27 Ekim 2014 Pazartesi

Türkiye muhalefet mağduru‏…



Dr.İsmet Turanlı
  
Ağızlarına biber sürmeli.

Eskiden çocukları yaramazlık yapınca anneler çocuklarının  ağızlarına biber sürerlerdi. Pek dövmeye kıyamazlardı. ‚‘ Akşam babana (şayet yaşıyorsa) söylerim.‘‘ Sanki sadece babaların dövme hakkı vardı. Çoğukere babalarda pek kıymazlardı ve ‚‘Bir daha duymak istemiyorum‘‘ diyerek çocuklarını ihtar ederlerdi. Şimdi bizim muhalefet partilerine bakıyorumda ağızlarına biber sürmek geliyor içimden. Onu yapmakta çok zorlaştı. Erdoğan başkan olunca artık temcit pilavı nutukları sona erecek sandım. Televizyonların daimi spikeri gibi, hergün, ama hergün onbinleri meydana topluyor, yazın sıcağı, kışın soğuğu demeden hep ayni sözleri  tekrarlıyor. Bir nevi HİPNOTİZMA tekniği kullanıyor. Şimdi onun bir paraleli türedi . Davutoğlu . İkisi hakkındada şöyle bir teşhisim olmuştu. Bunlar LOGORHOE ilee maluller Yani çok kunuşma hastalığından. Meydanlara dev fotoğraflarını astırmak. Kendilerini böyle vazgeçilmez büyük insanlar olarak görmek. Bu hastalık 30 lı yıllarda Almanya da Hitlerin, İtalya da Musolininin, Stalinin, Maonun yapıkları tarzdı. Ben 60 sene Avrupa da, Almanya, İsveç, İsviçre, Fransa ve İngiltere de yaşadım, çalıştım böyle hezeyanlara rastlamadım. İşte diyorum ki. Ağızlarını tutsalar biber sürmeğe fırsat bulurum. Şiyle bir tekerleme vardı.

Söz söyle ki sözünden ibret alsınlar!

Sözün yoksa sükut eyle, seni bir insan sansınlar!‘‘.

MHP liderinden başlayalım.

30 lu senellerde Başbuğları tabutluklarda tırnakları çekilmiş, gözlerine şua tutulmuştu Turancılık gibi bir ırkçı inancından dolayı.

27 Mayısın baş aktörü olup, Menderesin ve yeni filizlenen demokrasinin idam sehpasına gönderilmesini sağladı.

12 Eylülden önce binlerce solcu gencin katliamını tahrik etti.

Katil mahkumların mahpusane tipleri gibi dudaklarından aşşağı sarkan bıyıkları,

Çolak insanların iki parmaklı ellerini Hitlervari havaya kaldırıp, seçim önceleri milletin Osmanlı tokatı ataacağı tehdidi yapmış fakat halkın % 88 inin onları istemediklerini, hele Kürdistanda sıfır çektiklerini içlerine sindirdiler. Her konuşmasında gariz küfürlerle muhalefet yaptığını sanan Bahçeliye biber sürmeğe hacet yok. Adamın zaten ben hiç gülmek değil, tebessüm dahi ettiğine şahit olmadım. Yüzünden düşen sinek bin parça olur. Anlaşılan o ki  millet zaten  biberi sürmüş . 

ŞimdiTuğrul Türkeş’in Ortadoğu planı mülayim bir tarzda ele alınmış gibi görünüyor.

Bu üç liderinde yaptıkları tehditlerde VATAN HAİNLİĞİ, Anayasa mahkemesine gitmek, Devletin yaptığı merasimleri boykot etmek, karşıt fikirlileri düşman addetmek iddiaları milleti bıktırdı. Bahçeli denen şahsiyet hayatında ne aşık olmuş, ne evlat sevgisi nden mahrumiyetinden dolayıda vicdanı sızlamıştır. İstediği Kürtleri yüzlerce senedir olduğu gibi katletmek. Şeyh Sait isyanında 30 bin, Dersimde 30 bin nihayet 40 bin PKK lı Kürt gençlerinini katletmek ona kan akımı ( AL BASMASI) korkusunu uyarmamış.

Bütün konuşmaları laf ebeliği, ağız dalaşı fakat tek aklı başında problem çözücü önerisi olmayan hakaretlerle dolu. Milletin % 88 i senin siyasetini beğenmiyor. Hiç mi ders almıyorsun.
Kılıçdaroğlu ise tam bir karikatür figuri.  Geçliğimizde Karikatür mecmuası vardı. Yetenekli karikatürislerimiz vardı. Hafta sonlarını zor beklerdik. RAMİZ’in, Cemal NADİR’in çizgilerinden mizah duygumuzu , zarif çizgileriyle , hoş, estetik karikatürlerini Kadıköy vapurunun güvertesinde çayımızı yudumlarken okumak bahtına erişirdik. Şimdiki karikatürler bana çirkin geliyor. RAMİZ’in bir tombul teyzesi vardı. Teşbihte hata olmaz. O çizgiler bana Kürtlerin bir türküsünü çağırtır.

Uy! Uy! Kundura,

Ser’i li Gunde gırtıra.‘

Yani Oy, Oy Sukabağı‘, Kıçı başından büyük.

Türkiyenin hali bu. Milletin başına geçmişlerin dertlerimizin yanında küçük beyinlilere muhtaç kalışımız. Evet Türkiye de Muhalefet mağduriyeti  vardır.

Erdoğan’ın temcit pilavı gibi nutuklarına ilk okul taebeleri dahi mukni olamıyor. İhracatımızdaki artıştan bahsederken, ithalattaki yükselişten doğan cari açıktan bahsetmiyor. Merkez bankasında şu kadar rezervimiz olduğundan bahsederken 400 milyar dolarlık borçtan bahsetmiyor. Çocuk vefiyatından, % 60ı denetimsiz asansörlerden hergün içimiz sızlayarak kaybettiğimiz genç amelelerden bahsetmiyor. Öcalan’ın barış mektubu ile başlayan çözüm süresine sahip çıkarken Öcalan’a ve Barzaniye sarılmasının sebeini millet görmez zannediyor. Güney’de Yunanistan ve Kıbrıs Rumları ile, Suriye ile,İsraille, Irakla, Ermenistanla ,Mısırla , velhasıl araplarla kanlı bıçaklı olunca dış politika iflas etmiş , Terörist diye dünyaya duyurduğu PKK ile, Peşmerge ile PYD ile birlikte Esad’ı devirmek gibi bir maceraya sürüklenmiş durumda.

Tek adam olma şehveti diğer diktatörler gibi muhalefeti, eleştirenleri, kendisi gibi düşünmeyenleri düşman, vatan haini ilan etmekten medet umuyor.Gerçi muhalefette iktidarın müsbet icraatların karalamaktan çekinmiyorlar. Halbuki yapacakları güzel icraatlar varsa onları kabullenip, Türkiyenin hangi konularda  sklalanın en altına olduğunu vurgulamaları icap eder. Onu yaparkende başarı sağlayacak önerileri getirmeleri gerekmektedir. Maalesef onlara akılları ermiyor. Akpartiden oy kazanmak istiyorsanız, seçim kazanmak istiyorsanız eksikliklerimizi ortaya döküp, onlar için öneriler için çalışmalar yapın. ERdoğana saldırırken taraftarını dahada ona yaklaştırıyor. Erdoğanın ‚‘Nereden, nereye ‚‘ dediğinde sizde ‚‘ nereden, Nereye yerlerde süründüğümüzü millete anlatın.
Totaliter rejimlere heveslenen diktatörler kendilerine saraylar yaptırırlar. İşte AKSARAY da bir misali. Büyük, pahalı uçaklar ısmarlarlar. Erdoğanımızında çok şükür Türkiyeye yakışan başkanlık uçağı var.

Aydın olduklarını zannedenler ‚‘‘Erdoğan ağzı ile kuş tutsada beğenmem ‚‘‘ DİYENLER, Atatürk’Ede toz kondurmazlar. Terekesinde 150 bin hektar arazisi olduğu ortaya çıktı. Gazi çiftliğinin kime ait olduğunu biliyormusunuz?. Davos’ta tanıştığım, parası çok, bir zenginimzden dinledim. İsmi bende mahfuz. Gazi çiftliği dedesinin mülkü iMiş. Yerel mahkeme araziyi onlara iade edince, yargıtay bu müracaatın ‚‘Atatürk‘‘e saygısızlık sayılacağını söyleyerek hazineye iade etmiş. Mimarlar odası oraya inşaat yapılmasını yasaklamışsada Erdoğan‘‘ Dediğim, dedik‘‘ diyerek inşaatı yaptırmış. Şİmdi 3 bin kişilik br resepsiyoen vermek istiyormuş. DEvletin parasının kendi kendisine ait olduğunumu zannediyor, yoksa rüşvet ten topladıkları ile mi? Tekadam ların dünyadaki akıbetleri hep rüşvete bulaşmakla son bulur. Sonunda ya memeleketlerini terk ederler, yahut hapse girereler, yahutta darbelerle tepelenirler. Tarih böyle yazıyor.  Kılıçdaroğluda o resepsiyona katılmayacakmış. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış‘ Böylesi boykotlar acızetin ikrarıdır bence. Daha ciddi eylemlerde bulunması sağlıklı olurdu.

Erdoğan Estonya daki konuşmasında PYD ye yardım için, daha doğrusu Esad’ı yok etmek için 200 değilde 150 peşmergeyenin Türkiyeden geçmesine izin verecekmiş. Gülmek mi, ağlamak mı lazım. Ne yapacak bu 150 genç  Kürtlerimi, Türkmenlerimi  IŞID’dan kurtaracak. USA silah yadımı yaparken Işıd tarafına silah yardımı yapmış yanlışlıkla. Bu devlet başkanlarının beyinlerinde arıza mı var? Köylüler dama çıkıp Kobanideki savaşı seyreyliyorlar. İki dünya savaşı oldu böyle gülünç, ilkel savaş oyunları görülmedi. İçim sızlıyor pisi, pisine katledilen insanları duydukça.

Şimdi asıl probeme gelelim. Arap baharı ile başlayan, ondan evvel, Afganistan, Filistin savaçlarına bakınca senaryonun İLAH SATICILARI tarafından yazıldığını, arka kuliste  onların olduğunu göremiyor bugünkü dejenere insanlar. Onun gerisinde de asıl dönen dolapların PARA denen lanetin olduğunu göremiyorlar. Çünkü insanların çok ciddi meşguliyetleri  var. Her akşam TV lerde futbol maçı seyretmek. Reklamlarda insan silolarının her türlü mimari ve estetikten mahrumiyeti  de içerimi sızlatıyor. Geri kalan zamandada  ARABA ilanları. Ben artık ne liderlerin nutuklarını, nede reklamları seyrediyorum. Hiçbir kanalda ne ciddi bir konser (Batı klasiği), tiyatro, literatür yayınınyok.Milletimizin asıl boykot yapıp reytingleri sıfırlaması, kanalları ciddi yayınlara yönlendirmesi gerek.

