14 Mart 2014 Cuma

SEVRA BAKLACI’YI NİÇİN SEÇMEMELİYİZ?..




Musa ARTAR


                      Sevra Baklacı…
Türkiye onu Suriye Televizyonunda Türkçe haberler sunarken tanımaya başladı.
“Niye Suriye? Niye Türkçe haberler?”

Dünyayı yönettiği düşünülen süper güçleri de yöneten küresel güçler, bir gün oturup kaşlarını ve gözlerini çok sevdikleri Araplara bahar getirmeye karar veriyorlar. Daha önce Kızılderililere, Afrika’ya, Yugoslavya’ya, Ruanda’ya, Afganistan’a, Irak’a vs. bahar getirdikleri için oldukça deneyimliler. Çocuk oyuncağı... Yerli işbirlikçiler, bölgesel taşeronlar ve duruma göre ya düzenli ordu ya da paralı askerlerle kısa sürede sonuç almak olası. Uzun sürse bile dert değil ki; hatta ne denli uzasa o denli iyi. Bu, daha çok savaş, daha çok silah, daha çok para demek. Kendi kirli gönençlerinin daim olması için onyıllarca gözyaşı ve kan akmasının ne sakıncası olabilir ki…
Arap olmayanlara getirdikleri baharı bir kenara bırakarak “Arap Baharı”na devam edelim.
İşe Tunus’la başlıyorlar. Mısır ve Libya ile sürdürüyorlar.

Libya’da yaşananlar “Arap Baharı” uygulamasının çok özgün bir örneği:
Evet, tüm Arap ülkeleri gibi Libya da bir diktatör tarafından yönetiliyordu. Ancak zorunlu gereksinim olduğu için evlerde kullanılan elektrik, su ve doğalgaz bedavaydı. Eğitim parasız, ilaç da dâhil olmak üzere sağlık hizmetleri ücretsizdi. Öğrencilere burs, evlenmek isteyen çiftlere daire, faizsiz borç, vergisiz araba, sudan ucuz benzin ve daha neler neler…
Ama gazeteler yazmasa, televizyonlar göstermese hiç haberimiz olmayacakmış. Meğer Libya halkı “Varsa da yoksa da Arap Baharı” diyor, başka bir şey demiyormuş! Sonunda onların da nur topu gibi bir baharları oluyor.
Sırada nihayet Suriye var.
Ama o da ne! Suriye halkı, Nuh diyor, peygamber demiyor, “Ben bahar mahar istemiyorum” diye mızıkçılık yapıyordu.
Belki biraz daha açık oturum, biraz daha fotoğraf, biraz daha video işe yarayabilir, diye düşünülüyor. Ama olmuyor. Özgür Suriye Ordusu’na (!)  Afganistan’dan, Pakistan’dan, Çeçenistan’dan, hatta Avrupa’dan biraz daha asker ithal ediliyor.
Ama olmayınca olmuyor…
Hiçbiri işe yaramıyor. On binlerce de olsa asker mi az geliyor, dezenformasyonun “dez”i mi yetmiyor, bilinmez, “Allah ekbeeer!” nidaları eşliğinde adam boğazlayarak bahar getireceklerine Suriyelileri bir türlü inandıramıyorlar.

Suriye ile kendi baharının peşine düşmüş olan Sevra Baklacı’nın yolu, işte bu süreçte kesişiyor.
1983 yılında Antakya’da dünyaya gelen Sevra, ilk ve orta öğrenimini Yeşilpınar beldesinde tamamlıyor. Antakya Kurtuluş Lisesi'nden sonra 2007 yılında Gaziantep Üniversitesi Kilis Eğitim Fakültesi, Sosyal Bilgiler Öğretmenliği bölümünü bitiriyor. 2011 yılında Arapça eğitimi için Suriye'ye giden Sevra Baklacı, Arapça öğrenimini sürdürürken Suriye Haber Ajansı'nda (SANA) işe başlıyor, Suriye Devlet Televizyonu'nda ve Şam Radyosu'nda hem spikerlik hem de tercümanlık yapıyor. Bu dönemdeki çalışmaları nedeniyle adı, silahlı grupların ölüm listesine yazılıyor. Sol Gazetesi'nde Suriye ile ilgili yazıları yayımlanan Sevra Baklacı, bir başka önemli kesişmeyi de bu süreçte yaşıyor:
Ülke 30 Mart Yerel Seçimine giderken, Türkiye Komünist Partisi(TKP) Sevra Baklacı’yı Hatay’ın Defne ilçesinden, belediye başkanlığına aday gösteriyor.
TKP, 12 Kasım 2012 tarihli yasayla “Büyükşehir” olan Hatay’ın çiçeği burnunda ilçesi Defne’yi, yine çiçeği burnunda bir siyasetçiyle buluşturuyor. Ama hemen söyleyelim; bilirkişilere(!) göre Sevra Baklacı’nın hiç mi hiç şansı yok!
Bunun birçok nedeni var. Birkaçını sıralayalım:

ÇOK GENÇ…
Ülkeyi ancak yaşlılar yönetebilir.
Gençler, mitinglerde bağırıp çağırabilirler, gaz soluyabilir, cop yiyebilirler, gözaltına alınabilirler, cezaevlerinde yıllarca kalabilirler hatta ölebilirler… Ama ülkeyi yönetemezler.
ÇOK DENEYİMSİZ…
Siyaset deneyim işidir. Çekirdekten yetişmek gerek.
Sevra’nın bu alanda neredeyse hiçbir deneyimi yok. Ayak oyunlarından habersizdir. Tek ayak üzerinde kırk yalan söyleyemez. “Dün dündür, bugün bugündür” diyemez. Gerçekleştiremeyeceği şeyleri vaat edemez.
Sevra, belediyecilikten ne anlar… İhaleye fesat karıştırabilir mi? Yeşil alanları imara açabilir mi? Kendine ve yakınlarına çıkar sağlamak için imar değişikliklerine gidebilir mi? Kamunun zararına yapılaşmaya ruhsat verebilir mi?
Sevra çok deneyimsiz, çoook…
O, BİR KADIN…
Kadınların yapabileceği işler vardır, erkeklerin yapabileceği işler vardır… Kadınlar bulaşık ve çamaşır yıkarlar. Ütü yaparlar. Çocuk doğurur, çocuk bakarlar. İster evde olsun ister dışarıda, yönetmek erkeklerin işidir.
O BİR SURİYE SEMPATİZANI…
Evet, Sevra Suriye’nin laik, antikapitalist ve antiemperyalist kimliğine sahip çıkıyor ama bu duruşuyla bahar(!) düşkünü çevrelerin çıkarına çomak sokuyor. Şam’da Emevi Camii’nde Cuma namazı kılma hayalleri kuran insanların heveslerini kursaklarında bırakıyor.
O TKP’NİN ADAYI…
Sevra’nın seçilmemesi için bir tek bu bile yeterli bir neden. O TKP ki "Yârin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber" olunacak sınıfsız ve sınırsız bir dünya özleminden bir türlü vazgeçmiyor. “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım” deyip ulusal kurtuluş savaşı veren bir halktan, kendi tecavüzcüsüne âşık olan bir güruh yaratanlara inat, hâlâ bağımsızlığı savunuyor.
Bunlar bağışlanacak şeyler değil…

Hâlâ mı “ Sevra” diyorsunuz?
Müstahak size (!)

