan daha az İspanyol hissediyorlar. General Franko’nun entegrist politikaları, burada da pek rahmetle anılmıyor.   
Fakat asıl görkemli kalkışma, İspanya İç Savaşı’ndan sonra Madrid’le çatışmamaya azami dikkat göstermiş olan Katalanlardan geldi. Katalanlar, kültürel haklarını talep etmek amacıyla düzenledikleri milyonluk gösterilerle Basklıları bile gölgelediler. Dünyanın ikinci en büyük dili olan İspanyolca için: “İstemez, size kaslın; o bizim için sadece Kastilyanca’dır” diyorlar (“Bölücülük” yapmanın zararlarını Türkçenin gelişmiş, buna karşılık Kürtçenin ilkel bir dil olduğu iddiasına dayandıran ve böyle yapmakla karşı durulması imkânsız bir “bilimsel” tez ileri sürmüş olduğunu zanneden Kemalistler için kötü haber. Demek ki, bir halkın kendini ayrı ifade etme ihtiyacı belirdiğinde, o halk için geride ne kadar gelişmiş bir dil bırakacağının bir önemi kalmıyormuş). 

Özetlersek, Franko faşizminin yıkılarak yerine demokrasinin inşa edilmesinin İspanya’daki ulusal sorunları bitireceği ve İspanya’nın giderek bütünleşeceği varsayılıyordu; ama öyle olmadı. İspanya’da da cemaatlere ayrışma süreci ilerleyip derinleşiyor. Kemalistler buradan “Bask modeli”nin yanlışlığına dair sonuçlar çıkarabilirler. Ama bu sadece kendini kandırmak olur. Çünkü sorun demokrasiyle veya “Bask modeli”yle değil, başka etkenlerin yanı sıra ulus-altı düzeyde ayrışma eğilimiyle ilgilidir. Dolayısıyla bunlardan vaz geçmek bir şeyi halletmez; yapılması gereken bunları günün tarihsel-sosyolojik eğilimlerini içerecek şekilde geliştirmektir. 
İngiltere’den girmiştik, Belçika üzeri İspanya’ya ulaştık. Avrupa çevresinde bir tur atmış olmak için oradan İtalya’ya geçelim. 
İtalya’da da İspanya’dakine benzer bir sorun var. Kısaca “Kuzey Birliği” diye anılan Lega Nord per l'Indipendenza della Padania (Padania’nın Bağımsızlığı için Kuzey Birliği) adlı örgüt, yoksul Güney İtalya’dan ayrılmak istiyor. Aynı zamanda bir lehçe farkına da denk gelen kuzeydeki Pandia bölgesi için bağımsızlık, o olmazsa özerklik talep ediyor. Kısacası, yönünü ayrılığa çevirmiş cemaatler İtalya’da da güncel bir sorun. 

Avrupa turunun güneydeki son durağı Balkan devletleridir. Fakat buraya girmeye hiç gerek yok. Çünkü bizzat Balkan kelimesinin kendisi, küçük ölçekli etnik ve dini gruplar arası ayrışma ve çatışmaları anlatan Balkanizasyon kavramının kaynağını oluşturuyor. Daha ötesine gitmeye gerek yok. Bu yüzden orayı bırakıp henüz istikrara kavuşmamış olan Doğu Avrupa’yı da atlayarak istikrar adası gibi görünen İskandinavya’ya geçelim. 

İskandinav ülkelerini tanımayanlar,  bu ülkelerin her yönüyle yekpare toplumlar olduğunu sanırlar. Ama gerçek durum böyle değildir. Çok kültürlülüğe karşı toleransıyla meşhur İsveç’te bile hâlâ bir Skåne lafıdır gidiyor mesela. Skåne (Skoone diye okunur), standart Stockholm İsveççesinden farklı bir lehçenin konuşulduğu İsveç’in Danimarka’ya yakın bölgesinin adıdır. Bu bölge, 1600’lerin sonlarından itibaren, zaman zaman şiddet de içeren bir asimilasyon politikasına maruz kalmıştır. Sorunun aradan geçen yüzyıllar içinde ortadan kalkacağı umulurken, böyle olmamış, bazı kalıntıları bugüne kadar ulaşmıştır. Bugün İsveç’te Skåne davasını güden küçük bir legal partinin bulunması bunun bir ifadesidir. 

Fakat bu yazı dizisinde anlatılan tarihsel-sosyolojik eğilimin etkilerinin hissedildiği dönemde Skåne sorununa bakış da değişmeye başlamıştır. Örneğin son birkaç on yıldır radyoda ve televizyonda Skåne lehçesinde konuşan spiker istihdam edilebilmektedir. Halbuki entegrizmin yükselişte olduğu geçen yüzyılın büyük bölümünde böyle bir istihdam çok olağandışı bir durum olurdu. Buradaki çakışma dikkat çekicidir.  

Bu çakışmaya bir diğer örnek, İsveç’in kuzeyinde yaşayan ve İsveççeyle hiçbir ilişkisi olmayan bir dil konuşan seksen bin nüfuslu Sam (Lap) halkıdır. Samlar da yüz yıllar süren asimilasyon uygulamalarının ardından sözü edilen tarihsel eğilimle çakışacak şekilde 1993 yılında bir tür yerel meclis işlevi gören Sametinge adlı idari bir organa kavuşmuşlardır. Sam halkı, İsveç dışında Norveç, Finlandiya ve Rusya’da da yaşamaktadır. Samlar, bu ülkelerde de yaklaşık olarak aynı dönemde (sırasıyla 1989, 1996 ve 2010)  temsili organlarına kavuşmuşlardır 

Yukarıdaki kısa Avrupa turundan çıkan tablo, zengin dünyadaki ulus-altı düzeyde gözlenen ayrışma hareketlerinin geçici veya tek tek ülkelere mahsus fenomenler olmadığını, belli bir zaman diliminden beri bütün gelişmiş ülkelerde giderek artan biçimde gözlenebildiğini gösteriyor. Eminim ki bu yazıda anılan ve anılmayan Avrupa ülkelerinde yaşayan okurlar, kendi bulundukları ülkelerde bu eğilimle uyumlu çok daha ayrıntılı ve çok daha ilginç örnekler sunabilecek durumdadırlar.  
***

