8 Ağustos 2013 Perşembe

KÜRT KERBELASI...


Mahmut Alınak
alinakmahmut@hotmail.com
         Barbarlığın bu derece yere göğe sığmaz hale geldiğini bilmiyordum, seyredince donup kaldım. O vahşeti görmediyseniz, Google'da ANHA Haberi tıklayın. Gördükleriniz karşısında küçük dilinizi yutacaksınız. Din maskesi arkasına saklanan El Nusracı yamyamlar, Rojava Kürdistan'da üstüne benzin döktükleri Kürt gençlerini "Allahûekber," naraları arasında ateşe atıp cayır cayır yakıyorlar. Boyunlarına ip geçirerek bir duvarın üzerine dizdikleri küçücük çocukları aşağı itip boşlukta sallandırarak boğuyorlar. Çocuklar çırpına çırpına can verirken o vampirler, "Allah Allah" naraları ile onların can çekişini seyrediyorlar.
            Erkeklik organlarını kestikleri erkekleri boğazlarına sopalar sokarak kan deryaları içinde bağırta bağırta öldürüyorlar. Kelimelerin anlatmakta kifayetsiz kaldığı o canlı görüntüleri dişleriniz kenetlenerek, gözyaşları ile sarsılarak seyrederken o kan gölünün sizi içine çekip boğduğunu hissederseniz. Vahşi baskınlardan kaçan köylüleri arazide silahla tarayıp katlediyorlar. Öldürülenlerin çoğu kadın ve çocuk; koca düzlük bir ceset tarlasına dönüşüyor, yakınları cesetlerin başında feryat feryada  dövünüyor, saçlarını yoluyor.
            Bu canavarlığı hiçbir hayvan yapmaz, yapamaz. Çünkü böyle bir potansiyelleri yok. Ancak vampirleşmiş insanlar gerçekleştirebilir bu vahşeti. Timsahlar şerefli kalır bu insanlık düşmanı yaratıkların yanında. Tayyip Erdoğan'ın hışmından korkan Türk medyası bu görüntüleri vermiyor, veremiyor. Bazı medya mensupları da şoven duygulara esir düştükleri için ilgisiz kalıyorlar. Enternasyonal Türk çevreler de ne yazık ki seslerini duyuramıyorlar.  
            Dünya kör ve sağır bu Kürt Kerbelası'na. Orada katledilenler AKP'ye yakın insanlar olsaydı -boş bardağı dolu göstermede epey maharetli olan- Tayyip Erdoğan acaba yine böyle mezar taşı gibi sessiz mi kalacaktı? Onlar Kürt değil de İngiliz, Fransız, Alman, Rus ya da Türk olsalardı acaba dünya şimdiki gibi umursamaz mı davranacaktı? Yeryüzünde böyle talihsiz kaç halk var, bileniniz var mı?
            Gün gibi açıktır ki, El Nusra adlı bu insanlık düşmanı tetikçiler, AKP'nin de içinde olduğu uluslar arası gericilik tarafından destekleniyor, besleniyor ve insanların üzerine salınıyor. İçinde Kürt ve Türk Hizbullahçıları, Afgan, Arap ve Çeçen gibi her halktan ruh hastası maşalar var.
            AKP'nin biricik müttefiki Mesut Barzani'nin katliama uğrayan bu insanlara sınırı kapatıp ambargo uygulaması apaçık cinayet yandaşlığıdır. Milliyetçiliğin -Kürt milliyetçiliği de öyle- egemenlerin ideolojisi olduğu Barzani'nin bu korkunç tavrı ile bir kez daha gün ışığına çıkıyor.
            Polisin gaz bombaları ile saldırdığı sokak protestoları AKP'nin faşist politikalarını geriletmeye yetmiyor.
            Yeni bir yol ve yeni yöntemler bulunmalı. AKP'nin soluğunu kesecek ve onu geriletecek yeni sivil projelere ihtiyaç var. Bu projeler AKP'nin canına okumak için hevesle bizi bekliyor.


Fikret Başkaya ile söyleşi...



Sürdürülemezlik, savaşlar devrimler ve direnişlere dair...

M. Emrah Kuyucaklı*

Emrah Kuyucaklı: Son dönemde sürdürülemezlik kavramını çok kullanıyorsunuz. Sürdürülemezlik ne anlama geliyor?
Fikret Başkaya: Sürdürülemezlik artık mevcut rotada ilerleminin sorunlu olduğu anlamına geliyor. Sanayi devrimi sonrası dönemde geçerli olan paradigmanın bir duvara dayandığı, sürecin bu minval üzere devam etmesinin artık zorlaştığı anlamına geliyor. Zira sistem çözdüğünden daha çok sorun yaratıyor. İnsani, toplumsal ve ekolojik sorunları azdırmadan yol alamıyor. Artık ortalama insan çocuğunun kendinden daha iyi yaşayacağı inancına ve beklentisine sahip değil. Bu da işte “büyüme”, “ilerleme”, “kalkınma” denilene inancın sarsılması demek.

EK: Bu Avusturya asıllı Amerikalı iktisatçı Joseph Schumpeter’in “Yaratıcı yıkıcılık” veya “yıkıcı üretim” dediğinin artık işlemediği anlamına mı geliyor?
FB: Aslında Shumpeter, ‘kapitalizm yıkıcılıkla yol alıyor, üretmek için yok ediyor ama sonuçta yıktığından daha çoğunu yapan, yok ettiğinden daha çoğunu yaratan bir dinamiğe sahiptir’ demek istiyordu. Bu gün ulaşılan düzey ortadayken, bu tezin yalanlandığını söyleyebiliriz. Zira yıkıcılık yapıcılığın önüne geçmiş durumda. Her ileri adımda işler daha çok sarpa sarıyor. Aslında ‘kapitalizm kendi kendini yok edici dinamiğe sahip olan bir sistemdir’ demek daha doğru. Her geçen gün sistemin ortaya çıkardığı insânî ve toplumsal kötülükler, ekolojik riskler büyüyor. Artık küreselleşmiş kapitalizm yıkıcı/yok edici bir canavara dönüşmüş durumda... Bu da bizzat yaşamın temelinin aşındırılması demektir. Böyle vahim bir tablo ortaya çıkmışken “işler yolunda”, “ilerde daha da iyi olacak” demenin bir karşılığı yok.