10 Mart 2014 Pazartesi

JET Fadıl artık BDP'li…



Hasan Bildirici

Siirt Belediyesi tarafından Öğretmen Evi'nde düzenlenen plaket törenine davetli olarak katılan JET Fadıl, Fadıl Akgündüz, 30 Mart yerel seçimlerinde BDP'ye oy vereceğini ve artık BDP'li olduğunu söyledi. Siirt Belediye Başkanı Selim Sadak da, belediyeye yeni itfaiye ve yeni belediye hizmet binası yapan Fadıl Akgündüz'ü kutladı ve bir de plaket verdi.
Mutlaka biliyorsunuzdur, JET Fadıl, JET-PA adında otomobil pazarlama şirketine sahipti. Memleketi Siirt'te % 100 yerli olan bir otomobil fabrikası kurmak için çoğu yurt dışında olan 14 bin kişiden 230 milyon €uro civarındabir para topladığı belirtiliyor.  Ancak sözünü ettiği otomobil hiç üretilmedi. Geride kaba inşaatı dahi bitmemiş bir yapı bırakan JET Fadıl tutuklandı. Bir buçuk yıl hapis yattı falan... Sonra serbest bırakıldı. Hakkında yeniden tututlama kararı çıkartılınca kaçtı, 2002'de bağımsız milletvekili seçilince Siirt'e geldi. Yüksek Seçim Kurulu Siirt seçimlerini iptal edince milletvekiliği düştü ve cezaevine girdi. Türk başbakanı Erdoğan yenilenen Siirt seçimlerinde milletvekili seçildi. JET Fadıl 15 ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı.
Fadıl Akgündüz'ün hikayesi böyle diyeceğim, ama bir şey anlatmadım. JET Fadıl bir kaç cümle ile anlatılacak biri değil. Siirtli bu Arap yurttaşımız gerçekten JET bir adam. Şirketinin isminin JET olması ve kendisine JET Fadıl denilmesinden hoşlanmasından da anlaşılacağı gibi JET'lik, Fadıl Akgündüz'ün mayasında var.
BDP'ye gelişi de JET gibi oldu zaten.
JET Fadıl'a kimse sen niye BDP'li oluyorsun diyemez. İnsanları dolandırarak zengin olmak bir yurttaşlık hakkı olmayabilir, ancak istediği partiye oy vermek bir yurttaşlık hakkıdır.
Ayrıca Türkiye ve Kürdistan'da zaten dolandırıcılık yapmadıkça iş adamı olma şansın yoktur. Ya devleti dolandıracaksın ya da insanları ki, bir sermaye toplayasın ve onunla da işadamı veya iş kadını ünvanını elde edesin.
Ama gerçekten JET Fadıl'ın BDP'liliği çok JET oldu. Karşımızda olağanüstü JET davranan biri olduğu için, yani öyle hemen bu konuda yüksek değerlendirmeler beklemeyin bizden.
Sadece JET Fadıl değil, savaş ve direniş döneminde Kürt ulusal mücadelesinin karşısında olan kimi aşiretler ve aileler BDP'yi desteklediğini açıkladılar. Ortada çok belirgin suçlar yoksa bu insanlardaki tavır değişikliğini olumlu bulmak gerekiyor.
Türk devletinde, Osmanlı'nın yıkılış dönemini andıran bir kargaşa yaşandığı ve devletin normalleşeceğine yönelik umutlar azaldığı için insanların, yaşadıkları Kürdistan'da, Kürdistan ulusal hareketinin dinamikleriyle iyi geçinmeye çalışmalarını normal karşılamak lazım. Ama tabii unutulmamalı ki; yaşamını, işini, gelirini ve ilişkilerini Kürdistan uluslaşmasının demokratik ve şeffaf yasalarına uydurmayanlar, belirli bir ulusal arınma yaşamamış toplumu her zaman kendilerine uydurma olanağına sahiptirler.
Kürtlerin sürekli sömürgecilik tarafından teslim alınıp yönetilmesinin hikayesi zaten bu idi.
Kürdistan'da yaşayan ve bir zamanlar Kürdistan uluslaşmasının hak ve özgürlükler talebinin karşısında olanların ulusal mücadelenin dinamikleriyle yüzleşmesini teşvik etmek ve desteklemek gerekiyor. Herhalde başkaları gelip bu sorunu çözmeyecek. Sorun çözülürken kan davası mantığıyla yaklaşmak da doğru değil.
Rojava bu yolda önemli bir çizgi tutturdu.
Yani "sen düşmandın", "sen alçaktın", "sen haindin, "sen beni eleştiryordun" diyerek bir toplumu ve farklılıklarını yönetmek gittikçe daha da zorlaşacak... Doğu kültürünün saygın özelliklerini Batı değerleriyle buluşturup adil olanlar kazanacak.
JET Fadıl gerçekten JET bir adam. 
Kaynak: Rojeva Kurdistan


Yalçın Küçük Cezaevinden çıktı!



Silivri Cezaevi'nden tahliye olan Yalçın Küçük, cezaevi çıkışında şunları söyledi:

“Ama bunların Cumhuriyet’e verdikleri tahrifatı 30 yılda tamir edemeyiz. Cumhuriyet tahrip olmuştur. Cumhuriyet’i tahrif edenlerle mücadele edeceğiz. Bizleri Cumhuriyet olarak, sembol diye hapise attılar. Cumhuriyet’e yaptıkları zararları taşıyamaz oldular. Cumhuriyet’i yeniden yapacağız.

Kulların demokrasisi olmaz, aydınların demokrasisi olacak. Bir gecede 40 kanun çıkarmaya demokrasi denmez. Büyük kurtarıcının dediği gibi; büyük Türk milletine kimse mazlum rolü vermemelidir.

Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti.

Mazlum Türk ve Kürt emekçileriyle birlikte Türkiye’yi kuracağız.

