12 Mayıs 2013 Pazar

Barış Sürecinin Nesini Destekliyorum? (2)





Cemil Gündoğan
cemil_gundogan@yahoo.se

 Bir önceki yazıda MIT-Öcalan mutabakatıyla ilgili biçimsel eleştirileri ele almış, bunların en azından bir kısmının aslında içeriğe dair eleştiriler olduğunu belirtmiştim. Elimde olmayan nedenlerle yazının ikinci bölümü kaleme almak bugüne kaldı.  
Mutabakatın içeriğiyle ilgili olarak altı çizilmesi gereken öncelikli husus, devletin bazı birimleri dışında kimsenin bu mutabakatın içeriğini tam olarak bilememesidir. Görüntülere bakılırsa bunlara bir ölçüye kadar PKK yöneticileri de dahildir.
Bu durum barış sürecinin içeriğiyle ilgili değerlendirme yapmayı zorlaştırıyor. Böyle olmakla birlikte, sürecin içeriği konusunda tümüyle bilgisiz de sayılmayız. Öncelikle devletin, bu mutabakatın bizim bilmemizi istediği bölümleriyle ilgili açıklamaları var. Bunlar sadece Başbakan ve yandaşları tarafından ifade edilmiyor. PKK cephesinden yapılan açıklamalarda da bu tür unsurlar görmek mümkün. Öcalan’ın Newroz konuşması böyle bir belgeydi örneğin. İkinci olarak, tarafların kendi pozisyonlarını güçlendirmek amacıyla kamuoyuna doğrudan aktardığı veya sızdırdığı haberler ve veriler var. Son olarak sürecin ruhundan ve işleyişinden çıkan pratik veriler mevcut. Bu tür kaynaklardan şu ana kadar elde ettiğim verileri alt alta yazıp tekrarları ayıkladıktan sonra mutabakatın temel maddeleriyle ilgili elimde şöyle bir liste kaldı:
1) PKK Türkiye’de silahlı mücadele döneminin bittiği ilan edecek ve silahlı güçlerini en kısa sürede dışarı çıkaracak.  
2) Hükümet bunun karşılığında demokratikleşme başlığı altında Kürt sorununda rahatlamaya yönelik bazı anayasal ve yasal düzenlemeler yapacak. Ancak bu düzenlemeler kesinlikle etnik referanslardan arındırılmış bir tarzda ve grup hakları prensibinden uzak biçimlerde ve zeminlerde gerçekleştirilecek.
3) Bu aşamayı takiben -uluslararası koşullar da elveriyorsa- PKK silahları terk edecek. Fakat uluslararası koşullar gerektirdiğinde PKK, Suriye’de, İran’da ve gerekirse Güney Kürdistan’da silahlı mücadeleye devam edebilir (Bu mücadelenin hedefleri için 5. maddeye bakınız).
4) Silahların terk edilmesiyle birlikte PKK yöneticilerinin Türkiye’deki normal vatandaşlar gibi siyaset yapmalarının önünü açacak yasal düzenlemeler yapılacak.
5) Bütün bunlar, özellikle de 3. Maddede sıralanan hususlar, Misak-ı Milli’nin Sünni İslam kardeşliği esasına dayalı olarak güncelleştirilmesi hedefine bağlanmış olarak gerçekleştirilecek.
Açık kaynaklardan izlendiği kadarıyla MİT-Öcalan mutabakatının ana maddeleri bunlardır.
Kaçırdığım başka maddeler de olabilir mi?
Elbette. Mesela Başbakanın birkaç gün evvel, ortada çok özel bir sebep yokken Öcalan’ın cezaevindeki diğer mahkumlardan rahatsız olduğunu söylemesi, yukarıda sayılmayan bir mutabakat maddesine işaret edebilir. Çünkü bu tür bir açıklama, Öcalan’ın, İmralı’da uygun bir eve nakledilerek yanına da arzuladığı türden kişilerin gönderilmesiyle ilgili bir çalışma yürütüldüğüne işaret eder. Özellikle de medyada daha evvel “Öcalan için bir villa hazırlanıyor” yolunda haberler çıktığı göz önünde bulundurulursa. Eğer böyleyse bunu da temel nitelikte bir mutabakat maddesi saymakta yanlışlık yoktur.
 “Bir toplumsal mutabakat metninde kişisel isteklerin ne yeri olabilir?” diye sormayınız; oluyor. Peru’daki Maocu Aydınlık Yol örgütünün karizmatik lideri Abimael Guzman’ı hatırlayınız. Guzman, arkadaşlarına silah bırakma çağrısı yaptıktan bir süre sonra, örgütün iki numarası olduğu söylenen ve kendisiyle aynı cezaevinde tutuklu bulunan Elena Iparraguirre’le evlenmesine izin verilmesini talep etti. Bu istek, biraz sağa sola çekiştirildikten sonra kabul edildi ve Guzman cezaevinde evlendi. Hem de 75 yaşındayken. Karizmatik liderlerin kişisel arzu ve ihtirasları, bazen bir davanın ilkesel taleplerinin önüne geçebiliyor. Yeter ki bu liderlerin doğduğu evlerin bahçesindeki toprağı yiyerek kutsanmaya çalışan topluluklar bulunsun.
***
Guzman’ın öyküsünü bir kenara bırakıp, geçen soruda dile getirilen mutabakatın içeriğinde neleri destekleyip neleri desteklemediğim sorusuna dönelim. Yazılarımı izleyenlerin dikkatini çektiğini sanıyorum; bunların baskın özelliği, olup biteni anlamaya ve analiz etmeye çalışmalarıdır. Bunun ötesine geçmemeye çalışırım ve böyle davrandığım için eleştirildiğim çok olmuştur. Ne var ki elinizdeki yazının devamında, ele aldığım konunun karakteri gereği her zamanki tarzdan biraz ayrılmak zorunda kalacağım.
Bu notu yazma gereği duydum; çünkü bir olayı anlamaya, analiz etmeye veya izah etmeye çalışmak ile o olay karşısında politik bir tavır inşa etmek, farklı iki iştir. Birincisinde daha çok toplumsal olayları açıklamak amacıyla oluşturulmuş aletleri kullanırsınız, ikincisinde ise siyaset felsefenizi oluşturan ilkeler, ahlaki duruşunuz ve ideolojik tercihleriniz belirgin rol oynar. Birincisinde izah etmeyi, ikincisinde etkilemeyi öne alırsınız. Ben de yazının devamında rotayı kaçınılmaz olarak biraz ikinci tarafa doğru kıracağım. Alışık olmayan okurların anlayışına sığınıyorum.
Sözünü ettiğim perspektiften baktığımda, yukarıdaki maddelerden sadece ilk ikisinde desteklemeye değer bazı şeyler görüyorum. Diğer maddelerin barışla ilgisi yoktur. Paketin ana hedefi ile paketi kuşatan ruh ise barışa değil bölgesel bir savaşa meyillidir. İsterseniz madde madde gidelim.
Birinci maddede dile getirilen silahların susması halini destekliyorum. Savaşan tarafların anlaşmazlıklarını çözebilmek için ateş etmeye ara verip konuşmaya çalışmaları, savaşa tercih edilmesi gereken bir durumdur.
Ne var ki silahların susması ile silahların Türkiye’yi terk etmesi aynı şeyler değildir. Dolayısıyla mutabakatın, desteklenmeyi en fazla hak eden maddesinde bile sorunlar olduğunu eklemek zorundayım.  Evet, silahların susması desteklenmelidir. Fakat silahlı militanların ülkeyi terk etmeleri, Türk devletinin Suriye denkleminde tuttuğu yerle ilgili bir hazırlık faaliyeti olduğu için ayrı bir değerlendirmeye tabi tutulmalıydı.  Çünkü devletin bu yöndeki isteği, içerdeki barışla değil, dışardaki Yeni-Osmanlıcı yayılmayla ilgili bir husustur. Devletin oynadığı oyunun kuralları çerçevesinde yapılacak bir analiz sonucunda, dışarı çıkmanın Kürtlerin ve Kürt hareketinin lehine bir durum olduğu anlaşılırsa çıkılır, değilse sadece silahları susturmakla yetinilirdi. Ne yazık ki “Başkanım, uluslararası durum çok lehimize görünüyor, ama isteğinize uyuyoruz,” cümlesi dışında bir değerlendirme duymadık. Anlaşılan o ki, Selahattin Eyyubi olma rüyası görenler Öcalan’dan ibaret değilmiş!
Suriye denklemini yönlendirebilecek kabiliyete sahip büyük güçlerden en az biri nezdinde resmi bir tanınma ve destek elde etmeden Türkiye’deki askeri pozisyonunu sıfırlamanın nasıl parlak bir askeri taktik olduğunu bilmiyorum, ama bunun bildiğimiz mantık kurallarıyla bağdaşmadığını biliyorum.  Nitekim Barzani yönetimi de bu karar karşısında bir şaşkınlık ifade etti. Hikmet Fidan ve ekibinin bu noktadaki başarısına şapka çıkarmak gererkiyor.
İkinci maddede demokratikleşme yönünde atılacak adımlardan söz ediliyor. Prensip olarak bunu da desteklerim. Ancak bu adımların neler olduğu somut biçimde ifade edilmediği için bu desteğin, birinci maddedeki gibi bir destek olması düşünülemez. Çünkü açığa çıktığı kadarıyla, yeni bir anayasayı da içeren bu “demokratikleşme” paketi, Kürt kimliğini tanıyan ve grup hakları kavramını kabullenen bir anlayışla hazırlanmamıştır. Yeni paket, söylem itibarıyla, muhtemelen Habermas’ın “devlet vatandaşlığı ulusu” tanımına yaslanacaktır. Ancak pratikte Habermasçı cumhuriyetçilik lafzının öngördüğü demokratikleşmenin bile yakınından geçmeyecektir. Demokratikleşme paketinin, kıymeti kendinden menkul, Türk usulü bir başkanlık sistemine eklenmeye çalışılması, bunun kanıtlarından biridir.
 Habermasçı lafız, bu pakette, daha çok Bosna’dan Kerkük’e kadar uzanması öngörülen Yeni-Osmanlıcı genişlemenin önünde çoktandır engel olmaya başlayan devletin eski (Kemalist) etnik ilkesini sulandırmak amacıyla kullanılacaktır. Bu yanıyla söz konusu girişim, eski cumhuriyeti yeni bir kılıfla devam ettirmekten başka bir anlam taşımıyor. Turgut Özal da 1990’ların başlarında Güney Kürdistan’ı yutmaya niyetlendiğinde, işe içeride Kürtçenin kullanımıyla ilgili 12 Eylülün koyduğu yasağı kaldırarak başlamıştı. Yani devletin bu işi planlama tarzında değişmiş bir şey yok. (Habermasçı cumhuriyetçiliğin Kürt sorununun çözümü bakımından ne gibi imkânlar sunabileceği ise ayrı bir tartışma konusudur. Bu mesele bazı Kürt yazarların inanmaya meylettikleri gibi pürüzsüz değildir. İlgilenen okurlar, bir giriş yazısı olarak Uğur Kara’nın Birikim dergisinin 289-290 numaralı bileşik sayısında yer alan “Kürt Meselesine Çözüm Süreci: Anayasal Vatandaşlık mı, Özyönetim mi?” başlıklı yazısına bakabilirler.)
MİT-Öcalan mutabakatının bunun dışındaki maddelerine gelince, benim durduğum noktadan bakıldığında, bunlar, Türk devletinin Yeni-Osmanlıcı temellerde yayılma çabalarının ifadeleri olarak görünüyor. Yeni-Osmanlıcı yayılmacılık bölgesel savaşlar olmadan gerçekleşemeyeceği için de bu mutabakat, barıştan ziyade savaşa dönük duruyor.
Programın Kürtler için öngördüğü şey bir başka problemli noktadır. Çünkü bu programın Kürtler için öngördüğü modern bir Hamidiye sistemidir. TC Osmanlıya dönüşürken, Kürtlerin de Hamidiye günlerine dönmesi öngörülmüştür.
Buradaki mantıki tutarlılığa bir diyeceğim yok. Ancak Haydaran Aşireti reisi Kör Hüseyin Paşa’yı özleyen ve Hamidiye sisteminden büyük bir Kürt ulusu çıkarmayı düşleyen Kürtlere söylenecek bir çift sözüm var: size uğurlar olsun, sadece sonunuz onunki gibi olmasın.
Benim, şahsen Hamidiye taraklarında bezim olmaz. Kürt gençlerinin birkaç kuşaktır modern bir Hamidiye sistemi kuralım diye mücadele ettiklerine de inanmıyorum. Hamidiyeci bir sistem, Kemalist bir sistemden de beterdir.
Bunu dedim diye beni barış düşmanlığıyla, Kemalistlikle ya da Alevicilikle suçlayacaklar çıkacaktır. Nitekim en azından bir tanesi kişisel hesaplaşmalarla ilgili görünen bazı ön atışlar yapıldı bile. Ama bu atışlar, hareketteki Hamidiyeci damarın nerelere kadar uzanabileceğini göstermek dışında fazla anlam ifade etmiyor. Şafi Kürtlerle Hanifi Türkleri Sünni bir imparatorluğa taze kan oluştursunlar diye birleştirmeyi öneren kendi liderinin MİT’le kotardığı proje hakkında tek söz etmeden Dersimlileri Kemalizm hayranı, bu projeye itiraz eden solcuları da Ergenekoncu olmakla suçlamak, eski dünyanın terimleriyle konuşmaktır. O dünyayı mezara gömdüğümüzü üç yıl evvel yazmıştım. Mezardaki sözlerden umulan yardım imdada yetişmeyecektir.
Türk devletini Ortadoğu’da büyütmenin karşılığında bir Hamidiye beyliği kapmak şeklinde tarif edilebilecek yeni stratejiden barış çıkacağına inanan Kürtler için söylenebilecek şey şudur: Mevcut savaşta, iki taraftan yılda toplam olarak 1000 ila 2000 kişi kaybetmekteydik. Fakat yeni programda belirlenmiş hedefler uğruna mücadeleye başladığımızda, pogromlardan ve belki de soykırımlardan bahsetmeye başlayacağız. Bunu anlamak için günümüz Suriyesi’ne on dakika göz atmak yeterlidir. Bunun neresi akan kanı durdurmak oluyor?
Hayır, bunun barışla filan bir ilgisi yoktur. PKK savaşı bitirmek istiyorsa bitirsin. Destekleyen destekler, desteklemeyen eleştirir ve becerebilirse kendisi yeni bir savaş örgütler. Benim sorun ettiğim, PKK’nin silahlarıyla birlikte Türk devletinin yeni Ortadoğu stratejisine tabi olma girişimini barış diye propaganda etmesidir.
PKK, düne kadar birçok kez İranlı mollalarla, Saddam’la ve Hafız’la aynı mevzileri paylaştı. Bu tür işbirliklerinin Kürtler tarafından fazla sorun edilmemesinin asıl nedeni, PKK’nin adı geçen güçlerden aldığı desteği asıl düşmanım dediği Türkiye’ye karşı mücadelede kullanmasıydı. Tıpkı Barzani ve Talabani’nin Saddam yönetimine karşı Türkiye, İran ve Suriye ile gerçekleştirdiği işbirliklerinin büyük sorun edilmemesi gibi. Ama PKK’nin bugün yapmayı prensipte kabullendiği şey, bunlardan farklı bir şey. PKK bu kez, asıl düşmanım dediği devletin yayılma planının bir parçası olarak bölgesel savaşa dahil olabileceği sinyalini veriyor. Bu, oldukça farklı bir durum ve eskinin terimleriyle değerlendirilemez.
PKK içinden ve dışından bazıları böyle bir bölgesel savaştan bize de bir devlet düşer diye düşünüyor olabilirler. Açık söylüyorum: İstemez, kalsın! Çünkü bölgesel savaşlarla oluşacak bir devlet, soykırımların çocuğu olacaktır. Yeni bir Yugoslavya’ya gerek yok.
Yaşadığımız bölge hızlı bir altüst oluşun konusudur. Bu süreç, kim ne derse desin ve kim ne yaparsa yapsın Türkiye’yi de kapsayacaktır. Devletin Yeni-Osmanlıcı hamleleri, bu süreci bir süre sağa sola bükebilir; ama son kertede hızlandırmaktan başka bir işe yaramaz. Bu, işin doğasından gelen bir şey. Siz, Libya’dan başlayarak eskinin devletlerini kıtır kıtır doğrayarak ilerleyen bir sürecin sıra Türkiye’ye geldiğinde birden tersine dönüp onu büyüteceğini mi sanıyorsunuz?
Boş hayaller bunlar.
Böylesine çalkantılı bir süreci Yeni-Osmanlılara tetikçilik yaparak karşılamak, hapisteki birisine çıkmazdan kurtulmanın biricik yolu gibi görünebilir. Özellikle de altı ay öncesine kadar örgüt üzerindeki etkisi de azalma eğilimi gösteriyorken. Ama Kürtlerin genel pozisyonu düşünüldüğünde bu tutum kesinlikle rasyonel bir hareket çizgisi olmadığı açıktır. Kürtler, başkaca hiçbir şey yapmadan, sadece kendi iç bütünlüklerini sağlamaya yönelik adımlarla takviye etmek şartıyla kendi mevcut pozisyonlarını korumayı başarsalar, bu kadarı bile Yeni-Osmanlılara tetikçilik yapma seçeneğinin sunabileceğinden çok daha başarılı ve şerefli sonuçlar elde etmelerine yeter. Birçok açıdan buna benzer bir strateji Suriye Kürdistanı’nda uygulandı, sonuçları görüyorsunuz. Barzani bile bir süre sonra stratejinin doğruluğunu pratikte teslim etmek durumunda kaldı. Bir diğer uygulanışı AKP-Ergenekon çatışması döneminde Türkiye’de takınılan tavırdı. Bu bağımsız tavrın hareketi ne kadar güçlendirdiğini herhalde kimse inkâr edemez. Bu stratejilerden ne zarar gördük ki Yeni-Osmanlıların savaş arabasına eklenmeye karar verdik?
Bütün bu boyutlarıyla bir arada düşünüldüğünde yapılmakta olan şeyi barış olarak tanımlamak imkânsızlaşmaktadır. Benim barış denilen şeye karşı tavrımı belirleyen işte buradaki yalandır. İstiyorsanız silahlarınızı susturabilirsiniz, bunun için yalan söylemeniz gerekmiyor. Doğruluk ve haklılık, bir direniş hareketinin temel sermayesidir. Yeni-Osmanlılara tetikçilik yaparsanız ikisini de yitirirsiniz.
***

