7 Mayıs 2015 Perşembe

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok!..





Fikret Başkaya

Başlık, Alman yazar Eric Maria Remarque'ın 1929 yılında yayınlanan ve 1933 de Naziler tarafından yakılan kitabının adı. O başlık, ilerleyen dönemde şeylerin, olayların ve süreçlerin sürekliliğini ima eden bir deyim haline geldi. Afrika'dan Avrupa'ya geçmeye çalışırken, Akdeniz'de boğulup ölen yoksullarla ilgili haberler ve görüntüler, bana o romanı hatırlattı. Nitekim sadece geçtiğimiz hafta içinde 1100 göçmenin sulara gömüldüğü bildiriliyordu. 2014 yılında Akdeniz'i geçmeye çalışan 170 bin göçmenin 3 300'ü boğulup öldü. Uluslararası Göçmen Ofisi, o maceraya katılacak göçmen sayısının 2015 yılında 500 bine ulaşacağını bildiriyordu...

İnsanları o ölüm yolculuğuna çıkmaya zırlayan şey yoksulluk, savaş ve terör. Ve bu durumun sorumlusu da Batı Avrupa ve ABD, daha doğrusu kolonyalist, emperyalist, kapitalist ülkeler... O ölümlerin gerçek failleri beş yüz yıldır dünyanın geri kalanının yaşam kaynaklarını sömüren, yağmalayan, talan eden, halklara soykırım uygulayan "uygar dünya" denilip, yere göğe konulmayanlar! O kanlı ve karanlık tarih 1492'de Kristof Kolomb'un macerasıyla başladı. Başlarda "Hristiyanlaştırıyoruz" [évangélisation] daha sonraları da " uygarlaştırıyoruz" dediler. İkinci emperyalist savaş (1939-1945) sonrasında sıra "kalkındırmaya" gelmişti. Şimdilerde, neoliberal küreselleşme çağında da yeryüzünün lânetlilerine "insan hakları ve demokrasi" taşımakla meşguller. Velhasıl durum tam da Eric Maria Remarque'ın dediği gibi: Garp Cephesinde Yeni bir Şey yok!

Katolik dünyanın ruhani lideri Papa François, geçtiğimiz ay XX. yüzyılın üç soykırımından (Ermeni, Yahudi, Stalin katliamları, Rwanda, Burundi ve Kamboç) söz etti. Elbette Papa'nın işlenen insanlık suçlarına dair duyarlılık yaratma niyeti olumlu bir şey ama zahmet edip geride kalan yaklaşık beş yüz yılda Katolik Kilisesinin de dahli, özendirmesi ve meşrulaştırması sonucu Hristiyan Avrupalılar tarafından yapılan yüzlerce soykırımı da hatırlatıp lânetlemesi gerekmiyor muydu? Mesela ABD'nin soykırım sicilini hatırlatması gerekmiyor muydu? Amerika Birleşik Devletlerinin (ABD)  bağımsız ülkelere 2000 doğrudan askeri saldırı yaptığını, 402 barış antlaşmasını ihlâl ettiğini, beş kıtada 50 milyon insanın katlettiğini de... Kaldı ki, soykırımdan söz etmek için illâ sayının belirli bir rakamı aşması gerekmez. Derisinin rengi, dini, inancı, inançsızlığı, ırkı, düşünceleri yüzünden tek bir insanın bile öldürülmesi basbayağı soykırımdır... 1,6 milyon Iraklının baba-oğul Bushların açtıkları saldırı savaşları sonucu katledilmesi soykırım değil miydi? Keza Siyonist İsrail, ABD ve gericiliğin timsali Suudi Arabistan ortaklığında Filistin halkının katledilmesi, aç, susuz, ilaçsız bırakılması, Irakta gıda ve ilaç ambargosu yüzünden yarım milyon çocuğun ölmesi soykırım değil de nedir? Şimdilerde İŞİD'ci onbinlerce fanatik katil sürüsünü eğitip, endoktrine edip, silahlandırıp, finanse edip masum insanları katletsinler diye saha sürmek de soykırım değil midir?

Amerikaların (kuzey- orta-güney) İspanyollar, Portekizliler, İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar... tarafından işgal  edilmesi (fetih diyorlar) milyonlarca insanın, hayvanları, hasatları, evleri, barklarıyla,  birlikte yok edilmesinden daha büyük soykırım olur muydu? "12 Ekim 1492'de, Kristof Kolomb Amerika toprağına ayak bastı. 3 Mayıs 1493'de Papa VI. Alexandre şu fetvayı yayınladı: Keşfedilen ve keşfedilecek dünyalar İspanya ve Portekiz arasında paylaşılmalı, din ve Katoilk îmanı yüceltilip  yayılmalı (...) ve barbar halklar boyunduruk altına alınıp Hristiyanlaştırılmalıdır." (1) 'Barbar halkları' Hristiyanlaştırma ve boyunduruk altına alma süreci hızlı başlamıştı. Kolomb, Amerikan adalarına ayak bastığında, kıtanın nüfusu yaklaşık 80 milyondu, 16. yüzyılın ortasında (60 yıl sonra) Amerikalar'da yaşayan nüfus 10 milyona inmişti... Hristiyan 'Batılılar' yaklaşık yarım yüzyılda 70 milyon insanı 'Hristiyan Cennetine' göndermeyi başarmışlardı. XVI'ıncı yüzyılın başında dünya nüfusunun yaklaşık 400 milyon civarında olduğu düşünülürse, yarım yüzyıllık bir dönemde 70 milyon insanı yok etmek 'büyük bir başarı olmalıydı... (2)