EK: O halde ekonomi büyürse sorunların çözüleceği beklentisi boşuna mı?
FB: Neyin, nasıl, ne pahasına büyüdüğü sorun edilirse, büyümenin dökümü yapılırsa, durum farklı görünecektir. Bir de tabii büyüme sonuçlarının nasıl bölüşüldüğünü de tahlile dahil etmek gerekiyor. Gelir dağılımı son derecede dengesizse, büyüme sosyal eşitsizliği daha da derinleştiriyorsa, işler yolunda denebilir mi? Böyle bir durum, ortak yaşamın temelinin aşındığı anlamına gelir...
Meksikalı Carlos Slim Helu’nun 73 milyar dolar serveti var. Dünyanın en zengin 10 kişisinin 452 milyar dolar serveti var. Bu rakamları başka rakamlarla yan yana getirirseniz, insanlığın içinde bulunduğu utanç verici durum görünür hale gelir. Peki bu 10 kişinin 452 milyar dolar şahsi servete sahip olması nasıl mümkün oluyor? 1 milyardan fazla insanın günde 1 dolardan az gelirle “yaşaması” sayesinde... 2.8 milyar insanın günde 2 dolardan az gelirle “yaşaması” sayesinde... 1 milyardan fazla insanın sağlığa uygun içme suyundan mahrum olması sayesinde... Dünya nüfusunun %20’sinin dünya zenginliğinin %90’ına el koyduğu bir dünyada, huzur, refah, barış olur mu? Bu dünyanın artık yaşanabilir bir yer olmaktan çıktığı anlamına gelmez mi? Durum böyleyken,  “nurlu ufuklardan” dem vurmanın hâlâ bir kıymet-i harbiyesi var mıdır? Herkese ait olması ve ortakça kullanılması gerekenin dar bir azınlık tarafından sahiplenildiği, özel mülk haline getirildiği bir dünya, yaşanabilir bir dünya mıdır? Bu sürdürülebilir bir durum mudur?
Yapılan üretim [büyüme] suyu, havayı, toprağı kirletiyorsa, atmosferin dengesini bozuyorsa, işçiyi insanlıktan çıkarıyorsa, genel bir anlam kaybı durumu yaratıyorsa, demek ki, kirletmeden, yok etmeden, işin tadını kaçırmadan üretmek ve yaşamak mümkün değil. Üretim artışı, ekonomik büyüme [GSYH artışı] ortaya çıkardığı olumsuz sonuçlardan bağımsız olarak ele alınırsa, büyümeyi matah bir şeymiş gibi sunmak mümkün olur ama bu onun reel bir karşılığı olduğu anlamına gelmez... Günde 500 bin arabanın geçtiği  yolun kenarındaki evde yaşayan birinin sağlıklı olması mümkün müdür? Böyle birinin gelirinin artması, dolayısıyla  tüketiminin artması  bir başına ne kadar önemlidir? Artık kimse ne yediğini bilmiyor. Kısa ve/veya uzun vadede yediği şey onu zehirleyebilir, hasta edebilir, öldürebilir... İşin garibi tedavi için yapılan harcamalar da ekonomik büyüme oranını yükseltiyor, dolayısıyla bir refah artışı olarak sunulabiliyor... Bu hesapta bir yanlış yok mu? Dolayısıyla, büyüme fetişizminden ve saplantısından vakitlice kurtulmak gerekiyor. Zira, yanlış şeyler, zararlı şeyler yanlış bir biçimde üretiliyor ve üretilen zenginliğe de oligarşi cephesi el koyuyor. İkincisi, insan refahının, gönencinin, mutluluğunun daha çok tüketimden geçtiği saplantısından da kurtulmak gerekiyor...

EK: Böyle bir sürdürelemezlik tablosunun ortaya çıkmasının  temel nedeni gereksiz şeylerin yanlış üretimi ve eşitsiz bölüşülmesi mi?
FB: Aslında tüm kötülükler, olumsuzluklar, kapitalizmde mündemiç [ içkin] bir sapmadan kaynaklanıyor. Kapitalizmde üretimle ihtiyaçlar arasındaki bağ kopmuş durumda. Başka türlü söylersek, kapitalizmde üretim doğrudan ihtiyaçları karşılamak için yapılmıyor. Üretim pazarda satmak, kâr etmek amacıyla yapılıyor. Fakat üretim yıkıcı, vahşi bir rekabet ortamında yapıldığı için, her kapitalist her seferinde daha çok üretmek zorunda. Toplam artı-değerden daha büyük pay kapmak zorunda... Aksi halde yok olması kaçınılmazdır. Böyle bir mantık ve dinamik geçerliyken ihtiyaçtan çok ve gereksiz, hatta zararlı şeyler üretmek de kaçınılmazdır. İşte krizlerin gerisindeki lânetli dinamik budur. Tabii ekseri gözden kaçan, sorun edilmeyen bir şey daha var. Rekabetçi olabilmenin yolu rakiplerden daha düşük maliyetle üretmekle mümkün. Üretim maliyetini düşürmenin en etkin ve kestirme yolu da ücretleri bastırmaktan geçiyor. Sömürü oranını yükseltmekten geçiyor. Bu da geniş emekçi kitlelerin satın alma gücünün küçülmesi demektir. Üretilen malların satılmasının sorunlu hale gelmesi demektir. İşte sana kriz... Kapitalizm öncesi dönemde sorun yeteri kadar üretememekten, doğal afetlerin, kuraklığın, vs sonucu olan kıtlıktan kaynaklanırdı, kapitalizmde yeterinden çok üretmekten kaynaklanıyor ve bir de burjuva iktisatçıları kapitalizmin gelmiş geçmiş en rasyonel sistem olduğunu söylüyorlar. Vakitlice bu sapmanın aşılması, değişim değeri değil kullanım değeri üretmeyi, sosyal eşitliği, dayanışmayı, paylaşmayı, ortak sahiplenmeyi esas alan bir rotaya girilmesi gerekiyor...  

EK: XXI’inci yüzyılın ilk on yıllarındayız ve emperyalist savaşlar büyük yıkımlara neden oluyor. ABD’nin başını çektiği emperyalist cephe saldırılarını bu dönemde neden artırdı?
FB: Birincisi, stratejik öneme sahip madenler, enerji kaynakları ve biyolojik çeşitlilik azalmakta. Şimdilerde Güney denilen dünyanın bu tarafındaki ülkelerden bazıları “biz de varız” diyorlar, sofraya dahil olmak istiyorlar. Oysa emperyalist/kolonyalist Batı’nın geride kalan yaklaşık 500 yıllık saltanatı, ayrıcalıklı statüsü, dünyanın geri kalanının [ Asya, Afrika, Latin Amerika] doğal kaynaklarını ve emeğininin sömürüsüne, yağma ve talanına dayandı. Hem kaynakların kıtlaşması ve hem de “yeni yetmelerin” [ yükselen ülkeler] sahneye çıkması , emperyalizmin varlığı ve bekası bakımından sorun yaratıyor. O zaman yeni yetmelerin engellenmesi gerekiyor ki, yağma ve talan devam edebilsin. Savaşların asıl nedeni bu. Bu amaçla ABD dünyayı militarize ediyor, savaşlar peydahlıyor, toplumları akıl almaz bir kaos ortamına sokuyor.  

EK: Madenlerin ve enerji kaynaklarının kıtlaştığından söz ediyorsunuz ama devamlı yeni rezervlerin keşfedildiğine dair haberler yayılıyor...?
FB. Bir maden cevherini 200 metreden çıkarmakla 2000 metreden çıkarmak aynı şey değildir. Mesela 100 varil petrol üretmek için bundan 30 yıl önce kaç varil petrol harcamak gerekiyordu, bu gün kaç varil harcamak gerekiyor? Bir ton maden cevheri çıkarmak için 40 yıl evvel ne kadar enerji harcanıyordu, bu gün ne kadar harcanıyor, bu önemsiz bir şey mi? Dolayısıyla her seferinde ister madenler, ister enerji kaynakları olsun, ulaşma zorluğu dolayısıyla maliyet büyüyor. İkincisi son tahlilde bu sonlu bir dünya, kaynaklar sınırlı, bu tempoda kullanım devam ederse bunlar çok uzak olmayan bir gelecekte bitecektir. Dolayısıyla işin şakaya gelir tarafı yok. Tabii sorun sadece yerin altındaki kaynaklarla ilgili değil, yerin üstündekilerle ilgili sorun da büyüyor. Biyolojik çeşitlilik, canlı türleri hızlı bir tempoyla yok oluyor...