Söylenecek çok söz var ama algılama mekanizması  ne dereceye kadar etkili bilemiyorum. İstiyorum ki aydın geçinenlerin korkmadan fikrlerini söylemeleri, liderlerin hezeyanlarını papağan gibi tekrar etmememeleri. Belki o zaman Türkiye kurtulur. Ağızlara biber sürme zamanı çoktan geçti.

Antalya. 25.10.14   



25 Ekim 2014 Cumartesi

16 Ekim 2014 Perşembe

seVan Nişanyan: Panel&Sergi


seVan Nişanyan: Panel&Sergi
Aykırı bir Ermeni Entellektüeli / orantısız zeka
Tarih 21 Ekim 2014 – Saat: 18.30
Yer: Gentrogan Lisesinden Yetişenler Derneği
Adres: Prof. Celil Öker Sok.No:2, Harbiye
Şişli / İstanbul 

Ümüş, Eylül...




Hazırlayan: Hasan Şahingöz
İletişim Adresi: 
1 Nolu F Tipi Hapishane
C tek 55
TEKİRDAĞ.

6 Ekim 2014 Pazartesi

TİHC (Türkiye İmam Hatip Cumhuriyeti)...



Fikret Başkaya

“Dil sorununun şu ya da bu biçimde başgösterdiği her durumda, bu bir dizi başka sorunun kendini dayattığını gösterir: yönetici sınıfın biçimlenip genişlemesi, yönetici gruplarla ulusal halk kitlesi arasında daha yakın ilişkiler kurma gereksinimi, yani kültürel hegemonyanın yeniden örgütlenmesi…”
                                                                                                                             Antonio Gramsci

Her ne kadar kısa bir yazıda, TC’nin (Türkiye Cumhuriyeti)  neden ve nasıl TİHC’ ye  (Türkiye İmam Hatip Cumhuriyeti) dönüştüğünü anlatmak zor olsa da, bu bir deneme girişiminde bulunmamıza, bir başlangıç yapmamıza engel değil.

Osmanlı İmparatorluğu’nun  son yüzyılında, özellikle de 1830’lu yıllardan başlayarak, çekingen, ikircikli ve güdük de olsa bir sekülerleşme süreci yol alıyordu. Cumhuriyet’e geçişle bu süreç hızlandı. Özellikle eğitim ve hukuk alanlarında olmak üzere, önemli gelişmeler sağlandı. Velhasıl TC, laiklik tercihi yaptığını ilân etmişti. Fakat tevatür edildiğinin aksine, retorik realiteyle pek örtüşmüyordu. Hilafetin ve onun temel aracı olan “Meşihat Makamı” ve Şeyhülislamlık tasfiye edildi ama onların  yerini Diyanet İşleri Başkanlığı aldı. Başka türlü söylersek, din, devletin göbeğinde yer almaya devam etti.

Oysa, gerçek anlamda laiklikten söz edebilmek, üç koşulun varlığıyla mümkündü: 1. Devlet tüm dinler, mezhepler, inançlar, kültürler ve etnik unsurlar karşısında nötr ve eşit mesafede durmalıydı – Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum devletin merkezini işgal ederken, bu koşul gerçekleşmezdi- ; 2. Emekçi halk kitleleri lehine dönüşümler gerekiyordu, politik-ideolojik planda yapılan reformlara, sosyal reformların eşlik etmesi, insanların yaşamında bir iyileşme yaratılması gerekiyordu. Topraksız az topraklı köylüleri topraklandırmak, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün önünü açmak gibi; ve 3. Geleneksel ideolojiyle cepheden bir hesaplaşma gerekiyordu. Başka türlü söylersek, dinde bir reformasyon yapılması gerekiyordu. Son tahlilde din de bir ideolojidir ve bu niteliğinden ötürü de yoruma tabidir. Zamanın ihtiyaçlarıyla uyumlu, toplumun önünü açıcı yeni bir din (İslam) yorumu gerekiyordu. Öyle bir şeyin o zamana kadar yapılmamış olması, onun imkânsız olduğu anlamına gelmezdi... Aksi halde yalpalamalar ve geri dönüşler kaçınılmazdı.

Cumhuriyet rejimi ilk yıllarında ikircikli bir yol izledi ve seçici davranma yolunu seçti. Hilafetin ve Saltanatın tasfiyesiyle ayrıcalıklı statülerini, pozisyonlarını ve prestijlerini kaybeden unsurların muhtemel etkinliğini kırmak amacıyla, yer yer dini baskı altına alınırken, rejim yanlısı din uleması da ödüllendiriyordu. Nitekim, Mustafa Kemal tarafından mebus (milletvekili) tayın edilen şeyhler vardı... 1945-50’den sonra dine yaklaşım değişti. 1948 yılında ilkokulların 4 ve 5’inci sınıflarına isteğe bağlı din bilgisi dersi ve aynı yıl İmam Hatip Yetiştirme Kurslarıyla başlayan süreci, ilahiyat fakültelerinin açılışı izledi. 1949 yılında da 10 ilde 10 ay süreli  İmam Hatip Kursları açıldı. 1950’de tüm vaizler maaşa bağlandı. Ayı yıl Arapça ezan okuma yasağı kaldırıldı (aslında ezanın nasıl okunacağına devletin değil, ilgililerin karar vermesi gerekirdi, dolayısıyla ezana karışmak yanlıştı), devlet radyolarında Kur’an-ı Kerim yayınları başlatıldı. İlkokul öğretmenlerine Din derslerini verme mecburiyeti getirildi... Ve 1951’de 4 ilde 7 İmam Hatip Okulu açıldı. 1953’de Ankara Radyosunda “Din ve Ahlâk Saati” başlatıldı. 1954 yılında 4 yıl olarak tasarlanan İmam Hatip Okulları’na 3 yıllık lise kısımları da eklenerek, öğretim yılı 7’ye çıkarıldı... 1959 yılında Yüksek İslam Enstitüsü kuruldu. 1961’de de Din Eğitimi Müdürlüğü kuruldu... 1976 da bir “yenilik” daha yapılarak kız öğrenciler de İmam Hatip Okullarına alınmaya başlandı...

1970 yılından itibaren, din temelli siyasi partilerin faaliyetine izin verildi. 12 Eylül askeri darbesiyle de Türk-İslam Sentezi, devletin başat ideolojisi haline getirildi. Zorunlu din dersi dayatıldı. O zamandan sonra rejimi [devlet aygıtını] ve toplumu dinîleştirmek üzere sinsi ve açık bir rota izlendi. Türkiye Cumhuriyeti  islâmi rejim hüviyeti kazanma yolunda hızlı bir tempoyla yol almaya devam etti. Artık İhvan’ın [ Müslüman Kardeşler] Türkiye versiyonu gerçekleşme yolundaydı...

28 Şubat “post-modern” darbesi sonrasında 8 yıllık temel eğitime geçişle, İmam Hatip Okullarının ve öğrenci sayıları azalsa da, bu geçici bir durumdu. 2002 yılında AKP’nin iktidara gelişiyle süreç hız kesmeden devam etti. 2013-14 eğitim yılında İmam Hatip Ortaokulu ve liselerindeki öğrenci sayısı yaklaşık 700 bini, okul sayısı da 2 bin 300’’aşmıştı...

İmam Hatip Okulları, sadece İmam ve Hatip yetiştirme amacıyla açılmadı!

Eğer amaç gerçekten İmam-Hatip ihtiyacını karşılamak olsaydı, o zaman ihtiyaca cevap verecek kadar okul açılır ve öğrenci alınırdı ama asla kızlar bu okullara alınmazdı. Söz konusu olan bir meslek okuluysa ve kızların İmam-Hatip olmaları da dinen mümkün olmadığına göre... (Aslında kızların bu okullara alınması, toplumu dinîleştirmenin etkin bir aracı olarak görülüyordu).  O halde bu abartılı yaklaşımın asıl nedeni ne  idi? Asıl amaç, özellikle 1950’li yılların sonralarından itibaren toplumun sola meyletmesini engellemek, eşitlikçi, özgürlükçü bilincin yeşerip-filizlenmesini, toplumsal uyanışı engellemek, civcivi yumurtadayken ezmekti. İmam Hatip Okullarının açılması ve sayılarının hızla artmasıyla, devlet destekli “Komünizmle Mücadele Dernekleri” kurulmasının aynı zamana rastlaması bir tesadüf değildi... Böylece Türkiye’nin gerici mülk sahibi sınıfları kendilerini güvenceye almak istiyorlardı. Amaç genç nesillerin bilincini köreltmek, onları eleştirel düşünceden uzaklaştırmak, itaatkâr, soru sorma, şüphe etme, gerçeğin peşine düşme yeteneği olmayan, egemen sınıfların ihtiyacına cevap veren bir nesil yetiştirmekti...  Elbette o zaman “asıl amaç” bu günkü netlikle ifade edilmiyordu. Açıkça “dindar bir nesil yetiştiriyoruz” demiyorlardı...