Velhasıl izleyen üç yüzyılda Sioux'ların, Apaches'ların , Navarro'ların, Cheyenne'lerin, Cherokee'lerin Creeks'lerin Iroquois'ların , Eskimo'ların, daha nicelerinin kökü kazınacaktı... Konkistatörler  tarafından katledilmeyenler de açlıktan ve hastalıklardan yok olacaklardı... Tabii katliamdan hayvan sürüleri, yakılan hasatlar da nasibini alacaktı... Namı değer Katolik Kilisesi tarafından  planlanıp desteklenen bir etnik kırımdı  (éthnocide) söz konusu olan... Lâkin Hollywood sinemasının Far West destanlarının anlattığı hikaye farklıydı...

Uygar Beyaz Adam Yeni Dünya'nın birikmiş hazinelerini yağmaladı, uygarlıkları tarihten sildi, o topraklar üzerinde yaşayan halklar, soykırımlar, hastalıklar ve açlık yüzünden yok olmanın eşiğine geldi. Fakat keşif ve icat şampiyonu Beyaz Adam bir keşif daha yapacaktı... "Yeni Dünya" toprağının altı zengin madenlerle (altın, gümüş...) doluydu ve işlenmeyi bekleyen devasa verimli topraklar vardı. Ve fakat çalışıp üretecek insan kalmamıştı. O halde köleleştirme ve soykırım sırası Afrika'ya gelebilirdi ve geldi. Afrikalı Siyahlar avlanıp Atlantik Okyanusu sahilindeki bazı merkezlerde toplanıyor, oradan gemilere yüklenerek Yeni Dünya'ya taşınıyordu... Köleler Amerika'ya, yarattıkları zenginlik de Avrupa'ya taşınıyordu... Beyaz adam Afrikalı Siyahları insan saymıyordu, onu "insan altı" bir yaratık olarak görüyordu, çünkü derisi siyahtı... Köle ticaretinde vahşi havyanlar gibi avlanıp, soykırıma uğratılan insan sayısı kaçtı? 20, 30, 40 milyon mu, yoksa daha fazla mı? 

Kibarca traite denilen köle ticareti sayesinde emek açığı kapatıldı. Tarihçiler sadece gemilerde ölüp denize atılan Siyah köle sayısının 2 milyondan fazla olduğunu yazdı. XVI-XIX yüzyıllar arasında Afrika toprağından sökülüp Yeni Dünya'ya taşınan Afrikalı Siyah köle sayısı on milyonlarla ifade ediliyor... Afrika için ikinci yıkım, Kıtanın Batı Avrupalılar tarafından kolonize edilmesi, sömürge statüsüne indirgenmesi olacaktı. Şimdilerde Afrika'daki yoksulluğun, açlığın ve sefaletin gerisinde, sömürgeci-emperyalist tahakküm var. İleri sürüldüğü ve sanıldığı gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kolonyalizm tasfiye edilmedi. Sadece yeni sömürgecilik (neo-colonialisme) statüsüne terfi etti.

Soykırımlar sadece Siyah Afrikalıları hedef almıyordu elbette. Bir fikir vermek için Fransızların Cezayir'de yaptıkları soy kırımı, işledikleri insanlık suçunu hatırlamak yeter: Fransız askerlerinin kara çizmeleri Cezayir toprağına bastığında (1830), ülkenin nüfusu yaklaşık 7-8 milyondu. Sömürge yönetimi 90 yıl sonra, 1920 yılında ülke nüfusunun 7 milyon olduğunu bildirmişti. Oysa, ortalama bir nüfus artışı durumunda ülke nüfusunun en az 11 milyon civarında olması gerekirdi... Geride kalan dönemde yapılan talan, su kuyularının ve nehirlerin zehirlenmesi, hasadın ateşe verilmesi, toplu katliamlar, bulaşıcı hastalıklar, akıl almaz baskı ve zulüm, ülkeyi harabeye çevirmişti... En büyük katliamları gerçekleştiren Fransız generallerinin adlarının Paris'teki büyük bulvarlara verilmesi de tuhaf bir ironi olmalıydı... Ünlü Fransız yazar, düşünür ve politikacıları ( Victor Hugo, Jules Ferry, Alexis de Tocqueville, vb.) gerçekleşen yıkımı  "Uygarlığın vahşiliğin üzerine yürümesi" olarak adlandırmışlardı. Emir Abdülkadir de cevaben: "Hayır sefil efendiler, asıl bizim medeniyetimizin üzerine yürüyen sizin vahşetinizdir. Yakılmış kitaplarım ve kütüphanem, izinizi sürmemi sağlıyor" diyecekti...