Yaşasın Türkiye’nin Türk ve Kürt emekçileri”

Kaynak: Odatv.com
http://www.odatv.com/n.php?n=yalcin-kucuk-cezaevinden-cikti-1003141200

6 Mart 2014 Perşembe

Erdoğan-Öcalan Yakınlaşmasının Muhaliflere Etkisi...



Cemil Gündoğan
Abdullah Öcalan yanıltmadı, “AKP-Cemaat Çatışmasında Kürtlerin Tavrı Üzerine” başlıklı yazımda tahmin ettiğim gibi AKP-Cemaat çatışmasında AKP’ye yakın duran bir tavır takındı. PKK de sessiz bazı itirazlar ve sızlanmalarla Öcalan’ın tavrına uyacağını beyan etti.
Bu durum iki kesimde karışıklığa yol açmış görünüyor: Öcalan’nın sosyalist gelenekten gelen bir kişi olarak dinci bir iktidardan yana açık tavır takınamayacağını düşünen veya uman kişiler ile Öcalan’ı Ergenekon mensubu, PKK’yi de Ergenekon’un kurduğu bir örgüt olarak lanse eden, dolayısıyla Öcalan’a özsel bir AKP karşıtlığı atfeden kişiler. Birinciler daha çok Türk soluna mensup veya o kökenden gelen kişilerden oluşurken ikincilerin ana omurgasını PKK karşıtı Kürt muhalifler oluşturuyor.
Birinci grubun mensupları, şu sıralar, Öcalan’ın ve PKK’nin –her biri kendi meşrebince olmak kaydıyla- AKP’ye yönelik “şunları şunları yapmazsan sonu(n)  kötü olur”, mealindeki sızlanma, uyarı ve tepkilerine kendilerince anlamlar yükleyerek Öcalan-AKP yakınlaşmasının hâlâ idare edilebilir bir noktada olup olmadığını tartmakla meşguller. Bu tarz bir yaklaşımın, Kürt hareketini ve onun Türk siyasi denklemi içindeki yerini doğru değerlendiremeyen bir bakış açısının ürünü olduğunu bilmekle birlikte, bu kesimin Kürt hareketine yakın duran bir politik çizgide yürümesinin, bugünkü koşullarda hem Kürtlerin hem de Türk muhalefetinin yararına olduğu söyleyebilirim. Neden böyle olduğunun izahı, ayrı bir yazının konusudur.
Bu yazının konusunu oluşturan ikinci gruba gelirsek, onların durumunun birincilerinkinden daha zor olduğunu söylemek mümkün. Zira Öcalan, devletin kontrolünün Erdoğan’ın eline geçmesine paralel olarak dümeni ona doğru kırınca, sözü edilen muhaliflerin temel tezi olan PKK’yi Ergenekon’un kurduğu; PKK’nin, hiçbir iradesi bulunmayan bir ajan örgütü olduğu yolundaki düşünce ve iddialar da büyük bir yara almış oldu. Nasıl almasın ki? Ergenekon mensubu olduğu ve onun iradesi dışında hareket edemeyeceği iddia edilen PKK’nin lideri, Hükümete yönelik son yolsuzluk operasyonlarını barış sürecini karşı girişilmiş bir “darbe” ve “katliam” olarak tanımlayıp(1) Hükümetten yana tavır takınmıştı.
Öcalan’ın ve diğer PKK yöneticilerinin Ergenekon mensubu oldukları yolundaki onlarca yıllık edebiyatı yerle yeksan etmesine rağmen, işin asıl sıkıntı yaratan tarafı burası değildir kanımca. Çünkü burası, eskilerin deyişiyle lafa inhisar eder ve laf söz konusu olduğunda sapmaları “izah” etmek görece kolaydır. Derler ya, dilin kemiği yoktur. Ama yeni yönelişin, pratiğe, yani politik konumlanışlara ve buradan kaynaklanan pratik ihtiyaçlara inhisar eden kısmı için aynı şeyi söylemek zordur. Çünkü pratik politik ihtiyaçların doğurduğu yönelişler ve tehditler, sadece söz oyunlarıyla bertaraf edilemezler. Bu tür gelişmeler, esasen, yeni güç dengeleri doğuracak olan manevralarla göğüslenebilir. Bu ise siyaset alanında bir güç olmayı gerektirir. PKK’yi Ergenekon mahsulü sayan muhaliflerin ise bu noktada durumları pek iyi değildir. Çünkü hali hazırda siyaset alanında anlam taşıyan bir siyasal güç değildirler, daha çok PKK karşısında bir politik güce dönüşsünler diye Hükümet-Cemaat ikilisinin koruma ve kollamasındaki aydınlardan oluşuyorlar (Barzani’nin de desteğiyle elbet). Dolayısıyla kendilerinin düşündüğü veya başkalarının onlar için öngördüğü politik alan, pratik politik ihtiyaçlar tarafından tehdit edildiğinde sıkıntıya düşmeleri kaçınılmaz olmaktadır.
Nitekim son “barış” sürecinin ortaya çıktığı günden beri gözlemlediğimiz budur. MİT-Öcalan mutabakatıyla birlikte, o güne kadar Hükümet-Cemaat ikilisi tarafından Kürdistan’da sözü edilen Kürt muhaliflere tahsis edilmiş olan alan yara almaya başlamıştır. Hükümet, 2013 yılı Newrozuyla birlikte, PKK muhalifi aydınlara oynamaktan çok Öcalan’ı idare etme politikasını ön plana çıkarmıştır. Gerçi Hükümet henüz sözü edilen muhalifleri gözden çıkarmış değildir ve olaylar zorlamadıkça çıkarması da rasyonel olmayacaktır. Fakat Öcalan’la olan yakınlaşmanın bu ilişki açısından sıkıntılar yarattığı da açıktır. Bir zamanlar PKK aleyhine bir şeyler söylesinler diye PKK muhaliflerine olur olmaz uzatılan mikrofonların şu sıralar ortalıkta fazlaca görünmüyor olmasının bir nedeni budur.
Patronlar cephesinde yaşananlar da benzer sıkıntılara yol açıyor. Küçük istisnaları dışında PKK’yi Ergenekon’un Kürt ayağı olarak tanımlayan Kürt muhaliflerine sağlanan koruma ve destek Hükümet-Cemaat ikilisinden geliyor(du). Fakat şimdilerde bu ikili birbirine girmiş durumdadır. Patronlar birbirini boğazlarken söz konusu muhaliflerin bulundukları yerden emin olmaları zorlaşmaktadır. Sıkıntıdan çıkış yolu olarak taraflardan birini desteklemek sorunu çözmediği gibi derinleştiriyor. Çünkü Hükümetten yana tavır almak Cemaat’in, Cemaat’ten yana tavır almak Hükümetin tepkisini davet ediyor. Öte yandan kavga sürdüğü müddetçe yutkunup sessiz kalmak da ilanihaye sürdürülebilecek bir tutum olamaz. Kaldı ki, Cemaat’in çıkışları Türkiye dışındaki güçlerin aktif operasyonlarıyla desteklenirse bu kavganın, iki tarafın da kaybedeceği bir iktidar değişikliğiyle neticelenmesi ihtimali de var. Bu koşullar altında, PKK’yi Ergenekon mahsulü olmakla suçlayan Kürt muhaliflerinin sadece söze dayalı manevralarla durumu idare etmeleri giderek zorlaşmaktadır. Acilen durumu dengeleyecek pratik adımlar atmaları gerekmektedir. 
Bu adımların neler olabileceğine gelmeden önce eklemek gerekir ki, bahsi edilen kesimlerin aslında sözleri de tehdit altındadır. Bunu anlamak için Öcalan’ın geçen Newroz’da devlet tarafından Diyarbakır meydanında okutturulan konuşmasındaki Hamidiyeci içeriğe ve retoriğe bakmak yeterlidir. O güne kadar Hamidiyecilik, gerek söylem planında olsun gerekse pratik hareket hattı bakımından olsun, esas itibarıyla bazı PKK muhaliflerinin gözünü diktiği veya patronlar tarafından onlara tahsis edilmiş bir alan durumundaydı. Newroz konuşmasıyla birlikte Öcalan buraya doğru söylemsel bir hamle yapmış oldu ve deyim yerindeyse muhaliflerin lafını yerinden sökmeye başladı.