Fakat dinin solun ve demokratik yükselişin önünü kesmek üzere ‘araçlaştırılmasını’ isteyen sadece Türkiye’nin mülk sahipleri sınıfları değildi. Dönemin yeni hegemonik gücü olan ABD’nin de, sola yönelişin engellenmesi için, dinin araçlaştırılmasında çıkarı vardı. Zira, Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü “soğuk savaşın” bir de “sıcak ayağı” vardı: Üçüncü Dünya’da kabaran ulusal bağımsızlık mücadelelerini, özerkleşme iradesini ve kalkınma çabalarını engellemek, dolayısıyla emperyalizmden kopuş girişimlerinin önünü kesmek... Bunun için de tüm Müslüman ülkelerde dinin emperyalist çıkarlar için araçlaştırılmasını ve kullanılmasını sağlamak! İçerde bu amaca uygun hareket eden bir kesim de, dini [İslam’ı] bir kâr, kazanç, rant  ve servet edinme aracı olarak gören ve o amaçla kullanmak isteyen, İslamcı ve/veya “Siyasal İslamcı” denilen unsurlar, tarikatlar, cemaatlerdi... Bunların ortak amacı seküler-laik-özgürlükçü-eşitlikçi-demokratik yükselişi etkisizleştirmekti... Bu vesileyle , “Siyasal İslam” denilenin aslında bir ABD-Suudi ortak yapımı olduğunu da unutmamak gerekir

Laiklik pratiğinin sakatlığından kaynaklanan bir dizi uygulama da, oportünist dincilerin ve dini kullanarak siyasi iktidarı ele geçirmek isteyen unsurların işini kolaylaştırdı...Yetişkin bir üniversite öğrencisinin başını örtmesini yasaklamak gibi... Fakat “Türban kozu”, toplumu kutuplaştırmanın bir aracı haline getirilmişti. Böylece Türban tartışmaları hem ülke gündemini meşgul etmenin, asıl sorunların tartışılmasını engellemenin etkin bir aracıydı ve hem de oportünist dincilere iktidar mücadelesinde önemli bir avantaj sağlıyordu (1). Aslında türban bu kesimler için çok zengin bir maden cevheri keşfetmek demekti... O kadar ki, 9-10 yaşındaki kız çocuklarına  türbanı dayatırken, bunu hâlâ özgürlük adına savunabiliyor olmaları ibret vericidir. Aslında bu çocuklar için değil anne ve babalar için bir “özgürlüktür”... Ve kadını bir cinsel obje olarak görmek, ayrımcılığı ilkokul çağından başlatmaktır. Üstelik başını açıp-kapatmanın da özgürlükle uzaktan-yakından bir ilgisi yoktur... Sadece bireysel bir tercihtir son tahlilde... Fakat hızları bir türlü kesilmiyor. Nitekim opera ve bale sanatçılarının kolsuz penye, şort ve tayt giymelerini yasaklamaları, daha nereye kadar gidebileceklerinin de  bir göstergesi sayılmalıdır. Oysa türban takmayı bir “özgürlük kategorisi” olarak sunmaya çalışanların bu dünyada ve hiç bir zaman, özgürlük, sosyal eşitlik, kadın hakları, demokrasi diye bir sorunları olmadı ve zaten olması da mümkün değildi. Zira varlıklarını ancak bunların yokluğuna borçlu olduklarını çok iyi biliyorlar... Türkiye’de kadınların yegane sorunu türban mıydı? Kadınların maruz kaldıkları onca ayrımcılığı, haksızlığı ve eşitsizliği, aşağılanmayı hiç sorun ettiklerini duydunuz mu?  Oysa, asıl amacın kadınları özgürleştirmek olmadığı, eve hapsetmek, köleleştirmek olduğu ilgili herkesin malûmudur... Amaç kadınların sosyalleşmesini, sosyal yaşama aktif ve etkili katılımını, görünürlüklerini engellemektir. Akılları-fikirleri cins ayrımını kaşımak ve dayatmak, toplumu kutuplaştırarak iktidar olup, ranta el koymak... Malûm, iktidar olmanın öteki adı bütçeyi ve hazineyi yağmalamaktır. 12 yıllık AKP iktidarına bak anlarsın denecektir...

İmam Hatip Okulları’ya ilgili “resmi söylem”, asıl niyeti gizliyordu. İşte “İmam Hatip, ihtiyacını karşılamak”, “Aydın din adamı yetiştirmek!”, vb... Süleyman Demirel 1960’lı yıllarda başbakan iken, hızını alamayıp, bu okulların “taassuba karşı açılmış aydınlık pencereler” olduğunu söylemişti...  Eğer öyleyse tüm okulların İmam Hatibe dönüştürülmesi iyi bir fikir olmaz mıydı?.. Nitekim bu gün bu yönde çabaların yoğunlaştığını söylemek mümkün... Cumhurbaşkanının oğlu Bilal Erdoğan ve ekibinin Türkiye’yi “aydınlık pencerelere açma” konusundaki gayretleri biliniyor...

Aslında İmam Hatip Okulları aracılığıyla “bilinç dünyasının” biçimlendirilmesi, Türkiye’deki mülk sahibi tüm kesimlerin ve yönetici politik sınıfın bilinçli bir tercihiydi... Nitekim, 1960- 1966 yılları arasında Genel Kurmay Başkanı, 1966- 1973 yılları arasında da Cumhurbaşkanı olan Cevdet Sunay: “Bu günkü okullar birer anarşi yuvası haline geldi. Bu okullardan mezun olan gençlere Devlet idaresi teslim edilemez. On yıl sonra bunların hepsi iş başına geçecekler. Onlara nasıl güvenebiliriz? Hem biz laik okullara karşı İmam Hatip Okullarını bir “alternatif” olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu okullarda yetiştireceğiz”, demişti... Netice itibariyle yetiştirdiler ve yerleştirdiler... Devlet aygıtına öylesine yerleştirildiler ki, şimdilerde “yerleşikler” arasında şiddetli bir iktidar ve rant savaşı devam ediyor... Birlikte “yerleşenlerin” bir bölüğü diğerini tasfiye etmeye çalışıyor. Bu iktidar mantığının bir gereğidir... Cumhurbaşkanı olan bir zâtın, bu ülkenin gençlerini düşman olarak görüyor olması acaba hiç sorun edilmiş midir?

Tümgeneral Mahmut Boğuşlu’ da Amerikancı cunta yıllarında (1981) etkin bir mevkide iken, şöyle diyordu: “ Din adamı tipinde değişikliğe gidilmeli, her türlü meslekten; hakimden, savcıdan, avukattan, lise öğretmeninden, doktordan, gemi kaptanından, yeni tür bir din adamı yetiştirilmelidir. Bu arada sayıları son yıllarda artan İmam Hatip Okulları reorganize edilmeli, bu okullara endüstriyel, ticari, turistik, vs. hüviyetler kazandırılmalıdır”... Aslında artık generalin arzusunun gerçekleştiğini, reel olarak tüm okulların  adı konmamış birer İmam Hatip Okulu’na dönüşmekte olduğunu söylemek bir abartma sayılmaz... Eğer bu rotada ve bu hızla ilerlenirse, yakın bir gelecekte Cami ve mescitlerle okullar arasındaki ilişki bütünüyle değişecek ve okullar camilerin birer mütemmim cüzü haline gelecek...

Din, inanç, bireyin özelini, kişisel alanı angaje eden bir şeydir ve öyle kalması gerekir. Dinin başka amaçlar için araçlaştırılması kabul edilebilir değildir. Din kamu alanına “karıştığında”, işlerin sarpa sarması kaçınılmazdır. İşte bu nedenle laiklik ilkesi son derecede önemli ve vazgeçilmezdir. Laikliğin olmadığı yerde  özgürlükler güvence altında olmadığı gibi, demokrasi de mümkün değildir. Dolayısıyla neden söz ettiğini bilmek önemlidir...

Demokrasi diye diye: Faşizme koşar adım...

AKP, 2010 anayasa referandumundan sonra artık gerçek niyetini gizlemeyi bir yana bıraktı ve rejimi hızla bir parti-devlet rejimine dönüştürdü. Zaten etkisiz olan parlamento bütünüyle by-pas edildi ve TBMM bir tür parti-devletin yasa fabrikası haline getirildi... Parti-devlet rejimi geçerliyken, kuvvetler ayrılığının da artık esâmesi okunmaz. Özgürlükler de parti-devletin ağzıyla konuşanların  özgürlüğüne indirgenir. Basın özgürlüğü “birlik ve beraberliğin” ve “istikrarın” düşmanı olarak görülür. Yargı, parti yargısına dönüşür. 17-25 Aralık rezaleti sonrasında yargının ne menem bir şey olduğu âyan-beyan ortaya çıktı... Artık tek adam, tek parti rejimi çoktan yerleşmiş bulunuyor. Gerçek durum böyleyken, parti-devletin adamları ve akademinin bazı çok ünvanlı üyeleri, her ağızlarını açtıklarında “demokrasiden” söz ediyorlar ama “her söz her ağıza yakışmaz” denmiştir. Türkiye’nin içine sürüklendiği durum artık, “sivil vesayet”, “otoriterleşme” gibi kavramlarla ifade edilebilir cinsten değil. Hızla faşizme doğru yol alınıyor. Gerici, halk düşmanı neoliberal politikalarda böylesine bir inatçı ısrar söz konusuyken, faşizme yelken açmak kaçınılmaz ama bu gidişatın karşısına dikilmek ve oyunu bozmak da gayet mümkün... Bunun için de gerçekten sorumlu yurttaşlar gibi davranmak ve haysiyetli bir tavrın gereğini yapmak yeterli... Eğer birileri böyle yapıyorsa, siz de neden başta türlü yapmayasınız? Böyle kritik bir durum söz konusuyken, iki türlü tavır mümkün: Şeyleri, olup-bitenleri uzaktan seyretmek, “istikrarlı” birer sayın seyirci olmaya devam etmek; veya bu kepazeliğe müdahale etmek üzere ayağa kalkmak... Velhasıl bir üçüncü yol yok!


(1). Bkz: Fikret Başkaya “Başörtüsü üzerinden yürüyen iktidar mücadelesi veya Siyasal İslam’ı  anlamak! ”, www.ozguruniversite.org



Ablamın vefatı…



Dr. İmet Turanlı
  
Güzel insanlarda ölürmüş!

Annem derdi ki ablama ‘’ İsmet kız olsaydı, evde kalırdın’’. Bu benim erkek evlat olmamdan kaynaklanıyordu. Yoksa ablamın fiziki güzelliğinden çok ruhu güzeldi. Onun için diyorum ki ‘’ Güzel insanlarda ölürmüş.’’

 Annem ablamın hamileliği hakkında şunları söylerdi. ‘’ Mersin de sürgünde idik. Haci Bedir Ağa mebus olmasına rağmen kardeşi Zeynelin hapisanede olmasına çok üzülmüştü. Üzüntüsünden kalp sektesi geçirip, vefat etti. Harf inkılabı olmuştu, fakat Adviyeye hamile olduğum için yeni alfabeyi öğrenemedim’’. Onun içinde mektuplarını eski harflerle yazardı.

 Ablam menzil köyünde doğduğunda babam çok mutlu olmuştu. (1929).

 Babamın feci araba kazasında vefatında ben iki yaşında, kardeşim daha doğmamıştı. Ve annem bize hem anne, hem de babalık etmişti. Bize insanlığı, sevgiyi, güzellikleri aşılamıştı. ‘’Herşey güzellikle, herşey sevgi ile hallolur. Sakın kavga etmeyin, ne kimseye küs olun, nede sıkı fıkı olun derdi. ‘’ İşte biz bu öğütlerle yetiştik. Ablamın etrafınca sevilmesinin temelinde işte bu öğütler vardı.