Tarihsel olarak Afrika'daki açlığın, yoksulluğun ve sefaletin geri planında, sürüp giden kolonyalist- emperyalist sömürü, şiddet, savaşlar ve soykırımlar var. Son dönemde insanları ölüm yolculuğuna çıkmaya zorlayan ilave bir unsur da bu ülkelere açılan savaşlar ve toplumların dokusunun parçalanması. Açlık, yoksulluk ve terör yüzünden üzerinde yaşadıkları toprakların yaşanamaz yerler haline gelmesi... Zengin Avrupalıların ölüm yolculuğuna çıkan çaresiz insanlara reva gördükleri muamele, ateşe verilmiş evden canhıraş kaçmaya çalışanları eve yeniden sokmaya zorlamak gibi bir şey... Vaktiyle siyasi ve fiziki zorla Afrikalılar ölüm yolculuğuna çıkarılıyorlardı, şimdilerde aynı şeyi ekonomik zor yapıyor... Aksi halde şimdilerde Akdeniz'in bir cehennem kapısı haline gelmesi nasıl mümkün olabilirdi? Öyleyse "garp cephesinde yeni bir şeyin  olabilmesinin" koşulu, emperyalizmi, kapitalizmi ve bölgedeki emperyalizm uşağı, halk düşmanı gerici rejimleri sepetlemekten geçiyor demektir...  

------------------------------------------

(1) Ignasio Ramonet, Cinq siècles de colonisation, in Manière de Voir, Polémique sur l'Histoire coloniale, Juillet- Août 2001, s. 6.

(2) Fikret Başkaya, Çığırından Çıkmış bir Dünya, s. 19.


3 Mayıs 2015 Pazar

Fikret Başkaya'nın Korkut Boratav ile Söyleşisi...



"Devlet, siyasî iktidar mafyalaşınca, normal  yöntemlerle ekonomik incelemeler imkânsız olur."