EK: O zaman acilen geçerli üretim, tüketim, dolayısıyla yaşam tarzımızın değişmesi gerekiyor diyorsunuz?
FB: Evet, geçerli mantığın dışına çıkmaktan başka çıkar yol yok. Üstelik bunu da vakitlice yapmak kaydıyla. Mesela atmosferin ısınması bir tevatür değil. Durumun vehametini görmek için yetkin uzman olmak gerekmiyor.

EK: İster istemez savaşlarla ilgili akla gelen bir soru da, son dönemde savaşların özellikle Orta Doğu denilen bölgede yoğunlaşması. Bu savaşlar bölgenin sahip olduğu enerji kaynakları revervini denetleme amacı mı taşıyor?
FB: Birinci amaç elbette söylediğiniz ama Ortadoğu dünyanın merkezi sayılır. Geostratejik ve jeopolitik önemi her zaman büyüktü şimdilerde de öyle. Bu savaşlar [Afganistan, Irak, Libya, Suriye, vb.] bölge halklarını ayakları üstünde durmalarını engellemek için yapılıyor. Buna ne demekse “kurucu kaos” diyorlar... Amaç onların sahip oldukları kaynakları kendi refahları için kullanmalarını engellemek. Bir de emperyalizmin bölgedeki uzantısı olan Siyonist Israil’in varlığını güvence altına almak için. Zaten Siyonist rejim, başlangıçta, bölge halklarının kendi ayakları üstünde durmasını engellemek için peydahlanmıştı ve tamamiyle “yapay” bir devlettir. Savaşlar ve saldırılar bölgeyi daha sıkı denetim altına almak, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin enerjiye ve madenlere, vb. ulaşmalarını engellemek, değilse zorlaştırmak amacıyla peydahlanıyor. Mesela Libya’yı çökerttiler sadece petrolüne el koymak için değil, emperyalizme tam itaat etmeyen bir devleti etkizleştirmek ve Çin’in Afrikadaki etkinliğini kırmak için. Dikkat edilirse etnik, din, mezhep kökenli bir boğazlaşma ve yıkım bölgeyi sarmış durumda. Bölge adım adım bir yıkıma sürükleniyor. Cayır cayır yanıyor ne yazık ki... Şimdilerde Suriye’de olup-bitenler söylemek istediğime tipik bir örnektir. Artık ülkede işlerin normale dönmesi iyice zorlaşmış bulunuyor...

EK: Herhalde yegane aktör emperyalistler değil, bölge halklarının iradesi bir şey ifade etmiyor mu?
FB: Bu yerinde bir soru. Elbette sadece saldırı cephesi yok, bir de karşı-saldırı cephesi var. 2010’dan beri bölgedeki devrimler/direnişler, emperyalist saldırıya karşı hareketler. Dolayısıyla sonucu belirleyecek olan bu iki cephe arasındaki mücadelenin seyri olacak. Ve bu mücadele de doğası gereği anti-kapitalist, anti-emperyalist bir mücadele. Nitekim, başta Mısır ve Tunus’daki devrimler olmak üzere bölgenin başka yerlerindeki [Yemen, Bahrein, vb.]  halk isyanları, daha şimdiden emperyalist hesapları bozmuş sayılır.

EK: Libya’daki ve Suriye’deki durum ortadayken ve Mısırda da askeri bir darbe gerçekleşmişken, ibrenin ezilen bölge halkları lehine döndüğünü söylemek mümkün mü?  
FB: Bir hususa açıklık getirmek gerekiyor. Devrim denilen tek perdelik bir tiyatro oyunu değil, bir süreç. Sabah başlayıp akşam bitecek bir şey değil. Eğer öyle olsaydı işler çok kolay olurdu. Önümüzdeki on yıllar devrimci güçlerin kapitalizme/emperyalizme karşı mücadelesinin derinleşerek, yaygınlaşarak devam edeceği bir dönem olacak. Elbette Libya’da durum iç açıcı değil ama Mısır’da halk isyanı büyüyerek devam ediyor. Ordunun müdahalesiyle hiç bir şeyin değişme/iyileşme şansı yok. İşler daha da sarpa sarmaya, insanlar da itiraz etmeye, isyan etmeye, ayaklanmaya devam edecektir. Zira oradaki emperyalizm uydusu komprador rejimin Mısır halkına daha çok işşizlik, daha çok yoksulluk, daha çok baskı ve aşağılanma, daha çok geleceksizlik... dışında teklif edebileceği bir şey yok. İnsanlar yarının bu günden daha kötü olacağını seziyorlar, yaşadıklarından öğreniyorlar. Dolayısıyla onlar için ufukta isyan etmekten başka bir seçenek görünmüyor.

EK: Öyle bir projenin taşıyıcısı hangi sınıf veya sınıflar olabilir. Artık işçi sınıfı eski işçi sınıfı olmadığına göre?
FB: İşçi sınıfının yapısında geride kalan yaklaşık son 30-35 yılda, neoliberal kureselleşme döneminde büyük değişiklikler ortaya çıktı. Eskiden büyük iş yerlerinde bir tümen veya tugay kadar işçinin bir arada çalıştığı merkezler artık yok. Mesela ABD’nin Detroit ve İtalya’nın Türin kentleri bundan 40-50 yıl öncesi gibi değil. İşçi sınıfı parçalanmış durumda. Bunun da en belirgin nedeni emperyalist ülkelerdeki üretimin parçalanarak daha önceleri Üçüncü Dünya denilen çevre ülkelere kaydırılması. Bunun sonucunda Avrupa ve ABD’deki sanayi kentleri birer çöle dönüştü. Küreselleşmeyle birlikte her bir ülkede işçi sınıfı mücadelesi büyük zaafa uğradı. Diyelim Almanya’da bir fabrikada çalışan işçiler ücret artışı, çalışma koşullarıyla ilgili bir talepte bulunduğunda, patron “o zaman ben de işletmeyi Türkiye’ye, Vietnama... taşıyorum” diyor. Bu da tabii mücadeleyi olumsuz etkiliyor, sendikaları işlevsizleştiriyor. Mücadelenin zeminini kaydırıyor. Tabii küreselleşme ulusal hükümetleri de iğdişleştirdi. Mesela bir hükümet zenginlerden daha çok vergi alma, gelir dağılımı dengesizliğini hafifletmek için bir hamle yaptığında, sermaye pılısını-pırtısını toplayıp başka yere, “vergi cenneti” denilen yerlere kaçıyor. Tabii bu o hükümet için bir mazeret olamaz. Sen hem neoliberalizme iman edeceksin, hem de ezilen-sömürülen çoğunluk lelihe bir şeyler becereksin, bu saçma ve seyirciyi oyalamaya yönelik ideolojik bir manipülasyon...
Sadede gelirsek, artık kapitalizme karşı mücadelenin yegane aktörü eskiden olduğu işçi sınıfı değil. Elbette işçi sınıfı hâlâ merkezde ve öyle olmaya da devam edecek ama sınıfın kompozisyonu farklılaştı. Artık kapitalist saldırıdan ve yıkımdan zarar gören tüm halk sınıflarının, işçiler, işsizler, iğreti işlerde çalışanlar, geleceklerinin karartıldığını gören gençler, çokuluslu agro-endüstri tekelleri tarafından rehin alınmış durumda olan köylüler/çiftçiler, yaşadıkları alanların bir rant aracına dönüştüğünü gören kent sakinleri, çevre tahribatından muzdarip olanlar, çevre duyarlılığı olanlar, sanatın ve bilimin metalaşmasına itiraz eden bilim ve sanat insanları, vb. ortak mücadelesini gerektiren bir durum söz konusu. Dikkat edilirse bu, toplumun ezici çoğunluğu demek. Ezici çoğunluğun dar bir oligarşiyle kapışması demek... Bu bir ezilenler/sömürülenler cephesi oluşturmanın hem mümkün ve hem de gerekli olduğu anlamına gelir...

