7 Aralık 2013 Cumartesi

Antakya’da gözaltılar…




Demir Bilgin

Antakya’da, 5 - 6 Aralık’ta başlayan gözaltı ve tutuklamalar sürüyor. Gözaltı ve tehditler, tüm Alevileri de içeriyor…Antakya devrimcileri ve tüm aleviler, şu an, AKP’nin tehdidi altındadr. Tehdit, “hepiniz, Moskova uşağı, hepiniz Esad taraftarı Alevisiniz!” tehdidi. Bu, Antakyanistleri, Antakyanistlerin gözaltına ve tutuklamasına yetiyor. Yetsin. Ama biz varız! Kimiz? Antakyalı alevi ve devrimciyiz. Biz mi, buyuz!

Bizler mi, “uslu” durmayayan Antakyanistleriz.

Gözaltına alınan dostların isimleri geldi: Mehmet Güzel, Ferid Meylioğlu, Deniz Doğru, Fikret Aslan, Metin Üstün ve Celal Nihatoğlu.

Gözalıtına alınan ve tutuklanan bu güzel Antakyanistlerin suçları ne?

Suçları, AKP hükümetini eleştirmektir.

Suçları, Antakya’yı tüm oyunlara karşı, savunmaktır.

Suçları, emperyalizmin, “böl- parçala ve yönet” siyasetine karşı durmaktr.

Önce gözaltına alınıp ve şimdi de tutuklanan bu yoldaşlar, davalarını, “insan olmak” davalarını,  savunacaklardır. Gelen haberler bu yöndedir…

Antakya’daki tutuklamalar şunu gösteriyor:  Recep Tayyip, Antakya’da sıkışmıştrır. Belediye seçimlerinde Antakyalılara bir “mesaj” göndermek istedi. Tutar mı?

Receb’in mesajı tutar mı, tutmaz.  Recep: ”Antakyalı, cahil  Sadullah Ergin’i seçin” demek istedi.

Tutar mı, tutmaz.

Antakyadaki gözaltılar bu hattadır. Gözaltlar, Türkïye’nin zayıf halkalarında, Diyar-i Bekir ve Antakya’da da sürüyor.

Recep,  her iki kentte kaybetmesi gerekir,  gerekiyor ve  istiyoruz.

Receb’i, hem belediye seçimlerinde, hem de siyasi yaşamda silelim.

İlkel Recep, ilkel dünyasında kalsın. İlkel Recep, mağarada kalsın ve yakışıyor.

İlkel Recep,  Antakyanistleri değil, kendini esir etmiştir.

Kendini esir eden Receb, en büyük tokadı Antakyanistlerden yiyecektir!

Recep, recebi ”heybetini” yitirmiştir. Heybet, Antakya’da, Asi nehrine atılmıştır!

4 Aralık 2013 Çarşamba

Dersaneleri nasıl bilirsiniz?..


Fikret Başkaya


“ Aklın uyumasından canavarlar türer” Goya*


 Dersaneler ülke gündeminin birinci sırasını işgal etmeye devam ediyor. Gazeteler ve televizyonlar kafayı dersanelerle bozmuş durumda. Bu, “konunun uzmanlarına” iş çıktığı anlamına da geliyor. Politikacılar ve “medyatik aydınlar” kapatmadan yana olanlar ve olmayanlar olarak iki kampa ayrılmış. Tabii her zaman olduğu gibi akademinin sesi-soluğu çıkmıyor. Çıkması için, sesi-soluğu olması gerekirdi. Bizdeki üniversiteler, ses çıkarmak için YÖK’ten emir ve talimat bekler. Ve emir-komuta dahilinde ses verirler. Nasıl ses verdikleri de mâlum...

Aslında asıl söz konusu olan, dersanelerin kapatılmasından çok,  eğitimin özelleştirilmesinde yeni bir eşiğin aşılmasıdır. Amaç büyük sermayeye yeni değerlenme, sömürü ve yağma fırsatları sunmaktan ibaret. Bir kamu hizmeti ve bir hak olması gereken eğitim, tipik bir kapitalist etkinlik alanı haline getirilmek isteniyor... Böylece, zaten özelleştirmede hayli yol alınmış olan eğitim alanı bütünüyle sermayenin etkinlik alanı haline getirilecek. Gerçek durum bu ama tabii “eğitim reformundan” “ fırsat eşitliği” yaratmaktan, eğitimin kalitesini yükseltmekten de çok söz edilecektir. Kavganın görünen yüzünde, iki dinci odağın iktidar ve rant kavgası da var. Bu da kafa bulandırmaya, asıl amacı gizlemeye imkân veriyor. Böyle bir ortamda asıl sorulması gereken soruyu soran da pek yok gibi.  Asıl sorulması gereken soru şu: Dersaneler neden var? Devlet okulları yanında tipik birer ticarethane olan dersanelerin işi ne? Kaldı ki, bunlara dersane demek de uygun değil, testhane demek gerçeğe daha uygun düşüyor. Zira sadece test çözmeye odaklanmış durumdalar. Dersanelerin varlık nedeni ve biricik amacı kâr etmektir, sermaye biriktirmektir, daha çok bikirtirmektir. Ve çocukları bu ticarethanelerin patronlarının insafına terk etmek, bu toplumun ayıbıdır. Zira, eğitim ve öğretim, kamusal bir etkinlik olarak gerçekleştirildiğinde adına lâyık bir etkinlik olabilir. Çocukların ve gençlerin öğrenme, bilgilenme, bilgi ve becerilerini yetkinleştirme, entellektüel yetkinliğini geliştirme gereği ve isteğiyle, gözü daha çok kârdan başka bir şey görmeyenlerin amacı ve beklentisi uyuşur muydu? Velhasıl eğitimin bir metaya dönüştürülmesi söz konusu.