Özetlersem, Kürtleri veya Kürt hareketini, Sünni İslam kardeşliği bayrağı altında devletin Yeni-Osmanlıcı yayılmacı stratejisinde bir koçbaşına dönüştürme eylemine itiraz ettiğim için adım “barış düşmanı”na çıkacaksa bunu şerefle kabul ederim. Toplumun ezici çoğunluğunun barışın büyüsüne kapılmış olmasını anlıyorum. Otuz yıl savaşla boğuşmuş bir toplumun normal reaksiyonudur bu. Fakat toplum böyle bir büyüye kapılarak Yeni-Osmanlıcı stratejiye ilişkin en basit gerçekleri dahi göremiyor diye onlara yalan söyleyecek halim de yok. Bunun yerine –eğer o sonucu verecekse- tecrit olmayı yeğlerim. Korkulacak bir şey yok, duvar eğri değilse yıkılmaz. Her devrin adamı olmak dışında hiçbir özellikleri olmayan bazı okuryazarların barış adı altında ortalığı velveleye vermelerine aldırmayın. Hakkaniyetli ve tarafların onurunu çiğnemeyen bir çözüme yaslanmadığı müddetçe silahları susturmak barış anlamına gelmeyecektir. İşimiz bu gerçeği anlatmak olmalıdır, barış adına maval okumak değil.
2013-05-11


9 Mayıs 2013 Perşembe

Oligarşi dünyayı ve yaşamı yok ediyor...







Fikret Başkaya









“Düşmanlarınızdan korkmayın: en kötüsü sizi öldürürler, dostlarınızdan çekinmeyin: en kötüsü size ihanet ederler, lâkin tarafsızlardan çekinin: zira kötülük dünyaya onların sessiz onayı sayesinde yayılıyor.”  Bruno Yarensky

Geçtiğimiz günlerde gazeteler, İstanbul’a üçüncü hava limanı yapılacağı, bu işin Cengiz-Kolin- Mepa- Kalyon sermaye grupları ortak girişimine 22 milyar 152 milyon euro’ya ihale edildiği, bunun Cumhuriyet tarihinin en büyük ihalesi olduğu, limanın 100 milyon yolcu kapasitesiyle dünyanın en büyüğü olacağı, 3 bin 500 hektarlık alana inşa edileceği, dış dokusunun Edirne’deki Selimiye Camii’nin İslam-Osmanlı motiflerinden esinlenerek dizayn edildiği, terminal binasının yeşil olacağı, limanın üçüncü köprüyle aynı sürede bitirileceği... haberini veriyorlardı.

Bu haber pekâlâ şöyle de verilebilirdi: %80’i ormanla kaplı alana inşa edilecek olan 3. İstanbul hava limanının yapımı için 1 milyona yakın ağaç kesilecek, doğal bitki örtüsü yok edilecek, sayıları 70 kadar olan göl, gölet, gölcük, bölgede yaşayan kuş türleri, tüm canlılar ve tarım alanları yok olacak,  heyelan riski artacak ve bir bütün olarak canlı yaşam yok olacak. Derelerden İstanbul’a içme suyu taşıyan barajlara zehirli su akacak, uçak ve otomobil trafiğindeki devasa artış müthiş bir kirlenmeye neden olacak, kaza riski büyüyecek, atmosferin ısınması ve iklim değişikliği derinleşecek, bölgenin ekosistemi geri dönüşü olmayan bir şekilde bozulacak, İstanbul daha da yaşanmaz hale gelecek... Ve bu yıkım ve yok etme projesinin faturası asıl vergiyi ödeyenlere çıkacak...
O halde soru 1: Medya haberi neden böyle değil de baştaki gibi veriyor? Cevap çok basit çünkü medya dünyaya ihaleyi alan sermaye grupları tarafından bakıyor... Kâr hırsıyla gözü dönmüş, başkaca hiç bir kaygı taşımayan, taşıması asla mümkün olmayan sermaye baronlarından insana ve canlı yaşama saygı beklemek abesle iştigal olurdu? Aksi halde tam bir yıkım, akıl almaz bir saçmalık olan böyle bir proje hakkında kamuoyunu uyaracak biçimde, gerçeğin haberinin verilmesi gerekirdi. Ve soru 2: Neden akademi ve “ aydınlar” cenahından ve muhalefet cephesinden yeteri kadar ses çıkmıyor? Bunun tam bir skandal olduğu dillendirilmiyor? Bu soruyu cevaplamadan önce bir anektod: Galiba 1886 yılında olacak, Londra’da genç sosyalistler Friedrich Engels’i bir konferansa davet ediyorlar. Engels’in sunumunun ardından sorulara geçiliyor. Gençlerden biri Engels’e: “ Efendim, İngiliz işçi sınıfı, kolonyalizm siyaseti hakkında ne düşünmektedir” şeklinde bir soru yöneltiyor. Engels’in cevabı şöyle: “ İngiliz işçi sınıfının hangi konuda bir fikri var ki, kolonyalizmi de sorun etsin”. Bizde akademinin bu güne kadar hangi temel soruna dair bir fikri vardı da gündeme gelen skandalı ve yıkımı sorun edecek? Şimdilerde akademi mensupları daha çok Saidi Nursi sempozyumları türü etkinliklere odaklanmış durumda...