 Size ablamın iki insanca davranışına misal vermek isterim. Mersinde oturmağa karar verince bir daireyi daha inşaat halinde iken satın almıştı. Denize nazır dairenin iç dızaynını kendisi yapmıştı. Mutfağı oturma odasının yanına, pencereyi tüm camdan yaptırmıştı. ‘’Bana mutfakta hizmet edeceklerde benimle ayni manzarayı gözlemlesin’’ diyordu. Ben hiç bir evde mutfağın ön tarafta olduğunu görmedim. Mutfakta ona senelerce , vefakar hizmet eden Elif hanımın bayramlarda elini öperdi. Bu türlü davranışıda hiçbir annede müşahede etmedim. Dahası var. Teyzemin mali durumu bozulunca onun hac ziyareti biletini alırken, Elif hanımıda hacca göndermişti.

  Kendisi dayımla kızlarının Mekkede olduğu bir zamanda URME’ye gitmişti.

 Onun benim hayatıma istikamet veren iki çok ciddi kararı olmuştu.

 17 yaşına girdiğinde Malatya da akrabalardan ve zengin ailelerden evlenme teklifi gelmişti. Ali dayım ( Dengir’in babası) dedeme telgraf çekerek Ablamı Hüseyine iste demişti. Dedem o telgrafla gelince öteki müracaatları red etmiştik. Fakat annem ablamın fikrini ve kararını öğrenmek için teyzemi vazifelendirmişti. ‘’ Düşündümki Hüseyin ne de olsa akrabamız, sırasında kardeşlerimede sahip çıkar.’’ O kararı verirken beni düşünmüştü. O ileri görüşü hakikat oldu ve Hüseyin dayım Remziyi Almanyaya tahsile gönderdi, hatta evlendirdi. Benim yurtdışına çıkacağım zaman ‘’ Ben iltimas edip senin için bakandan izin alamam’’ demişti. Bense üç gün açlık grevi yapmış, Ulusta bir otele kapanmıştım. İsteğim olmazsa eve gelmeyeceğimi söylemiştim. Ablam Samet Ağaoğlu dahil üç bakanı aramış ve benim yurt dışına çıkmamı sağlamıştı. Her buluşmamızdada bana mali destek vermişti.

Orta okula başlamıştı. Fakat dedem daha fazla okumasını istememişti. O zamanlar maalesef kız çocuklarına tahsil ananelere uygun değildi. Nasıl olsa evlenecekler, tahsil neye yarar deniyordu. O ilk okul tahsiline rağmen Ankaraya yerleşince Ankaradaki siyasilere kısa zamanda uyum sağlamıştı. Onların eşleriyle buluştuğunda Briç, Bezik, Konken oynayarak muhitini genişletmişti.

Ankarada siyasiler akşamları ya Demirspor lokalinde, yahut Ankara palasta veya Gar gazinosunda akşam yemeği yerler, eğlenirlerdi. Dans eğitimi almadan kavalyelerine uyum sağlıyordu.

 Bir akşam Demirspor lokalinde otururken sağında cumhurbaşkanı, solunda meclis başkanı Koraltan oturuyordu. Bayar valilerden şikayetçi olunca ablam ‘’ CHP devrinde valiler ayni zamanda illerde parti başkanlığı yapıyordu. Sizinde 300 den fazla mebusunuz var. 61 mebusunuzu vilayetlerde parti il başkanı yapın, halkla ilişkilerinizi onlar sağlasın.’’ Bayar karşısında oturan dahiliye vekili Dr. Namık Gediğe dönerek ‘’ Fıratın akıllı eşi bize çok güzel bir fikir verdi. Bu hususta sizden öneri bekliyorum’’ dedi.

 Kendini sevdirmek için herkese güzel öğütler verirdi. Çok çabuk saygınlık kazanırdı. Mayıs ayında ellinci evlenme yıl dönümümü kutlarken büyük kulüpte, dünya çapında yazarımız Yaşar Kemal abiyi ve eşi Ayşe Baban’ıda davet etmiştim. Ablam Ayşe hanımın yanında oturuyordu. Onunla kısa smalltalk yapıyordu. Bu kısa buluşmaya rağen vefatının ardında üzüntğlerini ifade eden Ayğe hanımın sözleri beni şaşırttı.’’ Ne hanımefendi, ne sevimli bir kadındı. Hayran oldum sözlerine’’ derken telefonda ağlamaklı idi.

 Kanarya adalarında mukim baldızım Rosmarie beni teselli etmek için Thomton Wilder’in sevdiklerini kaybedenler için sözlerini göndermiş.’’Yaşayanların bir memleketi vardır,ve ölülerinin.Onlar arasındaki köprüyübağlayan SEVGİDİR, tek geriye kalan’’.

 Bugün Hürriyette Ayşe Arman çok sevdiği bir genç kadının kanserden ölümü arkasında yazdığı bir makale beni çok duygulandırdı. Bu makale sanki ablam için yazılmıştı. ‘’ Ah Ann... Güzel Ann...

‘’ Ölümüde güzel olu. İstemezdim gitmek ama gitmek zorundayım.Haftalarım kaldı,ben ölüyorum.Ablam karaciğer kanserine yakalanmıştı. Ta lise sıralarında, sonra tıbbıyede en yakın arkadaşım ,Florence Ninghtıngale hastanesi baş hekimi arkadaşım Dr. Mücahit Atmanoğlu ona kendi ablası kadar yakınlık göstermiş teşhis ve tedavisine yardımcı olmuştu. ‘’ Mücahit diyorki İsmet benim en sevdiğim arkadaşım, sizde benim ablamsınız’’ diyormuş ve heran onu aramak, hastanede hiç bekletmeden doktorları çağırıp ona hizmet etmesini sağlamış Teşekkürler Mücahit. Ann ‘ın yaptığı gibi ablamda ölmadan kısa bir müddet önce çocuklarını, torunlarını ( 13 torunu vardı. Hatta torunun çocuğunuda görmüştü) büyük kulüpte toplamış yaşam hakkında onlara tavsiyelerde bulunmuştu. Ölümünden sonrada onları düşünüyordu.

 Şöyle bitirıyor Arman makalesini. ‘’ Senin gibi cesur bir kadının arkasından ağlanmaz. Sadece ‘güle Güle’’ denir. Ve mayası cennet olana, cennet dilenmez. O, cennettin ta kendisidir.. Giderken, öğretene de ‘’ Elveda denmez. Çünkü o aslında hiç gitmezz...’’

 Ablam oğlu Osamnı kaybedince sanki ona kavuşmak için ölüme gitmeği acele ediyordu. ‘’İsmet dayanamıyorum diyordu.’’

 Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.!


Antalya. 02.10.14

28 Eylül 2014 Pazar

Ortadoğu ve İslam Dünyasında Katliam Geleneği..