Dünyanın yoksul ve yarı yoksul ülkelerine gelince, oralardaki durum da zengin ülkelerdekinden çok farklı değildir. Bunu bütün ülkeleri tek tek incelediğim için söylüyor değilim. Böyle bir iş tek tek kişilerin boyunu aşar. Fakat böyle olması, tek tek kişilerin bazı genel eğilimleri gözleyebilmesinin önünde engel oluşturmuyor. Nitekim, isteyen herkes Tibet’ten Hırvatistan’a kadar uzanan ve büyük bölümü Sovyetler Birliğinin nüfuz alanına denk gelen bölgenin son yirmi yıldır mezhep ve etnik çatışmalarla kırılıp döküldüğünü rahatlıkla gözleyebilir. Her gün yeni kimlikler ve cemaatler belirmekte veya eskiler kendi içinde bölünmektedirler. Keza, daha güneydeki şeritte yer alan, Pakistan’dan başlayarak İran ve Türkiye üzerinden Fas’a kadar uzanan bölgedeki (Büyük Ortadoğu) ayrışma ve cemaatleşmeleri izlemek de zor değildir. T.C.nin yeni-Osmanlıcı dış politikasının da katkısıyla günlük olarak izliyoruz; kırılıp dökülmeyen devlet kalmadı gibi. Daha güneydeki Afrika’da ise ayrışma ve çatışmalar artık kabile düzeyine inmiş durumda. 

Kısacası, zenginiyle, yoksuluyla dünyanın bütün ülkelerinde ulus/devlet altı düzeyde belli bir ayrışma ve cemaatleşme eğilimi gözleniyor. Bu, etkilerini kabaca son yarım yüzyıldan beridir giderek daha açık biçimde hissettiğimiz küresel bir eğilimdir. Dolayısıyla, kendileri de aynı eğilimin etkisindeki zengin ülkelere ait gizli servislerin komplolarıyla izah edilemez. Bir önceki yazıda göstermeye çalıştığım gibi, sosyalleşmenin çerçevesindeki değişmelerle ilgili sosyolojik ve tarihsel bir süreçtir. Bunu, içinde bulunduğumuz dönemin tarihsel-sosyolojik eğilimi olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. 
***

Bu tür dip akıntılarının siyasete etkisi bire bir ve doğrudan olmaz. Çoğunlukla dolaylı, bazen de fark edilemeyecek ölçüde küçük biçimlerde gerçekleşir. Söz konusu eğilimin Kürdistan’a ve Türkiye’ye olan etkileri de bu niteliktedir. Hem fark edilmeleri zordur hem de politik stratejiye yerleştirilmeleri bilinçli bir çaba gerektirir. Gelecek yazıda buna ilişkin birkaç tespit yaparak konuyu noktalamaya çalışacağım. 
2014-09-02


-------------------------------------------
(*) Bkz. “Muhacirlikten Etnik Gruba mı? İsrail Örneği”, Dönemeç Yazıları, Vate Yayınları, İstanbul, 2011 içinde ss. 163-169 

28 Ağustos 2014 Perşembe

TALANIN BAŞ TACI...



TALANIN BAŞ TACI

Haci Cirik / Fezali

Hırsız başı, baş tacı talanın
Yoluna halılar kondu serildi.
Buyruğa eğilmiş makam bulanın
Devletin nimeti sundu verildi.

Yalanı söyleyen soydukca acı
İliğine deydi okların ucu
Alkış çalar buna, anası bacı
Cehennem azabı yundu serildi.

Korunmak içinmiş korkunun adı
Sıralar olancık gemiyi yatı
Hesabı sorulmaz bulunsa kadı
Alevler ateşler söndü silindi.

Fezali aşk olsun hesap sorana
Haksıza vallahi karşı durana
Nimetler dağıldı yakın yarene
Bu gerçeği halklar gördü gülündü.

Erdoğan’ın CÜLUSU!




Dr.İsmet Turanlı

 Erdoğan’ın CÜLUSU Osmanlı devrinde Padişahların Cülusunu hatırlatacak herhalde. Senelerdir yazıyorum. Yaptığı hizmetlere rağmen TEKADAM olma arzusunun kendisine ve millete tehlikeli  devirler yaşatacağını korkarak izleyeceğimizi yeniden hatırlamak ihtiyacını hissettim. Ben yanlız bu tehlikeden bahsetmiyorum. Bir çok saygın köşe yazarıda ayni endişeyi dile getiriyorlar. Daha ilk CÜLUS gününde böyle kolloosal (Hugh) seramoni yapılmasını istemesi tehlikenin ilk adımlarından olabilir. İngiltere kralı gibi birde atlı suvari kafilesi karşılamada yer alacakmış.Acaba 30 bin kişinin katılması, ikinci derecedeki yabancı konukların refakat etmesi onu tatmin edecek mi? Artık onun mitinglerdeki naralarını, monologlarını duymayacağız umuduna kapılımştım. Şimdi şehir şehir dolaşıp milleti yine işinden gücünden edip kendisini sıcakta, ayakta dinlenmesini dayatacak.Bu derece Hırsı tarihte bazı hükümdarlarda görmüştük. Bu ne hısrtır ki, hergün kendisini gündem yapmak, hergün millete monologlarını dinlemeğe mecbur etmekle hangi demokratik prensibe hizmet etmiş oluyor. Millet kelime, kelime onun övünmelerini biliyor. IMF borcumuzu ödedik, hatta borç veriyoruz. 17 bin kilometre çifte yol yaptırdım. Benim valim, benim bakanım v.s.milletin emrindedir, hizmetindedir. Kaç hava alanı, kaç hastane, kaç adliye sarayı yaptırdığını anlatacak. Hüseyin Çelik gibi meddahlarıda süsleyip, püsleyip televizyonlarda gazetecilere duyuracaktır. Hiç bir kıskançlık duygusu taşımadığım halde kendimi tarihteki Napolyonun, Musoloninin, Hitlerin , İsmet paşanın merasimde duruşlarını haırlattı.

Bu pompöz seramoni tarihe mühim bir olay olarak geçmeyecektir. Hele hele bir de MEHTER takımı eksik olunca. Bu bando savaşta yeniçerileri savaşa motive etmek için, düşmanlara karşı  katletmek için kışkırtmakla görevli olmuştur. Yurtta sulh, cihanda sulh Mehter takımının müziği ileolmaz. Beethoven’in, Şiilerin Dokuzuncu senfonisi ile mümkündür. Mehmet Akif’in islamik şiirleri ile değil, Tevfik Fikretin ‘’ Vatanım ruyi zemin, milletim nevhi beşer’’ şiiriyle, Yunus’un şiirleri ile mümkündür.

