21 Aralık 2013 Cumartesi

Muz cumhuriyeti değil, büyük hırsızların cumhuriyeti...




Fikret Başkaya

“ Kapitalizm yasal mafya, mafya da yasa dışı kapitalizmdir” Dorio Bötancourt- Maria Garcia

Profesyonel politikacıların ve devlet erkanının ağzında sakız olmuş  iki tekerleme var: “ Türkiye bir muz cumhuriyeti değildir” ve “Türkiye bir hukuk devletidir”. Birinciyle imâ edilen Türkiye’de köklü bir devlet geleği olduğu, ikinciyle de burada her şeyin hukuk ilkeleri ve kurallarına göre işlediğidir. O halde “burada öyle arzu edilmiyen şeylere izin verilmez, eğer yanlış yapılmışsa hukuk dahilinde çözülür” denmek isteniyor. Elbette “Türkiye’nin bir hukuk devleti” olduğu doğru ama “nasıl bir hukuk devleti” sorusu durumu netleştirmeye imkân verir. Zira hukuksuz bir devlet mümkün değildir. Her devletin şu veya bu şekilde işleyen bir hukuk sistemi olmak zorundadır. Aksi halde devlet diye bir şey de olmazdı. Mesela devlet kelimesinin önüne kapitalist kelimesini eklerseniz, fotoğraf farklı görünecektir. Eğer “kapitalist devlet” söz konusuyla, orada devlet kapitalistlerin [bir bütün olarak mülk sahibi sınıfların veya aynı anlama gelmek üzere büyük hırsızların] hizmetindedir ve onların işini kolaylaştırmak için vardır. Devlet kapitalist sınıf için uygun alt-yapıyı oluşturmak, ucuz iş gücü, ucuz enerji, ucuz girdi sağlamak, yoksullardan alınan vergilerin önemli bir bölümünü onlara “teşvik” olarak sunmak, zenginlerden alınan vergileri asgari düzeyde tutmak, işgücü piyasasını “iş dünyasının” istediği kıvama getirmek, velhasıl kapitalist sınıf için  sömürü, yağma ve talan koşullarını güvence altına almaktır... Tabii bir de “küçük hırsızları” etkisizleştirmektir. Zira büyük hırsızların daha çok çalması için küçük hırsızların etkisizleştirilmesi gerekir. Ceza evlerine düşenler bilir: Ceza evleri küçük hırsızlarla doludur... İstisnalar ve ârizi durumlar dışında ceza evlerinde büyük hırsızlara raslanmaz. İşte hukuk devleti denilenin misyonu ve varlık nedeni, küçük hırsızları hizaya getirmektir. Kanunlar, cezalar, mahkemeler, cezaevleri onlar içindir... Velhasıl insanlar “kanunlar karşısında asla eşit değillerdir”. Elbette “kanunlar  karşısında eşitlik ilkesi” önemlidir ama kapitalizm dahilinde hiç bir değeri ve kıymet-i harbiyesi yoktur, sadece yoksulları aldatmaya yarar... Kapitalizmin geçerli olduğu durumda, şu yere göğe konmayan “hukuk devleti” mülk sahibi sınıfları “zararlı sınıflardan”, -yoksullardan densin- korumaya memur edilmiştir.