Soruyu başka türlü soralım: Dersaneler [testhaneler] neye yarıyor? Gayet açık ki, insanları aldatmaya yarıyor. Ve bu aldatma/aldatılma operasyonundan birileri büyük paralar kazanıyor. Üniversiteye sınavla giriliyor ve üniversitelerin kapasitesi sınırlı, talebi karşılamaktan uzak. Orta öğretim diploması olan herkesi kapsaması mümkün değil. İkincisi, üniversiteler arasında da önemli kalite farkı var, dolayısıyla kaliteli bir üniversitenin ilgili bölümüne girmek için de bir rekâbet var. Mârifet sadece kazanmak değil, iyi bir yeri de kazanmak. Ve bu durum çelişik olarak kalitesiz üniversitelerin çoğalmasını teşvik ediyor. Zira üniversite kurmak, AVM açmak, toplu konut inşa etmekten farklıdır. Uzun bir hazırlık evresini, yetkin bir öğretim kadrosunu ve eğitim için gerekli donamını varsayar... Bir binanın ön cephesine “burası üniversitedir” yazıldı diye orası üniversite olmaz. Üniversite kurmak çocuk oyuncağı değildir. Şimdilerde artık üniversite kurmak, bakkal dükkanı açmaktan daha kolay, zira bu günün AVM’li dünyasında bakkallara yer yok. Bir zamanlar kent merkezlerinin her sokağında dersane açılıyordu. Şimdilerde de her mahallede bir özel üniversite açılıyor. Bunlara bilgi ticarethanesi, diploma ticarethanesi demekte bir sakınca yoktur. Görünen o ki, bilgi ticareti iyi kazandırıyor... Dersaneler bir tür Milli Piyango İdaresi gibi [yakında o kurum milli olmayan idareye dönüşecek, zira özelleştiriliyor], her öğrenciye sınav kazanma ve üniversiteye giriş vadediyor. Fakat bir sorun var, üniversitelerin ve bir bütün olarak yüksek öğretim kurumlarının kapasitesi sınırlı. Üniversitenin diyelim 100 binlik kapasitesi varsa ve sınava giren öğrenci sayısı da 300 bin ise, testhaneler nasıl bir mucize yaratıp da 300 bin genci üniversiteye sokacak? Eğer dersaneler sayesinde herkes üniversiteye girebilseydi, o zaman bunların bir varlık nedeninden ve işlevinden söz edilebilirdi. Ve öyle bir şey mümkü değil. Eğer durum böyleyse, dersaneler en fazla ne yapabilir? Belki sıralamayı değiştirebilirler ama onu da abartmamak kaydıyla. Aslında dersanelerin olmadığı durumda kimler kazanıyorsa, en iyi üniversitelerin ilgili bölümlerine kimler girebiliyorsa, dersanelerin olduğu durumda da yine onlar girer. Elbette sıralamada ufak-tefek kaymalar olabilir ama netice itibariyle kayda değer bir değişiklik yaratmaz. Dersaneler olsun/olmasın en iyi üniversiteleri ve bölümleri en iyi kolejlerde, liselerde okuyanlar, varlıklı sınıfın çocukları olmaya devam eder. En iyi liselere, kolejlere okuyanlar, en pahalı dersanelere de gitme imkânına sahiptirler. Netice itibariyle dersanelerin yoksul ailelerinin çocuklarının mâkus talihini yendiğine dair yaygın tevatürün reel bir karşılığı olması mümkün değildir.

Sınıfsal ayrışmanın böylesine keskinleştiği bir toplumda, kimlerin nereye kadar gidebileceği, kapıların kimlere açık, kimlere kapalı olduğu önceden belirlenmiş durumdadır. Peki istisnalar olmaz mı? Elbette olur ama mâlûm “istisnalar” kuralı doğrulamak içindir denmiştir... Tüsiad başkan ve üyelerinin, Müsiad başkan ve üyelerinin, yüksek yargı mensuplarının, barolar birliği başkanının, zengin avukatların, finans baronlarının, milletvekili ve bakanların, toprak ağalarının, üniversite rektörlerinin, zengin profesörlerin çocuğunun, gündelikçi bir kadının, bir tarım işcisinin, asgari ücretle yaşama savaşı veren, “çalışan yoksulların”, velhasıl sıradan mütevazı ailelerin çoçukları yarışa aynı çizgi üzerinden mi başlıyorlar? Anadili Kürtçe olan yoksul bir emekçi çocuğunun yarışa nereden başladığı açık değil mi? Böyle bir durumda da dersaneler ancak bir yanılsama/aldatma/aldanma/oyalama aracı olabilirler. Ve öyleler... Elbette alt-sınıflardan çocukların da istisnai olarak yüksek bir performans göstermesi mümkündür ama diğerlerinden bir kaç kat fazla çaba göstermek kaydıyla. Zira yarışa diğerleriyle aynı çizgi üzerinden başlamıyorlar. Yanılsama yaratan bir şey de, burjuva toplumunda sınıf atlama yolunun açık olmasıdır. İşte “sıfırdan milyoner” olanların öyküleri anlatıla anlatıla bitmez. Oysa bunlar, yoksulluk okyanusunda küçük bir ada bile değildirler...

Devlet okullarıyla dersaneler arasında tuhaf bir işbölümü oluşmuş durumda. Devlet okulları diploma veriyor, dersaneler de öğrencilere test yapmayı öğretiyor, sınava hazırlıyor. Dersanelerin varlığı, devlet okullarını daha da kalitesizleştiriyor. Zira öğretmen yapması gerekenin bir kısmını zaten dersanenin yapacağını düşünecektir. Özel dersaneler öğretmeni işlevsizleştiriyor, itibarsızlaştırıyor. Tabii aralarında dersanelere müşteri temin etmek için seferber olanlar da az değil... Etik değerlere bunca yabancılaşmış bir egitici kitlenin o toplumda hâlâ bir itibarı olur mu? Toplum ve öğrenciler katında bir saygınlıkları kalır mı? Öyle bir öğretmen ki, devlet okulunda öğretmediğini 200 metre mesafedeki özel dersanede öğretiyor... Bu rahatsız edici bir durum değil mi? Çocuklar taa baştan sınava kilitleniyor, sınıvlarda başarılı olmak, bir var olma- yok olma ikilemine dönüşüyor. Sadece sınavı düşünen çocuklardan, gençlerden ne olur? Bu ülkenin çocuklarını, haftanın beş günü devlet okuluna, hafta sonu iki gün de dersaneye, duruma göre bazı günler gündüz okula, akşam da dersaneye göndermek hangi pedagojik ilkenin bir gereğidir? Bu tam bir saçmalık, akılsızlık değil mi? Bu çocuklar ne zaman ders kitapları dışında bir şeyler okuyacak, mesela klasikleri okuyacak, düşünmek, tartışmak, şiir, hikaye yazmak için,  dertleşmek, gözlem yapmak, sağı solu görmek için nasıl vakit bulacak? Yegane amacın sınavlardaki başarı olduğu koşullarda bizzat çocukların, gençlerin ruh sağlığı da riske girmez mi?  