Bir siyasi hayatını hep Türkiye de geçirmişse, hiçbir yabanı dil bilmedimi böyle gülünç seramoniler isteyebilir, kendini gülünç duruma sokar.Sanki dünyada ilk defa böyle bir seçimi müteakıp demokrasi gerçekleşiyor.Bu ne kibir, bu megalomanca kendini insan üstü bir varlık göstericiliği. İnsan üzülmekten kendini alamıyor. Yabancıların ‘’Ne oluyor bu Erdoğan’a ?’’ sorusuna cevap vermek zorunluğunda kalınca.

Erdoğan bütün bu gayretlerine rağmen ne Robotskideki katliamdan sorumlu olduğunu, bakanları ile işlediği rüşvet suçlarını unutturamaz. Bu gün Türkiyenin bütün komşuları ile kanlı bıçaklı olduğunu gizleyemez. Kıbrıs ve Yunanistandaki Rumlarla, Mısırla, Suriye ve İsraille, Maliki Irak’ı ile, Doğuda Acemler ve Ermenilerle düşmanlık yaşanmıyor mu?

Mitinglerde aksi fikirde olan siyasilere, yazarlara, sanatkarlara yaptığı hakaretler elbette onun pozitif hanesine yazılacak saygınlık olamaz. Tarih göstermiştir ki böylesi Padişah tarzı yaşama özenenlerin sonu hiç hayırlı olmamıştır. 3 cü havaalanına Erdoğan ismi verileceğine göre, çok geçmeden Atatürk ismindeki yer isimlerine sayı olarak fark atar.

Fehmi Koru Davutoğluna nasihatte bulunuyor. Benimde Mesut Yılmazla bir hatıram var. Uçakta ön sırada birlikte oturuyorduk. Dışişleri bakanı olmuştu. Dedim ki’’ Amcanız İzzet Akçalıyı tanımıştım. Efendi bir insandı. Sizden ricam etrafınızla istişareyi ihmal etmeyin. Bakın bakan arkadaşınız Mükerrem Taşçıoğlu(Talebeliğinden tanıyorum. Talebe birliği başkanı idi) bakanlıkta bir problem hakkında konuşmaların sonunda kendi dediğine itiraz olmuyormuş. Halbuki Turizm bakanlığına geldiğinde Turizm hakkında hiç bilgisi yokmuş ‘’ Yılmaz ve eşi gülmekten kendilerini alamamışlardı. Çünkü Bakan olunca bizde insanlar bakanlıklarına en akıllı şahsiyet oluyorlar. Erdoğan’da artık Türkiye de en akıllı insandır. Allah aklını artırsın ama Fehmi Koru’nun dediği gibi ‘’Padişahım senden büyük Allah var!.’’ İnsanlar böbürlenince ne kadar gülünç oluyorlar değil mi.?

Bir başka anımda oldukça gülünçtü. Geçmişte sınıf arkadaşlarımdan bazıları bakanlık koltuğuna oturmuşlardı. Günün birinde bakan olan  bir arkadaşımı  ziyarete gittiğimde yerinde yoktu. Fakat sekreteri yakında geleceğini söyledi . Kısa bir müddet sonra bakanlıkta ziller çalmağa başladı. Alarmı var diye sorduğumda,’’ Hayır, bakan bey ayağını bakanlıktan içeri attı!’’ dediler. Bakan olanlar o andan itibaren, parası çok olanlarda paraları kadar akıllı olduklarını zannetmeğe başlarlar. Ben ne bakan oldum, neden param çok olduğu için çok şükür mütevazu kalmakla yetindim.


Köln. 26.08.14   


27 Ağustos 2014 Çarşamba

Konumuz: Demokrasi...





Demir Bilgin

Konumuz, demokrasidir. Politikada, devlet yönetimlerinde, her türlü sorunun ”çözücü” anahtarı olarak gösterilen, demokrasi gerçekte nedir, ne anlama geliyor? Bu yazı, bu soruya yanıt bulma yazısıdır. Politikada, herşeyin birbirine karıştırıldığı bu dönemde, demokrasi kavramı üzerinde tekrar durmak ve bu politik kavramı masaya yatırarak tahlil etmek, bir zorunluluk olmuştur. Tekrar soruyorum: Demokrasi nedir?

Grekçeden, demokratia'dan gelen demokrasi, halk egemenliği olarak tanımlanıyor. Demos, halk ve kratos'ta egemenlik oluyor. Tüm politik sorunların çözümünde anahtar olarak gösterilen demokrasinin sözcük anlamı budur.

Demokrasinin, Grekçe olarak sözcük anlamı budur ama Eski Yunandan bugünlere kadar demokrasi, tarihsel olarak ve sosyo-ekonomik yapılara göre değişik anlamlar kazanmıştır. Sınıflarla birlikte oluşan devlet ve yönetim biçimi olan demokrasi, hep ezenlerin, hep iktidarı elinde bulunduranların demokrasisi olmuştur. Köleci toplumda, köleci demokrasi. Feodal toplumda, feodal demokrasi. Kapitalist toplumda, kapitalist demokrasidir. Bu sınıflı toplum yapılarını incelediğimizde, hiç birisinde, demos artı kratos yani halkın egenenliği olmamıştır. Bu toplumlarda, hep, ezenlerin, sömürenlerin, özel mülk sahiplerinin ”demokrasisi” oldu. Örnek olsun, köleci toplum: Köleler ve köle sahipleri. Burada hakimiyet yalnızca köle sahiplerinin elindeydi.

Feodal toplum: Büyük toprak sahipleri ve kendisine bağlı köylüler. Burada egemenlik yine, büyük toprak sahiplerinin elindedir.

Feodalizmin yıkılıp, yerini kapitalist sisteme terketmesiyle oluşan demokrasi, gene burjuvazinin hakimiyet biçimi olmuştur. Bu da, sermaye sahiplerinin ”diktatöryası” demek oluyor. Kapitalist toplumun bu diktatöryası, biz ezilenlere, işçi sınıfı ve müttefiki emekçi kitlelere, büyük bir demegoji ile, ”demokrasi” diye, sunuluyor.

Peki, anayasalarında yer alan demokratik haklar ne oluyor, diye sorulabilir.