Fikret Başkaya: 1979'da Amerikan Merkez Bankası ( FED) faiz oranlarını yükseltti. Faiz operasyonu Üçüncü Dünya ülkelerinde deprem etkisi yaptı ve borç krizi patlak verdi. " Borç Krizi Üzerine Bir Deneme" adlı kitabı o vesileyle yazmıştım. Faizlerin yükseltilmesi, sadece borçlu yoksul ülkelerin yağma ve talanını derinleştirmekle ve Batı bankalarının kasalarını doldurmakla da kalmadı, borç krizi bahane edilerek söz konusu ülkelere neoliberal "istikrar" ve " yapısal uyum programlarını" dayatmanın da vesilesi yapıldı. Aslında "istikrar" ve "yapısal uyum" denilen, Üçüncü Dünya ülkelerinin emekçi sınıfları için tam bir yıkım demeye geliyordu. Bir çok ülkede IMF ayaklanmaları oldu ve yüzlerce emekçi hayatını kaybetti... 1980 sonrası tarihte eşine az rastlanır bir sömürü, yağma ve talan demekti.
 Şimdilerde FED bir defa daha faiz oranlarını yükseltmeye hazırlanıyor. Bu operasyonun "bizim tarafta", yeryüzünün lânetlileri cephesinde 1979 sonrası duruma benzer sonuçlar ortaya çıkarma ihtimali var mı? Manzarayı nasıl görüyorsun? Bir de BRICS tarafından kurulan Yeni Kalkınma Bankası (YKB) doların saltanatını sarsa bilir mi? Nitekim BRICS'in üç bileşeni olan Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika, IMF ve Dünya Bankasına yüksek düzeyde bağımlılar. Bu durumda 'çok dövizli' sisteme geçiş ne kadar mümkün? Nitekim Michel Chossudovsky'nin son makalelerinden birinin başlığı: "BRICS and the Fiction of "De-Dolarization" idi... Bu durumda doların sultasından kurtulmak ne kadar mümkün?
Korkut Boratav: FED’in 1979 kararının Üçüncü Dünya’daki borç krizine yol açan sonuçlarının bir benzerinin 2015 sonrasında da  tekrarlanma olasılığı var.  Ancak, bir-iki önemli fark söz konusu. Birincisi, 1979 sonrasında faizlerin artış marjı, bugünküne göre çok daha yüksekti. FED’in politika faizi iki yılda 10 puan arttı ve %20’ye tırmandı. Dolayısıyla borç krizi dış kredilerin faiz yükünde dramatik artış nedeniyle başladı.  Bugün yüzde 1’in altındaki FED faiz oranındaki artış 1, en çok 2 puan civarında bekleniyor. Yansımasının, çok düşük faizlerle borçlanıp Üçüncü Dünya’daki kâğıttan varlıklara  sıcak para yatırmış olan spekülatörlerin,  ABD hazine bonolarına dönmesi sonunda gerçekleşeceği düşünülüyor.  Hızlı sermaye kaçışları, çevre ekonomilerinde finansal ve ekonomik bunalımları tetikleyebilecek.
 İkinci bir fark, FED’in parasal daralmaya geçişinin, Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB’nin) parasal genişlemeye karar vermesi ile birlikte gerçekleşmesi ile ilgilidir.  İkinci etkinin, FED etkisini tamamen değilse bile belli ölçülerde telafi etmesi mükündür.
 Ancak, temel sorun, senin de vurguladığın gibi, dolar sultasına dayanan finans kapital hegemonyasından doğuyor.  Ulus devletler, Çin ve Hindistan’ın kısmen başarabildiği gibi, spekülatif para giriş-çıkışlarını frenleyebilirler. Ancak, dolar uluslararası rezerv para oldukça, bu para ile borçlanıyorlar ve sadece faizlerden değil, bugünlerde olduğu gibi doların değerlenmesinden de  fazlasıyla etkileniyorlar. Avro’nun ikinci bir rezerv para rolü sınırlı kaldı; esasen aynı dünyanın parasıdır; aynı işlevi görecektir.
 Dolar sultasına karşı bir alternatif Çin parası renminbi’nin (RMB’nin) artan önemi olabilir.  4000 milyar (4 trilyon) dolara yaklaşan rezerv sahibi olan Çin (en azından şimdilik) geleneksel emperyalist motivasyonları göstermiyor. BRICS  bankası dışında Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası’na alternatif olan AIIB (Asya Enfrastrüktür Yatırım Bankası) kuruluşunu gerçekleştirmek üzere. İkili anlaşmalarla  RMB uluslararası ödemelerde yaygınlaşıyor. Ancak, henüz, dolar üzerine dayalı bir finans sistemini ikame edecek güce ulaşmanın çok uzağında. Bu nedenle finans kapitalin ve doların hegemonyasını, olsa olsa, bir miktar ulus devletler düzleminde; daha da önemlisi çevre ekonomileri arasındaki işbirlikleri içinde  frenleme çabaları gerçekçidir.   Yukarıda değindiğim Çin öncülüğündeki çabalara ek olarak Latin Amerika’da bu doğrultuda işbirlikleri var.
Fikret Başkaya: Türkiye ekonomisinin mevcut durumunu nasıl görüyorsun? 2001 Krizinin tekrarını ya da ona benzer bir kriz öngörüyor musun?
Korkut Boratav: 2001 krizinden çok, 2008-2009 döneminde dış kaynak hareketlerinin hızlı çıkışı, ancak 2010-2011’deki gibi aynı hızla geri gelişinden oluşan dalgalanmalar gündemde görünüyor.  Bugünkü konjonmktürde bu çıkış-girişlerin zaman aralıkları biraz daha kısaldı. O nedenle, bence, dramatik bir çöküntüden ziyade artan istikrarsızlıklar içinde durgunlaşan bir ekonomi içinde yaşayacağız. Orta dönemde büyüme hızı %4’ün altında seyredecek; dış kırılganlıklar nedeniyle bu tempo finansal çalkantılar içerecek; birkaç aylık küçülme konjonktürlerini geçici toparlanmalar izleyecek gibi görünüyor.
Fikret Başkaya: Türkiye ekonomisi tam bir dibe vurma halindeyken, mevcut siyasi partilerin bu yıkım tablosu karşısında bir şeyler yapma şansı var mı? Ne yapılırsa, hangi durumda bir çıkış mümkün? Fatura kime çıkacak?  Neoliberal politikalardan radikal bir kopuş olmadan, mülkiyet ilişkilerine dokunmadan, özelleştirme furyasını sorun etmeden neyi ne kadar yapmak mümkün?
Korkut Boratav: Yanıt, soruda veriliyor:  Neoliberal politikalardan radikal bir kopuş olmadan, mülkiyet ilişkilerine dokunmadan, özelleştirme furyasına son vermeden ekonominin bugünkü açmazlarından çıkması mümkün değil.  Ağır bir dışsal bağımlılık, orta vadede durgunlaşan ve finansal çalkantılara açık bir ekonomiden söz ediyoruz. Dış bağımlılığı aşacak bir planlama perspektifi, ekonominin, özellikle sanayinin yapısında ciddi bir dönüşüm olmadan gerçekleşemez. Bu da, kısa dönemde, ithalatın daralmasından kaynaklanacak  sıkıntılar içerir. Sıkıntıların hakça paylaşımı, sermayenin yüksek oranda vergilenmesini gerektirir. Burjuvazinin tepkileri, direnmesi, ancak halk sınıflarının yaygın bir ittifakının iktidara gelmesiyle mümkündür.  Bu senaryoya en yakın durumu Yunanistan’da Syriza iktidarının sıkıntıları içinde gözlüyoruz. Latin Amerika’daki sol iktidarların gerçekleştirebildikleri bölgesel dayanışma, işbirliği olanakları bizim coğrafyamızda şimdilik yok. Bütün bunlar, Türkiye’nin güçlüklerini ortaya koyuyor.
Fikret Başkaya: CHP Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak, " 12 yıllık AKP iktidarında Türkiye'ye 31,1 milyar dolar kaynağı bilinmeyen para girmiştir" diyordu. Sadece Şubat ayında 4 milyar 282 milyon kaynağı belirsiz para girdiği de söylendi! Kaynağı bilinmeyen para ne demek? Birileri kimsenin olmadığı yere milyar dolarları bırakıyor, birileri de tesadüfen buluyor mu? Ortada iki bilinmeyenli denklem mi var? Kendiliğinden seyahat eden milyar dolarlardan mı söz ediliyor? Bu söylemin gizlediği nedir?
Korkut Boratav: Büyük ölçüde Orta Doğu, İslam coğrafyası kaynaklı kara/gri para akımlarından söz ediyoruz. Bavulla,  uçak kargosuyla gelir;  gümrükten geçmez.  Hayalî ithalat yapılır; faturası ödenmez; burada bir hesaba yatar.  Köktendinci İslâmcı çevrelerde “havale” adıyla bilinen ve tamamen kişisel hesaplardan oluşan aktarımlar vardır.  Bunların sonunda kasalardan para çıkar; bankalara yatırılır. Bunların bir bölümünün aktörleri olan Sarraf, El Kadı, El Beşir gibi esrarengiz, karanlık kimliklerin iktidarla ilişkilerini yakın geçmişte öğrendik.  Suriye’deki çetelerin finansmanı elbette kayıtlı banka işlemleriyle gerçekleşmiyor. Devlet, siyasi iktidar mafyalaşınca, normal yöntemlerle ekonomik incelemeler imkânsız oluyor. İşte böyle bir ortamda yaşıyoruz...