Eğer durum böyleyse, aileler her türlü zorluğa katlanarak çocuklarını neden hâlâ dersaneye göndermek için akıl almaz bir çaba içine giriyorlar, onca fedakârlık yapıyorlar?  Kendilerini buna mecbur hissediyorlar ve bunu çaresizlikten yapıyorlar. Ne yayıp-edip, bir yolunu bulup çocuklarını dersaneye gönderiyorlar. Aksi halde onlara karşı görevlerini yapmadıkları düşüncesine, suçluluk duygusuna kapılırlardı. Velhasıl onların çaresizliğinden birileri kâr ediyor. Bunu, herkes için kaliteli eğitimin bir hak olması gerektiğini bilmedikleri için, öyle bir dayatma yetenekleri olmadığı için, yurttaş bilinci taşımadıkları için  yapmaya mecbur oluyorlar. Devlet veya bir bütün olarak kamu idareleri artık kendilerini kamu hizmetlerini, sosyal hizmetleri sağlama yükümlülüğünün dışında görüyorlar. Kamu hizmetleri sürekli budanıyor, paralı hale getiriliyor, özelleştiriliyor. Devlet adım adım sosyal hizmetlerden elini çekiyor ama bu arada havadan başka her şeyden de vergi alıyor. Şimdilerde bir tek havadan vergi alınmıyor. Bakalım ona sıra ne zaman gelecek? Öyleyse bunca vergi ne için toplanıyor? Kapitalistleri, iş dünyası denilen mülk sahipleri kesimini daha çok beslemek için. Devlet neye mi yarıyor? Kapitalistler için “uygun” alt-yapı yatırımları, düşük ücret, düşük vergiler, düşük maliyetler, yüksek teşvikler sağlamak, sömürüyü derinleştirmek, bütçeyi ve hazineyi sonuna kadar yağmalatmak için...  Oysa normal koşullarda kamu idarelerinin misyonu ve varlık nedeni, topulmsal refahı sağlamak, toplumun ortak iyiliğini gerçekleştirmek  değil midir? XVIII. Yüzyılın sonlarında Batı Avrupa’da: “ Temsil yoksa vergi de yok” sloganı dillendirilirdi. Şimdilerde de artık “Kamu hizmeti, sosyal hizmet yoksa vergi de yok” şeklinde bir slogana ihtiyaç var...

Elbette, genel okul müfredatlarında yer almayan, özel yetenek sınavıyla girilen güzel sanatlar bölümleri [müzik, resim, heykel, tiyatro, drama, vb.] için özel ders veren kurumlar gereklidir ama zaten bunların eğitim sisteminde bir sorun ve ikilik yaratmaları mümkün değildir.

Eğitimin özelleştirilmesine karşı çıkmak gerekir zira bilginin metalaşması, paralılaşması, kâra ve kazanca endekslenmesi, bilginin varlığı ve misyonuyla çelişir. İkincisi, kapitalist toplumda, “her sınıftan çocukların eğitim kurumlarından eşit yararlanmaları” anlamında “demokratik eğitim” mümkün değildir. Üçüncüsü, kapitalizm dahilinde  fırsat eşitliğinden söz etmek insanlarla alay etmektir...  Nihayet eğitim sorunu ve nasıl bir eğitim istiyoruz sorusu da, nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz sorusundan bağımsız değildir. Ve eğitim alanında iyi şeyler yapmanın yolu, bir bütün olarak toplumun rotasını değiştirmekten geçiyor. Velhasıl nasıl bir eğitim isitiyoruz sorusu, iç tutarlılığı olan bir toplumsal-politik projeyi varsayar...

* “ El suene de la risòn prduce monstruos”. Goyo’nın bir gravürü üzerine yazılmıştır.

 “ 

SONDURAK…



 Dr.İsmet Turanlı.

İnsan yaşlanınca NOSTALJİK anılarını yazmaktan kendini alamıyor.

Fatih-Harbiye yahutta Şişli-Beyazıt tramvaylarının SONDURAK’larına gelince yürürdük geri kalan mesafeyi. Şirketi Hayriyenin Boğaziçi vapurlarının sondurağı Anadolu kavağı idi. Orada Karadenizden esen Poyraz üşütürdü. Anadoludan şimendiferle gelince o haşmetli Haydarpaşa Garı son duraktı. Avrupadan geldiğimizde mütevazı Sirkeci garı son duraktı. Trenle Londraya varınca Wictoria U-Bahn stationu son duraktı. Zamanla uçak yolculukları başladı. Paris-Newyork, Rio, Singapour, Dubai. Transatlantilerle Karibikteki adalarda duraklamalar. Parası çoklar Ay’da arsa almağa gitmek istiyorlar.

Antalya da minibusların güzergahı şehrin ortasında bir mezarlıktan geçer. Sessizce yatarlar orada SONDURAK’a varanlar. Yahutta Karacaahmette selviler altında.

İskeleye varan vapur yolcuları bir acele ile , koşarak uzaklaşırlar. Havaalanlarında bir telaş içinde valislerini sürükleyenlerin aklına hiçte sondurakları gelmediğini düşünürüm. Nedir bu telaş derim. Sizinde bir sondurağınız olacak. Bankalardaki milyonlar kimseyi sonduraktan alıkoyamamıştır.

Yahya Kemal diyor ki Hafız için.

Hafızın kabri olan bahçede bir gül varmış,
Yeniden hergün açarmış kanayan rengiyle
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış..

Münir Nurettin bu mısraları rast makamında bestelemiştir.

Yatırların yanındaki meşelerin dallarına Anadolunun gariban fukara adakcıları çaput bağlarlar .
Laiklik elden gidiyor diyen on binlerce ulusalcılar ANITKABRE koşarlar. Halbuki Atatürk yasaklamıştı yatırları ziyareti.

Dün akşam Amerikalıların medarı iftiharı kompozitor GERSHWİN’in Mavi Rapsodisini dinledim. Antalya piyano festivalinde. Onun en sevdiğim bestesi PORGY and BESS muzikalidir. Onu dinlerken Riodaki teneke gecekondularda yaşayanların aşkını hatırlarım. Ağlamak tutar beni. Elimde değil. Yemen türküsünü dinlerken olduğu gibi. Elimden gelse bir Hüzzam şarkıyıda ben bestelerim. İki gözüm, iki çeşme misali.

O SONDURAK’a vardıktan sonra ne SMS, nede e-mail göndermek mümkün olur. Hatırlatması benden.
Anlamakta zorlanırım sondurakta mevtalarını yaktırıp küllerini denize  döktürenleri.

Ellhamdülüllah duasını bilenlerin sonduraktakilere okumalarını ihmal etmemelerini istirham ederim.

Bebeğe kadar gitmek istediğimizde aktarmalı bilete 6 kuruş öderdik. Zincirlikuyu sondurağında aktarmalı bilet satılmıyor. Duyduk duymadık demeyin!.


Antalya. 03.12.13

27 Kasım 2013 Çarşamba

Yeni Anayasa...