Doğrudur, kapitalist / emperyalist ülkelerin anayasalarına baktığımızda, kâğıt üzerinde yazılan, bazı demokratik hak ve özgürlüklere dair maddeler vardır: Parti kurma özgürlüğü, grev, gösteri yapma özgürlüğü, fikir özgürlüğü gibi. Tüm bu maddeler; ülkede, emek – sermaye çelişkisi yükseldikçe ve sömürücü düzenleri için bir tehlike ortamı yarattıkları görülürse, sermaye sahipleri ve onları temsil eden yapı, hemen bu hakları gasp eder, yok eder. Bu anlamda demokrasi, bir iç savaş hali oluyor. Sınıfsal mücadele, emek – sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişkilere göre ”demokrasi” oyunu oynanıyor. Bu açıdan, burjuva demokrasisi, her zaman, özel mülk sahipleri için bir cennet, sömürülen emekçi cephesi için bir cehennem olmuştur.

Buraya kadar çıkan noktalar vardır:

Bir: Eski yunandan bugüne kadar ”genel demokrasi” yoktur. Demokrasi, sınıflardan bağımsız, sınıfsal üstü bir yapı değildir.

İki: Demokrasi, bir devlet durumudur. Kapitalist devletin demokrasisi, diktatörlüktür.

Üç: Demokrasi, ”azınlığın çoğunluğa tabi olması” değildir. Demokrasi, özel mülk sahiplerinin, işçi sınıfı ve müttefiki emekçilere karşı bir dikta yapısıdır.

Dört: Demos artı kratos yani ”halk egemenliği” sınıflara geçişle birlikte bitmiştir! Ne köleci toplumda, ne feodal ne de kapitalist / emperyalist toplumda ”halkın egemenliği” yoktur. Olmamıştır.

Beş: Demokrasi, aynı zamanda, kavram olarak bitmiştir. Eğer bir sözcük, önüne sıfat almadan, kullanıla-mıyorsa, bu sözcüğün bitişi demek oluyor: İslami-demokrasi(!); Hiristiyan - demokrasi; Orta-demokrasi; İleri-demokrasi...Tüm bu sıfatlar, demokrasi kavramının bitişini gösteriyor.

Ben de konuyu bitiriyorum ve sonuç var: Demokrasi, sınıflardan ayrı, sınıfsal üstü bir yapı değildir. Demokrasi bir devlet durumudur. Devlet sınıfsaldır. Devletin yani sınıfların olduğu ülkelerde genel anlamda demokrasi olmaz ve hiç olmamıştır.

Demokrasi, katılımdır. En büyük katılım, sosyalizmdir / komünizmdir. Bunun ötesi demagojidir.

26 Ağustos 2014 Salı

Ortadoğu’nun Ufalanma Süreci-4






Cemil Gündoğan
cemil_gundogan@yahoo.se

Sosyalleşme Süreçlerinin Etkileri


Bir devletin sınırları içindeki yerel kültürlerin daha üst ve standart ilan edilmiş bir kültür adına ve bazen de onun içinde eritilmesini öngören entegrasyon, yükselen uluslar döneminin tarihsel-sosyolojik eğilimiydi. Bu eğilim, önceki yazıda belirttiğim gibi, bir süredir yerini bir başkasına bırakıyor: Kıtasal/küresel düzeydeki entegrasyona eşlik eden ulus-altı düzeydeki çözülme eğilimi. Bu bir cemaatleşme eğilimidir. 

Bu eğilim değişik açılardan ele alınarak incelenebilir. Konunun tarihsel bağlamına değinmiştim. Değinilmesi gereken en az iki boyutu daha var: sosyalleşmeyle olan ilişkisi ve global karakteri. 
Sosyalleşme, bir insanın, içinde yaşadığı toplumdaki egemen toplumsal ve kültürel normları edinmesi sürecine verilen addır. Sosyalleşme mekanizmalarını inceleyen sosyologlar, bir çocuğun sosyalleşmesindeki ilk halkayı oluşturan aile, akrabalar, komşular gibi yüz-yüze ilişkilerin konusunu oluşturan topluluklara birincil grup adını verip bunları okul, meslek, cami, kilise, ulus gibi daha geniş ilişki sistemlerinden ayırmışlardır. Bu ayırımı izleyerek şunu söyleyebiliriz ki, birincil grup, bugün de genel hatlarıyla dünkü çerçeveler içinde işlemektedir. Çocuğa aktarılan şeylerin içeriği değişikliğe uğrasa da edinim mekanizmaları aşağı yukarı eskisi gibi kalmaktadır. Buna karşılık birincil grubu kuşatan sosyalleşme sistemlerinin ve mekanizmalarının çerçevesi günümüzde dikkat çekici değişikliklerden geçmektedir. Cemaat, bu noktada önemli bir çerçeve olarak belirmektedir.  
***