EK: Kapitalizm gününü doldurdu diyorsunuz. Karşı taraf kendine düşeni yapacak durumda mı?Meydan okumayı göğüsleme potansiyeline sahip mi?
FB: Eksik olan mücadele değil, tepki değil, itiraz değil, isyan değil. Bu kadar kapsamlı bir saldırıya maruz kalan insanların hiç bir şey yokmuş gibi davranmaları mümkün değildir. Gezi Parkı’na, Tahrir Meydanı’na, Rio de Janerio’nun sokaklarına, Madrid’in meydanlarına... devasa kitle ayaklanmarına bakmak yeterli. Farklı yoğunluklarda da olsa, her yerde mücadele kapsamı ve yoğunluğu artarak devam ediyor ve edecek, çünkü başka türlüsü mümkün değil. Bu konuda iki sorun var: Birincisi yerel dezeyde, her ulus devlet dahilinde yürütülen bölük pörçük, birbirinden kopuk muhalefet odaklarının kavuşması gerekiyor. Bu kopukluk, parçalılık aşılmadıkça egemen sınıf için bir tehdit oluşturma şansı olmaz. İkincisi, her ülke düzeyindeki mücadelenin başka ülkelerdekiyle kavuşması gerekiyor. Zira saldırı her yerde, Bu da enternasyonalizm kavramının içini doldurmayı gerektiriyor. Hem lokal, yerel, ulusal düzeyde ve hem de dünya ölçeğinde etkin bir örgütlülük olmadan küresel kapitalizmin saldırısının püskürtülmesi, yeni bir uygarlığın yolunu açacak bir sürecin başlatılması mümkün olmaz... Küresel plandaki saldırıya ancak küresel planda karşı konabilir...

EK:  Ortada alternatif bir toplum projesi yok iken kapitalizmin aşılması nasıl mümkün olacak?Bir de bu gün itibariyle alternatif bir toplum projesi oluşturacak entellektüel birikim yeterli mi? Bu alandaki eleştirel entelleküel birikim bu meydan okumaya cevap verebilir mi?
FB: Şahsen o konuda bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Alternatif bir toplum projesini formüle edecek zengin bir eleştirel düşünce birikimi var. Kaldı ki, sıfırdan başlanıyor da değil. Sorun mevcut potansiyel birikimin nasıl realize edileceğiyle ilgili. Bir tarafta kapsamı ve yoğunluğu giderek büyüyen itirazlar, eylemler, mücadeleler, isyanlar var, diğer yanda yüksek düzeyde bir eleştirel birikim var ama bu ikisi arasında da kopukluk var. İşte kritik sorun bu kopukluğun nasıl aşılacağıyla ilgili. Peki bu nasıl mümkün olabilir? Bu boşluk nasıl doldurulabilir? Bu ikisinin kavuşması için galiba mücadele içinde olan pratik entellektüellerin, üst düzeydeki teorik/entellektüel üretimle/birikimle pratik mücadele arasındaki bağı kurmasıyla aşılabilir. Zira entellektüeli olmayan bir sosyal/politik hareketin başarı şansı yoktur. Malûm, ideali, ütopyayı üretip formüle edenler entellektüellerdir. Mücadeleler olgunlaştıkça, bu kopukluğun aşılabileceğini umut edebiliriz...
EK: Bu söyleşi için teşekkür ediyorum.

FB: Ben de...
----------

* İktisatcı. 

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Hani İslam, Barış Dini İdi!


Dr.İsmet Turanlı

Dinlerin birinci görevi insanları ahlaki yaşama yönlendirmesidir. Musa’dan, İsa’ya ve nihayet son peygamber Hazreti Muhammed’e kadar etik bir İLKE ‘’ On EMİR ‘’ duyurulmuştur. ÖLDÜRMEYECEKSİN, Zina işlemeyeceksin, Çalmayacaksın, Yalan söylemeyeceksin v.s. Bugün insanlar , maalesef bu emirlerin hiçbirine itaat etmiyorlar. Sosyo-psikolojik yönden düşünecek olursak şu suale cevap bulmamız icap ediyor. SEBEP:
1.       Dinler mi kifayetsiz ? Allahın yarattığı ŞEYTAN mı asıl suçlu?
2.       İnsanların genlerindeki patolojik yapımı? İnsan beyninin tekamülünü tamamlamamış olmasından mı?
İslamiyetin diğer dinlerden farkı Hazreti Muhammedin devlet adamı, Allahın dini yönden elçisi, İslam ordularının başkomutanı olması. İslamiyette CİHAT buyruğunun mevcudiyeti. Gerçi İsa’da öldürmeyeceksin demesine rağmen Hiristiyan ülkelerin 30 senelik, 100 senelik savaşları olduğu gibi, 11 defa Haçlı seferleri olmuş , çok insan katledilmiş, son olarakta İrlanda da mezhepler arsı katliam olmuştur.
İsalmiyetin başlangıcında Ebubekirden sonraki Halifeler halkdan adamları tarafından katledilmişlerdir. Türklerin ve Kürtlerin islamlaşması da çok kanlı olmuş. Abbasiler, Emeviler, daha sonra Osmanlıda islamı yayarken KILIÇ kullanılmıştır.
Erdoğan diyor ki:: ‘’Bugün Suriye de, Irak’ta, Mısır da insanlar Müslümanlıklarını mı unttular?’’. Oradaki yöneticilerin, kumandanların Amnezi ( Hafıza kaybı)’ lerinden mi yoksa Müslümanlığın mı katliamları önleyemediğini iddia edebiliriz.
Bugün Müslüman olan milletler de kardeş katliamı bir nevi insanların cinnet içinde olduğunu gösteriyor. Psikiyatırlar nasıl değerlendiriyorlar bilemiyorum. Şu Ramazan ayında TV.lerde ilahiyatcıların devamlı yorumlar yaptıklarını görüyoruz. Acaba bugün kü katliamları İslamıiyetle nasıl bağdaştırıyorlar. Çok merak ediyorum.
 Ehil hayvanlar hemcinslerini katletmiyorlar. Sade vahşi hayvanlar , onlar bile yaşamlarını sürdürmek için daha zayıf hayvan cinslerine saldırıyorlar.
Bana göre İnsanlar vahşi hayvanlardanda çok vahşet içindeler. Bu katliamların sebebi elbetteki dini inançları olamaz. O halde hergün yüzlerce insanın, kendi vatandaşlarını, kardeşlerini katletmelerinin sebebi ne olabilir?. Devlet adamları, BM ne düşünürler, ne konuşurlar, merak ediyorum.
 Adenauer ve Schumann bir araya gelip AB nin temelini attılar ve artık savaşlar olmasın dediler. Şimdi Türkiye de de Öcalan ve Erdoğan kan akmasına son veren bir çözüm sürecine girdi.
2500 sene M.Ö. komşuları ile devamlı savaş içinde olan LİKYA’lılar Güneş tutulduğu bir günde Allahın gazabına geldik diye korkmuşlar ve savaşa son vermişler, insanlar bir birleri ile kan kardeşi olmuşlar, aralarında evlenmeler olmuş. Ayni tarihte matematik filozofu THALESise güneşin tutulacağı günü ve saati ilmen tesbit etmiş. Dinler maalesef daima ilme karşı olmuştur. Bu durumun tarihteki ve hatta bugün bile Vatikanın kararlarında görmekteyiz.
Atatürk Müslüman milletlerin, ve Osmanlının muasır medeniyetin gerisinde olmasını İslamiyetin varlığına inanmıştır. ‘’ Hakiki mürşit ilimdir’’ demiş ve Cumhuriyeti kurduktan sonra islami eğitime son vermiştir. Bu sebeple benim bulunduğum nesil ATEİST yetişmiş, mevcut din adamları softalaşmıştı.
Erdoğan çok sayıda başarılı hizmetlerine rağmen, eğitimini islami cematte yaptığı için İslami vecibelerin yerine getirilmesinin milletin hayrına olacağına inanmaktadır. Anketlere göre de daha ziyade eğitimsizlerden oy almaktadır.
GEZİ de ki gençlerin Erdoğan’a itirazı bence islamcı davranışları ve söylemleridir. Orada her türlü düşüncenin insanları vardı demek safiyene bir yorumdur. Vandalistlerin şiddete baş vurmaları Arap baharını Türkiye de başlatmak arzusundandı. Polisin gaddarca davranışı batıda Türkiyenin imajını çok kötü etkiledi. Hele hele 5 gencin bu şekavette ölümü, onlarca gencin gözlerinin kör olması, yaralanmaları çok üzücü olmuştur. İki tarafta medeni yöntemlere baş vurmadı. Asıl kavganın temelinde demokratik yapılanmanın islamla uyum sağlamada zorluk çekmesi idi. Bugün Suriye de, Mısır da, Irak tada ayni uyumsuzluk gerçek müsebbibtir.
Acaba sorunu bu yönde düşünüpte çözüm çareleri üretilebilir mi? Mısır da yeni seçimlerin yapılması meseleyi haleder mi? Suriye de Esad’ın gitmesi, Irak ta Şiilerin mezhepsel duygulardan arınarak demokrasi ile idare etmeye gayret etmeleri katliamları önleyebilir mi?
Dünya bugünlerde akıllı yöneticilerden mahrum olduğu için, müslümanların KUDUZ hastalığına tutulmuş gibi davranmaları, bitaraf düşünme yeteneği olan aydın insanları üzmektedir.
 Köln, 04.08.13     
     