Aslında sorun büyüme, kalkınma, ilerleme, refah, vb. ile ilgili temel bir yanlıştan ve yanılsamadan kaynaklanıyor. Geçerli hâkim anlayışa göre, üretimdeki her artış her zaman ve her koşulda mutlaka olumlu bir şey sayılıyor. Yeni olan her şey iyidir saplantısı geçerli... Oysa bir şey üretmek doğadan bir şey eksiltmeden ve kirletmeden mümkün değildir. O halde üretimin ve tüketimin doğanın dengesini bozmayacak, kendini yenilemesini tehlikeye atmayacak düzeyde tutulması, sorumlu, duyarlı, özenli bir rota izleme zorunluluğu var. Zira her şey gibi dünya da sınırlı ve belirli bir eşik aşıldığında bizzat canlı yaşamın tehlikeye girmesi kaçınılmaz... Onun için büyüme, kalkınma, ilerleme gibi kavramların büyüsünün bozulması, acil bir zorunluluk haline gelmiş bulunuyor. Mâlum ekonomik büyüme GSYH [gayri safi yurtiçi hasıla] ile ölçülüyor. GSYH [ kabaca milli gelir] artışı da kalkınma ve refahla özdeş sayılıyor. Neyin, nasıl, ne pahasına büyüdüğü, ne gibi sonuçlar ortaya çıkardığı, nasıl bölüşüldüğü hiç bir zaman sorun edilmiyor. GSYH göstergesi, üretimin neden olduğu doğa tahribatını dikkate almıyor. Zira her GSYH artışı biyosferin dengesini bozucu sonuçlar ortaya çıkarıyor. Üretim ve tüketimdeki her artış, her ekonomik büyüme mutlaka “iyi bir şeydir” saplantısından vakitlice kurtulmak şart. Zira belirli bir sınır aşıldığında sadece doğa tahribatı derinleşmekle kalmıyor, beklenen refah artışı da gerçekleşmiyor. Sadece refah artışı da değil, her zaman istihdam artışı da gerçekleşmiyor... 

GSYH [milli gelir] artışı, toplumsal eşitsizliği gizliyor. Milli gelir dolayısıyla toplam zenginlik artarken, geniş toplum kesimlerinin yoksullaşması kaçınılmazdır ve kapitalizm geçerliyken başka türlü olması mümkün değildir... Zira sermaye mutlak ve göreli yoksulluğu büyütmeden yol alamaz. Dolayısıyla ortalama gelir artışı [aritmetik ortalama] herkesin durumunun iyileştiği anlamına gelmez. Bu yüzden şahsen kişi başına düşen milli gelir yerine, kişi başına düşmeyen milli gelir denmesinden yanayım... 2012 yılı sonu itibariyle Türkiye’de kişi başına düşen gelirin yaklaşık 10 bin 500 dolar olduğu söyleniyor. Eğer gelir eşit bölüşülseydi, 4 kişilik bir ailenin yıllık gelirinin 42.000 dolar, ya da 75.000 TL olması gerekirdi. Oysa asgari ücret 773 TL. ve 15 milyon insan yoksullukla cebelleşiyor. Küçük bir azınlık milli gelirin büyük bir bölümüne el koyuyor.

Ekonomik büyüme sermaye sahibi azınlığı ve bir bütün olarak oligarşiyi daha da zenginleştirirken, geniş kitleleri yoksullaştırıp, doğa tahribatını derinleştiriyor ve canlı yaşamı tehlikeye atıyor. Özellikle 1980 dönemeciyle neoliberal küreselleşmenin dayatıldığı yaklaşık son 30 yılda, artık tüm gösterge ışıkları kırmızıya dönmekte. Küresel oligarşi giderek zenginliğin daha büyük bölümüne el koyuyor. Dünya’nın en zengin %1’i gelirin %14’nü alırken en yoksul %20’ye sadece %1’i düşüyor. En zengin 200 kişinin 2.7 trilyon dolarlık serveti var, bu miktar 3.5 milyar insanın gelirinden fazla... 3.5 milyar insanın toplam geliri 2.2 trilyon dolar... Dünya’da 1226 dolar milyarderi ve 29 milyon dolar milyoneri var. Milyarderlerin 425’i, milyonerlerin de %42’si [12 milyon 160 bin] ABD’de. Artık oligarşi küresel ve milyarder ve milyonerlerler de her yerde... Dolayısıyla ortak çıkarlara sahip bir milyarderler ve milyonerler enternasyonalinden söz etmek mümkün. Bu oligarşilerin birbirlerine, ait oldukları toplumlardan daha yakın olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur... Çin milyonerler sıralamasında ikinci sırada. Çinde 1 milyon milyoner var.  Toplamın %3.4’üne sahip. Onu Hindistan, Brezilya ve Türkiye takip ediyor. Türkiye 38 milyarderle ligde önenli bir yere sahip... Piramidin tepesindeki dar oligarşiyi dünya nüfusunun yaklaşık %10’unu oluşturan zengin orta sınıf takip ediyor. Orta sınıf da dünya nüfusunun yaklaşık %25’ini oluşturuyor.  Çoğu Güney’de [Asya, Afrika, Latin Amerika] olmak üzere, yoksullar dünya nüfusunun %45’ini oluşturuyor ki, bu nerdeyse her iki kişiden birinin yoksulluk içinde yaşıyor olması demek... Bir tarafta aşırı zenginlik ve israf, diğer tarafta aşırı yoksulluk ve sefalet ve tabii zihinlere durgunluk veren doğal çevre tahribatı... İşte büyüme, kalkınma, ilerleme şarkılarının hâlâ yüksek sesle söylenmeye devam edildiği dünyanın manzarası böyle...

Neden bu kadar çok yol, köprü, konut, avm, alt-geçit, üst-geçit, hava alanı, yat limanı, taş ocağı, termik santral, HES, vb? Bu inşaat çılgınlığı, yıkım ve yok etme seferberliği nasıl açıklanabilir?

Neoliberal politikaların dayatılmaya başlandığı 1980 sonrasında emekci sınıfların pazarlık gücü zayıfladı. Kârlar artarken ücretler düştü, sosyal harcamalar ve kamu harcamaları kısıldı. Mülk sahibi egemen sınıfla ezilen ve sömürülen sınıflar arasındaki gelir uçurumu büyüdü. Fakat hepsi bu kadar değil. Zenginler kulübünde de bir değişim yaşandı. Zenginler içinde en zenginlerin gelir ve servetinde devasa artışlar oldu. Başka türlü ifade edersek, uygulanan anti-sosyal neoliberal politikalar sonucu bir bütün olarak zengin sınıfın geliri artarken, en zenginlerle diğerleri arasındaki fark büyüdü. Bir fikir vermek için mesela ABD’de, 1980 - 2000 aralığında, en zengin %1’in ulusal gelirden aldığı pay % 8’den %16’ya yükseldi. Oysa zengin %10’un ulusal gelirden aldığı pay aynı dönemde %25’den %27’ye yükseldi. Bu eğilim sadece emperyalist ülkeler için değil, Çin, Hindistan gibi “yükselen ülkeler” için de geçerliydi. Tabii Türkiye ve benzerlerinde de...  Çinde 2003’de sadece 3 milyarder var iken 2009’da 130 dolar milyarderi vardı. Çin’de100 bin doların üstünde gelire sahip 24 milyon insan var. Hindistan’da 1998’de en zengin 100 kişi ulusal gelirin %0 4 ünü [binde dördü] alıyorken, 2009’de %25’ini alıyordu...

Oligarşinin elinde devasa bir sermaye birikti ve sendikaların etkisizleştirildiği, ücretlerin bastırıldığı, sosyal harcalamaların budandığı koşullarda, emekçi çoğunluğun satın alma gücü zayıfladı. Başka türlü ifade edersek, talep geriledi. Böylesi bir ortamda önce kamu [devletler], ardından da bireyler [aileler] borçlandırıldı. Buna rağmen kapitilast sınıfın elinde yeterince “değerlendirilemeyen” bir sermaye fazlası var. Başka türlü söylersek, değersizleşme riskini bertaraf etmek gerekiyor. İşte diğer alanlarda talebin yeteri kadar artmadığı koşullarda inşaat, madencilik, enerji... sektörleri sermaye için bir çıkış yolu olarak görülüyor. Aslında inşaat sektörüne yüklenmek, bütçeyi, kamu kaynaklarını yağmalamak anlamına geliyor. Bedeli vergi veren yoksullar ödüyor... Başka türlü söylenirse, daha çok vergilerle finanse edilen bir sektör. İç tasarruflar yetersiz olduğu için bu alandaki yatırımlar dış borçla finanse ediliyor. Fakat bu yöntemle finanse edilen, yol, köprü, konut, HES... döviz yaratmadığı, iç piyasaya dönük yatırımlar olduğu için, belirli bir eşik aşıldığında kriz kaçınılmazdır... Nitekim Nisan 2013 itibariyle Türkiye’nin dış borcu 340 milyar dolar sınırını aşmış bulunuyor. AKP, iktidar olduğu 10 yıllık dönemde borçları % 162 oranında artırarak bir rekora imza attı ama IMF’ye olan borçları ödemekle, dahası IMF’ye borç vermekle öğünüyorlar... İnsanları daha ne kadar aldatabilirler? Yalanı daha ne kadar sürdürebilirler?

Uygulanan neoliberal politikalar  sadece toplumsal kutuplaşmayı büyütüp, gelir dağılımı dengesizliğini, insânî-sosyal kötülükleri derinleştirmekle kalmıyor. Doğa tahribatını da büyütüyor, ekolojik dengeler hızlı bir tempoyla bozuluyor. Artık doğa akıl almaz bir saldırıyla karşı karşıya ve bu yıkım büyüme, kalkınma, ilerleme... adına meşrulaştırılıp, dayatılıyor, görünmez kılınmaya çalışılıyor... Oligarşi büyüdükçe yıkım da büyüyor.  