Elbette Öcalan’ın Newroz yönelişinin birinci hedefi bu değildi. Muhaliflerini lafsız bırakmayı arzu etmekle birlikte, Öcalan’ın  o sıralardaki esas hedefi, PKK’yi söylemsel planda yeni-Osmanlılık stratejisine uyarlamaktı. PKK’yi, Türk devletinin Ortadoğu’daki yayılmacılığında işlevsel bir aktör haline getirmek suretiyle Türk sistemi içinde meşruluk kazanmak (kendisi bunu “taşeron”luk olarak tanımlıyor) şeklinde tanımlayabileceğim bu politikasını ifadelendirmek için Ahmet Davutoğlu gibi Türk-İslamcılarından aparılmış bir dil kurmaya çalışıyordu. Amerika ile Rusya Suriye meselesinde anlaşınca, bu politika en azından Suriye’deki ayağı itibarıyla kadük hale geldi ve Kürtler –bütün tehlikeleri ve riskleri henüz ortadan kalkmamış olmakla birlikte- büyük bir beladan şimdilik ve “şans” eseri sıyrılmış oldular. Ne var ki bu durum, Öcalan’ın yeni hamlesinin, PKK’yi Ergenekon mahsulü bir ajan örgütüne indirgeyen söylemin alanını daraltan sonuçlarını ortadan kaldırmadı.
Kürt hareketinin iki kanadının onlarca yıl orada burada dolaştıktan sonra Hamidiyeci süfli bir söylemin tekelini elde etmek için kafa tokuşturacak noktaya gelmiş olması, ancak ironi ve utanç sözcükleriyle tanımlanabilir. Ama bu ayrı bir yazının konusudur. Bu rekabetin, İslamcılığın, bölgesel ve küresel politikaları etkileyebilen uluslararası bir aktör olmaktan çıkarılarak lokal ölçeklerde etkili cemaatlere dönüştürülmek istendiği küresel bir konjonktürde gerçekleşiyor olmasındaki öngörüsüzlük ve çapsızlık ise anlaşılır gibi değildir. Hele bu çapsızlığın sadece Türkiye Kürtleriyle sınırlı olmadığı düşünülürse. Zira Barzani de aynı oyunun içindedir. Birbirleri için sarf ettikleri karalamaları bir kenara bırakırsanız görürsünüz ki Barzani’yle Öcalan bugün bir yanıyla da Erdoğan’ın patronluğunu birbirlerine kaptırmamak için çekişmektedirler. Hamidiyeci söylem üzerine yürütülen rekabetin arka planındaki faktörlerden biri de bu patronaj meselesidir. Yani utancın kapsamı göründüğünden daha geniştir. Ama konumuz bu da değildir.  Bu yazıda bizi ilgilendiren esas mesele, PKK’nin yeni yönelişinin, PKK’yi Ergenekonun yarattığı bir örgüt olmakla suçlayan muhaliflerinin sözünü ve hareket alanını baskılamaya başlamasıdır.
Kısacası, PKK muhalifi Kürtlere tahsis edilmiş alan, hem pratik politik ihtiyaçlara hem de söyleme tekabül eden koşullardaki değişmeler nedeniyle daralma eğilimine girmiştir.  Ve bu durum, Hükümetle Cemaat arasındaki kavgadan sonra daha da belirginleşmiştir. Çünkü Cemaat’ten ve onun arkasındaki güçlerden gelen tazyik arttıkça, Hükümet PKK’nin sükunetine daha fazla ihtiyaç duymakta, bu da PKK muhalifi olan Kürt milliyetçilerine alan yaratılması ihtiyacını baskılayarak geri plana itmektedir.  Pratik tehdidin kaynağında böyle bir ilişki yatmaktadır. 
Peki, söz konusu ilişki kısa dönemde değişebilir mi?
Bu soruya kesin bir cevap vermek zordur. Şimdiden söylenebilecek tek şey, Hükümetin sistem üzerindeki ve bununla bağlantılı olarak İmralı sistemi üzerindeki kontrolü sürdüğü müddetçe Abdullah Öcalan’ın Hükümet karşıtı bir alternatifi esas al(a)mayacağıdır. Ne zaman ki Hükümetin kontrolü yitirmeye başladığı yönünde belirtiler ortaya çıkar, Öcalan ancak o zaman yeniden bir tutum belirleme çabasına girebilir. O günün geldiğini anlamamız zor olmayacaktır. Bazı ilişkiler bu işi gözlememiz için imkanlar sunmaktadır. MİT-Hükümet ilişkileri bunlardan biridir örneğin. MİT-Hükümet ilişkilerinde pürüzler çıkması bir işaret fişeği olabilir. Tabii o gün hâlâ böyle bir manevra yapmasına olanak verebilecek koşullar altında yaşıyorsa. O gün böyle koşullar mevcut değilse, Kürtler için maliyeti daha yüksek ve daha dolambaçlı yollar tutulacak demektir. Fakat bu yazının yazıldığı an itibarıyla henüz o noktada değiliz. Cemaat’le olan çatışma ciddi belirsizlikler yaratmakla birlikte, Hükümet kontrolü hâlâ elinde tutmaktadır.
Bu daha ne kadar sürebilir?
Bu soruya kesin bir cevap vermek mümkün değildir. Çünkü Cemaat’in başka ne gibi kasetleri olduğunu bilmiyoruz. Varsa bu kasetleri hangi takvime bağlı olarak kullanmayı tasarladıklarından da haberimiz yok. Ama en önemlisi, Cemaat’in arkasındaki dış güçlerin AKP’yi ve Erdoğan’ı hangi şiddette ve hangi takvim çerçevesinde vurmayı düşündükleri açık değil. Sadece doların hareketinden bazı sonuçlar çıkarmak yanıltıcı olabilir. Cemaat şok etkisi yaratabilecek yeni kasetler yayımlar, Cemaat’i destekleyen uluslararası güçler de daha aktif ekonomik ve politik operasyonlara başvururlarsa Hükümet kontrolü kaybedebilir. Bu ihtimal var ve seçim süreci böylesi ihtimalleri arttırıyor. Bütün bu gerçeklere rağmen şu an itibarıyla Hükümetin kontrolü elinde tuttuğu da açık. 
Sonuç olarak, Hükümet-Cemaat ikilisi tarafından PKK muhaliflerine ayrılmış olan alanı baskılayan ilişkide bugün itibarıyla ciddi bir değişme yoktur. Hatta, operasyonlara maruz kaldıkça Hükümetin PKK’nin sessizliğine daha fazla muhtaç hale geleceği düşünülürse, bu alanın daha da baskılanması ihtimalinden bile söz edilebilir. Bu durumda sorumuz şuna dönüşüyor:  PKK’yi Ergenekonun çocuğu olmakla suçlayan Kürt muhalifler karşılaştıkları bu sorunu nasıl aşacaklar?
Görebildiğim kadarıyla, bir seçenek olarak zikredilmeye değer ağırlık veya yaygınlıktaki alternatifler şunlardır:
1- Öcalan-Hükümet yakınlaşmasına paralel olarak Ergenekon adıyla anılan cepheye yaklaşarak kayıpları telafi etmeye çalışmak.
2- Öcalan-Hükümet yakınlaşmasına paralel olarak Gülen cemaatine yaklaşarak kayıpları telafi etmeye çalışmak.
3- Barzani gibi söz konusu alanla ilgili çekişmede kendi yanlarında olacağı düşünülen güçleri hareketlendirerek ek direnç noktaları oluşturmak ve bu tür desteklerle dönemi atlatmaya bakmak.
4- Öcalan’la ilgili Ergenekonculuk suçlamasını sessizce bir kenara bırakarak bir soluklanma alanı açmak, böyle bir geri adımdan kaynaklanabilecek pozisyon kaybını ise PKK eleştirilerini münhasıran Öcalan dışındaki PKK’liler üzerinden dillendirmek suretiyle engellemeye çalışmak (Bu alternatifin en yaygın ifadelerinden biri “Öcalan iyi, Kandil kötü” tezidir). 
Çevrenize bakarsanız bu alternatiflerden bir veya birkaçı üzerinde kafa yoran PKK muhalifleri görmekte zorlanmazsınız. Bu alternatiflerin Kürt hareketinin genel menfaatleri noktasından değerlendirilmesi ise başka yazıların konusudur.
2014-03-06 