AKP iktidara geldiğinde, yolsuzlukla, yoksullukla, yasaklarla [3 Y] mücadele edeceği sözünü vermişti. Aradan geçen zamanda yolsuzluklar insan havsalasını zorlayacak, skandal boyutlara ulaştı, yoksulluk çığ gibi büyüdü ve artık yasakların haddi hesabı yok. Polis devleti kimseye göz açtırmıyor... Parlamentonun varlığı tek adam rejimine engel değil. Peki neden böyle oldu? Başka türlü olamazdı da ondan. Yegane amacı mülk sahibi sınıfın servetini ve zenginliğini artırmak, sömürüyü, yağmayı, talanı ve vurgunu büyütmek olan bir iktidarın asıl işinin ne olduğu açık değil mi? Türkiye’de politikacının işi bir kamu hizmeti icra etmek değil, kendisini ve yakın çevresini zenginleştirmektir. “Bal tutan parmağını yalar” misali.... Böyle bir iktidarın, böyle bir rejimin yoksullukla, yolsuzlukla, rüşvetle, dolandırıcılıkla mücadele etmesi mümkün müdür? Hiç bir iktidar yoksuzlukla mücadele etmez, edemez. Mücadele ediyormuş gibi yapar. Kimi zaman da aşırılıkların üstüne gittiği izlenimi yaratır ama asla gitmez, gidemez. Peki neden? İki nedenden dolayı: Birincisi, asıl iktidar görünen iktidar değildir. Görünen iktidar asıl iktidar sahibi olan mülk sahibi, kapitalist sınıfın hizmetindedir ve kapitalist sınıf  varlığını, sömürüye, yağma ve talana, yolsuzluğa, rüşvete, hırsızlığa ve ahlâksızlığa borçludur.  Yolsuzlukla gerçekten mücadele demek, bindikleri dalı kesmek demektir.  İşin ucu her birine de dokunma istidadı taşır da ondan. Bir sömürücü sınıf kendi varlık nedeni olanla hesaplaşabilir mi? İkincisi, profesyonel politikacılar bu işi nâm olsun da kâr olmasın diye, vatan ve millet aşkına yapmıyorlar. Onlar için siyaset, kendilerini ve yakınlarını zenginleştirmektir. Son on yılda iktidar çevrelerinin nasıl zenginleştiği ortada değil mi? Peki bu iş nasıl oluyor? Yolsuzluk, rüşvet, adam kayırmayla, bütçeyi ve hazineyi yağmalayarak. Topluma, kamuya, hekese  ait olanı özel mülke çevirirek. Aksi halde bir kısım bakan ve iktidar partisi milletvekilinin ve  çoçuklarının az zamanda “büyük işler başarması” nasıl açıklanabilir? Türkiye’de genel-geçer ahlâk “işbitiricilik ahlâkıdır”, yani ahlâksızlıktır. İşbitiricilik de mâlûm iki tarafı varsayar: işi bitiren ve işi bitirilen. Böyle bir genel ahlâksızlık ortamında yolsuzlukla, rüşvetle, vb. mücadele de ne demek oluyor? Tam tersi geçerli: yolsuzluk yüceltiliyor ve bir başarı olarak görülüyor.  Yöneticiler için “ çalıyor ama iş de yapıyor” dendiğini sıkça duymuşsunuzdur. Bu, bu toplumun nasıl da her türlü etik değere elvada dediği anlamına gelir.  Hem işbitiricilik ahlâksızlığı geçerli olacak ve hemde ahlâksızlıkla mücadele edilecek, bu mümkün değildir. Dolayısıyla, egemen sınıfların, sözcülerinin ve politikacıların yolsuzlukla mücadele söyleminin hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur... Bütünüyle mafyalaşmış, çeteleşmiş bir devlet söz konusu. Bu da artık hukukun asgari düzeyde bile esamesinin okunmaması demektir. O zaman da yolsuzluk hukuk sistemi tarafından ortaya çıkarılmaz, mafya-içi, çete-içi kapışmanın, çatışmanın ve hesaplaşmanın sonucu olarak ortaya serilir... Şimdilerde olduğu gibi...

İnsanlar ne yazık ki, sorulması gereken soruyu soracak yüksekliğe pek çıkamıyor. Bir adam nasıl olmuş da, ne yapmış da 72 milyar dolar servete sahip olmuş sorusunu sorana rastladınız mı? Akıllı-becerikli-işbitirici bir “iş adamının” bir öğleden sonra servetini 6 milyar dolar artırmasını dert edene rastladınız mı? Bu soruyu sormayan bir insan, bir yurttaş olur mu?  Bu bir skandal değil midir? 2.5 milyar insanın yoksullukla cebelleştiği, 1.25 milyar insanın aşırı yoksulluk içinde yaşadığı, her 3 kişiden birinin asgari sağlık hizmetine ulaşamadığı, her 4 kişiden birinin  elektrikten mahrum olduğu, her 7 kişiden birinin gece konduda  [bidondan şehirde] yaşadığı, her 8 kişiden birinin açlık çektiği ve her 9 kişiden birinin musluk suyundan mahrum olduğu bir dünyada bir kişinin onca servete sahip olması neden sorun edilmez?