Bu terazi bu sikleti neden çekmez?
Oligarşinin tüketim çılgınlığı, üst-orta sınıf, üst-orta sınıfın tüketim düzeyi ve yaşam biçimi de orta sınıf tarafından taklit edilince, devasa bir israf ve yıkım tablosu ortaya çıkıyor. İronik ve çelişik görünse de yoksul çoğunluk da orta sınıfı taklit edebileceği kuruntusu ve yanılsamasıyla malûl... Bu günkü üretim ve tüketim düzeyi bile bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıkarmış iken, bu çıkmazdan nasıl çıkılabilir? Eğer geçerli eğilimler – küresel eşitsizlik, kaynaklara sahip olma yarışı ve ekolojik bozulma- yol almaya devam ederse, işlerin daha da sarpa sarması kaçınılmaz. Dünya nüfusunun 2050’de  9 milyar sınırına yaklaşacağı tahmin ediliyor. 9 milyar insanın yaşadığı bir dünya ekolojik bir fekaleti yaşamadan varlığını nasıl sürdürebilir? Mesela 9 milyar insanın yaşadığı bir dünya’da karbon gazı salınımı ne düzeye çıkar? Hâlihazır durumda bir Amerikalı bir Afrikalıdan 18 kat fazla enerji kullanılıyor, dolayısıyla karbon gazı emisyonu ortaya çıkarıyor. Demek ki, zengin Batılı ülkelerin üretimlerini, tüketimlerini ve karbon gazı emisyonunu azatlmaları gerekiyor. Elbette Çin ve Hindistan gibi yükselen ülkeler denilenlerin de daha ölçülü ve sorumlu davranmaları şart.

1970-2011 aralığında dünya ekonomisi ortalama %3.4 oranında büyüyerek dörde katlandı.  Eğer aynı oranda büyüme devam ederse- ki imkânsız görünüyor- 2050 yılında tekrar dört kat daha artmış olacak. Başka türlü söylersek, üretim 2050 yılında 1970’deki düzeyin sekiz katına çıkacak... Uzmanların ağzına bakılırsa bu böyle sürüp gidecek. Dün olan yarın da olacak! Eğer dünyanın kaynakları sınırsız olsaydı, belki bu mümkün olurdu ama herhalde arzulanır bir şey olmazdı... Zira asıl zenginlik maddi olan değildir... Enerji, stratejik madenler ve biyolojik çeşitlilik stoğu bu günkü büyüme çılgınlığını sürdürmeye müsait değil. Zira insanlık kaynakların fizikî sınırına ulaşmış bulunuyor. Her halde bunun en açık göstergesi iklim değişikliği... Sadece emperyalist Batı’da değil, yükselen ülkelerde de üretim artışını sürdürmek artık zorlaşmış görünüyor. Çinde her yıl kentleşme ve çölleşme sonucu 1 milyon hektar toprak kayboluyor. Biyolojik çeşitlilik hızlı bir tempoyla yok oluyor. İklim değişikliği içme ve kullanma suyunu kıtlaştırıyor, kuraklık yayılıyor, su baskınları artıyor... Atmosferin ısınması kaldığı yerden devam ediyor. Bir araştırmaya göre 2040 yılında Asya ve Afrika’da atmosfer 2 derece daha ısınmış olacak. Bunun neden olacağı sorunları düşünmek bile ürpertici... O halde ekonomik büyümenin emperyalist ülkelerde gerilemesi, yükselen ülkelerde yavaşlaması, en yoksullarda da durması ihtimali yüksek bir olasılık gibi görünüyor.

Velhasıl 9 milyar insanın Batı yaşam standardında yaşaması imkânsız. O halde şöyle bir soru akla gelecektir: Ekolojik felakete yol açmadan 9 milyar insanı insanca yaşatacak yaşam standardı ne olabilir? Herhalde bu ABD, Batı Avrupa ve Japonya’daki standart olamaz. Bir bütün olarak küresel oligarşi kendiliğinden bu yıkımdam vazgeçmeyecektir. O halde insanlığın geleceğini kurtarmak, riskleri önlemek, insana yaraşır bir dünya kurmak, geçerli egemenlik ve sömürü ilişkilerine son vermeden mümkün olmaz. Velhasıl kapitalizmden vakitlice kurtulmak acil bir gereklilik olarak kendini dayatmış görünüyor. Başka türlü söylenirse, insanlığın geleceğini ancak komünist toplum perspektifine endeksli sosyal-politik-kültürel, radikal bir devrim  kurtarabilir ve bu mümkün... Bu yazıyı, Antonio Gramsci’nin  11 Şubat 1917’de La citta futura’ da yayınlanan “Tarafsızlar” başlığını taşıyan yazısından bir alıntıyla bitirelim: “  Tarafsızlardan nefret ediyorum. Bana göre de  Friedrich Hebbel*’in dediği gibi, ‘yaşamak direnmektir’... Bir insan direnmeden ve gerçek yurttaş olmadan gerçek insan da olamaz... Yaşıyorum çünkü direniyorum. Bu yüzden direnmeyenlerden nefret ediyorum, bu yüzden tarafsızlardan nefret ediyorum”... Elbette ancak direnmekle, mücadeleyle bir şeyler kazanılabilir ama direnmenin, mücadelenin yöntemi de son derecede önemlidir. İşçi sınıfı mücadeleyi düzen sınırları dahilinde yürütme tercihi yaparak tarihi bir hata yaptı. Şimdilerde de mücadele daha çok kültüralist bir zemine çekilmiş görünüyor. İşte insan hakları mücadelesi, kimlik hakları için mücadele, ücretleri artırma mücadelesi, vb... Bin yıl insan hakları mücadelesi yapsanız, bin yıl kimlik mücadelesi yapsanız, bin yıl ücretleri artırma mücadelesi yapsanız ne değişir?.. Ücretli kölelik sistemi yerli yerinde durdukça... Bu güne kadar ne, ne kadar değişti? Asla unutulmamalıdır ki, kapitalizm reforme edilebilir bir sistem değildir...
----------
*Alman şair ve dramaturg.


1 Mayıs 2013 Çarşamba

Kürtlerde DAYANIŞMA...




 Dr.İsmet Turanlı
Kürt isyanlarında bir çok aşiretin dayanışma göstermediği için başarısız kaldığını görmek mümkündür.
Cumhuriyet devrinde de, gerek Şeyh Sait, gerekse Dersim katliamında da bir çok aşiretin devrin hükumetleri ile bir işbirliğine girdikleri, dayanışma göstermediklerine şahit oluruz.
Bu tarz kifayetsizlikleri halen yaşamaktayız. Irak’ta Talabani, Barzani çatışması yakın tarihimizden bir misaldir.
40 Alman meslektaşımla 1968 te yaptığım Rusya seyahatında Erivan da ki Kurdoloji enstitüsünü , sonrada Erivan Radyosunun Kürtçe yayın yapan bölümünü ziyaret ettim. Orada ailemin Türklerle işbirlikçe olduğuna dair çok ağır sözler işittim.
Haci Bedir ağa’nın Atatürk tarafına geçtiğini, yanına gelen Bedirhan ve Cemil paşa zadeleri kovduğunu, Dayım Hüseyin Fırat’ın Menderesin yanında, Abim Sırrı, amcam Ali Turanlı’nın Demirel’in yanında olduklarını, bu işbirlikçi davranışı kınadıklarını söylediler.
Gerçi son devredede Dengir Mir Mehmet Fırat’ın Erdoğanın yanında uzun bir zaman hizmet etmesi Kürtler tarafından işbirlikçilik olarak değerlendirildi. Çok şükür kendi fikrini ifade etmek hürriyetini seçti. Aydın insanlar liderlerinin papağanı olmazlar.
Kahta-net’inin duyurularına göre Erdoğan’ın Kahtadan iki müdafii siyasetçisi daha var. Biri meclis gurup başkanvekili Ahmet Aydın, diğeride Mehmet Metiner. Fakat her üçüde Ak partide olmalarına rağmen Kahta içinde üç ayrı fraktion tarzında Erdoğan’a hizmet veriyorlar. Bu durum dayanışma kabiliyetinin zaafından doğuyor.
Bugün BDP de Altan Tan islamiyetçi, rahmetli Melik Fırat antisiyonistik cephede, Dr. Tarık Ziya sosyalistik cephede, Ahmet Türk Türklerle birlikte olmak arzusunda, velhasıl Kürtlerin özgürlük davasında herbiri bir başka uçtan çekip duruyor.
MARX bütün dünya işçilerinin birlik olması çağrısı yapmıştı. Kürtlerde neticede özgürlüklerine kavuşmak için mücadele veriyorlarsa, gayelerinde ki birlikteliğin sorumluluğu icabı dayanışmadan kaçınamazlar.
Irak’ta Barzani ile Talabaninin akılları başına gelipte dayanışma gösterince Talabani Cumhurbaşkanı oldu, Barzani de federal bölge başkanı oldu ve kavga bitti.
Şam’da kürt ileri gelenleri, Öcalan, Barzani, Talabani ve Türkiyeden katılanlarla bir toplantı yapmış ‘Brekujiye’ son vermişler, istikbalde dayanışma içinde olacaklarını deklare etmişlerdi, Ama sonu gelmedi. Herkes kendi yönünde hareket etmeğe başladı.
Bugün Öcalan’ın PKK yı Türkiyenin sınır dışına çekme kararı sonrası Kürt aydınlarının, hele hele solcu geçinenlerin dayanışma göstermemelerini anlamakta zorlanıyorum.
Fazıl Say’ın klasik müzik yapımcılığının müzik eğitimindeki en üst seviyede olduğunu düşünürsek ki bunun insan ruhunun beslenmesindeki etkisini bilerek söylüyorum, Kürt aydınların da da dayanışma gelişmesinin üst seviyelere gelmediğini, dolayısıyle de başarsızlığa mahkum olduklarını ifade edebilirim. Elbette bu durum sosyo-psikolojik bir evrime ihtiyaç gösterir.
Nehirler geriye akıtılamadığı gibi Kürt sorununun da çözüleceğine, çok geçmeden özgür Kürdistanın kurulacağına inanıyorum. Bu demek değildir ki Kürtler Türklerden kopacak, Türkiye bölünecektir. Batıya zorunlu olarak göç ettirilen Kürtlerin kurulacak Kürdistana dönmeyecekleride kesin. Avrupaya göç etmiş Türkiyelilerin Türkiyeye dönmek istemedikleri gibi.
 Kurulacak Kürdistan ile Türkiye arasında AB de olduğu gibi hudutlar açık olacak, ne Türkiye bölünmüş, neden Kürdistanın üniter yapısı önlenmiş olacaktır.
Eğer Türkler Kürtlerin kardeşleri olduklarını iddia ediyorlarsa evvela Kürtçe öğrenmeleri gerekir. Kürtler Türkçe, Arapça, Farisi, Avrupa da da Almanca, Fransızca öğreniyorlar. Yok eğer Kürtçe öğrenmek KİBİRLERİNE dokunuyorsa O zaman en kibirli söylemleri ‘’ Ne Mutlu Türküm diyene’’ demeye devam etsinler. Fakat Kürtlere de ‘’Türküm, doğruyum, varlığım Türk varlığına armağan olsun dedirtmesinler.
Kürtçe öğrenipte ne yapacağız demesinler. Bugün güney Kürdistan da binlerce Türk firması iş peşinde. Elbette kuzey Kürdistanda da vazife göreceklerin Kürtçe bilmeleri ora halkı ile iletişimi kolaylaştıracaktır. Herşeyden evvel KARDEŞLİK iddialarını isbat etmiş olacaklardır.
Benim lisan öğrenmek için tavsiye edeceğim bir yöntem var. Hergün on kelime, hafta da bir bir cümle, ayda bir de bir gramer kaidesi. Üç ayda 900 kelime eder. Devlet Bahçelinin hezeyanlarını ve hakaretlerini ifade etmek için 800 kelime kullandığı söyleniyor.
Benim Londra da yaşayan, bir İtalyan ile evli olan oğlum REMO’nun 12 yaşinda ki kızı HELİN 5 yabancı dil biliyor. Türkiye de Kürt ailelerin çocukları ile sadece Türkçe konuşma mecburiyeti kalmadığınıda duyurmam gerekir. Çocuklarının anadillerini bilmedikleri halde Anadilde eğitim istiyorlarmış samimiyetsizliklerinide kınamam gerekir. Kürtler orta doğuda bilingualdir. Türkler ise sadece Türkçe bilirler. Hasan Cemal Güzel’e göre dünyanın en eski, en çok kunuşulan dili Türkçedir (!).  Kürtçe ise medeni bir dil değildir. Anadil kelimesinin Kürtçesi ise ‘’ Zımanı Zikmaki’’ yani ‘’ Ana rahmindeki dil’’ şeklindedir. İlmen isbat edilmişdir ki insanlar ana karnın da iken analarının dilini öğrenmeğe başlarlar.