2 Ağustos 2013 Cuma

Receb’in iki korkusu!





Demir Bilgin

Rojewa Kürtleri, Recep Tayyib ve AKP Hükümetini fena halde korkutmuştur! Receb’in korkusu özde ikidir. Birincisi, Rojewa mukavemeti ve yeni oluşum, ikincisi, ilerde “Uluslararası Ceza Mahkemesi’de yargılanacağı korkusudur.

Bir: Korkak Recep, genelde Suriye’de, özelde Rojewa’(Batı-Kürdistan – Suriye ) da  oluşacak, “İleri Demokratik Suriye – İleri demokratik Rojewa”  oluşumunu engellemek için, son kozunu kullanıyor. Son kozu, El-Nüsra adını alan vahşi yaratıkları, Rojewa Kürtleri üzerine sürmek oluyor. Suriye’nin tüm cephelerde askeri üstünlük sağlaması ve oraları kaybetmesinin vermiş olduğu korkuyla, Rojewa’da oluşacak yeni  siyasal ve toplumsal yapılanmayı engellemek için, El-Nüsra isimli vahşi yaratıkları, Rojewa Kürtlerine karşı,  toplu katliam yapmak için sürüyor.  Toplu katliamlarla, güneşin balçıkla sıvınacağını sanıyor! Unutuyor: Korkunun, ecele faydası yoktur!

Açıktır: Rojewa Kürtlerinin son mukavemetleri, Recep Tayyib ve iktidarını korkutmakla kalmamış, sallamıştır. Sallanan Recep, Rojewa’da zayıf halkada kırılacak ve düşecektir.

Bunun farkında olan Recep, gözlerine kan bürümüş, halklara karşı toplu katliamlar yapıyor. Gözlerine kan bürünen Recep,  bir gün, Uluslararası Ceza Mahkemesi’de yargılanacağını unutuyor!

İki: Recep Tayyip Erdoğan yargılanmalıdır. Recep Tayyip, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde, bir savaş suçlusu olarak, halklara karşı toplu katliam yapmaktan yagılanmalıdır!

Recep Tayyip; Roboski katliamı; Reyhanlı Katliamı;  Han el Asal’da 150’den fazla sivil ve askerin toplu olarak katledilmesi; Halepte iki Kürt Köyüne baskın yapılarak 200’den fazla sivilin kaçırılması ve öldürulmeye başlanması  gibi insanlık suçlarındandan yargılanmalıdır!

İlkel bir savaş suçlusu olan Recep Tayyip, yargılanmalıdır.!

Recep Tayyip, El Nüsra isimli kiralık katiller eliyle- elbirliği ile,  Suriye’de, Rojewa’da, Liva İskenderun / Reyhanlı ve  daha önceleri Güney Kurdistan’da, Roboski köylülerine girişilen toplu katliamlardan dolayı, Hollanda / Lahey’de halklara karşı toplu katliam yapmaktan yargılanmalıdır!

Recep Tayyip, yukardaki tüm katliamların birinci dereceden sorumlusudur. Yargılanmalıdır!

Evet, Receb’in iki korkusu budur…

Ne diyelim; kork  Recep kork! Rojewa Kürtlerinden kork!

Kork, Recep kork, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden kork!

Ama yok, korkunun ecele faydası yok!




23 Temmuz 2013 Salı

Rojewa atılımı…

 
Demir Bilgin

Rojewa Kürtlerinin (Batı Kürtleri -  Suriye) son atılımı, AKP Hükümeti ve Recep Tayip Erdoğan’ı fena  korkutmuştur. Korkmaları yerindedir. 30 Haziran 2013’te, Mısır’da, Müslüman Kardeşler’den olan kardeşi, Mohammed  Mursi’yi kaybetmesi ve şimdi de çok güvendiği ve her türlü desteği verdiği El – Nüsra ve ÖSO ( Özgür Suriye Ordusu )’nun , Rojewa Kürtlerinden de ağır darbeler yemesi, Receb ve AKP iktidarını hem korkutmuş, hem de sallamıştır.

Demokratik Halk Partisi’ne bağlı ( PYD ), Halk Savunma Güçleri ( YPG )’in, ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) ve El-Nüsra’cı tekfirlere karşı son  göstermiş oldukları  performans ve atak, Recep ve AKP iktidarını, korkunun ötesinde,  sallamıştır.

Halk Savunma Güçleri’nin, 16 Temmuz’da Res-Ul-Ayn (Serenakiye), Haseke ve başka alanlarda  denetimi tekrar ele almaları, Recep ve iktidarının mezarını  kazmıştır.

Açıktır, Rojewa Kürtlerinin, bu son mukavemetleri, Suriye Vatan Savunması için de son derece  önemli bir duruş olmuştur.  Suriye;  baş kesen, çiğ çiğ insan kalbi yiyen, ÖSO ve El-Nüsra’cı vahşilere, tam iki yıldır  yorulmak bilmez bir mücadele yürütüyor. Son olarak, El-Ekrad (Kürtler ) ilişkiler sorumlusu, Ali  İsmail Şeyho’nun, meydanda, halk önünde başının, tekbir getirilerek,  kesilmesi, Suriye’de onlarca başı kesilen, kelleleri mangalda kızartılan, kalpleri, çiğ çiğ yenen,  vatan kahramanlarından yalnızca bir örneğidir. Rojawa Kürtlerinin böylesi vahşi katliamlara olan tepkileri daha da yükseltmesi gerekiyor. Birinci, noktadır.