 Dr.İsmet Turanlı
Yeni anayasa yapamayanları halk cezalandırmalıdır.
Halkın sağ duyusuna inanmayanlar eninde sonunda kaybederler. Platon (Eflaton)’ da eski Yunan da diyor ki: Halkın sağ duyusu vardır, eğitimli olmasa bile. Onun kararına saygı duyulmalı. Biliyorsunuz CHP liler her kaybettikleri seçimin ardından halkın mantık hatası yaptığını, cahil olduğunu, yahut ta dindar oldukları için dini siyasete alet edenleri desteklemek hatası işlediklerini iddia ederler. Halbu ki halkın sağ duyusunua hitap edemediklerinin farkında değiller. Kendi hatalarını kabulleneceklerine halkı suçlarlar ve bu tavırları ile de Atatürk’e de sarılsalar hiç bir seçimi kazanamayacaklardır. Geriye dönüp baktığımız da Ecevitin bir ara halkın isteklerini dikkate alarak % 41 lik bir zafer kazandığını hiç analiz etmiyorlar. Yahutta 2002 seçimlerinde halkın dört partiyide nasıl meclisten kovduğunu ciddiye almıyorlar. İktidarın doğru yahut yanlış her icraatını karalamaya kalkarlarsa halkın sağ duyusuna hitap etmedikleri için karşı tarafın destekçilerinden oy koparamazlar. Kılıçdaroğlu yahut Bahçeli Erdoğana ‘’Sen katilsin, vatan hainisin, yalancısın’’dedikleri müddetçe Ak parti ye oy verenlerden taraftar kazanmaları mümkün olamaz. Bilakis onların Ak parti taraftarlığını dahada solider hale sokarlar.
Ayni hatayı köşe yazarları ve önde gelen siyasiler yapmaktalar. Mesela Cumhuriyet gazetesi yazarları, yahut Sözcü gazetesi yazarları her icratı karalamakla yanlız kendi kredilerini harcamakla kalmayıp vatandaşı karamsarlığa soktuklarını, sorumluluğunu idrak etmediklerini anlamakta zorluk çekmekteyim. Ayni hatayı Erdoğanın her icraatını doğru göstermeğe çalışan kalemler acaba yarın yapılan hataların neticeleri ortaya çıktığında hiç utanma duygusu duymayacaklar mı? Mesela bugün bir köşe yazarı diyor ki Erdoğanın dayatmacı olduğuna dair bir misal verebilirmisiniz. Ona saldıranlar demokrat olmayanlar, Kemalist , veseyatçi siyasetin esiri olanlardır. El insaf! Düne adar Erdoğanın reform çabalarını gönülden destekleyen bir Hasan Cemal, bir Mehmet Altan, bir Ahmet Altan Kemalist, veseyatçi kimseler mi idi? Gazetelerdeki köşelerinden olan, hatta hapisanede yatan meslektaşlarını bu denli hakarete maruz bırakmaları, Ahmet Kayahadisesinde olduğu gibi ben yoktummu diyecekler.Bırakın o tek taraflı düşünmeyen yazarları politikacılardan şu günlerde vicdanının sesine uyupta beyanatta bulunan Bülent Arınça Erdoğanın yaptıklarını nasıl içinize sindiriyorsunuz. Ayni muameleyi Dengir Fıratiçinde, şimdide İrfan Bal’a da yaptığını, dayatmacı tavrını BDP lilere haksız muamele yaparak onları Zerdüştlükle, onları teröristlikle suçlamamış mı idi?..
Gençliğimde en çok okuduğum gazete Vatan gazetesi idi. Ahmet Emin Yalmanın yazılarını eğriye eğri, doğruya doğru manşeti altında yayınladığı için Atatürk’ünde ‘Mendersi’nde şimdi ayni tarzda Erdoğanın yaptığı muameleyi külliyen kınıyorum. Benim kanaatıme göre legaliteden çok ETİK davrananlar haklıdır. Çünkü onlar konjonktüre bakmazlar, ikbale ehemmiyet vermezler, iktidarı omnipotent görenler ETİKten yana olamazlar.
Almanya’nın kuzeyinde İnsel Sylt diye bir ada vardır. Orada son seçimlerde halk partilerin korruptionlarından bıktıkları için 12 kişilik il meclisine üç partiden birer, 9 da serbest adaylardan seçtiler. Yeni idare eski idarenin yapmış olduğu bütün anlaşmaları iptal ettiler. Keşki bizdede halk 2002 de olduğu gibi mecliste mevcut olan partileri cezalandırsa, meclisten kovsa bağımsız adayları meclise gönderse. % 50 nisbetindede kadın adayları seçseler. O zaman Türkiye çağ atlamış olur.
Dersane mevzuun dada benim iki anım var. Bir kaç sene önce, dayızademin anlattığına göre kendisi ortaokulda matematikten nefret ederken ve ikmale kalırken, benim ona tatilde kendisine matematiği nasıl sevdirdiğimi, ondan sonra pek iyi aldığını anlattı. Ayni başarıyıda fransızca hocamın kız kardeşine, ricası üzre matematik dersi vermiştim. Oda hem ikmale kalmamış, hemde ondan sonra hep pek iyi aldığını söylemişti. Şayet resmi okullarda hocalar kifayetsizse onu problem yapmalı. Dersanelerin ticari kazanç müessesi olmasına bende karşıyım. Orta okulda iken fransızca dersine cimnastik hocası gelirdi, pek faydalı olamazdı. Komşumuz olan fransızca hocasından ben haftada iki gün ders almıştım ve fransız dili gramerini öylece kavramıştım. Londra da üç ayrı lisan okuluna devam ettim. Onlardan sadece birindeki hocadan ne öğrendi isem o oldu. Demek ki problem dersanelerde değil, resmi okullardaki hocalarda. Onların iyi yetişmesi gerekiyor.
Erdoğanın tütünü yasaklamasının en mühim icraatlarından biri olmuştur. Hiç kimse ondan bahsetmiyor. Demiryollarındaki icraatındanda. Fakat İstanbul kanal projesi ilim adamlarınca yanlış bir projedir. Onun yerine alternatif proje karadenizden Marmaraya pipeline döşenmesidir. Hem ucuz, hem çabuk, zararsız olur. Bizim muhalefet hakaretten vaz geçip alternatif öneriler getirseler seçimide kazanırlar, vatandaşıda lüzumsuz yere karamsarlığa sokmazlar. Halk onları bir daha meclise sokmamalı. Anayasayı beceremeyenlerin yeniden meclise girme hakları yoktur.
Çözüm sürecinde de başarı elde edilirse Costa Rica da olduğu gibi orduyu lağvedip sağlığa ve eğitime gereken yatırımlar yapılırsa Türkiye çağ atlamış olur. İnsanlar mutluluğa kavuşur.
Antalya,  27.11.13 

20 Kasım 2013 Çarşamba

OLMADI ŞİVAN PERWER OLMADI!..








habiptaskin@gmail.com

   Halkın ve halkların sanatçısı, yazarı, çizeri olmak öyle kolay değildir. Geri kalmış, yarı feodal ve diğer sistemler içinde sorunları dile getirmek yürek ister, gerekirse bedel ödemek ister. Her ülkenin geçmişinde halkı, halkları için sürgüne giden, işkence tezgâhına çekilen, kurşunlanan, başı taşla ezilen sanatçıları, yazarları, çizerleri vardır.