SAİT ÇETİNOĞLU
Ortadoğu’da İslam Devleti (IŞİD – İD)
Ortadoğu’da Siyasal İslam son günlerde İslam devleti/ IŞİD-İD eliyle muazzam bir güç devşirdi. Irak ordusunun Sünni bölgesinde (Musul) örgüte teslim ettiği ağır silahlar ile durdurulamaz bir güce ve hareketliliğe ulaştı. Irak’ın sünni bölgesini kontrolüne alıp taban oluşturarak adım adım vahşetini ve etki alanını genişletip ilerleyerek, son yılların en büyük etnik temizliğine – soykırımına imza atmaktadır.
Irak’ta siyasal İslam, IŞİD (yeni adıyla İslam Devleti-İD) eliyle uyguladığı, -Musul[i]’un ele geçirilmesiyle çok daha fazla görünür hale gelen- şimdiye kadar benzeri görülmemiş bir vahşet politikası ve soykırımcı bir zihniyetle Suriye’de ve bölgede kendinden saymadığı kadim unsurları; Şii Arapları, Hristiyanları(Asuriler, Kildaniler, Nasturiler, Süryaniler, Ermeniler,…), Ezidileri[ii], Nusayrileri[iii], Şiileri, Şii Türkmenleri, Kakaileri[iv], Mandaileri (Sabailer)[v], Şabakları[vi], … ve önüne çıkan herkesi yok ederek ilerlemeye devam ediyor. Bu halkların çoğunun feryatları duyulmamakta, sessizlik içinde yok olmaktadırlar.
İslam Devleti, daha önce Suriye sınırları içerisinde Arami kasabası Malula’da[vii] ve 1915 Soykırımından arta kalan Musa Dağ direnişçilerinin mirasçısı Ermeni kasabası Kessab’ta, Şii ve Alevi Türkmen köylerinde ve Akdeniz kıyı şeridinde Nusayri bölgelerinde başlatılıp uygulanan vahşet politikası daha büyük boyutta Irak’ta yürütülüyor ve basına servis ediliyor.
Uluslararası toplum (siz bunu emperyalizm/kolonyalizm olarak okuyun) yükselen insanlık dramına karşı sessiz.
Emperyalizmin/ Kolonyalizmin bölgede insan hakları ihlali ve azınlıkları[viii] koruma kaygısının olacağının düşünülmeyeceği gerek Suriye’de gerekse Irak’ta yaşanan insani dramlardan apaçık ortaya çıktı. Zaten emperyalizmden böyle bir beklentimiz de yoktu.
Kolonyalizmin bölgedeki en eski vasal’ı T.C. nin sınırlarını zaman zaman mültecilere kapatması ve zorluk çıkartması ayrı bir insanlık dramına sebep oluyor. Vasal, İslam Devleti mensuplarını Türkiye’de tedavi ederken diğerlerine yaralı olsun, sağlam olsun sınırları kapatıyor.
Vahşetin durdurulamaması (!) ve Soykırım
Emperyalizmin kırmızı çizgisinin İslam Devleti’nin sebep olduğu insan hakları ihlalleri ve soykırıma varan etnik temizlik değil, İslam Devleti’nin Erbil’e dayanması olduğunu hava harekatından belli olmuştur. Hava harekatının bölgede var olan insanlık dramına bir çözüm olacağını ve emperyalistlerin böyle bir gailesi olduğunu düşünmek yanıltıcıdır. Dolayısıyla bunun, sınırlı bir harekat ile İslam Devleti’nin belli bir yörüngeye çekilip petrol şirketlerinin karları güvenceye alınmasının yanında, Suriye’deki yandaş unsurlarına destek harekatı olduğunu ve olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ayrıca, Bölge yönetimi adı altındaki prematüre devletin, İslam Devleti’ne yol vererek soykırıma varacak bir etnik temizliğin kapısını araladığını bu yüzden Peşmergenin dolaylı yoldan etnik temizliğe yol verdiğini de söyleyebiliriz. Peşmergenin terk ettiği kasabaların etnik bileşeni ve İslam Devleti’nin işgali sonrasında gerçekleşenler bu görüşü doğrular niteliktedir.
İslam Devleti’nin harekatlarıyla bölge yönetimi denen prematüre devletin, kendini olduğundan fazla önemseyen diğer aktörlerin ve Bağdat’ın da savaş gücünün olmadığı ortaya çıkmış görünüyor. Bir kısım askeri başarıların Amerikan bombardımanından sonra gerçekleştiği, bombardımanın kesilmesiyle elde edilen yerlerin bir kısmının geri verildiğini görüyoruz. ABD şemsiyesi olmadan bu unsurların savunma, savaşma ve başarı şanslarının olmadığı da rahatlıkla söylemek mümkün.
Musul, Hıristiyan, Kakai, Ezidi, Mandai, Şabak,.. gibi Ortadoğu tek ve çok tanrılı dinlerine mensup etnik ve dini azınlıkların yaşadığı bir bölge olduğu gib,i bu etnik ve dini azınlıkların tarihsel topraklarıdır.[ix] İslam Devleti’nin ilerlemesinin en önemli ayağı Musul başlangıcının Türkiye üzerinden tezgahlandığı sünni politikacı ve yöneticilerinin Türkiye’ye geliş gidişlerinden ve Türkiye’yi mesken tutmalarından çıkarmak mümkün.[x]
Anglosakson jeostratejisi gereği kolonyalizmin Lozan ile bölgedeki vasal gücü olarak oluşturduğu bir yapı olarak Türkiye’nin başka bir konumda olması düşünülemezdi. – bu olguyu aşağıda daha geniş olarak açacağız.
Musul konsolosluk mensuplarının rehine durumu da bir mizansendi. Bu durumTürkiye’nin elini güçlendirerek İslam Devleti’ne lojistik imkanını dikkat çekmeden yükseltmenin yanında zaman kazanmasını da sağlamıştır.
Cep telefonu elinde ülkesiyle iletişimini kesmeyen bir rehine olur mu?
İslam Devleti (IŞİD –İD) bu gücü nasıl elde etti?
Irak El-Kaidesinden bir hizip, böylesine güç devşirerek, bölgenin muktedir olmayanlarına karşı bu olağanüstü bir vahşeti uygulayabilir hale nasıl geldi?
Bilindiği gibi, olguları tanımlamak ve açıklanmak istenildiğinde içsel (yapısal) ve dışsal etmenler göz önüne alınır. Bu etmenlerin kesiştiği ve ayrıştığı noktalar belirlenir. Bu pencereden baktığımızda iç ve dış etmenlerin üst üste gelmesiyle bölgenin vahşet sürecine girdiğini görüyoruz.
Bugünkü Ortadoğu yada eski ve daha doğru tanımlamayla Yakındoğu’da meydana gelen olayların ve olguların kabaca öne çıkan içsel ve dışsal etmenlerine işaret edersek, İslam[xi] ile kolonyalizm / emperyalizm, iki ana temel etmen olarak önümüze çıkmaktadır.
İslam ve katliam geleneği
Yapısal etmenin en önemli aktörü, bu coğrafyanın ezici çoğunluğunun inancı olan İslam’dır. Her din gibi İslam’ın da bir ideoloji olmasına karşın, bir toplum projesi olmayan İslam, revizyonu ve dönüştürülmesine olanak olmayan arkaik bir ideolojidir. Günümüze 1400 yıl öncesinden referans verilemez.
Son tahlilde din de bir ideoloji olduğuna göre, bu kadar katı bir yargıdan kaçınmak gerektiği söylenebilir. Ancak   İslam’da bu güne kadar zamana/çağa uygun bir yorumun zemin bulamaması ve gerçekleşmemesi, İslam’da bir reformasyon dönemi yaşanmamış olması, bu gün böyle katı bir yargıyı gerçekliğe dönüştürmektedir.
Teorik olarak, o yolun ilelebet kapalı olduğu anlamına gelen bir ifadeden sakınmak uygun olsa da pratikten vereceğimiz bir örnek bu konudaki ümitlerin sönmesine neden olmakta, bu katı yargıyı bir buçuk asra yakın bir zamanın pratiğinde olduğu gibi, günümüzde de doğrulamaktadır:
Nitekim 1960′lı 1970′li yıllarda, Sudan’lı Mahmut Muhammed Taha o yönde bir hamle yapılmış, İslamın İkinci Mesajı başlığını taşıyan bir kitap da yazılmıştı ve Taha orada, Cihad’ın bir islâmi ilke olmadığını iddia ediyordu… Ama Müslüman Kardeşlerin de dahliyle 1986 da idam edildi…
Teslimden gelen İslam’dan bir kurtuluş teolojisi çıkması yapısal olarak imkansızdır. Zira kapitalizm gibi kutuplaştırıcıdır. Tekfirci ve selefi gruplar bu çerçeve içinde değerlendirildiğinde, bu grupların yükselişleri anlamlandırılabilir. Dar – ül harb ve Da -ül İslam kavramı İslam için hayati öneme haizdir. İslamın dar-ül harb olmadan uygulanması ve yaşatılması imkansızdır. İslam’ın bugünkü krizi de buradan kaynaklıdır. (Foti Benlisoy’dan ödünç aldığımız iki kavramla açıklarsak) şimdinin canavarlar zamanına denk gelmesi ve vahşetin idaresi ile İslam Devleti’nin önemli kazanımlar sağlaması mümkün olmuştur: “Kurucu kaos”[xii] . Kısaca Siyasal İslam’ınvahşete dönüşmesi yapısaldır.
Samir Amin, İslam Devleti ve İslam olgusunu çok net özetler:   Kuzeyde bir İslam Devleti peydahlandı ki, bu İslam Devleti denilen tanımı ve doğası gereği yayılmacıdır. Tüm Dünya Müslümanlarını kendine bağlama, kapsama iddiası ve perspektifi olan bir hareket… Türkiye’den Çin’e kadar tüm Müslümanları İslam Devleti bayrağı altında birleştirme hedefi var. Yani dünyanın tamamını fethetme peşinde… Bu yüzden tam bir çılgınlık hâli söz konusu…[xiii]
İslam Devleti vahşetinin/ Kafa kesmenin/kadınlara el konarak köleleştirmenin dinsel ve tarihsel arka planı vardır. Bu konuda bölgeden vereceğimiz iki örnek yeterince açıklayıcıdır:
Muhammed döneminde hile ile tutsak edilen Beni Kureyza Yahudileri hakkında verilen hüküm ibret vericidir. [xiv] “Kureyza erkekleri öldürülecek, kadın ve çocuklar köle edilecek, malları müsadere edilecektir. Muhammed Allah’ın ve resulunün yargısıyla yargıladın diyerek onu onaylar.”
“Resulallah karardan sonra Medine’nin çarşı alanına giderek hendekler kazdırır. Beni Kureyza erkekleri gruplar halinde buraya getirilerek hendeklerin başında kafaları kesilir. Toplam katledilen sayısı bazı kaynaklara göre 600 ila 700, bazılarına göre 800 ila 900 kişidir. İdamların çoğunu Ali b. Ebu Talib (sonradan dördüncü halife) ve Zübeyr infaz ederler.”
Kesim sırasında Ali yorulur gölgede mola verir. Mola sırasında tutsaklara merhametgösterilerek süt ikram edilir. Sonrasında kesim kaldığı yerden devam eder.