İki: Rojewa Kürtlerinin;  Recep Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümetinin desteklediği, bu, baş kesen, çiğ çiğ insan kalbi yiyen…bu vahşi yaratıklara karşı olan bu son direnişleri, tüm Suriye halkı tarafından alkışlanmış ve desteklenmiştir. Rojewa Kürtleri’nin kurtuluşları,  ancak ve ancak, “ileri, daha ileri” bir Suriye sistemi içinde mümkün olur, algısına varmışlardır. Bunu kavramış bulunmaktadırlar. Önemlidir.

Üç: İlerde, Suriye’de,  oluşacak, bir “İleri Demokrasi” düzeninde, yalnız Rojewa Kürtleri değil, Türk ilhakı altındaki Kürtlerinin de özgürlüğe giden yolu açacaktır. Recep ve AKP Hükümetinin en önemli  korkusu da budur.

Dört: Suriye’de yaşadım,  biliyorum: Rojewa Kürtlerinin, Suriye’de,  “hukuksal sorunları” dışında, bireysel ve sosyal olarak en gelişkin insanlardır. Rojewa Kürtlerden çok büyük aydın ve politikacılar çıkmıştır. Büyük aydın, Cigerxun çıkmıştr. Suriye Komünist Partisi’nin kurucularından, Halid Bekdaş çıkmıştır. Bunun yanında yüzlerce müzisyen, aydın, yazar çımıştır. Böylesi, Rojewa Kürtlerinden, ancak ancak,  ileri daha ileri bir yürüyüş çıkar ve çıkmıştır.

Beş: Rojewa Kürtleri, Suriye’nin yerli Kürtleri değil, sömürgeciliğin doğurduğu, göçmen Kürtleridirler.  1920 ve özellikle 1925 Şeyh Sait ve 1937 Dersim isyanlarında, Suriye’ye göç etmişlerdir. Suriye’ye göç ettikleri zaman, Suriye, Fransa’nın bir mandasıydı. 1946’lara kadar bu böyle devam etti.

Suriye, bağımsız devlet olduktan çok sonra, Rojewa Kürtlerine “Lica-i Siyasi” kimlik kartları verildi. Rojewa Kürtleri, bu kimlikle Rojewa’da yaşadılar.

Altı: Suriye, Rojewa Kürtlerini, Suriye vatandaşlığına almaması, onların lehindedir. Türkler, Kürtlere, “Türk kimliği” verip,  “Kürt yoktur” dedi. Asimile etmeğe çalıştı. Suriye, bunu yapmadı. Onları, göçmen Kürtler, “lica-i siyasi” olarak kabül etti.

Yedi: 2011’de, yeni Anayasa’da, Rojewa Kürtlerine yönelik hukuksal, siyasal ve toplumsal zeminde değişiklikler öngören 49. madde kabül edildi…

Evet, Rojewa Kürtleri ve direnişleri bu hattadır. Son mukavemetleri, bizler, emperyalizme, siyonizme ve bölgedeki ilkel gericilere karşı mücadele eden bizler için  sevinç vermiştir.

Sevinç, ikidir: Bir, Rojewa doğru hattadır ve Recep Tayyib’i fena sallamıştır.

İki: Sallanan Recep ve Hükümeti  düşecektir!..

Recep ve AKP Hükümeti, en fazla dayağı PYD’den yiğecektir!

Mursi kardeşini yitiren, Recep, ilerde, ölümden kurtulmak için, belki, Beşşar Esad’ın  kapısını çalacaktır!

12 Temmuz 2013 Cuma

Ey Türkiye’nin Gericileri...


Ey Türkiye’nin Gericileri Hayır, “Darbe” Değil, Bu Bir Devrim!..
 ”Bombaların ve devrimlerin spill-off halleri vardır. Saçılırlar.
Ne demek, Nisan 1960 olabilir, Güney Kore’de bir diktatör vardı, Sygman Rhee olmalı, Kore gençliği düşürmüştü.
Biz ve ben, bizim neremiz eksik yollu düşündüğümüzü hatırlıyorum.
Güzel, Adli Mansur konuşmasında, Mısır Devrimi’nden örnek olarak söz ettiler. Bana ve bize uyuyor..”