   Türkiye tarihinde bu gibi olaylar olmuştur. Bu olayların özüne indiğinizde her iktidar ve koalisyon hükümetleri döneminde ‘derin devleti’ işbaşı yapmıştır. Failleri belli olduğu halde faili meçhul cinayet demek halkı kandırmaya, olayı saptırmaya yönelik bir harekettir.
   Burada sorun şudur! Hangi ülkenin sanatçısı, yazarı, çizeri olursa olsun, haksızlıklara, yolsuzluklara, cinayetlere, katliamlara karşı müziğiyle, yazısıyla, karikatürüyle, tiyatrosuyla ve olanaklarıyla tepki gösteriyorsa, dimdik ayakta duruyorsa, gerektiğinde bedel ödüyorsa o kişi halkın ve halkların düşüncesinde, yüreğinde yer eder.

   Sizlere 1977-1980 dönemindeki Cem Karaca’dan söz etmek istiyorum! Cem Karaca’nın müzikte yapmış olduğu yapıtları o dönem her devrimci, sosyalist, aydın, halkçı olan insanlar dinledi ve onunla bütünleşti.

   12 Eylül 1980 askeri darbesi döneminde Cem Karaca zorunlu olarak mültecilik yollarına düşer ve yolu Almanya’dır.  8 yıl orada kalır. Yurda dönmek için 1985 yılında arkadaşı Mehmet Barı aracılığıyla o dönemin Başbakanı Turgut Özal’la görüşerek ‘Münih’ ülkeye dönmek istediğini bildirdi. Özal’dan olumlu yanıt aldı. Vatandaşlıktan çıkartılan Cem Karaca koşulların oluşmasıyla 29 Haziran 1987 yılında Türkiye’ye geri döndü.

   Cem Karaca’nın yurda dönmeyerek Türkiye’deki Amerikancı askeri darbeyi ve onun uzantısı olan sivil hükümeti protesto etmeliydi ama etmedi. Turgut Özal döneminde cezaevlerinde, karakollarda işkence yoğundu. İdam edilen devrimcileri de unutmamak gerekir.

   Cem Karaca Fetullah Gülen ile yakınlaşması, bir yandan devrimcilere göz kırpmasını da göz önüne alırsak, Cem Karaca’nın devrimciler tarafından sahiplenmemesinin nedenlerindendir.
   Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Musa Anter, Sabahattin Ali ve diğer sanatçılarımız halklar düzeyinde sahiplenme oluyorsa bunun nedeni,  dik duruşlarıdır.

   Şivan Perwer bir Kürt sanatçısıdır. Halkı için yıllardır beste yapıp, türkülerini söylemiştir. Yıllarca ülkesinden ayrı sürgün hayatı yaşamıştır. Gelinen noktada AKP’nin davetlisi olarak ve bu şova dönüştürülerek, Diyarbakır'da hafta sonu 300 çiftin dünya evine gireceği törende, İbrahim Tatlıses ile Şivan Perwer düet yapacak.
   İbrahim Tatlıses düzenin insanı her yöne dönen bir insan ve Türk ya da Kürt halkının sorunlarıyla ilgilenmediği gibi Şivan Perwer’le AKP gözetiminde düet yapması geçmişte yaşanılan olayların üstüne tuzu, biberi olmaktan öteye gitmemektedir.
   AKP’nin Kürt sorununu çözme diye bir derdi yoktur. Sadece suni gündemlerle geciktirme, oyalama taktiğine giderken, Kürt halkını tarikatlar bünyesinde eritme hesabı yatmaktadır.
   Şivan Perwer Kürt halkının ve diğer halkların gönlünde kalıcı olmak istiyorsa bu oyuna gelmemelidir. Dönen dolap ortadadır. Kürt halkının ve diğer halkların çektikleri acıları yok sayamayız. 

19 Kasım 2013 Salı

Amed, asla unutmaz!



Şeyhmus Diken

Sahi Ahmet Kaya ne için ölmüştü ki! Eğer Şivan Perver’le, İbrahim Tatlıses’le Kürdi siyaset yapma becerisini gösterebiliyor idiyseniz, Ahmet Kaya’nın ölümüne neden sebep oldunuz!

Kürt halkının kimliği ile müsemma şehirler içinde, hiçbiri, bütün tarih boyunca Dîyarbekir / Amed şehri kadar ağır yük altında değildir, kalmamıştır. Bütün yüküne / yükümlülüğüne rağmen bana mısın dememiş, erinmemiş şehirdir kadim Amida.

İşte yine üzerindeki yeni bir işyükünün arifesinde…

Siz bu yazıyı okuduğunuzda Güney Fransa’nın Toulon Edebiyat Festivalinde olacağım. Diyarbekir’in ağır konuklarının kentteki icraatlarının yansıyışının izlenimlerini yazmamı isteyen medya kuruluşlarına, maalesef bir şeyler yazamıyorum. Hoş yazmasam da üç aşağı beş yukarı yaşanacakları tahmin etmem sürpriz sayılmamalı.

1870’lerden bu yana Irak Kürdistan’ındaki siyasal, sosyal mücadelenin bayraktarlığını yürüten Barzani ailesinin şu an lideri olan şahsiyeti “Kak Mesut Barzani” dünya yüzündeki bütün Kürtlerin kalbi, kâbesi olan Amed’e, Diyarbekir’e geliyor. Hem de çözüm, barış, birlikte yaşama süreci diyen, ama atması muhtemel adımları atmakta hayli pasif davranan bir muhafazakâr muktedirin devlet konuğu olarak.
Üstelik yanına bir zamanların çok popüler sanatçısı Şivan Perver’i de alarak geliyor.