İkinci örnek, Osmanlı  Sultanı IV. Murat’ın Bağdat fethi sırasında, sene 1636. Bağdat Seferini Evliya Çelebi seyahatnamesinden okuyoruz. Seyahatnamede teslim olan Şiilerin katledilmesi nakledilir. Katl esnasında kurbanlar kanlarıyla nehirlerin rengi değişir[xv]:
“Bağdâda eyle hücumlar oldu kim Kızılbaşların başları yine kaygulu işe uğradı. Gördiler kim gayri çare yok, hemân burc u bârûlar üzre beyaz emân bayrakları diküp, 
‘Amân elamân ey güzidei Âl-i Osmân’ deyü feryâd u nâlâni sad-hezar etdiler.
Bağdat’ı tutan Şiiler pes edip teslim olurlar.
…”… derûn-i askerden bir sada zahir olur kim, Tîz Kızılbaş kırılsın derler.
Azâmet-i Hüdâ an saatde kırk bin piyade şâh tolusun içmiş [iran şarabı içmiş] tülüngi Kızılbaş ve yigirmi bin de gayri evbâş seyf-i miczem ile başları tırâş olup [keskin kılıç ile başları traş edilip] derûn-i Bağdad’da hûn-i Râfiziyân nehr-i âb-ı revân gibi cereyân etdi [zındıkların kanı akarsu gibi aktı] ve niöe bin atlı guzât cânib-i nehr-i Diyâle’ye gitdi ve emân ile mukaddemce çıkan Kızılbaş’a yetdi ve bu perîşân olmuş Kızılbaş’a girişdiler ve eyle kırdılar kim az Kızılbaş, ‘Feryâd-reses yâ Ali’ deyüp nehr-i Diyâle’ye urdular.”
Şehir içinde kan oluk oluk akarken bir kısım gaziler de Diyale nehrine kendini atmış olan Şiilere yetişir. Kızılbaşlar feryadımızı duy ya Ali diye bağırırlar.”
“Düldül-süvâr Ali de bu Havâricîn’in [Haricilerin] feryâdlarına res olmayup cümle Diyâle’de gark-ı âb oldular [boğuldular]. Yetmiş bin Kızılbaş’tan ancak altı bin mıkdârı tırkazlarda ve merhamet-i dest-i Osmanlı’da hâlâs oldu deyü kendüleri nakl ederler.
Hakkâ böyle bir kırgın dahi diyâr-ı Acem’de olmamışdır.”
Yetmiş bin Şii’den ancak altı bin kadarı Osmanlı’nın merhametli ellerinde canını kurtarır.
Şimdi devir değişmiş, üçyüz-beşyüz kişilik kafa kesme vakaları dünya medyasına haber oluyor.”
“Düldül-süvâr Ali de bu Havâricîn’in [Haricilerin] feryâdlarına res olmayup cümle Diyâle’de gark-ı âb oldular [boğuldular]. Yetmiş bin Kızılbaş’tan ancak altı bin mıkdârı tırkazlarda ve merhamet-i dest-i Osmanlı’da hâlâs oldu deyü kendüleri nakl ederler. Hakkâ böyle bir kırgın dahi diyâr-ı Acem’de olmamışdır.”
Yetmiş bin Şii’den ancak altı bin kadarı Osmanlı’nın “merhametli ellerinde” canını kurtarır. Şimdi devir değişmiş, üçyüz-beşyüz kişilik kafa kesme vakaları dünya medyasına haber oluyor.”
Emperyalizm ve 20. Yüzyılda Arap toplumsal yapısının dönüşümü
Mağripten Maşrike Arap coğrafyası geçmiş çağlarda uzak mesafe (uluslararası) ticaret sayesinde yükselmiştir. Kentler bu sayede yükselip, durumun tıkanmasıyla gerileyerek çöküntüye uğramıştır.
Bölgenin/havzanın gelişme ve yükselmesini sağlayan, uzak mesafe ticaretini yürüten ve kontrol eden Hristiyanların Baas milliyetçiliği tarafından yok edilmesiyle onulmaz yara almış. Bu yara yine uzak mesafe ticareti olarak niteleyebileceğimiz fosil yakıtların ticareti bir süre bölgede statükoyu koruyabilmiştir.
Ancak bu statüko yada fosil yakıtların ticaretinden kaynaklı saadet zincirinin ila-nihaye devamının garantisinin olmadığı, Arap-İsrail Savaşlarıyla ortaya çıktığı gibi Körfez Savaşlarıyla daha da belirginleşmiş ve derinleşmiştir.
Hristiyanların yok edilmesi, millet-i mahkûmenin ortadan kaldırılmasına ve altın yumurtlayan tavuğun kesilmesine yol açtı ve krize girildi. Bilindiği gibi, bu ticaret vemillet-i mahkûme sonsuz diyebileceğimiz gelir kaynağıydı. Bu ticaret zinciri bir çok grupların da gelir paylaşımına dâhil olmasını temin ederek gelirin paylaşılmasının da önemli bir mekanizmasıydı.
Fosil yakıtların ticareti, sadece iktidardaki aileye ve onun dar çevresine bir gelir sağlamakta, bunların isteği halinde gelir halka sadaka kabilinden dağıtılmaktadır.
Bu imkânların ortadan kalkması ve içine düşülen kriz ortamının dışsal etmenlerle çakışmasıyla İslam vahşete dönüştü. Şimdi İslam Devleti’nin Müslüman olmayan son gurubunun elinden son lokmasını alma peşinde olduğunu söyleyebiliriz.
Yakındoğu, Kolonyalizm için stratejik bir bölgedir ve bu stratejik önem Batı için yaşamsaldır. Lozan ile onaylanarak Anglosakson politikanın yani kolonyalizmin çıkarlarının bölgedeki bekçisi olarak İngiltere ile Sovyetler arasında tampon bölge devleti olarak organize edilen yeni Türkiye, boğazın vasalı olarak Akdeniz’in 30. ile 36. paralel arasındaki yatay alanın doğu ucundaki bölge ile bu paraleli Ege’den dikey olarak kesen bölgeyi güvenceye almaktadır. Bu yatay alanın doğu ucu Suriye önlerine tekabül etmektedir. Bu bölgenin jeostratejik önemi sadece günümüze özgü değildir. Akdeniz ticaret yolu üzerindeki Kıbrıs ile birlikte bu bölgenin jeostratejik önemi, çok eski tarihlere dayanır.
Samir Amin de bölgenin tarihsel ve jeostratejik öneminin altını çizer: jeostratejik pozisyonu çok önemli. Zira, orası Eski Dünya’nın kalbidir, merkezidir. Dikkat edilirse, Bağdat, Moskova’ya, Pekin’e, Singapur’a, Johannesburg’a eşit uzaklıktadır. Dolayısıyla bu bölgenin doğrudan militer denetimi, emperyalistlere uzun mesafedeki bölgelere askeri birliklerini kolay ulaştırma, kolay müdahale imkânı demek.[xvi]
Bölgenin stratejik önemine ilişkin teoriler, Anglosakson (kolonyal) jeostratejik yaklaşımın önemli teorisyenleri olan iki Anglosakson coğrafyacı ve jeopolitik uzmanı Sir Halford Mackinder (1861-1947) ve Nicholas Spykman (1893-1943) tarafından formüle edilerek geliştirilmiştir. Bölgenin jeostratejik önemi 20. Yy da yeniden dizayn edilerek günümüze uzanır. Bu stratejik önem İsrail’in bölgede kurulmasıyla daha da önem kazandığını söyleyebiliriz. Sürekli kriz İsrail’in de yaşam kaynağıdır. Bu dakurucu kaosa denk geliyor.
Kolonyalizm, 1. Büyük Savaş sonrası bölgedeki sömürge ve manda devletlerinden çekilirken, yarattığı kaos ile birlikte bölgeye İsrail devletini armağan olarak bıraktı.
Emperyalizmin yeni stratejisi öncelikle devletin çökertilerek kaos ortamı yaratıyor, bunu yaparken iç çatışmaları ve iç savaşı kendine yedekliyor. Körfez savaşı sonrasında bu çok daha belirgin. Körfez savaşları ile bir anlamda devletin çökmesi ile birliktesaadet zinciri de koptu. Sübvansiyonlar ortadan kalktı devletin halkına rüşvet olarak dağıttığı paralar kolonyal bankalara akınca içeriye bir şey kalmadı. Kaldı devlet de olmayınca bereketli bir zemin oluştu. Siyasal İslam’ın bu toprakta serpilip gelişmesi kolay oldu.
Emperyalizm için bu çöküntü ortamında kaynakların talanını kolay, maliyet yüklemeyen iç savaş da yeni bir yöntem. Kaldı ki silahı sen temin ettiğinden baştan kar ederek başlıyorsun.
Bu bir anlamda bölgedeki özgürlükçü taleplere, Arap baharına Emperyalizmin verdiği bir cevaptır.
BM kararları ve Emperyalizmin bölgede yeniden yapılanması:
Son günlerde bölge ile ilgili BM nezdindeki yeni kararlar ışığında yeni bir koalisyon (siz bunu yeni emperyalist ittifak olarak okuyun) kotarılarak bölgeye yeni müdahale olanakları oluşturuldu. Bu toplantılardan dönen Vasal, toplantılardan ve kararlardan ne anlaşılması gerektiğini özetliyor:
120 devlet başkanının katıldığı zirvede hangi adımların atılması gerektiği düşünüldü. Zirvenin başarılı geçtiğini düşünüyorum. Bölgede kritik bir dönemi yaşıyoruz. Kritik diyorum çünkü 1250 km yaklaşık sınırımız olan Suriye ve Irak’ta terör eylemleri bizi ilgilendirmez veya bize ne deme lüksümüz yok. 1,5 milyon sığınmacı bizim ülkemizde. Bu sığınmacıların Türkiye’ye gelmiş olduğu bir ortamda bize ne diyemeyiz. Atılan bu adımlarda başta Suriye rejimi olmak üzere bu zalim rejimden kaçanların sığındıkları bir başka zalim olmamalı. Özgür Suriye Ordusu da orada bir mücadele veriyorlar. Başka örgütler de var orada… Şimdi ise durumun ne vahim olduğu, IŞİD’in Irak’ı işgal etmesi, Sünnilerin Musul’u boşaltmış olmaları bunlar görünen gerçekler. Bir de çok acımasız devam eden, bizim dinimizle alakası olmayan bir uygulamayı kabullenmek mümkün değildir. Tüm yapılanlar İslam’a mal edilmektedir. Bizler Müslüman olarak elimizden geleni yapmamız lazım. Hıristiyan dünyası böyle bir adım atıyorsa biz buna seyirci kalmayacağız. İşte 49 kişi. İçeriden dışarıdan birçok yakıştırmalar yapıldı. Biz sözün değil, eylemin tarafı olmak durumundaydık. Bundan sonra atacağımız adımlar bizim aynı felaketleri tekrar yaşamamak. Onun için atmamız gereken adımlarda ana başlık olarak; uçuşa yasaklı bölgenin ilan edilmesi ve bu bölgenin güvence altına alınması. Güvenli bir bölgenin Suriye tarafında tesis edilmesi. Güvenlik Üst Kurulu toplantısında konuşacağız ve adım atacağız. Bu süreci kimlerle nasıl yöneteceğiz bunlar görüşme başlıklarımız arasında[xvii]
Bu sözlerle, T.C. nin aldığı konumunun 180’ derece değiştiği izlenimi verilse de, yenikonum 2011 den farklı değildir. Erdoğan’ın sözlerinden Irak’ın yeni durumundan dolayı bir endişe taşımadığı, sorununun sadece, Suriye ve Esad ile olduğunu net olarak anlıyoruz.
İkincisi, Erdoğan, doğan sorunlardan siyasal İslam’ı vareste tutmaya çabalamaktadır. Sözlerindeki Müslüman-Hristiyan vurgusu ayrıca dikkat çekicidir.