-----------
(1) Öcalan’ın tavrı için şu yazıya bakılabilir: http://www.firatnews.com/news/guncel/ocalan-bu-atese-benzin-tasimayacagiz.htm 


En mutlu günlerim…





Dr. Dr.İsmet Turanlı.

İlkokulu pekiyi ile bitirdiğime dair şehadetnamemi dedeme gösterince gümüş bir 50 kuruşluk verdi. Aylardanberi büyük bir merakla Sümer kitabevinin vitrinindeki ‘’Kaşifler ve Mucitler’’ kitabını seyreder, ona kavuşacağım günü beklerdim. Artık o kitaba kavuşmam imkanı doğmuştu. Bütün yaz tatilinde o kitabı defalarca okumuş, kaşiflerin ve mucitlerin yaşam hikayelerini ve ilme katkılarını ezberlemiştim.

Londraya vardığımda kanserin erken teşhisi için Papanicolaou’nun yeni bir metot geliştirdiğini duydum. Hammersmith hastanesine onun talebelerinden Prof. Wachtel’in geldiğini ve ondan bu yeni  metotu öğrenmenin mümkün olduğunu tesbit edince labratuarında çalışmama müsaade etmesini rica ettim. Büyük bir heyecanla kanser hücrelerini tanımağa çalışıyordum.Bu arada arkadaşım İsveçte muki Dr.Selahaddin Rastgeldi ile mektuplaştım. Yeni icat ettiği bir alete benim yeni öğrendğim kanser teşhis metodunu tatbik edelim. İlmin gelişmesine bilikte katkımız olur diyordu. New Casstle den vapura binip Osloya varmıştım bir yılbaşı gecesi.

Üç gün orada kalmış , ta ozaman bu bir kaç milyonluk milletin yaşamındaki ileri medeniyete, Edebiyatta Knuth Hamsun ile, Tiyatroda İbsenle, Muzikte  Edward Grieg ,heykelde Wiegeland ile, resimde MUNCH, kuzey kutbunu keşfeden Amudsen’i ile Wikingerleri ile Christph Colombden önce Amerikayı keşfetmiş olduklarını öğrenmiştim. Kadın-erkek eşitliğ, Çocuk vefiyatı v.s.Şimdi adambaşı yıllık geliri 80 bin dolar olan. Gelişmişliğin her skalasında en önde olmaları beni hayran bırakmıştı.

Stockholme vardığımda sevgili Rastgeldi beni karşıladı ve birlikte yapacağımız çalışma hakkında bilgi verdi. İsveç ilim akademisi bu çalışmayı değerlendirmiş ve 80 bin Kronluk bir destek vermeği teyit etmişti. Rastgeldi ilim akademısının  tanıdığı bir şahsiyetti bundan evveilki icatları ile. Ben daha 27 ,o ise 28 yaşında idik.

Şimdi size bu çalışmanın , daha doğrusu Rastgeldinin icadındaki dehşet veren düşünce tarzını anlatacağım. Arkaik bir mekanizmayı prensip alarak yeni bir alet icat etmişti. Kendisi Urfalı bir aşiret mensubu idi. Beş yabancı dil biliyor, daha tıp talebesi iken çalışmaları ile kendisini Profesörüne kabul ettirmişti. İsveç basını onu yakından tanıyordu.