2 Mayıs 2015 Cumartesi

NUSAYRİ KATLİAMINA KARŞI “SESİMİZİ YÜKSELTELİM!”


 Suriye’deki İştebrak Köyü’nde El- Nusra teröristleri tarafından Nusayri halkının katledilmesi ve bu katliam karşısındaki sessizliğe tepki olarak, aralarında gazeteci, yazar, aydın ve siyasetçilerin de imzacı olduğu bir grup basın metni yayınlayarak bu katliama sessiz kalınmaması ve Nusayri halkıyla dayanışma içerisinde olunması yönünde çağrı yaptı.
Yapılan çağrıda “Katliama karşı Dersim Alevileri (Kırmanciye) ile Antakya, Samandağ (Süveydiye) ve Tarsus’taki akrabaları dışında herhangi bir tepki gösterilmedi. Ne yazıktır ki Türkiye’deki “duyarlı” çevreler suskun kaldı. Komşudaki kardeş halkın tarihsel topraklarında katledilmesine karşı sessiz kalmayalım! Tepkimizi yükseltelim!” denildi.
Açıklamanın tamamı ve imzacılar:
7 Haziranda seçim geliyor. Türkiye’deki rezaletlere odaklandık. Suriye’de olup biten korkunç şeyleri görmüyoruz.
İslam Devleti’nin cinayet şebekelerini ve destekçilerini yüreklendirmeyelim, sesimizi yükseltelim.
İslam Devleti’nin terörü, komşu Suriye’de her gün yeni bir katliama imza atıyor.
AKP yönetimi ise, Suriye’deki İslam Devleti’ne Reyhanlı, Altınözü ve Yayladağı sınırlarını açarak siyasi destek, cihatçı katilleri eğitip donatarak askerî destek ve açık sınırlardan gönderdiği sayısız TIRlarla lojistik destek veriyor. Bu sayede İslam Devleti, Türkiye sınırına bir taş atımı mesafedeki Cisri – Suğur kasabasında yaptığı Nusayri (Arap Alevisi) katliamıyla, bizler seçimle meşgul bir vaziyetteyken, vahşette yeni bir sayfa açmakta. 70 civarında Nusayri katledildi. 90 civarında Nusayri kaçırıldı. Kayıp bu insanlar.
İslam Devleti’nin dün Sincar’da Ezidi halkı, Ninova’da ve Habur’da da Asuri – Süryani halkı gibi her türlü destekten yoksun ve silahsız toplumlara karşı giriştiği vahşi katliamların sonuncusu İştebrak köyünde ortaya çıktı.
Katliama karşı Dersim Alevileri (Kırmanciye) ile Antakya, Samandağ (Süveydiye) ve Tarsus’taki akrabaları dışında herhangi bir tepki gösterilmedi. Ne yazıktır ki Türkiye’deki “duyarlı” çevreler suskun kaldı.
Komşudaki kardeş halkın tarihsel topraklarında katledilmesine karşı sessiz kalmayalım! Tepkimizi yükseltelim!
Suskunluğumuz, İslam Devleti’ni oluşturan cinayet şebekelerini ve destekçilerini yüreklendiriyor!
Fazla geç olmadan, Türkiye Alevi toplumunun ikiz kardeşi olan Nusayri toplumu ile dayanışma zamanıdır!
Abdulmesih BarAbraham, Abud Can, Adnan Chalma Kulhan, Adnan Genç, Ahmet Abakay, Ali Gökkaya,Anjel Dikme, Atilla Dirim, Attila Tuygan, Baskın Oran, Bekir REYHAN, Belgin Cengiz, Bülent Tekin, Celal İnal, Circis Grigho, Doğan Özgüden, David Vergili, Emin Kaya, Emrah Cilasun, Erkan Metin, Erol Özkoray, Ertuğrul Gümüş, Faiz Cebiroğlu, Ferit Banipal, Ferit Sağ, Fikret Başkaya, Fusun Erdoğan,Gabriel Beth – Kahte, Gül Gökbulut, Güngör Şenkal, Hacı Orman, Hacı Salih Yıldıran, Haldun Açıksözlü,Hanna beth-sawoce, Hanna Kerkini, Hasan Burgucuoğlu, Hasan Kaya, Hasan Oğuz, Hatice Çevik,Hovsep Hayreni, İbrahim Seven, İnci Hekimoğlu, İnci Tuğsavul, İsmail Cem Özkan, Kadir Akın, Kazım Genç, Kemal Karahan, Kemal Tolan, Kermo Reada, Mahmut Konuk, Mehmet Can, Mehmet Erkek, Mehmet Özer, Mehmet Uluışık, Mithat Baş, , Murad Mıhçı, Mustafa Yetişgen, Muteber Öğreten, Muzaffer Erdoğdu, Nadya Uygun, Nail Beth Kinne, Nivart Bakırcıoğlu, Nusrettin Maçin, Oktay Etiman,Özcan Soysal, Ramazan Gezgin, Rıdvan Bilek, Rustem Ayral, Sait Çetinoğlu, Serap Kıral , Serdar Koçman,Shabo Boyacı, Sinan Çiftyürek, Süleyman Baş, , Şanar Yurdatapan, Tamar Çıtak, Tamer Çilingir , Türkan Balaban, Ufuk Uras, Yalçın Ergündoğan, Yasin Yetişgen, Zeynep Tanbay, 