Yalçın Küçük
ŞEYTANCA – Aydınlık, 09 Temmuz 2013
Hızlıca adına yobazizm, “ağır islam”, ılımlı islam, Amerikan islamı ve akepe islamı diyebilirsiniz, ilk önce Pakistan’da denendi, sonra Mısır’da uygulandı, büyük tatbikatlarından birisini Türkiye’de gördük, görüyoruz.
Başlatıcısı Kenan Evren, 12 Eylül 1980, était déjà à demi faite, iktidarı 3 Kasım 2002 tarihinde başladı.
Ben anında “seçim değil darbe” demiştim ve şimdi, Mısır Devrimi’ne bakarak, Beşar Esad “işte sonları budur açıklamasını yaptılar.
Üstlerine aldılar, “darbedir, darbe”, ağıt söylüyorlar; peki, darbe olsa ne çıkar, yobazizm gidiyor mu, nasırizm geliyor mu, işte asıl mesele budur.
Gençliğe ve orduya teşekkür
Demokrasiye uymuyormuş, gerçekte çok uyuyor.
Ama Türkçe’de güzel bir söz var, “dinime küfreden müslüman olsa” diyoruz.
Mısır’da yeni cumhurbaşkanı, adı “Adli”, adaletli demektir ve soyadı, “Mansur”, genellikle müslüman olmayanlar taşıyorlar, yenen ve kurtaran anlamındadır, önce “halka”, sonra “Allah’a” güveniyoruz, diyordu.
Gençliğe ve Silahlı Kuvvetler’e teşekkür ediyordu. Edebi bir nutuk irad ettiler. Güzel dinledik.
Cahiliye partisi
Şu cehepe tümden bir cahiliye partisi olmuştur, sokaklar cadde ve artık barikatlar mazi oldular,barikat devrimi sona ermiştir.
Artık halk yapar, ordu sona erdirir, başka yolu yoktur.
Mısır’da milyonlarca halk sokaktaydı, yobazlar azınlık oldular ve Silahlı Kuvvetler, son noktayı koydular.
Tek yol, budur.
İşte “aynen öyle”, 27 Mayıs’ta öyle yaptık.
Biz yaptık, gençlik ve halk; Bakkal Mektebi mezunu Kılıçdaroğlu, köyündeki jandarma onbaşısından başka asker ve subay görmemiştir ve hiçbir mücadelesi yoktur.
Ordu düşmanıdır. Bilmiyor ve görmüyor.
Devrimle toplamak
Ben gizlideydim, 29 Nisan’da gizliye çıkmıştım, ama bir albay arıyor, dediler, Hikmet’i, Hikmet Çetin, gönderdim, Hikmet aynı zamanda cehepe gençlik kolları genel sekreteri idi, görüşmüş, sonra haber etti. Albay bizden bir Cuma “eylemi” istiyormuş, biz eylemdeyken milletvekillerini toplayacaklarmış, Alparslan Türkeş olduğunu komiteye girince öğrendik. Sonra gündüz değil, gece toplamaya karar verdiler. Ordu mu, devrimlerde toplama işlerini yapıyorlar.
Yayılan hareket
Bombaların ve devrimlerin spill-off halleri vardır. Saçılırlar.
Ne demek, Nisan 1960 olabilir, Güney Kore’de bir diktatör vardı, Sygman Rhee olmalı, Kore gençliği düşürmüştü.
Biz ve ben, bizim neremiz eksik yollu düşündüğümüzü hatırlıyorum.
Güzel, Adli Mansur konuşmasında, Mısır Devrimi’nden örnek olarak söz ettiler. Bana ve bize uyuyor.
Korku dağları sardı
Ne cahiller, devrim ya da revolution olursa, hep mi iyi olur; Kılıçdaroğlu, kaç kitap okumuştur, yoksa “hakkaten” okumuş mu, bırakıyorum.
Bizde “Meşrutiyet Devrimi” var, Halide Edip, Devlet-i Osmani’de hiç suç işlenmeyen gün olarak hatırlıyor.
İhtilal-i Kebir var, 1789 ve Büyük Ekim Devrimi, 1917; “be hey cahiller” biliyor musunuz, “korkaklar” diyorum. Burada duruyorum.
Bunlara göre devrim yoktur ve olmayacaktır; korkuyorlar çünkü dünyada subay var.
Pek hoş, galiba bunlara, orta okul çocukları, “kafayı yemişler” diyorlar.
Karşı-devrim ile devrim
Yapmıyorum ama mecburum, Collected Works, cilt 8, s. 154, ve Marx, “it has taken its stand on a revolutionary basis, for the counter-revolutionary basis, too, is revolutionary”, yazıyor; karşı-devrim de devrimcidir, demektedir.
Demek, Kılıçdaroğlu Efendi, “her sakallı babanız olmamaktadır”, hatırlatıyorum.
Devrim” demek, övmek değildir, bakıyoruz.
Hazırlıyorum, yakında, “The end of democracy”; siyaset tezinin kurucusu Machiavelli, Hobbes, kısmen Jean-Jacques Rousseau ve tamamen Monstesquieu ve Yalçın Küçük, biz bir türüz, demokrasiden çok korkarız ve az güveniyoruz.
Çünkü despotizme, tiranizme, dikatörlüğe çok kolaylıkla kaymaktadır.
Halkı sürüleştirdiğiniz zaman, otokrasiden çıkmak imkansızdır ve Kenan Evren, bu nedenle, ülkeyiislamlaştırdı.
Çünkü sürüleştirme yolu bildi, yol, mutlaktır.
Demokrasi put-perestlerine, demokrat fetişçilere, demokratik takiyyecilere hatırlatıyorum.
Hediyem olsun” diyorum.
Darbe üstüne darbe
Bir, bağımsız adaylar, ayrı pusula ile seçime giriyorlardı, Erdoğan-Baykal kaldırdılar.
Cahil” saydıkları Kürt kadınlarının hata yapmasını beklediler ve darbe’dir.
İki, cehepe, 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimine girmedi, “girer gibi” yaptı. Darbedir.
Üç, Kılıçdaroğlu, anayasa referandumuna katılmadı, “katılır gibi” yaptı. Darbedir.
Dört, Kılıçdaroğlu, cehepe’ye yığdığı, Cumhuriyet ve CHP düşmanı “milletvekilleri” ile darbe yaparak, Emine Ülker Tarhan’ı grup başkanvekilliğinden uzaklaştırdı. Kılıçdaroğlu’nun eli mahsulü olup, bundan şüphe duyamayız.
Tayyip’in Recep’i
Ne zaman Erdoğan düşerse, bir “coup” ile, Fransızca “darbe” demektir, yardımına koşan Kemal Bey’dir.
Bir kez de “tankının önüne ben yatarım, Recep’im” demişti ve şimdi 68 ruhu ile “panzerin önüne yatan kadına” darbe yöneltmiştir.
Ve yine ağır islam düşüyor, Kılıçdaroğlu, hemen kurbandır.
Ve ben devam ederim.
Anayasa ve yasaları ipe sererek Erdoğan’ı milletvekili yapmalarını hiç unutmuyorum.
Peki, ben mi, ben yazarım.
---------- 


ERDOĞAN TEDİRGİN...