17 Aralıkta başlatılan yolsuzluk operasyonu aslında yolsuzlukla mücadele amacıyla yapılmıyor. Öylesi insâni, ahlâki kaygılar söz konusu değil, tam bir iktidar savaşı. Başka türlü söylersek, daha çok ranta el koyma mücadelesi.  Sandıktan çıkan ve çıkmayan iktidar koalisyonunun iki unsuru arasındaki mücadele. Başbakan her ağzını açtığında sandık diyor, milli iradeden söz ediyor ve sandıktan çıkmayanlarla da koalisyon yapıyor. Vesayet rejimini tasfiye etmekle öğünüyor ama Cemaat vesayetiyle yönetiyordu. 17 Aralık sonrasında “devlet içindeki devletten, devlet içindeki çetelerden” söz ediyor. İyi de o çeteyi oraya kimler ne zaman ve nasıl soktu? Kim onlarla koalisyon ortağı oldu? İşlerine geldiğinde Cemaat’in bir “sivil toplum örgütü” oduğunu söylüyorlar. Kavramlar bunca dejenere edilirse, Cemaat neden bir sivil toplum örgütü sayılmasın? Öyle bir sivil toplum örgütü ki, baştan itibaren devlet tarafından dizayn edilmiş, desteklenmiş, beslenmiş, büyütülmüş, gerektiği zaman, gerektiği gibi kullanılmış, bu arada cemaat da “fırsatları” değerlendirmiş, polise, devlet bürokrasisine, yargıya, bir bütün olarak devlet aygıtının kritik yerlerine nüfûz etmiş. Siz hiç politikayla ve ticaretle doğrudan ilgili bir “sivil toplum örgütü” gördünüz mü? Bu dünyada, devlet sayesinde devletin kalelerini ele geçirmiş bir “sivil toplum örgütü” örneği var mıdır? Kimse şeylerin gerçeğini tartışmaya niyetli değil. Devlet söz konusu Cemaati neden besleyip-büyüttü? Bu soru neden sorulmaz?

Eğer gerçekten hırsızlıktan, yağma ve talandan, yolsuzluktan, rüşvetten âzâde, eşitlikçi demokratik, adaletli, insan haysiyetine yaraşır bir toplumda yaşamak istiyorsanız, yapılacak iş çok basit: kapitalizmi dert etmek ve vakitlice kapitalizmiden çıkmak için kolları sıvamak. Zira, kapitalizmin olduğu yerde eşitlikten, adaletten söz etmek abesle iştigal etmektir. Çünkü kapitalizm demek, sömürü, yağma ve talan demektir. Sömürü ve yağmanın olduğu yerde de demokrasi, adalet, eşitlik, kardeşlik, dayanışma gibi kavramlara yer yoktur. Kapitalizm demek her ileri aşamada eşitsizliğin ve adaletsizliğin, toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesi demektir. Bir tarafta milyarlarca dolar servete sahip olanlarla, diğer tarafta yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan, çaresizlik ve sefalet ortamına itilmiş, milyonlarca, milyarlarca insan demektir. Unutmamak gerekir ki, adelet eşitliği var sayar, demokrasi de eşitliği, özgürlüğü ve adaleti var sayar. Oysa geçerli süreç, sürekli olarak eşitlikten ve adaletten uzaklaşma temeli üzerinde yol alıyor. Bir ülkenin varı yoğu bir avuç soyguncu çetesi tarafından yağmalandığı, talan edildiği durumda siz hangi haktan-hukuktan, hangi adaletten, hukuk devletinden, demokrasiden ve özgürlükten söz edebilir siniz ki? Bir şey daha var: bu gayri insâni ve utandırıcı tablo sadece insani ve toplumsal kötülükler de yaratmıyor. Bir de ekolojik yıkıma deden oluyor. Velhasıl bizzat yaşamın temeli aşındırılıyor. İnsanlığın ve uygarlığın geleceği riske sokuluyor.