22 Nisan 2015 Çarşamba

KiME HiZMET ETSEM...




                                  KİME  HİZMET  ETSEM                                    

Haci Cirik / Fezali

Kime hizmet etsem belası geldi
Başımın ağrısı bitmiyor ondan
Can ciğer dedim de, kalbimi kırdı
Çilesi başımda gitmiyor ondan

Maddi mani saygı amelim benim
İnsanı  sevmekti  aslında  dinim
Kolladım insanı bulunmaz kinim
Nimetim bilinmez yetmiyor ondan

Yakın uzak koştum sardım insanı
Yediler içtiler doymaz bir yanı
Gelecek  içinde incitmem canı
Sökükler çoğaldı tutmuyor ondan

Belalı günlerim geldi de, geçti
Dostlarım derince  yarayı  açtı
Hak yiyen tırpanla rüzgarı biçti
Elin veren şifa katmıyor ondan

Ah dedikce içim dertle doluyor
Yüreğim yaralı dertli duruyor
Fezali uğruna  özüm soluyor
Can dostlar sohbeti etmiyor ondan

18 Nisan 2015 Cumartesi

SEVDAMI SÖYLEYEN DİLİM...




Haci Cirik / Fezali
Sesimi, sevdamı söyleyen dilim
Ne olur isyanım bilesin canım
Yürekte yaramı sarardı elim
Çaresiz halimi göresin canım

Günler geçti soran olmadı beni
Şah bildim içimde inan ki seni
İçimde sızıya melhemsin yani
Acıyan yaramı sarasın canım

Fezali yürekten yanar aşk ile
Feryadından güller geliyor dile
Bülbüller gülünden ayrılmış bile
Gönülden bağlanıp durasın canım


17 Nisan 2015 Cuma

CANI CANAN İLE…



CANI CANAN İLE…

Haci Cirik / Fezali

Niyazım ehline kâmili insan
Canı canan ile vardım erenler.
Uğramaz semtime şöhret ile şan
Canı canan ile durdum erenler.

Cem olur meydanı bendine irfan
Aşk ile döner, dinlemez ferman.
Üryan püryan olur, sevgi ile can
Canı canan ile nurdum erenler

Katında rahımız aslı keremi
Yüce Şah hak ile sardı yaremi
Hakka yakın etti bütün alemi
Canı canan ile serdim erenler

Mevlayı sır ettim vicdanım ile
Pervane dönüyor erkanım ile
Cem olduk yüzyüze meydanım ile
Canı canan ile girdim erenler

Fezali el-ele badeyi içtik
Seyrimiz sıfatı pirimiz seçtik
Evrenin içinde göklere uçtuk
Canı canan ile erdim erenler

16 Nisan 2015 Perşembe

Örtülü ödenek, "örtülü işler" ve üstü örtülmüş toplum!






Fikret Başkaya

"Devlet bir tasmadır ki, amacı et obur bir hayvan olan insanı zararsız hale getirmek ve onu bir ot obur gibi davranmaya zorlamaktır". Arthur Schopenhauer


AKP iktidarı faşizmi kurumsallaştırmak amacıyla peş peşe torba yasalar çıkarıyor. Son torbayla cumhurbaşkanına da örtülü ödenek kullanma yolunun açılmasını, parti devleti ve faşizmi dayatma niyetinin bir tezahürü olarak görmek gerekir. Neden usule ve teamüllere uygun yasa çıkarmak yerine, torba yasa çıkarmayı tercih ediyorlar? Yasa çıkarma işini oldu-bitti ye getirmek ve halktan gizlemek için... Oysa yasa teklif ve tasarılarından önce parlamento üyelerinin bilgilendirilmesi, komisyonlarda tartışılması, kamuoyunun da bilgisine sunulması, olgunlaştırılması, en sonunda Meclis genel kurula getirilmesi ve kabul edilmesi gerekir. Bırakın halkın bilgisine sunmayı, yangından mal kaçırırcasına çıkarılan torba yasalar, muhalefet milletvekillerinden, dahası iktidar partisi milletvekillerinden bile gizleniyor. Çoğu zaman AKP'li vekiller neye oy verdiklerini bile bilmiyorlar. Bir de onlara halkın temsilcileri diyorlar. Meclis üyelerinin aslında kimin temsilcisi oldukları sanılıyor?