23 Nisan 2013 Salı

Barış Sürecinin Nesini Destekliyorum?




Cemil Gündoğan

MIT-Öcalan mutabakatı üzerine son dönemde kaleme aldığım yazılara gözü ilişen arkadaşların bir kısmı soruyor: “Süreci destekliyor musun, desteklemiyor musun?” Soru yoğunlaşınca, konuyu öne almak zorunlu hale geldi.
Tahmin edileceği gibi cevabı oldukça zor bir soru bu. Çünkü her şeyden evvel “barış süreci” denilen şeyin tam olarak neleri içerdiğini bilmiyoruz. Bilebildiklerimizin içinde ise barış umudunu besleyen maddelerin sayısı fazla değil. Buna karşılık ortada bir dizi soru ve sorun var. Bunların bir kısmı müzakerelerin yürütülüş biçimiyle, diğerleri sürecin bizzat içeriğiyle ilgilidir. Girişteki soruya cevap verebilmek için bunların hiç olmazsa en önemlilerini ortaya koyup tartışmak gerekir. Birincilerden başlarsak.
Görüşmelerin bir tutsak tarafından yürütülmesi, biçimle ilgili ilk ciddi sorundur. Öcalan, kitlesel liderliği kanıtlanmış yegâne Kürt politikacısı olarak bir görüşme sürecini başlatabilir, müzakereler sonucunda bir uzlaşmaya varılırsa Kürtler adına bir anlaşmaya imza atabilir veya görüşmelerin çıkmaza girdiği dönemlerde ara bulucu rolü üstlenebilir vs. Bunlar mümkün; ama tutsaklık koşullarında barış müzakerelerini sürdürmek onun değil, sahadaki güçlerin yapacağı bir şey olabilir. Çünkü barış, ancak geniş toplumsal kesimler katılıp sorumluluk alırlarsa kalıcı olabilecek bir şeydir. Bir tutsağın, tam içeriğini bazı devlet organları dışında kimsenin bilemediği görüşmelerle kotaracağı bir uzlaşmanın böyle bir katılım ve sorumluluk dağıtma işlemini gerçekleştiremeyeceği açık. İnsanlar, en kolay, bir işe katılırlarsa sorumluluğunu paylaşırlar.
Denilebilir ki PKK bir lider örgütü olduğu için barış anlaşması yapmak gibi bütün örgütü bağlayacak işleri ancak lider yürütebilir, PKK’nin diğer bileşenleri böyle bir angajmana giremez, onun gerektireceği yaptırım gücünü sağlayamazlar.
Bu, doğru değildir. PKK, dünya çapında örgütlenmiş, devlet-benzeri bir örgüttür. Yani kabaca bir devlet gibi çalışır.  Onun “devlet kurmak istemiyoruz” sözüyle popülerleşen devletsizlik söylemine fazla takılmayınız. Bu yöndeki sözler, bazen gençlik dönemlerinin özgürlükçü romantizmine duyulan özlemin bir ifadesi, bazen kendilerinin dışındaki sol muhaliflerin gönüllerini hoş etmeye yarayacak cafcaflı sözcükler, ama en çok da devletin Öcalan’a yasakladığı ideolojik alanların ve kurguların yerine ikame edilen pırıltılı sözcükler olarak dile getirilirler. Bu tür sözler PKK’nin bazı eylemlerini kısmen etkileyip izah etse bile PKK’nin temel siyasi yönelimini belirleyemez, izah edemez. PKK’nin temel siyasi ve örgütsel yönelimlerini belirleyen, onun silahlı, küresel ölçekli ve devlet-benzeri bir örgüt olmasıyla ilgili ihtiyaç ve pozisyonlarıdır.
Anılan niteliklerinin bir sonucu olarak PKK, isterse barış görüşmelerini de liderleri olmaksızın yürütebilecek bir yapıya sahiptir. Öcalan’ın liderliğinden mahrum kaldıkları yıllarda sağladıkları örgütsel ve siyasal gelişmenin, Öcalan’ın örgüte pratik önderlik yaptığı dönemde sağladıkları gelişmeden daha büyük olması, bunun en belirgin kanıtıdır. PKK’nin Türkiye’de ve Suriye’de sadece son üç yılda sağladığı gelişme bile Öcalanlı dönemde sağladığı bütün gelişmeyi katlayacak çaptadır. Öcalansız olarak bu gelişmeyi sağlayabilenlerin, barış sürecini onsuz yürütemeyeceklerini iddia etmek, ikna edici olamaz. Kaldı ki hem uluslararası denklem hem de Türkiye’deki iç bölünme, bugün böyle bir şeyi gerçekleştirebilmeleri için PKK’lilere her zamankinden daha uygun fırsatlar sunmaktadır.
Ne var ki PKK yöneticileri, bütün bu güç ve pozisyonlarına rağmen Öcalan’ın MİT’le sağladığı ve muhtemelen tamamını kendilerinin de bilmedikleri bir mutabakatı fazla tartışmaksızın kabul etme yolunu seçtiler. Onların bu tercihlerinin nedenleri üzerinde uzun uzadıya tartışılabilir. Bu yazıda bizi ilgilendiren nedenlerden ziyade muhtemel sonuçları olduğundan buna girmiyorum.
Sonuçları bakımından ele alındığında, bu tercih bir boyunduruğu ifade eder ve bu, barış adı verilen sürecin bundan sonraki her aşamasında PKK yöneticilerinin boynunu sıkmak için kullanılacaktır. Hem de bizzat Öcalan üzerinden. Başbakanın danışmanı Yalçın Akdoğan’ın Kandil’dekilerden rahatsızlık duyduğu her durumda, “Şimdi Öcalan dağdakilere bir mektup daha yazar, onlar da nasıl konuşmaları gerektiğini anlarlar,” mealinde konuşmalar yapması, bu boyunduruğun nasıl işlediğine dair bir fikir veriyor.
Stratejinin temel kurallarından biridir: sürecin başında yığınakta yaptığınız bir yanlış, sürecin sonraki aşamalarında her seferinde biraz daha büyümüş olarak karşınıza dikilir. PKK yöneticilerinin kendi elleriyle kendi boyunlarına taktıkları boyunduruk da bu kurala uygun olarak işlemektedir, işleyecektir. Açın bir, bir-buçuk ay önceki Özgür Politika gazetesinin sayılarını, göreceksiniz ki neredeyse bütün PKK yöneticileri, o dönemler “Statü kabul edilmeden bu işler konuşulmaz bile!” noktasında idiler. Ve asgari sınır için çektikleri bu çizgiden o kadar emindiler ki, Newroz gösterilerinin temasını bile “Kürtlere statü, Öcalan’a Özgürlük” diye belirlemişlerdi. Aynı yazarların bir de bugünlerdeki yazılarına bakın, “statü” kelimesini artık kullanmadıklarını görürsünüz. Öcalan, kendilerine “statü türü şeyler önemli değil,” mealinde bir mesaj yollayınca kızılcık şerbeti içip statü sözcüğünü sözlüklerden çıkarmak zorunda kaldılar.
Anadilde eğitim talebinin başına da aynı şey geldi.   
Ama en dramatik olanı herhalde “gerillaların Meclis kararı olmadan dışarı çıkmayacakları” koşulunun başına gelenlerdi.  PKK yöneticileri, çıkış için yasal güvence diye özetleyebileceğimiz bu koşula o kadar vurgu yaptılar ki sonunda bir tür kırmızı çizgiye dönüştürdüler.
Niye böyle yaptılar?
Çıkışta güvenlik ihtiyacı, akla ilk gelen hususlardan.
Çıkışın kanun şartına bağlanmış olmasını, Öcalan’ın müzakerelerdeki maharetinin belirtisi olarak algılamış olmaları bir diğer teşvik edici faktör olabilir.
Liderin gerillasına sadakatine dair bir imaj yaratma gayretini de gözden uzak tutmamalıyız: Statüden ve hatta anadilde eğitim gibi temel bir haktan bile vazgeçen bir lider, yoldaşlarının yeni yerlerine güven içinde ulaşabilmeleri konusunda güvenceden vazgeçmiyorsa bu, onun gerillalarına sadık bir lider olduğunu gösterir. Gerillalara bu hissi vermek hayli rahatlatıcı olsa gerek.
Fakat Hükümet’in, gerillaların çıkışıyla ilgili olarak ilk başlarda bir meclis kararından bahsedip sonraları “bu Meclis’in değil, Hükümet’in işidir” diyerek yan çizmiş olması, dikkatlerimizi daha klasik bir ihtimale çevirmemiz gerektiğine işaret ediyor: PKK yöneticilerine, çıkış için yasal güvencenin bir mutabakat maddesi olduğunun söylenmiş olması ihtimaline. Bu bilgiye sahip PKK yöneticileri, mutabakat gereği zaten gerçekleştirilecek olan bir şeyi iyice belirtikleştirip PKK’nin kırmızı çizgisiymiş gibi sunarak PKK’nin statü ve anadilde eğitim konularında zedelenen imajını kısmen telafi edebilecek küçük bir “zafer” elde etmeyi planlamış olabilirler. Böyle bir “zafer”, PKK gerillalarının ülkeyi birer suçlu gibi değil de birer özgürlük savaşçısı gibi terk ettikleri görüntüsünü verebilmek bakımından da yararlı olurdu.
Ne var ki bu hesap da stratejiyle ilgili anılan prensibin katılığı karşısında tutunamadı: Öcalan, “Çıkış için Meclis’ten kanun yerine Meclis’te bir komisyon yeterlidir,” mealinde bir mesaj yollayınca, PKK yöneticileri, cezaevine koşulsuz biçimde tabi olmakla nasıl bir stratejik hata işlediklerini bir kere daha görmüş oldular.
Hükümetin çıkış için yasal güvenceyle ilgili anılan manevrası, İmralı sürecinin yürütülüş tarzına yöneltilen eleştirilerin aslında sadece biçimle ilgili olmayıp doğrudan sürecin içeriğiyle ilgili olduklarını göstermektedir. Bir tutsakla bir gizli servisin içeriğini bazı devlet organları dışında hiç kimsenin tam olarak bilemeyeceği müzakerelerle oluşturacakları şey, gerçek bir barıştan ziyade kapalı kapılar ardında kotarılmış kumpaslar serisi olabilir. Bir kumpasla kabul edilen bir şeyin takip eden kumpasla inkâr edilmesi ise bu işin mantığı gereğidir.
***
Bir diğer kuşkulu nokta, İmralı sürecinin dünyadaki diğer barış görüşmelerinde görülenin tersine yürüyen bir gelişme seyri izlemesidir. Dünyanın başka yerlerinde isyancı gruplarla onları ezen devletler arasındaki barış görüşmeleri kural olarak şöyle bir yol izlemiştir: İsyancı taraf, temsilcisi olduğunu ileri sürdüğü sınıfın, ulusun, dinin, mezhebin vb. haklarını öne çıkarıp bunlara yasal ve mümkünse uluslararası garantiler temin etmeye çalışan bir müzakere hattı izlerken; devlet tarafı, konuyu anti-terörizm perspektifine hapsedip isyancı grubu silahsızlandırmanın teknik ayrıntılarına yoğunlaşan bir müzakereyi tercih eder. Devletin görüşme masasına oturmasını sağlayan en önemli faktörlerden biri isyancının elindeki silah olduğundan, isyancı taraf asgari taleplerini garanti altına almadan veya bu yönde uluslararası nitelikte bir uzlaşma eğilimi ortaya çıkmadan silah bırakmanın teknik teferruatlarını tartışmaya girmez. Bu yöndeki tartışmalar, devletin isyancı grubun temel haklarını karşılamak yönünde adımlar atmasıyla başlar ve karşılıklı adımlarla ilerler.
İmralı görüşmelerinde ise bunun tersine bir yol tutulmuş görünüyor. Örneğin Hükümet Kürtlerin temel haklarıyla ilgili hiçbir adım atmadan Öcalan gerillaların yurt dışına çıkarılmasını emrediyor. PKK’li olsun veya olmasın Kürt hareketi saflarında sıkça dile getirilen “Yoksa oyuna mı getiriliyoruz?” sorusu, büyük ölçüde buradaki terslikten besleniyor.
Peki, İmralı’daki görüşmelerden barış çıkabilmesi için görüşmelerin illa ki dünyadaki barış görüşmelerinde gözlenen genel kalıba uygun biçimde mi yürütülmesi gerekir?
Hayır, böyle bir zorunluluk yoktur. Değişik ülkelerde bu iş değişik biçimlerde başlayabilir. Sürecin nasıl başladığından çok, nasıl yürütülüp nasıl bir sonuca ulaştırılacağı önemlidir. Yanlış başlamış bir süreç bile bazı koşullarda düzeltilip doğru sonuca ulaştırılabilir.
Bu cümleden olmak üzere MİT-Öcalan görüşmeleri de pekâlâ Türklerle Kürtlerin barışına götüren bir başlangıç noktası olabilir. Teorik olarak böyle bir olasılığın varlığı dışlanamaz. Ne var ki MİT-Öcalan mutabakatından gerçek bir barış çıkarabilmek için bu görüşmelerin arkasını doğru biçimde doldurmak, alandaki gerçek aktörleri kucaklayacak bir müzakere sürecine dönüştürmek ve gerçek güç ilişkilerine uygun bir şekilde neticelendirmek gerekir.
Peki, var mıdır MİT-Öcalan görüşmelerinin bu tür bir sonuca ulaşabilme şansı?
Uluslararası gözlemcilerin, Kürtleri yavaş yavaş “Ortadoğu’nun yükselen gücü” kategorisine yerleştirmeye başladığı bir dönemde, Devlet Kürtlerin haklarıyla ilgili hiçbir adım atmamışken gerillaları yurt dışına göndermeyi kabul etmenin neresi bu sonuca uygun bir müzakere olarak adlandırılabilir?
Gerillaların, Kürtlerin siyasal, toplumsal ve kültürel hakları alanında hiçbir adım atılmadan Türkiye dışına çıkarılmasına ilaveten bu işin Suriye’de bir çöküş başlamadan evvel bitirilmeye çalışılması, İmralı süreci üzerindeki kuşku bulutlarını iyice arttırıyor. Devlet bu iki işi bir arada gerçekleştirmeye çalışınca, kafalarda, onun Kürtlerle barışmak için adımlar atmaktan çok muhtemel bir bölgesel savaşa hazırlanmakla meşgul olduğu düşüncesi oluşuyor. Özellikle de Yeni-Osmanlıcı yayılmacılığın şifre sözcüklerinden biri olan Misak-ı Milli’nin Abdullah Öcalan tarafından da benimsenip Kürtler için bir hedef olarak ilan edilmesinden sonra.
***
Yukarıda sıralananlar barış sürecinin yürütülüş tarzıyla ilgili kuşku uyandıran noktalardan birkaçıdır. Fakat insanların İmralı sürecinin arkasında Ali Cengiz oyunları aramaları, sadece işin yürütülüş şekliyle ilgili sorunlardan kaynaklanmıyor. Asıl sorunlar, İmralı sürecinin doğrudan içeriğiyle ilgilidir. Okurlar uzun yazı sevmediği için meselenin bu yanı gelecek yazıya kalıyor. Barış süreci denilen projede neyi destekleyip neyi destekleyemeyeceğimize ancak onları da özetledikten sonra karar verebiliriz.
2013-04-23