O halde soru şu: Bütün bu olup-bitenler neden ve nasıl oluyor? Giderek, ilerleme ve kalkınma adına dünyanın yaşanamaz bir yer haline gelmesinin sebebi ne? Bu ilâhi bir iradenin eseri midir yoksa aklı-fikri olan insanların akıllarını başlarına almamalarının, insana yaraşır bir tavır ortaya koymamalarının, koyamamalarının bir sonucu mudur? Eğer ikincisiyse ki, öyledir, o zaman insanlar bilinçli eylemleriyle bu netâmeli süreci pekâlâ tersine çevirebilirler. Bunun için de aklını başina alıp, bilinçli, haysiyetli insanlar olarak sahaya çıkmak, yurttaş bilinciyle hareket etmek  yeterlidir. Daha ne zaman kadar insanlar “sayın seyirci” olmaya razı olacak? Artık şu seyirciliğe son verme zamanının gelmesi gerekmiyor mu?

Türkiye 1980 yılında 24 Kararları ve 12 Eylül askeri darbesiyle, kompradırlaşma tercihi yaptı. Tabii böyle bir tercih hem içerdeki mülk sahipleri sınıfının [büyük hırsızların densin] ve hem de emperyalist odakların çıkarlarının bir gereğiydi. İşte şu sıralarda yaşadıklarımız doğrudan o talihsiz tercihin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. AKP söz konusu kompradorlaşma statejisinin en hevesli, en gözü kara sürdürücüsü oldu. Kompradorlaşma kaçınılmaz olarak çürüme ve yozlaşma, kokuşma yatatabilirdi.  Toplum önce dinci-laik şeklinde kutuplaştırıldı. Şimdi de dinciler iki hasım kutba bölünmüş durumda. Bu çoklu bölünmelerin devlet aygıtını da kapsaması kaçınılmazdır. Ve bu da artık işlerin sürdürülebilir olmaktan çıktığı anlamına geliyor.  O halde iki seçenek var: bizzat  sömürü, yağma ve talandan başka bir şey olmayan komprador kapitalizmi tartışma gündemine taşımak, ya da bu güne kadar olduğu gibi büyük hırsızların oyununa gelmeye, aldatılmaya, aşağılanmaya, horlanmaya, itilip-kakılmaya razı olmak... Bu ikisi arasında bir orta yol, bir üçüncü seçenek yok!  Artık radikal olma zamanı. Dolayısıyla kimse söz konusu kapışmadan olumlu bir şey çıkacağı beklentisine kapılmasın. Zira amaç, yönetenleri değil, yönetimi değiştirmek olmalıdır...

19 Aralık 2013 Perşembe

Sallanıyorlar!...




Demir Bilgin
Sallanıyorlar. Biraz daha sallayalım, düşecekler.

Recep Tayyip, Fetullah Gülen ve Abdullah Gül, çetesi sallanıyor; bir dokunalım, düşecekler.

12 yıldır, Anadolu halklarına bela olan  bu “hırsız, hain çete”, yolsuzluk ve rüşvet suçunu, birbirlerine atarak, bir çıkış yolu arıyorlar. Biraz geç kaldılar. 17 Aralık 2013’te başlatılan ve ortaya çıkan tablo, onları yolun sonuna getirmiştir. Tüm çabaları boşunadır, düşecekler!

Basından, yayından ve diğer sosyal medyadan okuduğumuz ve gördüğümüz kadarı ile, böylesi yolsuzluk ve rüşvet, dünyada benzeri az görülür. Yolsuzluk ve rüşvet her tarafa sıçramış bulunmaktadır. Yolsuzluk ve rüşvet, Bakan oğullarından, iş adamları, polis memurları, Banka Müdürlerine kadar… her tarafa yayılmış bulunmaktadır. Her taraf rüşvet ve yolsuzluklarla kenetlenmiş bulunmaktadır. Kim, nedir? Kim, kime güvenecek? Kim, hangi davaya bakacaktır? Polis mi, güven yoktur. Savcılar mı, delilleri ya imha ediyorlar, ya da birbirlerinden saklıyorlar…17 Aralık operasyonun ortaya çıkardığı Türkiye manzarası budur.