Dr.İsmet Turanlı 

Akil adamlar komisyonu üyeleri ile buluşanlar Erdoğanın TEDİRGİN olduğunu söylediler. Herhangi bir insanın evine ve çalışma ofisine Molotof kokteyli, roket atıldığında tedirgin olmaması mümkün .olurmu? Hele o şahıs şimdiye kadar özgüvenli bir Başbakan olursa, son günlerde ortadoğuda ve Türkiye de oluşan krizlerden daha da etkilenmiş olması normal sayılmalıdır. Urla da yaptığı tatili keserek makamına dönmesi ve en yakın danışmalarını toplayarak müşavere etmesi tedirginliğinin göstergesidir. Gezi krizi, çözüm sürecinde ki gecikmeler, nihayet Mısır da olup bitenlerin Başbakanı kaygılandırması bana 1958 de Irak’ta ki darbede kral Faysalın, naibinin ve başbakanı Nuri Sait’in katledilmesinin ertesi günü Demokrat Parti önde gelenlerini, bilhassa Adnan Menderes’i tedirgin etmek bir yana adeta korkutmuş olduğunu hatırlattı.
Birinci dünya savaşından sonra orta doğu İngiliz ve Fransızların kontrolünde idi. İlk defa Suriye de 1946 da Albay Edip Çiçekli darbe yapmıştı. O zamanlar yeni yayına başlamış olan Hürriyet gazetesinde ironik bir manşetle duyurulmuştu bu hadise. Osmanlı devrinde iki vilayetimizden  Halep ve Şamdan ibaret olan Suriye devletinde Albay rütbesinde bir asker tarafından yönetime el koyulmasını Türkiyedeki siyasiler ve basın pek önemsememişti. Fakat Irak’ta ki darbe korku ve infiale sebep olmuştu.
Abdullah Ööalan’ın inisiyatifi ile PKK’nın çözüm sürecinin başlamasına Erdoğan’ın uyum sağlamasının sebebi komşu ülkelerle olan münasebetlerimizin bozulmuş olmasıdır. Son günlerde istihbarat birimlerinin raporları sürecin arzulandığı tarzda gelişmediğidir. Siyasilerimizin kibirli beyanatlarına bakılırsa PKK havlu atmış, teslim olmuş propagandası BDP’yi ve Kürtleri provoke etmiş ve Hükumetin beklenen demokratik yasaları çıkarmakta gönülsüz olduğu intıbaı BDP lilerin ikinci devreye geçilmesi nin PKK’nın çekilmesinin beklenmesine lüzum olmadığını, hatta aşırı  isteklerde bulunmalarını körüklemiştir. Hiç bir siyasi kuvvetin şu anda Öçalanın serbest bırakılmasını sağlayamayacağını bilmek keramet sayılmaz. Onun ancak Kürdistan kurulduktan sonra seçimle alınacak bir kararla mümkün olacağını düşünmek en sağlıklısıdır. Tıpkı Mandela gibi. Sürecin VİN VİN pazarlığına dönüşmesi Erdoğan’ın tedirginleşmesi sebeplerinden biridir.
İkinci sebep Gezi krizidir. Tarafların hatalı davranışları krizin kronikleşmesine sebep olabilir.
Çevrecilerin naif ve masum davranışlarına emniyet birimlerinin aşırı kuvvet kuvvetlerle karşı koymaları prvokatörleri harekete geçirmiş, vandalismus başgöstermiştir. 1000 milyona mal olan tahripler demokratik eylem sayılamaz. Hele hele dahada ileri giderek başbakanın evine ve çalışma ofisine Molotof kokteylleri ile saldırmaları başbakanı tedirgin etmeğe ve dahada şiddet tedbirlerine baş vurmasını sağlamış ve kör döğüşü müzminleşmiştir.
Erdoğan’ın kibirli, ‘’ Ben % 50 oyla başa gelmiş bir başbakanıyım, istediğimi kimseyle uzlaşmadan, sormadan yaparım ‘’ demesi gençleri n haysiyetine dokunmuştur. Gezide oturum yapan, ilk okul çocukları gibi çadırlar kurmuş, bu durumu fırsat bilenler Gezi’yi adeta işgal altına almışlardı. Şayet bu fırsatçılar siyasi bir önem bahşediyorlarsa Vandalismusa müracaat etmeden Paneller, Seminarlar, şiddete başvurmayan mitingler yaparlar batıda yapıldığı gibi. Yüzden fazla yazar ve san’atkar bir eleştiri beyannemesi yayınladılar. Fakat orada maalesef taraf tuttular ve sadece Başbakanı elelştirmiş oldular. Böylece o beyanname değerini yitirdi. 
Erdoğan Mukni olamıyor.
Meydanlarda milyonlara seslenirken kuvvetli retoriği ile MONOLOG sergiliyor. Muhalefetin ve muhalif köşe yazarlarının ciddiye alınmayacak, nefsi müdafaa tarzında, üstelik hakaret içeren cevapları Erdoğanı celallendiriyor. Ona sual soracak, akıllı tavsiyelerde bulunacak etrafı yok. Sakin kafa ile düşünülecek olunursa Erdoğanı vicdanen tedirgin eden dış politikada MUKNİ olamayaşıdır. Dahili politika dada kontrolu kaybetmiş olmasıdır. Lüzumsuz yere Gezi parkı krizi kontrolden çıkmış ve kaosu önlemek için emniyet kuvvetlerinin şiddete müracaatı sayesinde bir çok gencin ölümüne sebep olmuştur ki bu çok feci bir aşamadır. Çözüm sürecinde beklediği PKKnın yurtdışına çıkıp silahları bırakması, akan kanın durması, anaların göz yaşlarının akmamasıdır. Halbuki Kürt sorunun çözümünde gereken düzenlemelerde ilerleme kaydetmeyi aklından dahi geçirmemekte, sürecin tökezlemesine meydan vermektedir. On senedenberi Kürtler hakkında müstakbel görüşüm o ki halen dörde bölük yaşayan Kürtler konjonktür el verirse İngilizlerin Lozanda yarattıkları sanal coğrafya değşecek, dört bölgede özerklikler gerçekleşecek ve Kürdistan kurulacaktır. Buna ne Esad, ne Malik, nede Erdoğan mani olabilecektir. Çünkü bugünkü durum sanal bır durumdur. Kürtlere haksızlık yapılmaktadır. Kürtlere karşı günah işlenmektedir.
Dış ticarette ki artışlardan hasederken, cari açığın ekonomimizde yarattığı endişeleri dile getirmekten imtina ediyor. IMFe borcumuz kalmadı diye övünürken özel dış borcun 1 triliyonu aştığını hiç dile getirmiyor. Muhalif fikirdeki gazetecilerin hapse konulmasına ses çıkarmadığı gibi, başlangıçta AK partisini destekleyen liberal, sözü dinlenen gazeteciler gazetelerinden kovulmuş, yahut otosansürle köşelerini muhafaza etmektedirler.
Kıbrıs sorununda 10 senedenberi hiç mesafe kaydedemesinin sebebi MONŞERleri dinlemeden kendi fikirlerine inanır olmasıdır. Menderes’in ve Zorlu’nun yaptığı Zürih anlaşması zevahiri kurtarmaktadır.
İsraille mevcut askeri antlaşmalara, hatta Suriye ile aracılık yapmağa varıncaya kadar iyi ilişkiler mevcut iken, bugün düşman pozisyonuna girdik. Doğru zannettiği düşüncelerine İsraili MUKNİ kılamadı.
Suriye ile yağlı, ballı iken sonra Esad’a en ağır hakaretleri yapmaktan imtina etmedi. O zamanlar Esad’ın diktatör olduğunu, Kürtlere kimlik dahi vermediğini, demokratik yönden hiç bir adım atmadığını görmedi mi?.Esad’a MUKNİ olamadı.
Irak’ta Barzani’ye hoş görülü davranmağa mecbur olmasına rağmen Kürdistan kelimesini ağzına alması kibirine dokunuyor, yahutta milliyetçi oylardan çekiniyor. Malikiyide hiç ikna edemedi.
Ahmedinecatı Suriye konusunda ikna edemedi.
Ermenistanla kapıları açmağa kalkarken Azerbaycanın dayatması ile kapıları dahada sıkı bir şekilde kapattı.
Putin’i Suriye mevzuunda ikna edemedi. Rusya, İran ve Azerbeycandan temin edilen enerji alışverişinde en pahalı faturayı ödemek zorunda olduğumuzdan Erdoğan bihaber mi?
Şimdi bir de Mısır yüzünden Obama ile, AB ile, Suudilerle ters düşmeğe başladık.
Bütün bu başarısızlıklara Erdoğan da Özal da, Menderes de gördüğümüz bazı özelliklerin mevcut olmaması onu zora sokmaktadır. Menderes kibar, kimseyi kırmak istemeyen bir zerafete sahipti. Özal ise bilgili, zeki ve hoşgörülü idi. Erdoğan öfkeli tavırları ile karşıtlarını çabuk kırıp dökmekten çekinmemektedir. Uslubundaki kibir ve kabalık karşıtlarınıda ayni minvalde provoke etmektedir.
Kıbrıs Türk devletini (KKTC)yi, ne bir Türki devlet, nede Müslüman devlet tanıdı. Minnacık Rum devleti ise bizi AB nezdinde adeta tehdit eder durumda.
Erdoğan medalyonun tek yönü ile övünmeğe devam ederken , medalyonun öteki yüzündeki başarısızlıkların tedirginliğini yaşıyor. Problem çözmede kendisini şartlandıran inatcılığında israr ediyor, sonunda ters istikamette adım atmağa mecbur kalınca TİMEİNGte fırsatı kaçırmış oluyor.
ÖFKE kötü bir kılavuzdur der Almanlar. Şayet Gezi krizinde yaşamını yitiren gençlerden biri kendi oğlu olsaydı Erdoğanın beyin kanaması geçirmesi muhtemel di.
İngiliz Filozof FRANCİS BACON bin sene önce Krala danışmanken ‘’ Tecrübeliler bakanlığı’’ kurdurmuş. Yani bizdeki AKİL ADAMLAR gibi bir şey.
Filozof HOBES ise iktidarların istikrar sağlama zorunluğu olduğu için asileri silahla terbiye etmeğe başvururlar. Çünkü millet Kaos ortamından korkar ve yöneticinin sırasında diktatörlüğüne de razı olurlar. Bu sebeple İngilterede 500 sene evvel asker CROMMWEL yönetime el koymuştu.
Erdoğan değişir mi? Zannetmiyorum. EFES li HERAKLİT diyor ki herşey değişir. İklimler, yönetimler hatta dinler değişir. Dünya ve yaşam devamlı değişim içindedir.
Ben otuz sene önce Erdoğanın yaşında iken yaptıklarımı, nelere cesaret ettiğimi düşündükçe tüylerim diken diken oluyor. Onunda algılarını zamanla suhulet içinde değerlendireceğine inanıyorum.
 Köln. 12.07.13