Başta okul olmak üzere, gazeteler, televizyon, reklam,  spor gibi kurum ve kuruluşlar aynı zamanda sosyalleşme mekanizmalarıdır. Tek tek bireylere kendilerini daha geniş birlikler içinde tasavvur etme imkânı sağlarlar. Bu mekanizmalar, söz konusu işlevlerini, kendilerinin kuşattığı veya kendilerini kuşatan sistemlerle etkileşim halinde ve belli çerçeveler içinde icra ederler.  Devlet bu çerçevelerden biridir. Çoğu durumda devlete denk gelen ulus bir diğer çerçevedir. Daha doğrusu ulus, son birkaç yüzyılda sosyalleşme sistemlerine çerçeve sunan muhtemelen en etkin düzeydir ve bu bazı mekanizmalar yoluyla gerçekleşir. 
Okul bu mekanizmalardan biridir. Belli bir toprak üzerinde yaşayan insanlara, aslında aynı ulusun mensupları olduklarını öğreten ve bu şekilde kurgulanmış bir toplumla (ulusla), o topluma mensup bireyler arasındaki ilişkiyi bir ölçüde şiddet de içeren indoktrinasyonla tesis eden esas kurum okuldur. Okul denilen makinanın bir ucundan farklı niteliklere sahip benzemezler olarak girer, öbür ucundan aynı ulusun benzeşmiş mensupları olarak çıkarız. 
Bir diğer aşılayıcı kurum ordudur. Mecburi askerlik, sadece savunmayla veya savaşla ilgili bir kurum değildir. Bunlardan fazla olarak ulus inşasıyla ilgilidir. Bu kurumun da bir ucundan değişik lehçeler, ağızlar veya diller kullanan ve kendi köyü, sülalesi, aşireti ve belki tarikatı dışında kendisini içinde tahayyül edebileceği bir ortaklık alanı tanımamış olan köy delikanlıları olarak gireriz; diğer ucundan ulusun kullandığı standart dili konuşan, yazan ve kendini daha büyük bir ailenin, yani ulusun mensubu gibi hisseden eden “vatandaş”lar olarak çıkarız. Okullarda “Yurttaşlık Bilgisi” dersi alma fırsatı bulamamış gençler, bu eğitimlerini askerdeyken sopa marifetiyle tamamlarlar. Bu nedenle temel eğitim sisteminin henüz yaygınlaşamadığı ilk dönemlerde, askerlik kurumu uluslaşma bakımından okuldan daha önemli bir yer tutmuştur. 
Ulusal okullar kurma olanağı bulamayan kuzey (Türkiye) Kürtleri gibi topluluklarda da benzer bir durum söz konusudur. Gerilla, illegal ulusal örgütler ve onların çeperindeki legal veya yarı-legal oluşumlar, ulus’u sosyalleşme çerçevesine dönüştüren bir işleve sahiptirler. Bütün milliyetçilik karşıtı söylemine karşın PKK’nin ve onun kontrolündeki kurumların Kürt ulusuna eleman üreten bir fabrika gibi işlemesi, bu sosyalleşme mekanizmasıyla ilgilidir. 
Medya, anılmaya değer bir diğer kurumu oluşturur. Hepimiz aynı gazetelere, radyolara, internet sayfalarına, televizyon ekranlarına vs. bakar, okur, dinler veya seyrederiz; buralarda yer alan aynı kişilere, aynı mekânlara ve aynı olaylara sevinir, üzülür, hiddetlenir, hüzünlenir veya kinimizi bileriz. Bu durum,  ezici çoğunluğu birbirlerini tanımayan ve ileride de tanıyamayacak olan insanlar arasında bir ortaklık alanı oluşturur ve bu kişileri hayali bir ailenin sanki ezelden beri tanışıyorlarmış gibi hisseden mensuplarına dönüştürür. Ve medya bu işi her gün yeniden yapar. Öyle ki, bir süre sonra, sözü edilen ortaklığın aslında hayali bir ortaklık olduğunun farkına bile varamaz hale geliriz. Bizleri içine alan ilişki sistemi “somut”laşıp “doğal”laşır. 
Öte yandan ulus’un tarihçileri, bu ilişkinin aslında ta ilk çağlardan beri var olduğuna dair teoriler icat ederek; dilbilimcileri bu birliğe ruhunu veren şeyin, dünyanın en eski dillerinden biri olan ulusal dilimizdeki asalet olduğunu vaz ederek söz konusu “doğal”lığa ilişkin algılarımızı, sezgilerimizi ve hislerimizi “bilimsel” doğrulara veya aksiyomlara dönüştürmeye çalışırlar. 
Bu ve buna benzer mekanizmalar ve süreçler sonucunda ulus inşa edilir.  Böylece birbirlerini hiç tanımayan insanlar,  Yaşar Kemal’in İnce Memed’indeki esmer oğlana hayıflanır, Mehmet Şexo’nun Ay le Gule’siyle hüzünlenir, Zeki Müren’in sesiyle mest olur, Şivan’ın şarkılarıyla coşar, bayrak önünde hazır ola geçer, ulusal marşı dinlerken vecde girerler vs. Değişik uluslarda bu işlevi gören kişilerin, mekânların, olayların vs. isimleri değişir, ama bu sembollerin gördüğü işlevler değişmez. Örneğin, Türklerde Atatürk olan, Kürtlerde Apo’ya veya Barzani’ye dönüşür, Perulularda İnka olan, Irak Araplarında Babil’e dönüşür, Ermenilerde Ararat olan Yahudilerde Siyon’na dönüşür, Finlilerde Kalevala olan Farslarda Şehname’ye dönüşür... Fakat anılan sembollerin gördükleri işlev değişmeden kalır: Birbirini tanımayan insanların aynı hayali ailenin mensupları gibi hissetmelerini sağlayan sistemin düğüm noktalarını oluşturmak. 
***

İşte bu tür süreçlerden geçerek oluşan ulus adlı sosyal birim, o kadar güçlü bir sosyalleşme çerçevesine dönüşmüştür ki onunla rekabet halindeki bütün ilişki sistemleri ve birimler (tarikatlar, aşiret, hemşerilik, sınıf vs.) ya kavgayı kaybetmiş ya da ulusal çerçeveye adapte olarak yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmışlardır. Komünizm ve din gibi, tanımları gereği uluslar-üstü nitelikler taşıyan hareketlerin, ileriye doğru yaptıkları her hamlede ulus çerçevesine doğru geri bir adım atmak durumunda kalmaları, bunun bir ifadesidir. Nitekim, Marx döneminde bütün ülkelerdeki proletarya hareketinin ortak ve doğrudan komuta merkezi olarak tasarlanmış olan I. Enternasyonalin, tek tek ülkelerdeki komünist partilerinin ipleri ele geçirdiği yeni bir enternasyonalizm sistemine doğru evrilmesi, topu topu 20-30 yıllık bir zaman diliminde gerçekleşmiştir. 1910’ların sonlarındaki tek ülkede sosyalizm tartışmalarının, eski sistemin pratikte mezara gömülmesinden sonra yaşanmış olması bir tesadüf değildir.  
İslamcı hareketlerin ve tarikatların, ulusal çizgiler etrafında şekillenmeleri veya bir aşamadan sonra buna zorlanmaları, bir diğer çarpıcı örnektir. Gülen Cemaati ana damar itibarıyla Türkçüdür örneğin, Hizbullahçılık aynı çerçevede olmak kaydıyla İrancıdır, Wahabilik Suudidir, Şafiilik ise (Türkiye’de) Kürt’tür. Cemaleddin Afgani gibi düşünce ve eylem adamlarının geliştirdiği uluslar-üstü Pan-İslamizm hareketi dahi, kurucuları henüz hayattayken Osmanlı, İran veya Arap partikülarizmine toslamıştır. Örneğin, Afgani, kendisi gibi pan-İslamist olan II. Abdülhamit tarafından Saray’a davet edilmişti, ama orada danışman olarak mı, yoksa rehin olarak mı tutulduğu hâlâ bir tartışma konusudur. Mümtaz’er Türköne’nin doktora tezi İslamcılık üzerinedir. Temel tezlerinden biri nedir bilir misiniz? Pan-İslamcılığın ancak Türk işi bir şey olabileceği. Türköne, Pan-İslamizm türü bir hareketin o dönemde ancak Türkler tarafından geliştirilebileceğini göstermeye çalışır ve bu işin patentini Afgani’den alarak Namık Kemal ve arkadaşlarına verir. Konunun uzmanı olmadığım için patentle ilgili iddia hakkında bir şey söyleyemem. Ancak isminde “pan” bulunan evrenselci bir şeyin, daha doğuş anında Türklük gibi partikülarist bir şeyle ilişkilenmek durumunda kalmasındaki tersliği görebilmek için bir şeyin uzmanı olmam gerekmez. Günümüzün en evrenselci dinci hareketi muhtemelen El-Kaide’dir, ama bu örgüt bile çoğu kez ya Afganistan’daki ya da Suudi Arabistan’daki iktidar eylemiyle ilişkili olarak izah edilmektedir.  
***