Sonuncusu, Türkiye halen durumu kavramaktan uzaktır. 2011’den bu yana durum oldukça değişmiştir.
Bu durumu BM genel kurulunun boş sıralarından anlamak mümkündür. BM genel kurulu salonu yeterince açıklayıcıdır.
İslam Devletine yakın duran sünni cephede Erdoğan tek başına kalmış gözüküyor. Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri cepheden ayrılmışlardır. Kaldı ki, son tahlilde İslam Devleti bunların rakibi durumundadır ve düşman kampta yer almalarından daha normal bir şey yoktur. Bilindiği gibi Suudi Arabistan’ın anayasası Kur’an’dır ve bayrağında da La ilahe illalah yazar. İslam devleti ile sadece bayrağının rengi farklıdır.
Koalisyon Güçlerinin yeni hava harekatları ve Suriye
BM toplantılarından ve alınan kararlardan sonucun ne olacağını biz kestiremediğimiz gibi karar alıcılarının da bir kestirimde bulunabildikleri şüphelidir:
Birincisi, Esad’ın düşürülmesinde Vasal kadar istekli olmaları mümkün gözükmüyor. Esad’ı düşürüp düşürmeyeceklerini, bu yönde girişimlerde bulunup bulunmayacaklarını bilmiyoruz. Kendilerinin de bildiklerini sanmıyoruz. Bu konuda Irak’taki durumu saymasak bile, Libya örneğinden yeterince ders çıkarmadıkları düşünülemez. Ayrıca Yemen’deki gelişmelerin de istedikleri gibi gitmediği ortada…
İkincisi, ABD bölgeye asker göndermeye ve hava harekatını kara harekatıyla desteklemeye hevesli değil. Kara harekatı olup olmayacağını da bilmiyoruz. Olsa dahi bu harekat bölgedeki paryaların üstesinden gelebileceği bir şey değil. Binlerce kilometre uzaktaki Yeni Zelanda’dan gelecek askerin kendini riske atacak bir sebebi de yok.
Sonuncusu, emperyalizmin her şeye kadir olduğunu düşünmek eşyanın tabiatına aykırıdır.
BM toplantıları ve görüşmeleri sürerken ABD’nin Suriye’deki bazı İslam Devleti mevzilerini derhal bombaladığını ve İslam Devletinin kontrol ettiği Der-Zor vilayeti çevresindeki petrol tesislerini tahrip ederek İslam Devletinin ekonomik gücünü de hedeflediğini görüyoruz.
Ancak, Kürt güçlerinin İslam Devleti‘nin saldırılarına direnmeye çalıştığı, önemli direniş noktası Kürtlerin Kobani dedikleri Ayn-ül Arab bölgesine müdahaleden gecikilmesi, Vasal’ın güvenli bölge beklentilerine yol açtı.
Kobani/ayn ül Arab savaşının naklen yayınlanması ile direnişte zaman zaman yetersizkalan Kürt güçlerine vurgu yapılması, Ayn ül Arab’taki savaşın yeni insani felaketlere sebep olduğunun gün yirmi dört saat ekranlardan tekrarlanması, görüntülerinin ekranlardan inmemesi ve gelen mülteci sayısının olağanüstü abartılmasındaki amaç, gerçekte bölgenin insansızlaştırılmasına, bunun meşrulaştırılmasına ve güvenli bölgenin alt yapısının de facto Suriye topraklarında oluşturulması hevesine yöneliktir.
Vasal durumu yanlış okumaktadır.   Hazırlıkları da, sürecin ve bombardımanların seyrinden, Suriye’ye yeni müdahale olanaklarının doğduğu anlamını çıkardığının ip uçları olarak okumak mümkündür. Sanki bizi, İslam Devleti’yle ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışmaktadır.
Yeni tezkereler, Vasal’ın yeniden hevesinin kabardığını ve yeni maceralara hazırlandığını göstermektedir. Yanılarak felakete sebep olması durumu fıtrattandır nasıl olsa!
Ancak Ayn ül Arab’taki İslam Devleti mevzilerine ve buraya lojistik destek verebilecek mıntıkalara yapılan hava harekatı bu düşüncenin hayata geçmediğinin işareti olsa gerektir. Kaldı ki Esad’ın bu bölgeden vazgeçtiğine dair bir işaret de yoktur. Koalisyondan önce Ayn ül Arab yakınlarındaki İslam Devleti mevzileri Esad güçleri tarafından da hedef alınmıştır. Olağanüstü bir durum olmazsa, Ayn ül Arab’taki Kürt direnişi İslam Devleti tarafından kırılamayacak gibi gözüküyor. Kırılsa dahi bu durum geçicidir.
Şunu unutmamamız gerekiyor:
İster BM’nin, isterse koalisyon güçleri denilenlerin ve tabii Türkiye’nin de, bölgede süregelen insanlık dramından zerrece kaygısı olmadığından şüphemiz yoktur. BM bu konuda bir çaba harcamıyor demek için yeterince sebebimiz var.
Türkiye için ise, neredeyse her büyük ilinin caddelerinde dilenci durumuna düşürülen Suriyeli sığınmacıların içler acısı durumu yeterince açıklayıcıdır. Bu durumun Suriye’ye müdahaleyi meşrulaştırıcı bir argüman yapılmak istendiğini, dolayısıyla bilinçli bir tercih olduğunu düşünmek için de yeterli nedenimiz mevcuttur.
Dipnotlar:
[i] Geçen yüzyılın ilk çeyreğinde Musul’u ziyaret eden H.Charles Luke Musul’u ayrıntılı nakleder. Tasvirin bugüne kadar değişmediğin söyleyebiliriz: “Dünyada (artık karmaşık bir ırklar mozaiğinin olmadığı Kafkaslar dışında), etnografik harita çıkarmaya çalı­şanları şaşırtan şehirler arasında Musul vilayeti gibisi pek az bulunur. Şehrin sınırları dahilinde eski olduğu kadar pek az bilinen çok sayıda mezhep olmasının yanı sıra, devasa Musul ovasını baştanbaşa gezerseniz, aynı ırktan, aynı dili konuşan, aynı tanrıya inanan insanların oturduğu yan yana iki köy bulma­nın imkansız olduğunu görürsünüz. Musul şehrinde ve ovanın tamamında Arap nüfusu çoğunluktayken, kuzeydeki ve doğuda­ki dağlarda Kürtler çoğunlukta. Ancak hem merkezde, hem de dağlarla ovalarda diğer halkların kalıntıları da dağınık halde ya­şıyor. Bunların bir kısmı artık çok ender bulunsa da, bir zamanlar büyük bir tarih yazmış halkların mensupları. Bir kısmı da çok gizemli bir tarihe sahip olduğundan etnik kökenlerini ve dinle­rinin doğuşunu çözmek çok zor.” H.Charles Luke, Musul ve Azınlıklar, çev. Utku Kavasoğlu, Nesnel Y. 2007, s 29
[ii] Ezidilik, sadece Ezidi anne babadan doğanların dine, dolayısıyla kimliğe kabul edildiği tikel bir dine sahip özelliğiyle sınırlarını dışarıya kapatmış etno – dinsel bir halktır. Ezidiler günümüzde, Suriye’den Irak’a, Türkiye’den Kaf- kaslar ve Rusya’ya kadar uzanan bir coğrafyada yaşıyor ol­makla birlikte, nüfusun büyük çoğunluğu, kutsal merkezleri­nin de yer aldığı Kuzey Irak bölgesinde yaşamaktadır. Bu­nunla beraber, özellikle Türkiye’den, başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkelerine göçmüş önemli bir Ezidi nüfu­sunun olduğu da bilinmektedir. Geniş bilgi: Çakır Ceyhan Suvari, Ezidiler, Etnodinsel Bir İnanç Olarak Ezidilik, Ütopya Y. 2013
[iii] et Tavil, Nusayriliğin ortaya çıkışını hicretin 14. Yılına denk getirir. Ayrıca Gassani’leri Araplaştırdığı gibi Nusayriliği islam’ın içinde düşünür. (Geniş bilgi: Muhammed Emin Galip et-Tavil, Arap alevileri Tarihi Nusayrilik, çev.İsmail Özdemir, Chiviyazıları, 2004.) Nusayrilerin yaşadığı bölgede 7.Yüzyıla kadar Bizans imparatorluğunun etkisinde Hırıştiyan Gassan Devleti bulunmakta ve bu devlet yöneticilerinin Arap yarımadasının diğer köşesindeki Pers etkisindeki kardeş Hristiyan Lahm devleti gibi Araplıkla bir ilgileri yoktur. İslam öncesi Ortadoğu’daki siyasi bölünme için bkz.Charles Lindholm, İslami Ortadoğu, çev. Balkı Şafak, İmge Y.2004, s 129
[iv]  Kakailik dini kardeşlik ve yardımlaşma, yarenlik temelleri üzerine yapılandırılmıştır. Toplumun dirlik düzeni için herkes eşit olmalı, zengin-fakir ayrımcılığı olmamalı, kuvvetli ve zayıf arasındaki fark ortadan kaldırılmalıdır. Kakailikte yardımlaşma esastır. Birinin evi, herkesin evi, malı da herkesin malıdır. Bir Kakai diğer bir Kakainin malına göz dikmez, çalmaz. Helal değildir. Sözlü veya fiili olarak korkutmaz. Üzerinde baskı kurmaz. Kakai yani ‘’kardeşlik’’anlamındadır. Dolayısıyla kakailer birbirinin kardeşidir ve aralarında kardeşlik hukuku geçerlidir.
Kakailerin köklerinin Zerdüştlüğün ve Miteraizmin köklerine çok yakın olduğunu görürüz. Kakailiğin kutsal kitabı ‘’Serencam’’dır. Sultan Sehak/İshak (San Sehak) tarafından yazılmıştır. 200 sayfadır. Tamamı Hawrami lehçesinde şiir ve metinlerden oluşur. Anlamak biraz zordur çünküZerdüşt’ün‘’Avesta’’sına yakın bir dil kullanılmıştır.  Kakailiğin En büyük kitabı Serencam, ancak başka kutsal kitapları da bulunmaktadır. Dileyen Kakai olabilir. Kakailere göre Ezidilik Kakailiğin sonradan kopup ayrı düşen koludur. Bir kısım Ezidiler de tersini düşünür. Irak’ta yaklaşık 200 bin civarında Kakai yaşamaktadır. Kesin rakamını bilememekle beraber Suriye, Afganistan, Tacikistan, Pakistan, Türkiye’de Kakai nüfusunun var olduğunu biliyoruz ancak çoğundaki koyu taassub neticesi Kakailiklerini ifşa etmekten korktukları da ayrı bir gerçek.
Hewreman Bölgesi Kakayilerin en eski yerleşim birimi ve hareket alanıdır. Öyle ki Sultan Sehak “Hewreman Şahı” olarak da bilinir. Hewraman’ın Doğusundan Becar ve Zencan’a kadar, Batısında, Hawar ve Halepçe’den Serezur, Çemçemal ve Kerkük merkezi ve çevresine kadar, Güneye doğru Dakuk, Hemrin Dağı etekleri, Kifri, Kelar ve Hanekin, Mendeli, Bağdat ve Orta Irak’ın bazı yerleri (Diyala ve Bakube vilayetlerinde Arap Kakayiler yaşıyorlar), Kuzeye doğru Hewler’e, Hebat kazası, Karakuş, Musul merkezi, Tella’far ve Nemrud’a kadar olan coğrafya.