Ankara merkezli siyasetin dara düştükçe tutunduğu iştir Diyarbekir’e gelip, Diyarbekir ve Kürt halkı üzerinden sisteme dair kelam etmek. Süleyman Demirel, Erdal İnönü, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve defalarca Recep Tayyip Erdoğan’dan paketler, sözler ve daha neler!
Ama ne tuhaf durumdur ki; Kürt Meselesinin siyasal çözümü, ya da çözümsüzlüğü hâla olanca hantallığı ile orta yerde duruyor. Sanki siyaset zamana yayarak ölmeye yatırmaya çalışıyor meseleyi. Eğer niyet bu olmasaydı, çözüm üretmek niyetiyle Kürtlerin siyasal kâbesine gelen bir muktedir, Kürdün siyasal muhataplarıyla diyalog kurmanın hesabını, kitabını yapardı.

Sayın Mesut Barzani’yi yerel genel seçimler arifesinde bir dizi açılış ve düğün dernek programına tanıklık etsin diye Amed’e davet etmek anlaşılır bir iştir. Kak Mesut’un davete icabet etmesi de anlaşılır bir hâldir. Ama bu ikili ilişkinin gerçek manada anlaşılır olabilmesinin yolu Kürt özgürlük mücadelesinin siyasal aktörlerinin de bu diyalog mekanizmasına dahli ile mümkün olabilirdi. Aslında açık konuşmak gerekirse bu müdahilliğin pratik altyapısı da bizzat muktedirce tahrip edilmişti zaten. Seçimler öncesi açılışların gerekçelendirilmesi ve siyaseten Suriye Kürdistanı üzerinden sert kamplaşmaların yaşanması orta yerde duruyorken, Sayın Barzani’nin daveti başlıbaşına muhatapla ilişkinin önünde engel olarak duruyor(du).

Bu saatten sonra Diyarbekir’de ne konuşulursa konuşulsun, hangi söylenmemiş sözler söylenirse söylensin ve hangi vaatlerde bulunulursa bulunulsun, Kürt siyasal iradesi tarafından zerre kadar kıymeti harbiyesi olmaz. Kürdün siyasal temsiliyeti ciddiye ve dikkate alınmaz ise, Kürt Halkı da böylesine bir verili duruma itibar etmez, bu böyle biline. Çünkü Kürt Meselesinin Demokratik Siyasal Çözüm Meselesi gündelik siyasete kurban edilemeyecek kadar mühim ve manidar bir mesele.
İktidar, sanatçı kimliğiyle belki söyleyecek şarkısı olabilen, ama siyaseten Kürdün nazarında artık etkisiz ve silik kalan figürlerle itibar kazanamaz.

Başbakan’ın, Kak Mesut’un Şivanlı İbolu Kürtçe dozu muhtemelen hayli yüksek konserli muhabbeti Diyarbekir’de terennüm edildiğinde ben çok uzaklarda Fransa’nın Toulon şehrinde konuşuyor olacağım. Konuşuyor olacak ve diyeceğim ki; Bugün 16 Kasım 2013. Ahmet Kaya’nın tam 13 yıl önce bir Kürtçe parça okuyacağım dediği için linç yaşatıldığı ve soluğu Paris’te alıp oradan öte yakaya göçtüğü günün yıldönümünde Fransız okurlara sesleniyor olacağım.

Sahi Ahmet Kaya ne için ölmüştü ki! Eğer Şivan Perver’le, İbrahim Tatlıses’le Kürdi siyaset yapma becerisini gösterebiliyor idiyseniz, Ahmet Kaya’nın ölümüne neden sebep oldunuz! 
----------



18 Kasım 2013 Pazartesi

Neden zenginlerin yoksullara ihtiyacı vardır?


      
     
Fikret Başkaya

“ Yoksullara yiyecek verdiğimde bana

ermiş diyorlar. Yoksullar neden yoksul

diye sorduğumda da, komünist

olduğumu  söylüyolar”.

Dom Helder Camara

Her 6 saniyede 1, her dakikada 10, her saatte 600, her gün 14 400  ve her yıl 5 milyon çocuk açlıktan ölüyor. Neden? Dünya nüfusunun %2’si dünya zenginliğinin %55’ine el koyduğu için. Başka türlü ifade edersek, dünya nüfusunun %98’i dünya zenginliğinin  45’ni alıyor da ondan... Dünya nüfusunun binde beşini oluşturan en zengin 24 milyon, 545 bin 900 zengin, dünya zenginliğinin %36’sına al koyuyor. Ve süper zengin 1000 yetişkin kişi, dünya nüfusunun %92’sinden 10 bin kat daha zengin... Tabii bunca zenginliğe el koymakla iş bitmiyor, bir de onun genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesi gerekiyor. Kapitalizmin mantığının bir gereği olarak. Mârifet üretmek değil yeniden üretmekle, sahip olmak değil, daha çoğuna sahip olmakla ilgili. En zengin 100 kişinin servetlerini son bir yılda 200 milyar dolar arttırdıkları söyleniyor. 2016 yılına kadar milyonerlerin ve milyarderlerin sayısının %37 artacağı da tahmin ediliyor! Fakat iyi haberler de var: söylendiğine göre 2015 yılında günde 1.25 dolardan az gelirle “yaşayan“ aşırı yoksulların sayısı 1 milyara inecekmiş... Asıl iyi haber de, Allah’ın izniyle, 2030 yılında “aşırı yoksulluğun” kökü kazınacakmış...

Bir kısım aklı evvel çıkıp bir yoksulluk sınırı çiziyor. Hızını alamayıp bir de aşırı yoksulluk [extreme poverty] sınırı çiziyor. İşte günde 1.25 doların altında geliri olanlar aşırı yoksulluk sınırının altında olanlar. Gerçi o sınırın üstünde olanlar, mesela günde 2,  2,5 dolarla yaşayanlar da yoksul sayılıyor ama onların durumu o kadar da kötü sayılmıyor ... Öncelik aşırı yoksullara veriliyor. Aceleye gerek yok, sıra öteki yoksullara da gelecektir elbette... “Sabrın sonu selâmettir” denmiştir.  Bir kere böyle sınırlar çizildiğinde ve yoksulluk şu kadar dolara indirgendiğinde, artık rakamlarla kedinin fareyle oynadığı gibi oynamak mümkündür... Daha doğrusu yoksullarla alay etmek mümkün hale geliyor. Tabii yoksukluk tanımı ve sınırı herkes için aynı anlama gelmiyor. Söz konusu tanım ve sınır, yeryüzünün lânetlileri” cephesi için geçerli sadece... Zira hiç bir emperyalist ülkede [Batı dünyasında densin], yoksulluk söz konusu olduğunda kimsenin aklına 1, 25 veya 2,50 dolar sınırı gelmiyor. Oralarda günde 10 dolar gelir bile “aşırı yoksulluk” sınırının altında sayılıyor...