"Örtülü ödenek", raison d'État' nın bir gereğidir ve Fransızca bir kavram olan raison d'État, Türkçeye devlet aklı veya hikmet-i hükümet şeklinde tercüme ediliyor. Raison d'Etat, "devletin yüksek çıkarları" gerekçesiyle kendi yasallığının dışına çıkması, yasa dışı, ahlâk dışı, insanlık suçu kategorisine giren "örtülü", karanlık işler yapması demektir. Aslında raison d'État'nın varlığı demek, devletin suç üstü yakalanması, kendini ele vermesidir ama rejimin tabularından biri olduğu için, maalesef tartışma konusu yapılmıyor. Dolayısıyla olağan, dahası "gerekli bir şey" sayılıyor. Türkiye bakımından ilave bir sorun daha var: Türkiye'de kutsal devlet geleneğinin geçerli oluşu, "karanlık işler", 'örtülü işler' yapmayı kolaylaştırıyor.

Bizde örtülü ödenek uygulaması, 1927 tarih ve 1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanununa dayanıyor. Söz konusu kanunun 24'üncü maddesi şöyle: " Örtülü ödenek; kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, Devletin milli güvenliği ve yüksek menfaatleri ile Devlet itibarının gerekleri, siyasi, sosyal ve kültürel amaçlar ve olağanüstü hizmetlerle ilgili Hükümet icapları için kullanılmak üzere Başbakanlık bütçesine konulan ödenektir... İlgili yılda bu amaçla tahsis edilen ödenekler toplamı genel bütçe başlangıç ödenekleri toplamının binde beşini geçemez". Aslında 24.üncü maddede ifade edilen "kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri" zaten MİT, Polis İstihbaratı ve diğer devlet kurumları tarafından yapılıyorken, neden böyle bir kanuna ve uygulamaya ihtiyaç duyulduğu tartışma konusu yapılmıyor! Örtülü ödenek demek, yasa dışı, ahlâk dışı, karanlık işler yapılacağının ilânıdır. Bununla devlet kendi yasallığının dışına çıkacağını ilân etmiş oluyor. Örtülü ödenek, devlet yetkileri tarafından işlenen suç fiillerinin, karanlık işlerin, komplo, provokasyon, siyasi cinayetlerin, vb. finansmanı için, bir de başbakanın "gerekli gördüğü" başka amaçlar için kullanılıyor. Fakat o "başka işlerin" ne olduğu, ödeneğin nelere harcandığı hiç bir zaman bilinmiyor... Kanunda "devletin yüksek menfaatleri ile devlet itibarının gerekleri" deniyor. Acaba gizli kapaklı, gayri kanunî, karanlık işler yapılmadan da 'devletin yüksek menfaatlerini gerçekleştirmenin, itibarını artırmanın başka bir yolu yok mudur? Eğer öyleyse bu devletin yüksek çıkarlarıyla halkın yüksek olmayan çıkarlarının çeliştiği demeye gelmez mi? Türkiye'de neden bu kadar kolay siyasi cinayet işleniyor, neden bu kadar çok "faili meçhul" katliamlar yapılabiliyor sanıyorsunuz?

Cumhuriyet Gazetesi yazarı Çiğdem Toker, AKP'nin iktidar olduğu ve ilk bütçeyi yaptığı 2003'den bu yana geçen 12 yılda, örtülü ödenek harcamalarının 7,5 milyar TL'yi aştığını yazdı.* Bu rakam bazı bakanlık ödeneklerinden daha yüksek. Fakat hepsi bu kadar da değil, Çiğdem Toker yazısında ilginç bir gelişmeye de dikkat çekiyor: " 2003’te, 100 milyar TL civarındaki genel bütçe gelirleri, 2013’te 375 milyar TL’ye ulaşmış. Bu yıl 393 milyar TL hedefleniyor. En iyimser söyleyişle devletin genel bütçe gelirleri, 11 yılda 4 kat artmış. Buna karşılık, 2003’te yaklaşık 100 milyon TL ile başlayan örtülü ödenek, 2013 sonuna gelindiğinde 1 milyar 240 milyon TL’ye ulaşıyor. Yani 11 yılda 12 kat artmış. Başka bir ifadeyle Erdoğan’ın 11 yıl boyunca örtülü ödenekten kullandığı para, bütçe gelirlerindeki artış hızının 3 katı!"**.