Ulus’un sosyalizasyon süreçlerine ve mekanizmalarına nasıl güçlü bir çerçeve sunduğuyla ilgili çok şey yazmak mümkün. Fakat tek başına bu ilişkiyi anlamak, bugün çevremizde olup bitenleri anlamamıza yetmez. Zira ulusun bu konumu, içinden geçtiğimiz dönemde gerilemekte ve onun yerine cemaat sosyalleşme süreçlerine giderek artan oranda çerçeve sunmaya başlamaktadır. Bu durum, tarihsel-sosyolojik nitelikte olduğunu belirttiğim küresel eğilimin sosyolojik ayağını oluşturmaktadır.
Böyle olduğu içindir ki bugüne kadar “ulusal” diye nitelediğimiz pek çok şey giderek “cemaat” zemininde anlam kazanmaya başlamaktadır. Bir örnek olarak “ulusal ihanet” kavramına bakabiliriz. Eskiden ulusal ihanetle kastedilen şey, neredeyse bütün Türkler için güneş kadar açıktı: Türklerin ve Türkiye’nin menfaati karşısında bir başka milletin veya toplumsal grubun yanında olmak veya onlara sempati göstermek. Ve bu, bir Türk için düşünülebilecek en büyük utanç veya suçlardan biriydi. 
Peki, bugün durum hâlâ eskisi gibi midir? 
Bu soruya tereddütsüz evet cevabı vermek zordur. Birbirlerinin gırtlağına sarılmış durumdaki Asyatik Türklerle Avrupai Türkler(*) için ulusal ihanet her zaman aynı şey değildir artık. Birinci cemaate göre, örneğin General Sisi’yi kınamamak ulusal bir ihanettir. Karşısındaki cemaat ise, Sisi’yi kınamak bir yana, onun Mısırdaki İhvan cemaatine yaptıklarını az bile bulur. Beşar Esat’ın katliamlarına karşı tavır konusunda da benzer bir durum söz konusudur. Bir taraf Esat rejimini yıkmak için legal veya illegal her yola başvurmayı ulusal çıkarların korunması olarak anlarken, diğer taraf bu çalışmaları sabote etmeyi Türkiye’nin ulusal çıkarlarını savunmanın bir gereği sayar. 
Aynı şekilde, bugün, Avrupai Türkler için, Türkiye ile söz gelişi Polonya arasında oynanacak bir milli maçta Polonya’nın şık bir golüne “Bravooo!” diye tezahüratta bulunacak olan kahvehanedeki bir seyircinin ulus’a yapacağı ihanet, kendi cemaatlerine mensup bir sanatçının, karşı cemaatin lideri olan Erdoğan’ın iftar sofrasında görünmesinin oluşturduğu ihanetin yanında çok çok hafif kalacaktır. Belirtmeye gerek yok ki, bunun tam tersi de aynen geçerlidir. 

Ulus’un sosyalleşmeye sunduğu çerçevede yaşanan bu değişmeyi, dün ulusal tahayyüller yaratabilme kapasitesine sahip sembollerin bugün bu niteliklerini yitirmeye başlamalarından da anlayabiliriz. Mesela Bülent Ersoy’un ameliyatı ya da Hülya Avşar’ın sevgili değiştirmesi, dün rahatlıkla “Edirne’den Kars’a kadar” bütün insanları aynı hararetle tartışmaya sevk edebilen bir olaya dönüşebilirdi. Ama bugün böyle olması zordur. Hiç kuşkusuz bugün de “Edirne’den Kars’a kadar” insanları büyük bir hararetle tartışmaya sevk edebilen bazı semboller üretilebilir; ama  kabul edelim ki bunların sayısı ve etkisi belirgin biçimde azalıyor. Artık pop-starlar dahi, daha gençlerin önemli bir bölümüne ulaşamadan kaybolup gidiyorlar. Bu durum, yeni pop-starların daha yeteneksiz veya daha birikimsiz olmalarından kaynaklanmıyor herhalde? 
Muhakkak ki bu değişimin birden fazla sebebi vardır. Burada bizi ilgilendiren sebep, sosyolojik plana ait olanıdır. Ulus-altı düzeyde yaşanan ayrışma ve kırılmalar, bu tür sembollerin, eskiden olduğu gibi, bütün ulusu kucaklayabilecek ortak tahayyüller yaratma gücünü kısıtlamaktadır. Sosyolojik sebep budur. Ve böyle olduğu içindir ki bir zamanların efsanevi şarkıcısı Şivan, müziğini sevsin veya sevmesin bütün Kürt ulusalcılarının ortak idolü olabilirken, bugün sadece kendi müziğini sevenleri dalgalandırabilen normal bir müzisyene dönüşmüştür. Türkiye Kürtlerinin bütün tarihleri boyunca yaratabildiği en etkili ve kapsayıcı sembol olan Apo ise Kürtlerin en az yarısının nefret nesnesi olmaktan kurtulamamaktadır. 
Makro ve mikro düzeydeki bu örnekler, farklı cemaat mensuplarının ulus’tan farklı şeyler anlamaya veya hissetmeye başladıklarını gösterir. Herkesin kabaca aynı şeyi anladığı ve hissettiği eskinin mutlak ve elle tutulur somutluktaki ulusunun yerinde yeller esmektedir. Eski ulus tahayyülü zayıflamakta, buna karşılık cemaat tahayyülü güçlenmektedir. Bu, sosyalleşmenin eski çerçevesinin değişmekte olduğunu gösteriyor. 
***