Recep, Fetullah ve Gül çetesi, Türkiye’yi bu hale getirdiler.

Gerçekten, yolsuzluk ve rüşvete dair ortaya çıkanlar,  insanları dehşete sürüklüyor: Evlerden, iş yerlerinden kutu kutu, deste deste para çıkıyor. Ülkeyi soyan bu hain ve hırsız şebekenin her taraflarından para çıkıyor. Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın ayakkabı kutuları içinden 4,5 milyon dolar çıkıyor. Valiz içerisinden deste deste EURO ve dolar çıkıyor.  Her taraftan para çıkıyor. Ülkeyi sefalete sürükleyen bu hain hırsız çetenin her tarafından, en ”mahrem” yerlerinden, para çıkıyor.


İşte Türkiye’yi yönetenler bunlardır; bu hain hırsız çetedir.

Bu tüm veriler ve bulgular ortada iken, Başbakan Recep, sıkılmadan,  ”Bu olayların arkasında yasadışı bir örgüt ilişkisi var..” diyebilir. Utanmıyor! Recep, utanmaz bir kişiliye sahiptir.

Recep, Fetullah ve Abdullah, hepsi, utanmaz ve sıkılmaz insanlardır. Türkiye’yi, ne yazık ki, 12 yıldır,  bu utanmaz şebeke yönetti.

Ya muhalefet ne yaptı? Kendini muhalefet olarak kabûl eden CHP ne yaptı? Hiç!

Her şeyin açık olduğu bir ortamda, CHP niye suskun? CHP, neyi bekliyor?

AKP mafyasına karşı olduklarını söyleyen tüm kesimler, neden Hükümetin istifasını talep etmiyorlar? Neden, Recep, Fetullah ve Abdullah’ın yargılanmasını talep etmiyorlar?

Üzerinde durulması gereken sorular da bunlardır.

Unutmamak gerekiyor; böylesi bir yolsuzluk ve rüşvet ortamında susmak, ”yolsuzluğa ve rüşvete” ortak olmak demektir.

Tarih mi, görmektir. Tarih görüyor. Tarih her şeyi kaydediyor. Kim nerede, nasıl durdu…hepsi politika ve ahlak derslerinde yerini alıyor. Alacaktır.

Buraya kadar çıkan noktalar var:

Bir: 17 Aralık 2013  rüşvet ve yolsuzluk operasyonu, Recep, Fetullah ve Abdullahı, fena halde sallamıştır. Sallanıyorlar. Düşecekler.

İki: Önemli olan bundan sonrasıdır. Önemli olan, bu ”hain ve hırsız çetenin” yerini alacak bir devrimci halk muhalefetin yaratılmasıdır.

Sonuç mu, açıktır: Politika, boşluk tanımaz; bizler doldurmazsak başkaları gelir, doldurur.

17 Aralık 2013 Salı

Aşk şarkılarda kaldı...





 Dr. İsmet Turanlı

Adem ile Havva’nın iki oğlu vardı. Kabil kardeşi Abel’in güzel eşini kıskanır ve kardeşini katleder. Bu hadisede üç mühim durum var.

 Daha ilk insanlarda kardeş katliamı.

Hadise Suriye de (Bu günde orada kardeş katliamı var.) olmuş.?

Kıskançlık ozamandanberi devam ediyor. İnsanlar baştanberti insanlığınınkaybetmiş. Türkiyede hergün eş katliamları var. Suriyede, Irakta diğer İslam ğlkelerinde kardeş kardeşi katlediyor.

Sophokles Homerosun İlyadasından esinlerek Kral Edip (Ödipus) dramını yazmıştır. Viyanalı psikiyatır Sigmund FREUD ondan Ödipus Kompleksini tanımlamıştır. Daha sonra Shakeasper Romeo-Julliet eserinde VUSLAT’ı (Birlikteliği gerçekleşmemiş) olmayan bir AŞK tiyatro eseri kaleme almıştır. Kanuni Sultan Süleyman FUZULİ’den Leyla ile Mecnun AŞK hikayesini yazmasını istemiştir. Oradada Vuslat yoktur ve Aşıklar Aşk acısı çekerler. Kadın erkek bi,rlikteliğinin üç saç ayağı vardır. Önce Aşk, sontra Vuslat (Birlikte olup seks yaşamı), nihayet üremenin gerçekleşmesi ve bu tabiat kanunu ile insanlığın existansı sağlanmış olur.