Bizde köylüler buğdayı samandan ayırmak için düğenden geçirip, sonra rüzgarlı günlerde çırmıkla havaya savurur, küçük bir arıktan gelen suyun üstüne serdikleri hasırın üstüne düşürürken buğday samanından ve taşından, toprağından ayrılmş olur. Bu arkaik mekanizmaya yeni icat ettği sentrfuja tatbik etmişti. Yep yeni bir sentrifuj teknolojisi geliştirmişti. Bu ve benzeri icatları ile onun JENİ olduğunu kimse inkar edemezdi. Bu sentrifuju tarif emem biraz ilmi kompleksi icap ettirirdi.

O zamanlar bütün dünya da  kadınlardaki rahim kanserinin tedavisini yönlendiren Karolinska hastanesi, Raddiumhemmet bölümünün şefi Prof. Kottmeier’di. Projemizi ona takdim ettiğimizde hemen onayladı. Her sabah ameliyathanede tedaviye alınan kanserli hastaların haznelerini yıkıyor, materyali bu yeni sentrifujdan geçirip kanser hücrelerini n kolayca teşhisini temin edebilecektik.

Akşamları preparatları muayene ettiğimde kanser hücrelerini ayan beyan görünce hayatımda en mutlu günlerimi yaşadığımı pek farketmemiştim. Ama heyecanım dorukta idi. Bu kolaylığı ancak ilim adamları takdir edebilirdi. Bütün dünyada kansere  yakalanan hastaların erken teşhisi temin edilmiş olacak, kimseler bizim bu çalşmamızın farkına varmadan kanserden kurtulma imkanları doğacaktı Sene 1957. Her akşam gördüğüm kanser hücleri bana sanki gökteki yıldızların dahada ışıldadığını gözlemliyordum. Bu mutluluğu, bu heyecanı ancak ilim adamları duyabilir.

Aylarca çalışmalarımızı önce fotografa, sonra matbaaya, Acta Scandinavica mecmuasına  verdikten sonra aldığımız neticelerin doğruluğunu gözlerimizle görebilmiştik.

Rastgeldi bir jeni idi. Onu çok erken yaşta kaybettik. Senelerce karşılıklı ziyaretleri gerçekleştirmiştik. En acı olanı Urfada cenazesine müsaade edilmemiş olması idi. Çünkü o kendisini  Kürt olarak tanımlıyordu. Bernard Russel İngilizlerin Adende yaptkları masakarı tetkik için beynelmilel bir komisyona seçmişti.

Sazda çalardı, Kürtçe türküler söylerdi çiğ köfteyi (bulgur olmadığı için) ekmek kurusundan yapardı. O da benim gibi Kürtlere ayrımcılık yapılması gibi şovenist bir duyguya sahip değildi. Fakat bu millet dünyada dörde bölük yaşamağa mecbur kılınmış, zulm edilmiş, dili yasaklanmış, 100 binlercesi atılan bonbalarla şehit edilmiş, Anaların gözlerinden akan yaşlar Fırat’ı, Dicleyi kim bilir kaç kere taşırmıştı.

Esad milyonlarca Kürde hüviyet dahi vermemiş, ileri gelenlerini zindanlarda çürütmüş, şimdi katlamını kendi kardeşlerine uyguluyor. USAnın Saddama müdahelesinde kimseye bulaşmayan Barzani Güney Kürdistanı nı şimdide Maliki nefes aldırtmıyor. Kendi topraklarından çıkan petrolun satışına el koyuyor. Barzani memuruna maaş verebilmek için USA dan 75 milyar dolar borç alıyor. İranda Ruhani bakalım devrim yapabilecek Kürtlere özerklik verecek mi? Erdoğan Türkiyenin güneyindeki bütün devletlerle kavgalı hale gelince mecbur kaldı Barzani le barışmağa, Asıl inisiyatifi, kan akımını durdurmağı Öcalan Erdoğana yazdığı mektupla başlatmış, Nevruz konuşması ile tarihi bir adım atmıştı. Çözüm sürecini Erdoğpan sanki kendi başlatmış gibi yapsada , samimi olmadığı için ciddi çözüm adımları atmaktan imtina etmiş ve nihayet Öcalan ona 30 Mart tarihinden itibaen PKK yı serbest bırakacağını bildirmiştir. Son meclisten geçen demokratikleşme paketi ile yıllarda vatana dönemeyen, Kürt ve Türk yurtdışında yaşayan politik sürgünlerin memlekete dönmeleri sağlandı. Buna çok sevindim. Bazan iyi şeylerde oluyor.

Bugün Kürtleri, Türkiyedeki politik gelişmeleri mevzu yapan bir makale yazacaktım. Aklıma Rastgeldi geldi. O dünya çapında bir barış insanı idi. O brlikte yaptığımız küçük bir ilmi çalışma bütün insanlığa hizmetti. Bu vesile ileKürtler hakkında söyleyeceklerim küçük kaldı.  Bir başka sefer güncel politikaya dönerim. İki hafta önce evde düşmüş, kalça kmiğimde kırıklar oluşmuştu. Ameliyat iyi geçti. Ama bir müddet bastonla gezeceğe benziyorum.


 Köln. 04.03.14

3 Mart 2014 Pazartesi

Totaliter Kapitalizm…






Haluk Yurtsever

İdeoloji sözcüğü Yunanca idea-logos kökünden geliyor. “Görme bilgisi” ya da “görme bilimi” demek. İdeoloji’nin de her kavram gibi, tarih içinde farklı tanımlar ve anlamlar kazanan bir yolculuk geçirdiğini biliyoruz. Burada, ideolojiyi kök anlamına uygun biçimde, büyük insan topluluklarının dünyayı ortak bir bakış açısıyla görmesini/görmemesini, etken ya da edilgen davranmasını sağlayan düşünceler toplamı olarak alıyorum.

İdeolojik mücadelenin en önemli aracı dil; dilin en etkili silahı kavramlardır.

“Totaliter” ve “totalitarizm”, “demokrasi”yle birlikte Soğuk Savaş döneminin, kapitalist batı tarafından en çok ve en etkili biçimde kullanılan, en ideoloji yüklü kavramlarından oldular. Faşist Almanya ve İtalya ile birlikte Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki sosyalizm denemelerini “totaliter rejimler” başlığı altında özdeşleştirmenin sistemin amaçlarına mükemmel biçimde hizmet ettiğinde hiçbir kuşku yoktur.

Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte, totaliter kavramı biraz sonra öğelerini vereceğim dar tanımının ötesine geçen, post-modernist bir genişlemeye uğradı. Totaliterlik, artık Marksizm başta olmak üzere toplumsal ilişkilere bütünlüklü bir yöntemle bakan, çözümleyen, tüm “büyük anlatıların” bir tür öcü sayıldığı bir kod-kavram oldu. Toplumsal yaşamın her alanındaki her türlü taraflılık, örgütlülük, belli amaçlar için mücadele çağrısı yapan her eylem, totaliter sayıldı. Sistemin ideolojik aygıtları ve post-modernist ideologlar daha da ileri giderek, bir kez bir amaç belirlendi mi insanların artık onun boyunduruğu altına girerek totaliter ya da totaliterliğin esiri olacağını buyurdular. Çürümüşlüğün, sömürünün, devletin her yerde olduğu bir dünyada gidişatı değiştirmek için atılacak her toplu adım, “totalitarizm” hayaletinin hortlaması olarak gösterilip ahlâki olarak kabul edilemez ilan edilebildi. Böylece, “totaliterlik” kavramı iki farklı ortamda da sistemden yana yontan, bilinç çarpıtan bir nalıncı keseri gibi kullanılmış oldu.

Totaliter kavramının yakın tarih içinde geçirdiği bu anlam ve işlev başkalaşmasının günümüz dünyasının en gerçek totaliterliğini gizlemeye hizmet ettiğini düşünüyorum.

“HER ŞEY DEVLETİNİ ÇİNDE”

Total, Latince totus kökünden türeyen, oradan batı dillerine ve Türkçe’ye geçmiş bir sözcük. “Totaliter” dilimizde bütün, tam, toptan, toplam ve mutlak anlamlarında kullanılıyor.

Totaliter kavramı, siyasal yazına Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra girdi. İsim babasının, “her şey devletin içinde, hiçbir şey devletin dışında ve karşısında değil” diyen faşist Mussolini olduğu bilinir. Totaliter devlet, “otoriter”, hatta “despotik” devletten farklıdır. Çünkü totaliter devlet, yalnızca bir yönetme durumuna baş eğdiren değil, bunun ötesine geçip toplumsal ve hatta bireysel yaşamın “bütün” alanlarına karışan ve o alanları düzenleyen devlettir. Totaliter devlet, bütünsel, tam ve mutlak bir hükmetme durumudur. Bu tanımı esas aldığınızda, devlet iktidarının kaynağının seçim sandığı ya da doğrudan zora dayanan diktatörlük olması sonucu değiştirmemektedir. Bu tanıma göre, en azından teorik olarak, iki durumda da totaliter bir devlet örgütlenmesi mümkündür.

Buraya kadar okuduklarınızı şu soruyu sormak için yazdım: Acaba, totaliterlik kavramına, tanımlamaya çalıştığım, bilinen bu siyasal anlamının ötesinde, toplumsal yaşamın maddi üretiminden, egemen üretim biçiminden kaynaklanan toptanlaştırma, tektipleştirme eğilimini anlamak ve açıklamak için de başvurabilir miyiz? Totaliterlik, kapitalist üretim biçimini çözümlemekte zihin ve ufuk açıcı bir başvuru kavramı olabilir mi?

KAPİTALİZM TOTALİZE EDER

Bu soruyu, “Kapitalist üretim biçiminden, çağdaş yaşamın meta ilişkilerinden daha totalize edici bir şey yoktur!” diyen David Harvey’e katılarak “olabilir” diye yanıtlıyorum. (David Harvey, Sermayenin Sınırları, Çeviren: Utku Balaban, Tan Kitabevi Yayınları, Ankara, Mayıs 2012, s.45-46)

Bugünün dünyasını ve Türkiye’sini, gerici karanlığın gücünü ve temelini kavramak ve ona karşı etkili mücadele yolları bulabilmek isteyenlere her şeye bir de bu açıdan bakmalarını öneriyorum.
Buradan bakıldığında, tarım toplumunun, derebeylik sınırları içindeki çok sayıda pazarın, çoklu/çok parçalı iktidarlar yelpazesinin anlatımı olan feodal üretim ve toplum biçiminin doğası gereği totaliter olmadığı, toplumsal maddi üretimi ve yaşamı artık değer ve meta mübadelesi temelinde örgütleyerek, tek dünya pazarını kuran kapitalizmin ise başından itibaren totaliter bir eğilim taşıdığı görülecektir.

Kapitalizm, totaliterdir; çünkü dünya insanları yaşamlarını devam ettirmek için, kâr sağlamak amacıyla üretilen mal ve hizmetler temelinde kurulan toplumsal ilişkilerin bir yerinde olmaya mecburdur. Kapitalizmin egemen olduğu bir toplumda, hiç kimse aynı anda sermayenin kâr gereksinimine hizmet etmeden üretim yapamaz. Bu eşitsiz dünyanın orasında burasında sürmekte olan kapitalizm öncesi ilişkiler bile bu kuralın dışında kalamazlar. Ev/aile içi mal ve hizmet üretimi başta olmak üzere, üreticinin doğrudan kendi gereksinimleri için yaptığı küçük üretim, trampa, ayni ödeme, marabalık ilişkileri vb. son çözümlemede sermaye üretiminin ilke ve kurallarına bağımlıdırlar.

Kaldı ki, kapitalist meta üretim ve mübadele sistemi, üretimden başlayarak tüm toplumsal ilişkilerin ve en önemli üretici güç olan insanın tektipleştirilmesi (standartlaştırılması) yolundan ilerlemiştir. Dil, yayın, kitlesel eğitim ve günümüzün dev “medya” ağı, tarihte ilk kez kapitalizm tarafından kültürü, düşünceyi ve insanı tektipleştirmenin araçları olarak bu çapta seferber edilebilmiştir. Din, mezhep, ırk, etnisite temelinde ayrışan insan toplulukları birbirlerine düşmanlaştırılırken, Tanrısı “kâr, daha fazla kâr” olan kapitalizm “diniyle” barıştırılmışlardır.

BURJUVA DEMOKRASİSİ ÖLDÜ
1789 Fransız Devrimi’nde kapitalizmin yolunu açan bir iktidar blokunun temsilcisi, kapalı din ve cemaat birliklerini aşan bir toplumun, bireyin üreyeceği sekülerliğin taşıyıcısı olan burjuvazi ve onun çoklu sınıf temsiline dayanan “demokrasi”si ölmüştür. Bugünün kapitalist sınıfı, sözcüğün tüm anlamlarında sermayenin mutlak ve total egemenliğinin failidir.

Bugünün dünyasında, binlerce yıllık ileri-geri kavgasının, büyük sınıf mücadelelerinin kazanımı olan temel insan hak ve özgürlüklerinin hiçbiri, hiç kimse için güvence altında değildir. Özellikle, 11 Eylül 2001’den bu yana, kişi ve konut dokunulmazlığı, kişisel yaşamın gizliliği, anlatım özgürlüğü, örgütlenme hakkı vb. temel haklar “terör” tehlikesi gerekçesiyle dünyanın her yerinde fiilen ortadan kaldırılmaktadır.
1970’den özellikle de 1990’dan bu yana, kapitalizmin anayurtlarında tek bir ekonomik-toplumsal program yürürlüktedir. Kapitalizmin, Sovyetler Birliği kişiliğinde üzerinde bir başka dünyanın basıncını hissettiği, aynı zamanda “altın yılları”nı yaşadığı dönemin ürünü olan refah devleti ve onun taşıyıcısı olan sosyal demokrasi sistem içi bir alternatif olma özelliğini yitirmiştir.