Bazı okurlar, Avrupai Türklerle Asyatik Türkler arasındaki ilişkilere dair verilen örneklerin Türkiye’deki özel bir dönemde oluşmuş geçici bir gerginliğin tezahürleri olduğunu, buradan sosyalleşme zeminleri ve çerçeveleriyle ilgili kalıcı sonuçlar çıkarmanın yanlış olacağını düşünebilirler. 
Gerçekten de Türkiye’de değişik toplumsal gruplar arasındaki ilişkilerin aşırı biçimde gerginleştiği dönemler olmuştur. Demokrat Parti iktidarının son yıllarındaki kutuplaşma veya 1970’lerdeki sağ-sol kutuplaşması gibi. Ancak bu kutuplaşmaların hiçbiri, ulusal düzeyde gerçekleşen bir gevşeme eşliğinde yaşanmamıştır. Bu nedenle o kutuplaşmalar, bugünkülerden farklı olarak birer iç çatışma olarak kaldılar, yani ulusal çerçevenin dışına taşamadılar ve koşulları ortadan kalkınca da ya yok oldular ya da oldukça zayıfladılar.
Buradaki farkı anlamanın en kolay yollarından biri, tarafların ulusal meselelerdeki reflekslerine bakmaktır. Mesela bu kutuplaşmalardan birine denk gelen Kıbrıs işgali sırasında, Perinçek grubunun küçük karşı çıkışı hariç tutulursa (ki bu grubun elli yıllık karanlıklarla dolu tarihindeki iki onurlu işten biridir; diğeri, 12 Mart mahkemelerinde Kürtlerin kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkının varlığını DDKOlu sanıklardan bile daha açık ve net bir şekilde savunmuş olmalarıdır) kutplaşmanın iki tarafında yer alanların ikisi de işgali büyük bir hararetle destekledi. Kıbrıs’ı işgal harekâtı esnasında askerlik şubelerinin önünde tertiplenen “Beni de askere al!” mitinglerinde hem sağcılar hem de solcular yer alırdı. Yalçın Küçük gibi dönemin önde gelen solcularından birinin yazılarında bugün bile Kıbrıs kahramanlıklarını anlatarak ömür tüketmesi de aynı tecrübeyle ilgilidir. 
Kısacası, o günkü ayrışmada, kamplaşmanın tarafları birbirleriyle kavga etseler de ulusal sorunlarda beraber hareket ederlerdi. Ulusal semboller iki taraf için de hâlâ bağlayıcıydı. Böyle olduğu içindir ki, o günlerde, mesela Rauf Denktaş ve arkadaşlarına Rumlara karşı sabotaj örgütlesinler diye silah taşıyan devlete ait bir tırın önü, devlette etkin başka bir Türk grubu tarafından kesilip deşifre edilmezdi. Böyle bir şey düşünülemezdi bile.  Ama bugün, cemaatin biri Suriye’de Kıbrıs’takine benzer sabotajlar düzenlesinler diye İslamcılara silah taşırken, onun karşısındaki cemaat, silah taşıyan tırları deşifre etmek için hapis yatmayı bile göze alıyor. Dün Kıbrıs’ta Rum doğramak için “beni de askere al” diye hançeresini yırtan güruh, bugün “Doğu’da askerlik yapmamak” için sahte rapor alırken, rüşvet verirken veya yurt dışına kaçarken izdihamdan birbirini çiğniyor. 
Bir örnek de Kürtlerden verelim isterseniz: Genel hatlarıyla Kurmanc-Soran ayrımına denk gelen Barzani cemaati ile Talabani cemaatinin, ya da Öcalan cemaati ile onun karşısındaki PKK düşmanlığıyla karakterize olan Kürt milliyetçisi cemaatin “ulusal ihanet”ten aynı şeyi anladıklarını söyleyebilir miyiz bugün? Oysa dün, “ulusal ihanet”, bu cemaatleri oluşturan insanlar açısından tek bir manası olan açık bir kavramdı. Bugün, o eski mutlak anlamını yitirmiş olması nedeniyle, tarafların birbirlerini ulusa ihanet etmekle suçlarken sıraladıkları argümanlar, ulusal ihaneti kanıtlamaktan çok, ulusal ihanet kavramının eski mutlak anlamını yitirdiğini kanıtlamaktadır sadece. 

Örnekleri arttırmak mümkündür. Bütün bunlar, günümüzün cemaatleşmelerini ve bunlara dayalı gerginlikleri, dün yaşanan bazı sert kutuplaşmalarla aynı nitelikte olgular olarak yorumlayamayacağımızı gösteriyor. 
Özetle, ulus hâlâ sosyalleşmenin en güçlü çerçevelerinden birini oluşturmakla birlikte, bir pörsüme sürecine girmiştir. Ulusun, bir çerçeve olarak, dünkü sert, mutlak ve buyurgan nitelikleri gevşemekte veya buharlaşmaktadır. Buradan doğan boşluğu insanların kendilerini içinde tanımladıkları veya hayal ettikleri başka sosyal biçimler ve birimler doldurmaktadır.  Cemaat, bunlardan biridir ve onun eski ulusal çerçeveyle uyumu emredici olmaktan giderek uzaklaşmaktadır.  
***