22 Nisan 2013 Pazartesi

BETHNAHRİN VE DÜNYA KAMUOYUNA!




Biz, Bethnahrin halkının (Süryani-Asuri-Keldani-Arami) politik örgütleri ve yurtsever aydınları olarak, Türkiye’nin doğusunda ve anavatanımız Bethnahrin’de silahlı çatışmaların bitmesini selamlıyoruz. Biz her zaman barışı destekledik ve destekliyoruz, ama bu barış “bin senelik Türk-Kürt Sünni kardeşliği” temelinde gerçekleşemez. Tarihimizdeki Sünni Ümmetçiliği temelinde yeniden tesis edilmeye çalışılan bu kardeşlikten kaynaklanan toplumsal yaralar ve acılı deneylerimiz, böyle bir “bin senelik kardeşliği” reddetmeyi zorunlu kılıyor.

Türk ordusu ile PKK gerillaları arasında silahlı çatışma, on binlerce kişinin, bu arada onlarca masum halkımız mensubunun da hayatına mal oldu. Binlerce yıl yaşadığımız yerleşim yerlerimiz boşaltıldı ve yıkıldı. Halkımız kitleler halinde göçe zorlandı, şimdiye kadar hiçbir suçlu cezalandırılmadı ve bilinen katillerden hesap sorulmadı. 

Tarihimizdeki acılı deneyimler Türk ve Kürt savaşları nedeniyle değil, aralarındaki sözde “İslam kardeşliği” nedeniyle oldu. Halkımıza karşı yapılan 1846, 1895-96, 1909, özellikle 1915 yılında Ermenilere ve halkımıza karşı yapılan soykırımın (SAYFO) ve 1915'ten sonra 1922-23’teki Rum Pontus ve 1937-38 Dersim Alevi Kızılbaş soykırımın yaraları hala kanıyor. Ne Türkiye hükümetleri ne de Kürtler şimdiye kadar bu katliamlardaki tarihi sorumluluklarını kabul etmediler. O yüzden bugünkü “barış süreci” örtüsü altındaki “açılıma” haklı bir şüphe ve mesafeyle yaklaşıyoruz. Bu “sürecin” tarihi anavatanımız Bethnahrin’de ve Suriye’de halkımıza barış değil de çok acılı sonuçlar getirmesinden endişe duyuyoruz.

Ateşkes ve kanlı çatışmaların durmasının ilanı PKK ile Türk ordusu arasındaki barışa bir çözüm için önkoşuldur. Ancak, yapılan çeşitli açıklamalar, özellikle Hıristiyan azınlıklar ve diğer etnik ve dini azınlıklar (Ermeni, Alevi, Ezidi) arasında güvensizlik oluşturmaktadır. 21 Mart 2013’te Diyarbakır’daki Newroz bayramında okunan PKK lideri Abdullah Öcalan’ın mesajı milliyetçi İslamcı sloganlar ihtiva etmektedir. Örneğin “bin senelik İslam bayrağı altında ortak tarih “ ,”Türk-Kürt kurtuluş savaşı” , “Türk-Kürt 1920 meclisi” ve “Çanakkale’de ortak savunma” ve benzeri tarihi olarak şaibeli kavramlar ihtiva etmektedir. “Türk kurtuluş savaşı”, şimdiki Türkiye topraklarında tarihin ilk gününden beri yaşamış olan Hıristiyan halkların tarihi anavatanlarında imhasından başka bir şey değildir. PKK liderinin Rum, Ermeni ve Yahudi diasporası ile ilgili söyledikleri, dostluk işaretleri değildir. Milliyet Gazetesine nasıl aktarıldığı halen belli olmayan ve tüm Türk ve Kürt medyasında iktibas edilen PKK lideri Öcalan’ın açıklamasında, “Rum Ermeni ve Yahudi diasporasının kaybettikleri toprakları geri almak için Türk ve Kürtleri birbirine düşürmek istediğini” iddia etmektedir. BDP ve diğer Kürt yöneticilerinin bu açıklamaları zararsız gösterme çabaları bu sürece gölge düşürmekte ve şüphemizi daha da artırmaktadır.
Ayrıca Türkiye hükümeti bu süreçten beklentilerinin önemli bir kısmının Suriye’de devam eden iç savaşla ilgili olduğu açıktır. Türkiye’nin bu adımı ve Suriye’ye yönelik İslamcı muhalefeti destekleme tutumu, Suriye’de yaşayan halkımız (Süryani-Asuri-Keldani-Arami) ve Suriye Hıristiyanları ve Aleviler gibi diğer etnik ve dini halklar için çok kötü sonuçlar doğurabilir. 