Ekmekten, sudan, asvalttan...akla hayâle gelen her şeyden vergi alan bu devlet, nereye, neden harcandığı bilinmeyen 7,5 milyar TL'nin hesabını vermiyor. Hesap sormayı akıl eden de pek yok gibi... İnsanlar öyle bir sorunun varlığından habersiz... Bu durumda Parlamento kendi varlık nedenine ihânet etmiş olmuyor mu? Yoksul emekçi halktan alınan her kuruş verginin hesabının sorulması gerekmiyor mu? Hesap sormak için önce yurttaş olmak, yurttaş bilinci taşımak ve sorumlu yurttaşlar olarak davranmak gerekir ve bizde maalesef yurttaş olamama sorunu var. Öyle olunca da her türlü haksızlığı, hukuksuzluğu, ilkesizliği, ahlâksızlığı dayatmak, 'köpeksiz köyde değneksiz gezmek' kolaylaşıyor...

Bundan sonra örtülü işler iki koldan yürüyecek. Hem Cumhurbaşkanı ve hem de başbakan örtülü ödeneği daha çok ve daha rahat kullanacaklar. "Devletin yüksek çıkarları" ve " itibarı" büyük hamleler yapacak... İçgüvenlik yasası polis devletini bir üst aşamaya taşımak için çıkarıldı. Ve 12 yıllık AKP iktidarının sonunda TC artık tipik bir parti devlet'e dönüşmüş bulunuyor. Parti devletin ne olduğunu insanlar yaşayarak öğreniyor. Artık hiç bir asgari yasallık dikkate alınmıyor. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere devlet yöneticileri yürürlükteki kanunları hiçe sayıyorlar. Cumhurbaşkanı ve bakanlar Anayasayı ihlâl ederken, onun askeri darbenin ürünü olduğunu söylüyorlar ama unuttukları bir şey var: Kendilerinin de darbe anayasası ve darbe yasaları sayesinde iktidar olduklarını, o sayede bu ülkenin bütçesini, hazinesini, varını-yoğunu yağmaladıklarını, talan ettiklerini ve ettirdiklerini unutuyorlar. Daha doğrusu unutmak işlerine geliyor. %34 küsür oyla, TBMM'de sandalyelerin %646'sına nasıl oturdular? Cuntanın çıkardığı siyasi partiler ve seçim yasasına göre değil mi?

Hangi yasayı nasıl değiştireceklerini de çok iyi biliyorlar. Mesela 13 yıldır YÖK kanununa dokunacak zamanları olmadı. Yüzde on (%10) barajlı seçim kanununu, keza siyasi partiler kanununu değiştirmeye de elleri ermedi... Daha önemli işlerle meşgüldüler çünkü... Ama, bütçeyi, hazineyi, kamu kaynaklarını yağmalamak için Kamu İhale Kanununu 11 yılda 164 kez değiştirdiler. 2003- 2013 aralığında mera kanunu 9 kez, Toprak koruma arazi kanunu 3 kez, ÇED yönetmeliği 17 kez, ağaçlandırma yönetmeliği 4 kez; Orman yasası 21 kez değiştirildi... Her yıl 170 bin dönüm orman alanı neden yok uluyor sanıyorsunuz? Bu yağma ve talanı sürdürmek için ne yapıp-edip iktidarlarını korumak istiyorlar. Bunun için şiddetten, yalandan, manipülasyondan medet umuyorlar.

Gözü kara neoliberal ekonomik ve sosyal politakalar uygulamayı marifet sayan bir rejimin gideceği yer faşizmdir. Kimse kendini aldatmasın. Nüfusun %1'inin ülke gelirinin %55'ine sahip olduğu, günlük asgari ücretle bir kilo et almanın bile mümkün olmadığı bu ülkede, hangi demokrasiden, hangi demokratikleşmeden, hangi hukuktan ve adaletten söz edilebilir? Lâkin insanlar bu saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalmazlar, kalmayacaklar, öyle bir şey eşyanın tabiatine aykırıdır çünkü. İnsanların sesini kesmenin, tepkileri etkisizleştirmenin yolu, baskıyı artırmaktan, yasakları ve şiddeti tırmandırmaktan geçiyor. İç güvenlik yasasını o amaçla çıkardılar ama nafile... İnsanlar bu saldırıyı püskürteceklerdir. Baskı yasalarıyla, polis şiddetiyle, medyatık yalanlarla insanları susturacaklarını sananlar, saldırı-karşı saldırı diyalektiğinden habersizler. Nasıl iktidar, siddeti ve baskıyı tırmandarmak zorundaysa, başka türlü yapamazsa, saldırıya maruz kalanlar da direnmekten geri duramazlar... Örtülü ödeneği sorun ederek, tartışma gündemine taşıyarak, devlet ve dolayısıyla rejimin niteliğine dair yanılsamadan kurtulmanın yolu aralanabilir... Toplumun üzerindeki örtüyü kaldırmanın yolu, ideolojik kölelik zincirini kırmaktan geçiyor... Haysiyetli insanlar olarak yaşamanın başkaca bir yolu yok! Zira, boşuna "direnmek yaratmaktır" denmemiştir...
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
*. Cumhuriyet, 20 Aralık 2014.
** Cumhuriyet, 17 Şubat, 2015,