Peki, ulusun işi bitti mi?
Kesin olarak hayır. Burada anlatılan tarihsel-sosyolojik bir eğilimdir, her durumda dakik biçimde işleyen bir kanun değil. Bir eğilim demek, geniş ölçeklerde gözlenme imkanı sunan nedensel bir mekanizma demektir. Dolayısıyla mekanizmanın öngördüğü ilişki, bazı yerlerde kâmile ererken, diğer yerlerde daha işin başlangıcında olabilir, daha başka yerlerde ise henüz doğru dürüst belini doğrultmadan değişik kanallara sevk edilebilir. Ve bütün bu durumların siyasi plandaki etkileri birbirlerinden farklı olur. Dolayısıyla bir eğilimden, herkes ve her zemin için geçerli mutlak sonuçlar çıkarmak işi karikatürleştirmek olacaktır. Ulus, kestirilmesi zor olan bir süre daha olayları sürükleyen çerçeve olmaya devam edecektir. 
Öte yandan, ulusun pörsümesi, bu pörsümeden doğan boşlukların mutlaka cemaat tarafından doldurulacağı anlamına gelmez. Cemaat, özellikle de kültürel ayrılıklara denk gelen tarihsel cemaatler şu anda gözlediğimiz en baskın alternatiflerdir, ama tek alternatif olduklarını söylemek doğru olmaz. 
Dahası, cemaatler de ulusa dönüşebilirler. Bunlar, biribirlerini mutlak dışlayıcı çerçeveler olarak tanımlanamaz. 
Nihayet, cemaatlerin söz konusu boşluğu doldurabilme kabiliyetleri farklıdır. Örneğin, Gülenciler de, Şiiler de, Fenerbahçeliler de birer cemaattir. Fakat bunların her birinin sunduğu sosyalleşme çerçevesi farklı olduğu gibi, ulusun pörsümesinden doğan boşluğu doldurma kabiliyetleri de büyük farklılıklar gösterir.
Çünkü anılan kabiliyeti etkileyen çok sayıda faktör bulunuyor. Cemaatin politik alanda tuttuğu yer, önemli dış aktörlerle ilişkisi, cemaatin davasını sürükleyen elitin niteliği, bu elitin sahip olduğu sermayenin Bourdieucu manada gücü ve bileşimi, bu elitin kazanmayı umdukları ile bunun karşılığında ödemesi gereken bedel arasındaki ilişki, cemaatin kendi dilini ve mücadele repertuvarını oluşturabilme yeteneği ve mobilizasyon olanakları, cemaatin iç bütünlüğünü (yeniden) üreten yapıştırıcıların gücü ve esknekliği, cemaatin toplumda var olan bazı strüktürel farklılıkları sömürebilme ve yenilerini yaratabilme olanakları ve nihayet cemaatin tarihsel bir sürekliliğe sahip olup olamaması gibi çok sayıda etken burada rol oynar. Bu faktörleri göz önünde tutmaksızın, ulusun gerilemesiyle cemaatin onun yerine geçmesi arasında tek yanlı ve mutlak bir ilişki kurmak gerçeklerle bağdaşmaz.
Yine aynı nedenlerle Ortadoğu’nun ufalanma eğilimini sosyalleşme süreçleriyle ilişkilendirmeye çalışmam, olayları sadece strüktürel faktörlerle izah etme çabası olarak yorumlanamaz. Bu tarz izahatın yetmezlikleri, ikna edici biçimde gösterilmiş durumdadır. Benim yapmaya çalıştığım şey, bir komplolar denizinde yüzmekte olan Ortadoğu’ya ilişkin analizlere, konunun başka boyutlarının da olduğunu göstermeye çalışmaktır.  Her şeyi strüktürel faktörlerle izah etmek nasıl sorunluysa, strüktürel faktörleri analizden dışlamak da aynı ölçüde sorunludur. Tersine, strüktürel etkenler çoğu kez işin çıkış noktasını oluştururlar. Dünyadaki genel tarihsel-sosyolojik eğilimlerden soyutlanmış bir Ortadoğu değerlendirmesi bu nedenle isabetli olmayacaktır.
***

Sonuç olarak, ulus-altı ölçeklerde yeni sosyalleşme çerçevelerinin belirginleşmekte olduğunu bilmek, Ortadoğu’da olup bitenler hakkında daha doğru değerlendirmeler yapmamızı mümkün kılacaktır.  Çünkü bu durumda, Ortadoğu’nun ufalanmasının sadece büyük devletlerin petrol veya nüfuz savaşlarının ürünü olmadığını anlamak kolaylaşacaktır. Bölgeyi tanıyan uzmanların, “IŞİD yenilgiye uğratılsa bile Tikrit’in Araplarıyla Kerbela’nın Arapları kendilerini bir ve aynı ulusun kader ortaklığı içindeki mensupları gibi hissedemeyebilirler”, demeleri bundandır. Sorun, politik düzlemde şu veya bu örgütün ya da şu veya devletin varlığıyla ve komplolarıyla vs. sınırlı değildir. Bizzat sosyal dokuya kadar uzanan bir sorunla karşı karşıyayız ve bu durum sadece Irak Arapları için değil, Türkler de dahil bölgedeki bütün topluluklar için geçerlidir. Bölgede uzunca bir süredir şahit olduğumuz şey, ulus-altı düzeyde ayrışma ve kırılma sürecidir. 
Sosyal zeminlerde yaşanan bu ayrışma ve kırılmalara Ortadoğu’ya yönelik güçlü dış müdahaleler de eklenince, Türkiye’nin, küçülmekten yalnızca büyüyerek kurtulabileceğini vaz eden tezin ne kadar dayanaktan yoksun olduğu daha rahat anlaşılır.  Zira mevcut koşullar altında Türkiye’yi dışa doğru büyütmeye yönelik her girişim, sadece yeni bir Suriye doğurmakla neticelenecektir. Bunun giderek daha açık biçimde ortaya çıkmaya başladığı bir dönemde, yeni-Osmanlıcı yayılmacılığın sembol isimlerinden Davutoğlu’nun başbakanlığa aday gösterilmesi ise tarihin bir ironisi olsa gerek. 

Cemaat bahsinden hâlâ yorulmadıysanız, gelecek yazıda konunun küresel boyutuna bakalım.  
2014-08-26

----------------------------------------
(*) Asyatik Türklerle kastedilen, İslamcı yeni egemenlerin öncülüğündeki, İç Anadolu merkezli gelenekselci cemaattir. Avrupai Türkler ise coğrafi olarak Sahil’le ilişkilendirilen, dünkü egemenlerin öncülüğünü yaptığı modernist Türk cemaatini anlatıyor. Konuyla ilgili daha geniş değerlendirmeler Dönemeç Yazıları adlı kitabımda var (Vate Yayınları, İstanbul, 2011).

22 Ağustos 2014 Cuma

ÇIĞLIK...



ÇIĞLIK

Haci Cirik / Fezali

Adalet içindir, çığlık feryadım
Ulu çınar gibi yerde ,kök benim
Özgürlüğe doğru yürür her adım
Haksıza karşı olan, çok benim.

Zehiri, zıkkımı önceden tattım
Yılan deliğine ekildim bittim
Zulümün üstüne gittim, ha gittim
Emeği üreten güçlü hak benim.

Dillendirdi acım sazı kemanı
Gül çiçek açıldı çevresi yanı
Ezene soyana vermem amanı
Üreten emekçi halel ak benim.

Çalıştım, ürettim, halka yetirdim
Yığın yığın işler yaptım bitirdim
Çırpındım çağırdım dile getirdim
Hayatın devamı olan yük benim.

Fezali'yi düşman diye gördüler
Kendini bilmezler boşa yordular
Cehennem cenneti bile sordular
Gerçeği söyleyen sanki tek benim.