Bu sürecin TC’de yaşayan tüm halklara ve bölgedeki (Suriye’dekiler dahil) etnik ve dini azınlıklara gerçek bir barış getirebilmesi için, aşağıdaki taleplerimizin yerine getirilmesini istiyoruz:

• Tarihin tekerrür etmemesi için, Türk ve Kürt halkının 1915’te Osmanlıda yaşayan Hıristiyan halklara yapılan soykırımı (SAYFO) kabul edip tanımalarını ve tarihte örneği az rastlanan katliam ve cinayetlerinden dolayı Hıristiyan halklardan özür dileme ve 1937-38’de Dersimli Alevi-Kızılbaşlara karşı yapılan soykırımla yüzleşme ve yaptıklarının sorumluluklarını kabul etmelerini talep ediyoruz.
• Türkiye'de gerçekten bu atılımla barış isteniliyorsa, Türkiye'nin doğu illerindeki koruculuğun tümden kaldırılması.
• Türkiye, Suriye’deki uluslararası hukuka aykırı saldırgan politikalarından ve Suriye’de İslamcı teröristleri desteklemekten vaz geçsin.
• Suriye Kürtlerinin İslamcı teröristlerin cephesine geçmesi bölgede son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilir ve yeni bir Hıristiyan, Dersim Alevi ve Ezidi soykırımını getirebilir. Özellikle Kürt halkını bu kirli oyunda rol almamaları konusunda dostça uyarıyoruz.
• Dünya kamuoyundan, özellikle AB ve ABD kamuoyundan, Türkiye ve Suriye’deki gelişmelere daha yakın ve gerçekçi bir analizle bakmalarını talep ediyoruz. Türkiye’nin kendi Kürt problemini Suriye aleyhine kötüye kullanmaya kalkışmasına yardımcı olmamaları gerekir. İslamcı teröristlerin Suriye’deki olası bir zaferi, başta Hıristiyanlar olmak üzere bölge halklarına ve dünyaya korkunç bir tehlike getirecektir.
BETHNAHRİN AYDINLARI VE AKTİVİSTLERİ
ALMANYA:
Turabdin Kalkındırma Dernekleri Federasyonu (DETA)
HSA (Almanya Süryani Federasyonu)
Almanya ve Orta Avrupa Asuri Federasyonu (ZAVD)
Mor Gabriel Derneği Hamburg
Hamburg Süryani Kültür Derneği
Sabri Akbaba (DETA Başkanı)
Şabo Akgül (ZAVD Eşbaşkanı)
Fehmi Aykurt, Mor Gabriel Dernegi Başkanı 
Aziz Kurt, Hamburg Süryani Kültür Derneği Başkanı 
Metin Akyol, Hamburg Süryani Kültür Derneği ikinci Başkanı
Papaz Shemun Bagandi
Kenan Araz 
Abut Can
İbrahim Seven
Circis Grigho 
Ferit Sağ 
Morris Dal
Aschur Babel
Johan Roumee
Cemil Konutgan
Adam Danho
Adnan Oyal Awrohum Geliyo
İSVEÇ
Süryani Demokratik Birliği
Emanuel Poli
Sabri Yıldız 
Hanna Beth Sawoce 
Augin Kurt Haninke 
Munir Rhawi
Fikri Göksal
Denho Özmen
Sait Eser
Nihat Seven
Nail Akçay
İSVİÇRE
İsviçre Antakya Süryani Derneği
Aminuel Akbaş 
Miscel Üney
Edip Şenkal
Yaşar Ravi
Gabriel Sare
Johannes Gauro
Josef Hanno
AVUSTURYA:
Dr. Yusuf Güney
Yusuf Haddadoğlu
Gabriel Aslan
ABD:
Hanna Kerkinni
BETHNAHRİN VE TÜRKİYE:
Ayup Danho 
Odom Hanno
Shabo Boyacı
Ferit Altınsu
Hazni Aktaş
Yuhanen Denho
Adday Beytisrail
Hamurabi Beth Shammas Stayfo
İshok Aktaş
Yakup Atuğ
Fetrus Aktaş
Suphi Beth Shmuel
Sami Kawme Dik
Ashur Banipal
BELÇİKA:
Nail Beth-Kinne 
Aydın Aslan
Nahro Beth-Kinne
Aydın Ünval
Omar Chammoun
Maloul Masud
AVUSTRALYA:
Nuri İzgi
Dr. Zeitoun Athour
Gilgamesh Gabriel
HOLLANDA:
Abut Seven
Yosef Bahdi
Suat Arslanlar
Robert Rhawi 
Julia Challma Kulhan
Gabriel Uygur
Sanharip Gorgis
Ninos Gorgis
Turan Gülo
Sharil Petros
Richard Malcopour
Adnan Challma Kulhan

17 Nisan 2013 Çarşamba

Yorum: Amerika bir krallık ülkesidir!




Faiz Cebiroğlu

Yanlış yazmıyorum: Amerika bir krallık ülkesidir. Amerika, herkesin sandığı gibi, çok partili sistemle yönetilen bir ülke değildir. Amerika, kapitalist tekeller ile  finans kapital  hakimiyetinden oluşan bir krallık ülkesidir. Bu oluşumun siyasi temsilcilerí var, iki partidir: Demokratlar ve Cumhuriyetçilerdir.

Amerika, 1800’lerden bu yana bu iki partiyle yönetiliyor. Her iki parti de, emperyalist krallık sistemine hizmet eden ve onların emperyalist çıkarlarını savunan partilerdir. Aralarında her hangi bir fark yoktur. Periyodik olarak iktidarı, birbirlerine devrediyorlar ve çoğu zaman, büyük bir manipülasyon ile aralarında fark varmış gibi, dünya kamuoyunu yanıltmaya çalışıyorlar. Oysa ki, her iki parti de emperyalizmin, kapitalist tekellerin, finans kapitalin iktidarını savunurlar. Her iki parti de tekelci krallar egemenliğinin temsilcileridirler.

Evet, Amerika, bir krallık ülkesidir: Amerika’da, silah kralları vardır. Amerika’da, petrol kralları vardır. Amerika’da çelik / kimya...sanayi kralları vardır. Amerika’da otomobil kralları vardır. Amerika’da banka kralları vardır. Amerika’da basın, yayın… medya kralları vardır.

Amerika, bir krallık ülkesidir. Bu insan sömürücüsü ve halk düşmanı krallar, dünyamızı ahtapot gibi sarmış bulunmaktadır. Bu krallık düzeni sürdükçe dünyaya  barış gelir mi? Bu emperyalist krallık devam ettikçe, dünyadan savaş tehlikesi kalkar mı?

O halde, Amerika krallık ülkesinde, savaş nedir? Barış nedir?

Cevap: Savaş: Emperyalizmdir! Savaş, Amerikancı krallık sistemin sürmesi için yeni pazarlar elde etme, halkları parçalama, bölme ve kendi hizmetine sunma siyasetinin şiddetle devam etmesidir.

Cevap: Barış:Amerikancı krallar sisteminde sadece vargıdır! Barış, emperyalist krallar ülkesinde, oluşan güç dengelere göre, sadece, bir geçici ateşkes olayıdır! Bu anlamda barış, savaştır. Savaş, Amerikan krallar sistemine karşı, kelimenin her anlamı ile savaştır.

Savaş mı, ana kaynağı Amerika ve emperyalizmdir!

Barış mı, temel kaynak,  Amerika ve emperyalizme karşı savaştır!

Amerika mı, bir krallık ülkesidir.

Krallar ülkesi  Amerika,  Orta-doğu’da ve tüm dünyada, kendi hakimiyetine alamadığı ülkeleri, halkları birbirine kırdırarak  bunlardan kurtulma ve bu ülkeleri kendi yörüngesine alma siyasetidir.

Krallar ülkesi Amerika; Orta-doğu’da, anti-emperyalizmin ve anti-siyonizmin son bastiyonu,  Suriye Arap Cumhuriyeti’ni yıkmak için nasıl bir seferberliğine girdiğini hepimiz görüyoruz.

Amerika kralık sistemi budur.

Amerika krallık sistemin tek ve değişmez tanrısı: Sermayedir!

Amerika bir krallık ülkesidir ve  bu kralların allahları: Sermayedir!


4 Nisan 2013 Perşembe

Kürtler, Amerika-İsrail-Türkiye Eksenine mi Dahil Oluyor?




Cemil Gündoğan
cemil_gundogan@yahoo.se



”MIT-Öcalan Mutabakatı Nedir, Ne değildir?” başlıklı önceki yazımda, bu mutabakatın, Türklerle Kürtlerin (Sünni) İslam kardeşliği temelinde Misak-ı Milli’nin güncellenmesini öngördüğünü ve Türk devletinin güneye doğru büyümesi anlamına gelen böyle bir projenin barıştan çok savaşı davet ettiğini belirtmiştim.(*)
İsrail-Türkiye yakınlaşması, bu mutabakatın ilan edilmesinin hemen ertesine denk geldi. İsrailli kaynaklara göre bu özür, birinci derecede Suriye meselesiyle ilgiliydi. Özür daha manşetlere tırmanıyorken Suriye’deki süreçten birinci derecede etkilenen ülke olan Lübnan’da hükümet istifa etti. Onu, Suriye Ulusal Koalisyonu (SUK) Başkanı Muaz El-Hatib’in istifası izledi. Bu arada Özgür Suriye Ordusu adlı örgüt, SUK’un İstanbul’daki toplantısında  Suriye’nin başbakanı olarak belirlenen Amerikan vatandaşı Gassan Hito'yu kabul etmeyeceklerini açıkladı. İsrail-Türkiye yakınlaşması, Suriye’yle ilgili taşları bu şekilde yerinden oynatırken ABD ile AB, Öcalan’ın girişimini olumlu bulduklarını açıkladılar. Ki bu devletler, düne kadar, kamuoyu önünde Öcalan’ın ve PKK’nin adını sadece terörizm suçlaması yapmak için ağızlarına alırlardı. Bütün bu gelişmeler, MİT-Öcalan mutabakatının öngördüğü Türklerle Kürtlerin (Sünni) İslam kardeşliğine dayalı birlik önerisinin bölgedeki saflaşmalarla ilişkili bir boyut da taşıdığını gösteriyor. Ortaya çıkan verilere bakılırsa Abdullah Öcalan, PKK’yi ve Kürtleri Amerikan-İsrail-Türkiye hattında bir yerlere yerleştirmeye çalışıyor.
Bu yöndeki söz ve girişimlerin değişik türden reaksiyonlar uyandıracağını tahmin etmek zor değil. İki tanesi hakkında daha şimdiden yazılabilir.
Birinci reaksiyon, geçmişte sosyalizm ve Sovyetler Birliği şampiyonluğu yapmış ama Berlin Duvarı’nın çöküşüyle birlikte hızla Amerikancı çizgiye intikal etmiş olan Kürt siyasetçilerine aittir. Bunların reaksiyonunu ifade edebilecek en uygun kelime hayal kırıklığıdır. Çünkü bu arkadaşlara göre PKK, olaylara ideolojik bakan, Stalinist bir örgüttü; Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle doğan dünyanın niteliğini ve dengelerini doğru okuyamadı ve Kürt potansiyelini götürüp Saddam gibi, İran mollaları gibi çağdışı güçlerin yedeğine sokup heder etti. Oysa yapılması gereken, Kürt hareketini sosyalizmden uzaklaştırıp “demokrasi kampı”na nakletmek, yani Batılı güçlerle ittifak yapmaktı. Doğal olarak böyle bir nakil ve dönüşümle ortaya çıkacak olan hareketin önderleri de Öcalan gibi soğuk savaş dünyasının diktatörleri değil, bu siyasi gelişmeleri çözümleyebilme ferasetini göstermiş kişiler olarak kendileri olacaktı. Bu arkadaşlar, Abdullah Öcalan’ın tam da onların düşündüğü şeyi yapmaya ve kendilerinin yerleşmeyi düşündükleri boşluğa kocaman gövdesiyle PKK’yi yerleştirmeye çalıştığını görünce muhtemelen (bir kez daha) dizlerine vurmuşlardır.
İkinci reaksiyon, birincisinin içi dışına çıkmış versiyonu olarak tarif edilebilir ve daha çok kendilerini PKK’ye yakın hisseden Türk solcularına aittir. Bunlara göreyse Öcalan, bu toprakların görüp görebileceği en halkçı, en demokratik, en sosyalist… aktördür. Barzani ve Talabani’nin yaptığı gibi Kürt hareketini emperyalizme peşkeş çekmemiştir. Mahir Çayanların öğrencisidir ve Türk solcularıyla yaptığı işbirliği, halkların kardeşliği düsturuna olan bağlılığının bir ifadesidir. Öcalan’ın Türk-İslamcı diskura benzeyen bir söz dağarcığıyla konuştuğu, Kürt milliyetçilerinin uydurduğu bir iftiradan ibarettir. Öcalan çizgisinde oldukları müddetçe Kürtler ayrılıkçı milliyetçiliğe rağbet etmeyecek, Amerikan ve İsrail saldırganlığına karşı bölge halklarıyla aynı cephe içinde mücadele edeceklerdir.
Öcalan’ın Newroz’daki konuşması bazı tereddütlere, kırgınlıklara ve kızgınlıklara  yol açmış olsa bile Kürtleri Türk bütünlüğü içinde tutmaya öncelik veren solcular hâlâ umutlarını korumaya ve Öcalan’ı desteklemeye çaba sarf ediyorlar. Yine de bunun kırılgan ve yamulmaya müsait bir çaba olduğunu söylemek gerek. Nitekim bu solcuların en azından bir kısmının, kırgınlık ve kızgınlıklarını, Öcalan’ı ve PKK’yi eleştiren Kürtlere yansıtarak işin içinden çıkmaya çalıştıklarını görüyoruz. Özgür Politika gibi yayın organlarında yazan Türklere bakınız, bunlardan bazılarının Kürt milliyetçilerine karşı normal zamanlarda kullandıklarından daha sert bir dil kullandıklarını fark edeceksiniz.
Elbette Kürtlerin tercihlerinden ziyade bizatihi kaderini tayin hakkının kendisini desteklemeye öncelik veren Türk solcuları da var. Bunların yeni sürece verdiği prensip desteğini yukardaki tavırdan ayırmak gerekiyor. Böylelerini ayırmak kolaydır: Türk şovenizminin saldırılarına karşı sadece Türkiye Kürtlerinin haklarını değil, gerektiğinde Talabani’yi ve Barzani’yi de savunurlar. Sayıları azdır, ama şükür ki yok değildirler.
***