KRİZİN GETİRDİĞİ SINIR
Ve nihayet, 2008’de bir mali kriz olarak ABD’de başlayıp, tüm dünyayı avucuna alan büyük buhran, sistemin düzen içi manevra olanaklarını ciddi biçimde sınırlandırmıştır. Bu kriz, kapitalizmin yapısal çelişkilerinin daha önceki kriz dönemleriyle karşılaştırılamayacak ölçüde derinleştirmiş, öteleme olanaklarını ise aynı ölçüde daraltmıştır. Süreç, ekolojik bir yıkım tehlikesiyle ve yeni türden, son derece kritik bir hegemonya kriziyle iç içe gelişiyor.

Kapitalizmin bu derin travmadan çıkmak için benimsediği strateji tektir ve alternatifsizdir: Mali oligarşinin yol açtığı zararı “toplumsallaştırmak”, sermaye birikiminin “ilkel” yöntemlerine dönerek, alt sınıfların elindekine avucundakine el koymak, sermayeye yeniden değer kazandırmak için en başta savaş olmak üzere “yaratıcı yıkım” yöntemlerine başvurmak!

Kapitalist sınıf için yaratıcı olanın, dünya nüfusunun çok büyük çoğunluğu için yıkım olacağı ise kesindir.
Kapitalist totaliterliğin, gelinen noktada güzellikle, ikna ve rıza yöntemleriyle uygulanması olanaklı değil. Dolayısıyla siyasal açıdan da otoriter bir dönem, tüm dünya açısından kaçınılmaz görünüyor.


“Kriz dönemlerinde tehlikelerle birlikte devrimci olanaklar da artar” doğru ve özlü sözünün yaşamda karşılık bulması ise krizdeki totaliter kapitalizmin büyük insanlığa dayattığı sonuçlara değil, bizzat kapitalizmin kendisine karşı toplu mücadele etmekten geçiyor.

2 Mart 2014 Pazar

Sevra Kurtuluş, Şam’dan sordu...



”F.Cebiroğlu: Hatay, yani Liva İskenderun’da ayn hattadr. Hatay hatt: Recep ile Recep karştlar arasndadr. Bu şu demektir: Liva İskenderun’da oylar ikidir: Receb’e verilecek oylar ile Suriye Cumhuriyeti’ne “Evet” diyecek oylar arasndadr. Bu bağlamda, Suriye yanls adaylara karş oluşturulan tüm adaylar, objektif olarak Recebi tayfasna giriyor demektir. Bu, bu kadar açktr.

Bu vesile ile bu şahslar da uyaraym.

Ayn durum, Rojeva Kürtleri için de geçerlidir.”


Sevra Kurtuluş: Sayn F.Cebiroğlu, 30 Mart 2014’te Türkiye’de yerel seçimler / belediye seçimleri yaplyor. Duruşunuz nerede?

F.Cebiroğlu: Duruşum açktr: hem Belediye seçimlerinde, hem de her alanda AK parti denen,  ”Kara Partiyi” Türkiye tarihinden süpürmek olacaktr. Recep ve ailesi bizlere, Türkiye ve tüm Orta-doğu’ya çok çektirdi. Bu ”utanmaz ve din bilmez beladan” kurtulmak, politik tarihimiz için en büyük temizlik ve aklk olacaktr. Bu, bir.

İkincisi, Belediye seçimleri benim için iki odakldr: Liva İskenderun ve Rojeva. Bu ikili yerde seçim, Recep denilen hrsz herife dur demek olacaktr. Böyle olmaldr.

Sevra Kurtuluş: Hocam tam anlayamadm. Bu son noktay açar msnz?

F.Cebiroğlu: Daha da karştraym: Belediye seçimlerine bir içsel ve de bir dşsal olarak bakyorum. İçsel, Kürtlerin Rojevaya ilişkin tutumu; dşsal, Liva İskenderunlarn Receb’e ve Suriye’ye ilişkin duruşlardr. İki nokta da, Belediye seçimlerinde, Receb’e ”HAYIR” demek gerekiyor.

Bu şu demektir: 2014 Belediye seçimleri belirli yerlerde ve bölgelerde; ”Suriye’ye evet mi, hayr m? Rojava’ya evet mi, hayr m”,  şeklinde olacaktr. Liva İskenderun önemli bir örnektir.

Liva İskenderun’da ve Defne’de değerli adaylar var. Örnek olsun, Sevra Baklac var. Bu değerli aday ve adaylara karş ”aday” göstermek, Receb’in tayfasna girmek demektir. Bu da, Suriye’deki katliamlar desteklemek oluyor. Bilmeyerek aday gösterilen ve olan arkadaşlar bu vesile ile  uyarmş olaym.

Rojeva var: Kürtler, Rojeva’y örnek alarak, hiç bir zaman Ak ve özünde kara partiye, yani hrsz ve katil Receb’e oy vermemelidir. Receb’in yardmyla Rojeva’da binlerce insan El-Nüsra ve benzeri vahşi örgütler tarafndan katledildi. Çoluk, çocuk demeden insanlar kesildi. Bu vesileyle, Kürtleri de uyarmş olaym.

Bu  iki noktay toplarsak, Belediye seçimleri, iki odakl olduğu açğa çkyor.

İki nokta şudur: Recep ve Recep karşt kesimdir.

Sevra Kurtuluş: Hatay ne durumda?

F.Cebiroğlu: Hatay, yani Liva İskenderun’da ayn hattadr. Hatay hatt: Recep ile Recep karştlar arasndadr. Bu şu demektir: Liva İskenderun’da oylar ikidir: Receb’e verilecek oylar ile Suriye Cumhuriyeti’ne “Evet” diyecek oylar arasndadr. Bu bağlamda, Suriye yanls adaylara karş oluşturulan tüm adaylar, objektif olarak Recebi tayfasna giriyor demektir. Bu, bu kadar açktr.

Bu vesile ile bu şahslar da uyaraym.

Ayn durum, Rojeva Kürtleri için de geçerlidir.

Sevra Kurtuluş:Hocam vakit ayrdğnz için teşekkür ediyorum.

F.Cebiroğlu: Ben teşekkür ederim. Şam’daki tüm dostlara selamlar.