[v] Araplar tarafından “Sâbaî” (Subbi ya da Subbâ) biçiminde adlandırılan bu topluluk, kendilerine “Mandenler” (bilgili olanlar, arifler anlamında; İngilizcede Mandaeans) adını verir. Kendileri için kullandıkları bir diğer ad “Nasuralar”dır (kutsal öğretileri koruyanlar anlamında; İngilizcede Nasoraeans). Manden adı tüm topluluk üyeleri için kullanılırken, Nasura adı yalnızca din adamları, topluluğun ileri gelenleri ve ataları için kullanılır. Mandailer, Aramicenin bir diyalektini konuşurlar. Dini metinleri Aramicedir. Asıl yurtları Şatt-ül Arab bataklıklarıydı Saddam döneminde asimilasyonlarını kolaylaştırmak için bataklıklar kurutularak dağıtılmaya çalışıldılar. Vaftizlerini nehirde yaparlar. Vaftizci Yahya taraftarıdırlar. Mandailer, kendi dinlerinin Adem’le birlikte başladığını ileri sürerler.
Aslında bu din, İ.Ö. 200 yıllarından başlayarak, Filistin-Ürdün yöresinde yaşayan heterodoks Yahudi akımları içinde filizlenmiştir. Bu dönemde Kudüs’teki egemen Yahudi anlayışına karşı çıkan bir çok topluluk bulunmaktaydı. Bunlar arasında en önemlileri “Esseneler”, “Vaftizciler” ve “Nasuralar” idi. Mandailer açısından bunların içinde en dikkat çekeni Nasuralar’dır. Zira kendi kutsal metinlerinde Mandailer, Nasuralar’ı Filistin’deki kendi ataları olarak kabul ederler ve Nasuralar’ın Yahudiler ile yaptıkları mücadeleyi dile getirirler.
Her üyenin topluluğun gizlilik ilkesine uyması en önemli görevidir. Manden dininin herhangi bir kuralı ya da öğretisini, Mandai olmayanlara aktarmak en büyük günah olarak değerlendirilir. Topluluk üyeleri için bir dine kabul töreni yoktur. Mandai bir aileden doğan herkes topluluğun doğal üyesi olarak kabul edilir. Mandai anne ya da babadan doğmamış bir kimsenin topluluğa kabulu olanaksızdır. Her topluluk üyesinin bir dünyalık adı, bir de gizli adı olmak üzere iki adı vardır. Gizli ad, doğumda din adamları tarafından yapılan astrolojik hesaplar sonucunda verilir. Bu gizli ad yalnızca topluluk üyeleri arasında ve dinsel törenlerde kullanılır.
Günümüzde Sabailer Dicle ve Fırat kıyıları, Irak’ın güneyindeki eski Kuzistan’ın Karun Nehri Boylarında yaşamalarına rağmen büyük bir bölümü Bağdat ve Basra’da yaşamaktadırlar. Sabiiler kendileri dışında kimseyle evlenmeyen kapalı toplum olup Altın ve Gümüş işçiliğinde oldukça ilerlemişlerdir. Irak’ın dışında İsveç, Avustralya, ABD gibi ülkelerde de yaşayan Mandaistlerin Dünya’daki sayıları 30.000 kadardır.
[vi] Şabaklar, 5 asrı aşkındır Ninova’da yaşıyor. Topluluğun kökenlerine dair kesin bir bilgi yok. Şabakların dili, Hint-Avrupa dil ailesinden geliyor. Şabak topluluğu, Hristiyanlar, Yezidiler ve başka azınlıklarla birlikte Taklif, Başika, Karakuş ve Musul’un kimi banliyölerde yaşıyor. Gayrı resmi verilere göre sayıları 250 bini bulmakta ve sadece Irak’ta yaşamaktadırlar.
Tarih boyunca, farklı Irak rejimleri Şabaklara baskı uyguladı. Örneğin Baas rejimi, Şabaklara Arap kimliğini dayatmaya çalıştı ve Şabak kimliğini unutacaklarını umarak onları Arap aşiretlerine katılmaya teşvik etti.
Şabaklar, Irak toplumunun önyargılarından da olumsuz etkilendi. Birçok insan, kimi kitap ve öğretilere dayanarak Şabakların yanlış inanç ve tuhaf geleneklere sahip, sapkın bir topluluk olduğuna inanıyor. Bu da Şabakların ötekileştirilmesine neden oldu. İslam Devleti Şabakları gayrimüslim saydığı için Şabaklar dini ve siyasi nedenlerle hedef alınıyor. İslam Devleti’nin Musul ve Ninova ovalarını ele geçirmesinden sonra Şabak köylerinde büyük katliamlar yaşandı. Ölü sayısına ilişkin kesin bir bilgi yok. Ancak katliamlardan yüzlerce insanın etkilendiği tahmin ediliyor. İD birkaç aileyi de kaçırdı ve bu ailelerin akıbetleri hâlâ bilinmiyor.
Evini kaybeden 3 binden fazla aile, Irak’ın iç kesimlerinde, güneyde ve Irak Kürdistan bölgesindeki Şii kasabalara kaçtı. Şabak Demokratik Topluluğu Genel Sekreteri Hanin El Kaddo, 15 Temmuz’da yaptığı açıklamada, Şabakların soykırıma uğradığını söyleyerek Şabakları ve Irak’ın diğer azınlıklarını kurtarmak için bir an önce tedbir alınmasını istedi. Irak parlamentosundaki Şabak temsilcisi Salim Cuma da uluslararası örgütlere müdahale çağrısında bulunarak Şabaklara uygulanan kitlesel zulmün durdurulması için yakardı.
Sonuç olarak, hiçbir destekçisi olmayan küçük azınlıklar başta olmak üzere Irak’ın zengin toplumsal dokusu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu azınlıkların soykırımdan kurtulması için uluslararası toplumun acil ve sınırsız desteğine ihtiyacı var. http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2014/08/iraq-minorities-shabak-extinction-islamic-state.html##ixzz3BsaYDOxg
[vii] Malula’da halen İsa’nın konuştuğu Aramice konuşulmaktadır.
[viii] Azınlık terimi muktedir olmayanlar anlamında kullanılmaktadır.
[ix] Musul’un 16 km doğusundaki Bahizan, Süryanice ismi Beys Hıryani (bakmak görmek yeri) Ezidiler ve Hıristiyanlar yaşamaktaydı, Ba’vize Musul’un 5km kuzeyinde Ninova harabeleri üzerindedir. Köyün adı Aramice Bays Avviz’dir (geçiş yolu) köyün tarihi Asurllular çağına uzanır. El- Kuş, Musul’a 50 km mesafede bir kildani köyüdür.Karakuş, Musul’dan 28 km uzaklıkta, Kadim halkı Hıristiyandı.Karakuş’a, Süryaniler Bahdid (Baghdade) ismini verir. Bahdid, Süryanice Tanrının evi anlamındadır. Köyde Ermeniler de yaşamaktaydı. Keremli veya Geremlis, Musul’un 30 km güneydoğusunda, halkının tamamına yakını Kildaniydi, Ermenilerin de yaşadığı köylerden biriydi. Bartulla, Musul’un 33 km doğusundadır. tarihi Asurlulara kadar uzanır halkı Süryaniydi. Anlamı Süryanicede çocuklar eviölçü evi anlamındadır.Batna, Musul’un 15 km kuzeyinde, aramice’de adı Bays El- Tin veya Bays al Kıra –çamurdan ev. Halkın çoğu Hıristiyandı. Bakufa, Aramice’de Bays Kuya- Ağaç yeri. Kadim Asur yerleşim yerlerinden biridir. Tarihi Asurlulara kadar uzanır. Ba’zıra,Musul’un 50 km kuzeydoğusunda, Ezidi köyüydü. Aramice’de adı Bays ‘Izra- ev direğiBahınduva, Musul’un 26 km kuzeyinde çoğunluğu, Ezidi, Hıristiyan Kildani nüfusun yaşadığı bölgeydi. Dayr-ı Ba Yusuf yada Dayr-ı ya- Yusuf nüfusu Hıristiyan bir yerleşim yeriydi ve büyük bir kilisesi vardı. Baysan yada Bisan, Musul’un kuzeydoğusunda Aramice’de Bays Şan-sukünet evi. Aramilerin yaşadığı bölgeydi.Muşarafi veya Meşerefi, Musul’un batısındaki bu köy halkı Ezidiydi. Baş’ika, Aramicede Bays Şahiki- talihsiz ev, Musul’un kuzeydoğusunda köyde Ermeniler de vardı. Babent yada Babıntı Musul’un 15 km kuzeydoğusunda Süryanice Bays Şıbına-yağma evi. Köy aynı zamanda bir Şabak yerleşim bölgesiydi. Dayr Miha’il veya mar Muha’il, Nuniya, Nunyavaya Nineva. Baştepe yada Başmanya, Musul’a 25 km uzaklıkta en önemli Şabak köylerinden biriydi. Barım yada Barıma Aramice’de Bays Rime- yüksek evTella’far yada Talya’far, Aramice’de Tel Ağbar- toprak tepe, Sincar ile Musul arasındadır. Basahra yada Basafra, Süryanice’de Bays Sahraya- Kasr sahibi. İmam- Fazliyya da Şabak yerleşim yerlerinden biriydi.Tilkef, Tel Kef- Taştepe, nüfusu Kildaniydi. Hursabad yada Horsabad, eski adı Sur olan bölge Ezidi yerleşimlerinden biriydi. ‘Ayn Safna musul’un 50 km doğusundaki köy bir Ezidi yerleşimiydi. Ermeniler de bulunmaktaydı.
[x]  Ortadoğu’nun şu anda en vahşi insanlık dışı gücü olarak tehlike arz eden IŞİD ile ilgili Gaziantep baro başkan yardımcısı Bilgi Edinme Yasası’na dayanarak emniyet müdürlüğüne Gaziantep’teki IŞİD faaliyetleriyle ilgili soru yöneltmiş. Verilen cevapta ‘devlet sırrı’ nedeniyle bilgi verilemeyeceği belirtilmiş. Her şey ne kadar açık değil mi! IŞİD’i büyüten güçlerin sadece Katar, Suudi Arabistan ve başlangıçta ABD olmadığı bu kervanda Türkiye’deki iktidarın da büyük bir sorumluluğunun olduğu gayet açık. Ercan Kanar, Veziriazam’ın Ahlak Mühendisliği, http://www.demokrathaber.net/veziriazamin-ahlak-muhendisligi-makale,7831.html
[xi] Eski Irak başbakanı Maliki’nin Sünni politikasını Siyasal İslam’ın yada İslam Devleti’nin yegane sebebi göstermek yanıltıcıdır. Bu argüman Maliki’nin tasfiyesine yöneliktir.
[xii] Siyasal İslam’ın yükselişinin bir Kurucu kaosa ihtiyacı olduğu gibi bir diğer ibrahimi din devleti İsrail’in de kurucu kaosa ihtiyacı vardı. Bu kez hangi doğuma neden olacağını hep birlikte göreceğiz.
[xiii] Samir Amin’le Söyleşi, Fikret Başkaya “Amerikalıların istediği yegane şey, bölgenin kaos ortamına sokulmasıdır…”http://www.ozguruniversite.org/index.php/fikret-bakaya/guenluek/1584-samir-amin-fikret-başkaya-söyleişi
[xiv] Sevan Nişanyan, Beni Kureyza Katliamı, http://nisanyan1.blogspot.com.tr/2013/05/beni-kureyza-katliam.html
[xv] Sevan Nişanyan, Eski Zaman IŞİDleri, http://nisanyan1.blogspot.com.tr/2014/08/eski-zaman-isidleri.html
[xvi] Samir Amin’le Söyleşi, Fikret Başkaya “Amerikalıların istediği yegane şey, bölgenin kaos ortamına sokulmasıdır…”

[xvii] Erdoğan: Artık şartlar değişti, http://www.taraf.com.tr/haber-erdogan-artik-sartlar-degisti-164728/