Yukarıda özetlemeye çalıştığım iki reaksiyon birbirlerine karşıt olmakla birlikte bir hayli ortaklık içeriyor. En temel ortaklık noktası ise, iki görüşün de Öcalan’ın kullandığı diskuru bizzat onun gerçeği olarak kabul eden bir anlayışla değerlendirme yapmalarıdır. Halbuki diskur gerçeğin yerine geçirilemeyeceği gibi, Öcalan da değişik dönemlerde değişik diskurlar kullanmıştır. Örneğin, 1970’lerde deyim yerindeyse “kızıl komünist” bir diskur kullanırdı. Berlin Duvarı çökünce eski söyleminin rengini seyreltip “pembe sosyalist” diyebileceğimiz bir çizgiye çekti. 1999’da tutuklanınca Türk milliyetçiliği diskuruna doğru dümen kırdı. Ortalık biraz sakinleşince “radikal demokrasi” lafına yapıştı. Şu sıralardaysa modernize edilmiş Hamidiye söylemine doğru yelken açacakmış gibi bir izlenim veriyor.
Bir kısım Kürt milliyetçisi ile Kemalizmle olan kan bağlarını kesemeyen Türk solcuları, bütün bu diskurları, içinde şekillendikleri bağlamlarla ilişki içinde analiz edip anlamlandırmak yerine, Öcalan’ı, 70’lerdeki söylemine indirgeyip orada sabitlediler. Bunlar, ideolojik tavırlardı ve gerçeği yakalayabilme şansına sahip değildi. Nitekim bugün de Öcalan’ın PKK’yi, Türk siyasetinin uzantısı mevkiinde Amerika-İsrail katarına yerleştirme çabası karşısında şaşırıyorlar.
Oysa Öcalan’ın Amerika-İsrail-Türkiye hattına yerleştirilmesi girişimi yeni bir olay değildir. Öcalan’ın yakalandığı dönemde kaleme aldığım yazıları okumuş olanlar, Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmiş olmasının, onun Rusya-İran-Irak-Suriye-Libya ekseninden çıkarılarak Amerika-İsrail-Türkiye eksenine yerleştirilmesiyle ilgili bir Amerikan operasyonu olduğunu yazdığımı hatırlayacaklardır.(**) Yani Öcalan’ın Newroz konuşması ile onun hemen ardından gelen İsrail-Türkiye yakınlaşmasının bugün zihinlerimizde uyandırdığı görüntülerin benzerleri aslında o zaman da mevcuttu.
Ne var ki siyaseti, olayların ve alandaki aktörlerin birbirleriyle olan ilişkilerine ve bu ilişkilerin gelişim seyrine bakarak anlamak yerine, bu ilişkilerin çoğu kez kırılmış görüntülerine ve sözlerine bakarak anlamlandırmaya çalışanlar, bu görüntüleri fark edememişlerdi.  Kürt ve Türk kanaat önderlerinin önemlice bir bölümü TV ekranlarındaki idam muhabbetlerinden kalkarak Abdullah Öcalan’ın asılıp asılmayacağını tartışıyorlardı. Bazı eski Kürt politikacıları da “Öcalan idam edilecek, PKK de dağılma sürecine girecek, tam bu sıra bir hamle yapıp bir şeyler kapamaz mıyım?” şeklinde hesaplar yapıyorlardı.
Gerçekte ise Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesinin nedeni onu asmak değildi. Amaç, Kürt sorununu, o zaman adına “Amerikan destekli Türk çözümü” dediğim bir yolla çözmek, bu şekilde Türkiye’ye görece istikrar kazandırmak ve Türkiye’yi Ortadoğu’yu şekillendirme planında kullanılacak operasyonel bir güç haline getirmekti.  Gerçi bu plan, daha sonra birçok yerinden delindi ve delenlerden biri de bizzat Türk devletiydi. Ama bu kadarı bile Öcalan’ın, idam edilmek bir yana, nihayet Amerikan denklemine dahil edilmiş olduğu için aslında uluslararası politik denklemde eskisine göre daha yukarılarda bir yere yerleştirilmiş olduğunu göstermeye yetiyordu. Bugün MİT’le birlikte Türkiye’yi büyütme planları içinde gördüğümüz Öcalan, aslında o gün kendisine biçilmiş olan o görece yüksek mevkiden konuşan ve kendince bir oyun planı kurmaya çalışan Öcalan’dır. 
***

Bütün bunları 14 yıl sonra doğrulanmış olduğumu göstermek amacıyla yazmıyorum. Şu sıralar yaşanan olayların Kürtlerin geleceği bakımından oynadığı kritik rol, bu tür bireysel başarı veya başarısızlık öyküleriyle uğraşmayı hepten anlamsızlaştırıyor. Bunları yazmamın nedeni, yukarıda ele alınan ve karşıt kutuplarmış gibi görünen kesimlerin değerlendirmelerinin dün olduğu gibi bugünde sadece diskurdan hareketle oluşturulduğuna dikkat çekmek ve bu yöntem terk edilmediği müddetçe sürecin doğru anlaşılmasının mümkün olamayacağına dikkat çekmektir.
Siyasi analiz yapılırken diskurlar ve bunların harekete geçirici güçleri elbette dikkate alınmalıdır. Ama bu diskurları üreten veya sahiplenen aktörlerin mevcut güç dengeleri içindeki pozisyonları, hangi strüktürlerle kuşatılmış oldukları, yüz yüze oldukları fırsat yapıları, sahip oldukları kaynakların nitelikleri ile bunları harekete geçirme kabiliyetleri gibi sosyal hareket teorisinin ana başlıklarını oluşturan kalemlerle bağlantılı biçimde değerlendirilmezse diskur analizi fazla işe yaramaz.
Bugün sadece diskurlara dayanan analizler yapmak, bu analizi yapanlarla Öcalan arasında yaşanacak bir Tom-Jerry oyununa dönüşmeye mahkumdur: Analizciler, Öcalan’ın bu haftaki sözlerinden kalkarak onun, diyelim ki Fetullahçıları dışladığını söyleseler, Öcalan gelecek hafta Fetullah Gülen’e özel selam gönderir. Analizciler, sadece sözlere bakarak Öcalan’ın Alevileri unutmuş olduklarını ileri sürseler, Öcalan ertesi hafta örgütteki takma isminin Ali olduğunu hatırlatır… Ve oyun böylece sürüp gider. Dolayısıyla söylenen sözden öte, o sözün hangi pozisyondan, kiminle ilişki içinde, kimin sözüne karşı vb. söylendiğine bakmak gerekiyor.
***

Öcalan’ın Newroz konuşmasında özetlenen yeni sözünü bu çerçevede incelediğimizde, onun, Kürt hareketini, Misak-ı Milli hedefine kilitlenmiş olarak Amerika-İsrail-Türkiye katarına eklemeyi tasarladığını görürüz. Bu durumda ihtiyacımız olan şey, alışılagelmiş bir diskur analiziyle olamaz. Onun da ötesinde, bu dönüşüm önerisini yukarıda sözü edilen fırsat yapıları ve kaynak mobilizasyonu gibi kriterler noktasından değerlendirmek, sonra da siyaset felsefesi bakımından böyle bir dönüşümün arzulanıp arzulanamayacağı üzerine tartışmamız gerekiyor. Bunlardan birincisi, günümüz koşullarında modern bir Hamidiye beyi yaratmanın fizibilitesiyle, ikincisi ise böyle bir beyliğe karşı takınılacak ahlaki ve ideolojik tavırla ilgilidir. Ama yukarıdaki özetten de anlaşılacağı üzere, biz, henüz neyi, nasıl tartışmamız ve değerlendirmemiz gerektiği konusunda bile ortak bir kanaate sahip değiliz.
Sahiden, Türkiye Kürtlerinin Amerika-İsrail-Türkiye-Katar-Suudi Arabistan-Ürdün aksına eklenmesi mümkün müdür? Türkiye Kürtlerinden bahsediyorum. Eğer mümkünse bunun muhtemel maliyetleri ve kazançları nelerdir?
Son olarak da böyle bir eklemlenme siyaset felsefesi bakımından ne anlam taşıyacaktır?
Var mı bu sorulara sistematik bir cevabı olan? Özellikle de PKK açısından?
Yoksa bizim adımıza MİT ve Öcalan bu sorunları tartışıyorlar demekle mi yetineceğiz?
Bugün bu sorulara kafa yormayan, yarın Kürtler adı geçen ittifak adına bir koçbaşı olarak Suriye çöllerine salındığında ne söyleyecek? Söylese bile bu ne işe yarayacak?
2013-04-04

----------------------------------------------
(*) PKK yanlısı bir gazetenin yazarlarından biri, bu tespite “küçük adamlar” diye başlayan bir küfürnameyle cevap verdi. Bu vatandaşın huyudur; lideri tarafından hançerlendiği hissine kapıldığı her dönemeçte, hançerin acısını ve bundan doğan hıncını başkalarına yansıtarak rahatlamaya çalışır. On dört yıl evvel de böyle yapmıştı. Bugünkü yazdıklarında bir fikir adına bir şey bulamayınca, bütün küfürlerini ve hakaretlerini sahibine iade etmek dışında yapabileceğim bir şey kalmıyor.
(**) Bu görüşleri ihtiva eden yazıların bir kısmı Dönemeç Yazıları adlı kitabımda  yeniden yayımlandı (Vate Yayınları, 2011).