Söylem ve gerçek veya ikiyüzlülük

Bir zamanlar kalkınmadan söz edilirdi. Ne oldu da onun yerini önce yoksullukla mücadele, şimdilerde de “aşırı yoksullukla mücadele” aldı? Gerçek anlamda kalkınma, kollektif bir toplumsal projedir ve yaşamı bir bütün olarak, tüm veçheleri itibariyle kavrar/kapsar. Sorunu sadece karın doyurmaya indirgemez. İnsanı bir besi hayvanı olarak görmez. Kalkınmadan söz edildiğinde, her bir insan için beslenme, barınma [konut], eğitim, sağlık, kültür, sosyal güvenlik, sağlıklı bir doğal çevrede yaşama, politik sürece katılma, kamusal alanda etkin olma... bir hak sayılır ve karşılanması toplumun/kamunun/devletin görevidir. 1980’li yılların başından itibaren, neoliberal ekonomik ve sosyal politikaların dayatılmasıyla, kalkınmacılığın yerini istikrar programları aldı. Emekçi sınıflara, toplumun mütevâzı kesimlerine savaş ilan edildi. Tam da emekçi sınıflara savaş ilan edildiği bir dönemde, Birleşmiş Milletler Örgütü Genel Kurulu 4 Aralık 1986 tarihli oturumunda “ Kalkınmanın herkes için bir hak” olduğunu ilan etti. Neoliberal küreselleşmenin pupa-yelken yol aldığı bir dönemde, kalkınmanın bir insan hakkı sayılması ne demeye geliyordu? İnsanların kaderinin, IMF’nin, Dünya Bankası’nın, Dünya Ticaret Örgütü’nün insafına terkedildiği koşullarda bu bir çelişki değil miydi? Aslında sadece çelişki değildi, tam bir ikiyüzlülüktü de. Hem insanların kaderini piyasaya ihale edeceksiniz ve hem de kalkınmadan, haktan, hukuktan, adaletten söz edeceksiniz, bu mümkün değildir. Şimdilerde “piyasa ekonomisi” denilen kapitalizm, eşitsizlik üretmeden, eşitsizliği derinleştirmeden yol alamaz ve aşırı eşitsizlik öldürüyor. Toplumsal eşitsizliklerin insan hafsalasına sığmaz bir şekilde derinleşmeye devam ettiği bir dünyada, BM’nin son 13 yıldır ülkelerin “insânî gelişmişliğine” dair gösterge tabloları yayınlaması ne anlama geliyor? Neyin hizmetinde? Bu ikiyüzlülük burjuva uygarlığının kendini ele vermesi değil mi? Fakat bunu hep yapıyorlar. II. Emperyalistler arası savaşın hemen sonunda savaşı lânetleyen bir barış hakkı antlaşması imzalanmıştı[1945]. Daha iki ay geçmeden ABD Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombaları yağdırmıştı... Kapitalizmin, emperyalizmin geçerli olduğu bir dünya’da barış bir haktır demenin savaşı lânetleminin bir kıymet-i harbiyesi olur muydu?

Aynı şekilde “İnsan Hakları Everensel Beyannamesi’nin ilânından [1948] bu yana tam 65 yıl geçti. O beyannamede mesela “sosyal güvenlik hakkından” söz ediliyordu [madde 21], “çalışma hakkından” söz ediliyordu [madde 22], eğitim hakkından söz ediliyordu [madde 26]. Bu gün bu üç alandaki manzara nedir? Her şeyin metalaştığı, paralılaştığı, özelleştirildiği bir dünyada hâlâ sosyal güvenlikten söz etmek ikiyüzlülük değil midir? Eğer gerçekten eğitim bir hak olsaydı, özelleştirilir, bir kâr ve kazanç unsuru, bir sömürü konusu yapılır mıydı? Çalışma gerçekten bir hak olsaydı, bunca işsiz, işsizlik ve yoksul olur muydu? Bunlar özel mülkiyetin ve rekabetin kutsandığı bir dünyada sadece bir söylem olarak varolabiliyor. Aslında balık baştan kokmuştu. Fransız Devrimi’nin “İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi”nde sözü edilen özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkeleri, rejim burjuvalaşıp, iktidar burjuvazi tarafından gasbedilince, taşların yerli yerine oturmasıyla, eşitliğin ve kardeşliğin yerini “ mülkiyet ve güvenlik” aldı ve bildirgenin içi boşaldı. Artık “yurttaş hakkı” mevzubahis bile değildi, ancak soyut insan hakkından söz edilebilirdi ve öyle oldu.  Marx,  Yahudi Sorunu adlı ünlü eserinde bu duruma açıklık getirmiş ve şöyle demişti: “ Her şeyden önce kaydedelim ki, yurttaş hakkından ayrı insan hakları, ancak burjuva topluluğunun üyelerinin hakları olabilir. Başka türlü söylersek, insandan ve toplumdan soyutlanmış egoist insanın hakkı olabalir”.

Yoksul zenginin velînîmeti...

O halde sadede gelebiliriz: Yer yüzünün efendileri hep yoksullukla mücadeleden söz ediyor ve yoksulluk sürekli artıyor? Dünyanın neresinde olursa olsun, politikacıların ağzından hiç düşmeyen söz, işşizlikle, yoksullukla mücadele. Zaman zaman “acaba bu adamlar söylediklerine gerçekten inanıyorlar mı?” dediğim oluyor. Elbette inansalardı, samimi olsalardı da değişen  bir şey olmazdı. Eğer geçerli sistem kapitalizm ise ve kapitalizm de eşitsizlikleri büyütmeden var olamıyorsa, üstelik her ileri aşamada toplumsal eşitsizlikler derinleşmek zorundaysa, kaşarlanmış politikacıların, onların hizmetindeki “uzmanların” ve sözde “bilim insanlarının” kuruntularının bir kıymet-i harbiyesi olur muydu? Kapitalizm ücretli emek sömürüsüne dayanır, ve ücret de en önemli  maliyet unsurudur. İkincisi, kapitalizm rekabete dayalı bir işleyişe sahiptir ve rekabet, her kapitalisti maliyetleri sürekli olarak düşürmeye zorlar. Kapitalist için artı - değer oranını ve kütlesini [kârı] büyütmenin en kesirme yolu ücretleri düşürmekten geçer. Üçüncüsü, her ileri aşamada mülksüzleşme büyür ve dördüncüsü kapitalizm teknikçi bir sistemdir, her teknik gelişme çalışan sayısını azaltır. Bütün bunların sonucunda işssizlik ve yoksulluk artar ve artmak zorundadır. Eğer durum böyleyse, demek ki, işssizlikle, yoksullukla mücadele söylemi, işssizleri, yoksulları aldatmaya yarıyor... Gerçek dünyada reel bir karşılığı yok. Hem o hem öteki olmaz. Ya kapitalizm varolur işssizlik ve yoksulluk derinleşmeye devam eder, ya da kapitalizmin yerini insanı esas alan, doğaya saygılı bir başka sistem [ sosyalizm, komünizm] alır o zaman işşsizlik ve yoksulluk gibi kavramlar da sözlüklerden düşer. Ve bu ikisi arasında bir “orta yol” mümkün değildir. Zira kapitalizm reforme edilebilir, ameliyatla “iyileştirilebilir’ bir sistem değildir. İşşiz sayısının artması demek çalışanlar üzerindeki baskının artması demektir, dolayısıyla çalışanların düşük ücretlerle çalışmaya razı olmaları, gelir dağılımının kapitalist sınıf lehine bozulması, mutlak ve göreli yoksulluğun artması demektir.
“Yoksulluk sosyolojisi”nin babası sayılan Georg Simmel, bu alandaki kafa karışıklığına şöyle bir açıklama geteriyor: Ona göre yoksullukla mücadelenin birincil veya asıl amacı yoksullara yardım etmek değildir. Başka türlü söylersek, yoksullukla mücadele asla yoksullara yardım amacıyla örgütlenmiyor, başka hedefleri var. Toplumun periferisindeki yoksullar için yardım gerekli görülüyor, zira yoksulluğun belirli bir çizginin altına inmesi toplum için risklidir. Tam dışlanmışlık, üstesinden gelinmesi kolay olmayan sorunlar yaratma riski taşıyor. Sosyal ayrışmanın kimi sonuçlarının “yumuşatılması” için yoksullara yardım ediliyor. Ve buna yoksullakla mücadele deniyor... [Tabii kimin malını kime veriyorsunuz sorusu ister istemez akla gelir. Biri çaldığının bir kısmını ihtiyaç sahibine verdiğinde sonuçta  kendine ait olmayan ama gasbettiğinin bir kısmını vermiş olur. Zengin yoksula yardım ettiğinde de aslında başkalarından çaldığının çok küçük bir kısmandan vazgeçiyor ama bu sanki matah bir şeymiş gibi sunulabiliyor]. Yoksulları bir şekilde toplum dahilinde tutmanın yolu, onlara yardım etmekten geçiyor. Yoksullar sömürü düzeni için işlevsel: Birincisi,  zenginler yoksullara yardım ederek, sosyal olarak gerekli olduklarını, vazgeçilmez olduklarını, meşruluklarını kanıtlama imkânına kavuşuyorlar. Böylece prestijleri artıyor. Aslında söz konusu olan vicdanı rahatlatma operasyonu gibi görünüyor ama işin aslı pek öyle değil. Hayır için verilen ekseri vergiden düşüldüğü için, aslında zenginin cebinden bir şey çıkmıyor. Aslında verilmeyen bir şey verilmiş gibi gösteriliyor... Orada söz konusu olan eni-sonu bir muhasebe operasyonu, daha fazlası değil. Eğer öyleyse sorun “vicdanları rahatlatmakla değil, sahtekârlık ve ikiyüzlülükle ilgili demektir. Bu durumun üzerine gidilmemesi, sorun edilmemesi, yok sayılması mânidar değil mi?  İkincisi, yoksulların varlığı demek, ellerininin altına her zaman çok ucuza kullanabilecekleri bir iş gücü rezervinin varlığı demektir. Uzun lâfın kısası zenginlerin yoksullara ve yoksulluğa ihtiyacı var... O halde yoksullukla gerçek anlamda mücadele veya yoksulluğun yok edilmesi, eşitlikçi ilişkilerin hâkim kılındığı durumda mümkündür...

Dünyanın şu andaki manzarasına bakın ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Bir taraftan fanatik bir şekilde, tam bir fütursuzluk ve küstahlıkla yoksullaştırıcı, dışlayıcı neoliberal ekonomik ve sosyal politikalar dayatılıyor; öte yandan da yoksullukla, işsizlikle mücadeleden söz ediliyor! Çalışma yaşamında işçiler, çalışanlar lehine ne kadar düzenleme varsa ortadan kaldırılıyor, çalışma yaşamına “iğretilik” dayatılıyor, her türlü korumaya son veriliyor, sosyal güvenlik sistemi tırpanlanıyor, [Dünya Bankası, sosyal güvenliğe karşı değil ama herkes kendi sosyal güvenliğinden sorumlu olmak kaydıyla] eğitim, sağlık, sosyal güvenlik özelleştiriliyor, kamu hizmetleri budanıyor, velhasıl her ileri aşamada toplumsal eşitsizliği ve yoksulluğu azdırıcı şeyler yapılıyor, bu arada bir de yoksullukla mücadeleden söz ediliyor. Oysa, yoksulluk son tahlilde bir sonuçtur, toplumum eşitsizlik temeli üzerinde yol alıyor olmasının bir sonucudur. Sadece yoksullukla mücedele perspektifine kilitlenmek, bir şeyi olmadığı yerde aramak, asıl sorunu yok saymak demektir.
Velhasıl, toplumsal eşitsizlik, o eşitsizliği yaratan ve derinleştiren kapitalizm, onun şimdilerdeki versiyonu olan neoliberalizm sorun edilmediği sürece, işlerin sarpa sarması kaçınılmazdır. O halde  bireysel sivil haklar söyleminin ötesine geçilmediği, ekonomik, sosyal, velhasıl kollektif haklar sorun edilmediği sürece, yoksulluk ve sefalet de derinleşmeye devam edecektir... Tabii her seferinde “yardımsever” ihtiyacı da artacaktır. Milyonlarca, milyarlarca insanın kaderi hayırsever [ philantrope] zenginlere ve yegane amaçları ve varlık nedenleri toplumu adlatmak, oyalamak, depolitize etmek  olan şu ünlü STK’lara [NGO’s] ihale edilmeye devam edilecektir... Tabii bu arada “demokratikleşmeden”  ve insan haklarından, “insânî kalkınmadan” da çok söz edilecektir... İnsan hakları mı dediniz: Ücret artışı ve fizikî-sosyal güvence talep eden işçilere, daha iyi bir eğitim isteyen öğrencilere, canlı doğanın yağmalanmasına, yok edilmesine itiraz eden aktivistlere, insana yakışır, yaşanabilir bir dünya için mücadele eden muhaliflere polisin, jandarmanın, savcı ve hakimlerin neyi reva gördügüne bak anlarsın denecektir... Artık içinde bulunduğumuz dönem, tartışma zeminini değiştirmeyi ve radikal olmayı gerektiriyor.  Marx,“ radikal olmak demek, sorunları kökeninde ele almaktır ve insan için o köken bizzat insanın kendisidir” demişti...