 Edebiyatta romanlar, şiirler, hikayeler ekseri Aşk üzerinedir. Tolstoyun Anna Kareninası, Gustaf Flaubertin Madam Bovary’si yaşamımızdaki aşk gerçeğini dillendirir. Muzik dünyasında şarkılar, operalar, muzikaller, türküler hep aşka dairdir.

 Bugünün dünyasında teknolojinin etkisi ile o saç ayağında değişimler oldu.

 Görücü usulü ile evlenenlerde başlangıçta aşk yoktur. Seks ve üreme ailede birliği mümkün kılar. Fakat bir müddet sonra , aşk olmadığı için ailede soğukluk başlar nihayet ya boşanma, yahutta bizde sık görüldüğü gibi erkek hiyerarşisi kadınların katledilmeleri vuku bulur. Boşanma halinde avukatlar ve hakimler ekseriyetle şiddetli geçimsizlik sebebine bağlarlar kararlarını. Yahutta sosyologlar töre cinayetlerinden bahsederler. Asıl konu SOSYALpsikolojinindir.

 Bugün gençlerin biraraya gelmelerinde yani Vuslatta bir sorun kalmamıştır. Hatta aşkda olmadan seks yaşamlarını sürdürürler. Üreme fonksiyonuda gerçekleşmiş olabilir fakat aşk temelinde olmadığı için bu vuslat uzun zaman birlikteliği mümkün kılmaz. Aşkla başlayan birliktelik bir müdet sonra saygı ve sevgiyle sürdürülür. Boşanmaların gerek batıda gerekse bizde , nerdeyse % 60 nisbetie varmasında asıl sebep birlikteliğin temelinde aşkın olmayışıdır.

Aşkla başlayan birliktelikte teknolojinin getirdiği yenilikler aile yapısını etkilemektedir. Pincus’un icat ettiği korunma hapları üremeyi kontrol altına alabildiği için aşkda olsa, seksde olsa üreme bloke edildiği için zamanla birlikteliğe zarar vermektedir. Yahutta Tüpbebek tedaviasi ile üremede sekse ihtiyaç duyulmadan üreme gerçekleştirilmekte, sekse fazla ihtiyaç hissetmeyen çiftlerde birliktelik zayıflamaktadır.

Vuslatta sorun olmayınca şarkılarda, literatürde aşk acısı yaşanmaz hale geliyor. Sanatta duygusallık gittikçe kayboluyor. İlmin edebiyata, edebiyatın ilimde elbette izdüşümleri vardır. Bunu kaleme alanlar nadirleşmektedir. Çünkü ilim adamlarının sanata affiniteleri kaybolmuş gibi. Edebiyatçılar, sanatkarların ise ilimden yana hiçbir nosyonları yoktur. İlişki kopmuş gibi. Benim meslektaşlarımdan ancak bir ikisi her iki yönde emek sarfetmiştir. Bir şair arkadaşım cerrahdı ve her iki yönde penceresi açıktı. Diğer bir dostumda Alaatin Yavaşca jinekologtu ama Prof. Unvanını ve cumhurbaşkanından büyük devlet ödülünü müzisyenliği sayesinde almıştı.

Geçen hafta Antalyaya şairlerimizden Behram Ataol geldi bir müzisyen arkadaşı ile bir dinleti gerçekleştirdi. Yanımda oturan etıbba odası başkanı 3 bine yakın duyuru meslektaşlara gönderdiğini söyledi. Fakat oraya gelenler sadece 20-25 yaşlarındaki gençlerdi. Salon hınçahınç dolu idi. Meslektaşların sanata alaka duymamaları beni üzerken, gençlerin ileri derecede alaka göstermeleride o derecede sevindirici idi. Ayni manzarayı Fazıl Sayın konserinde gördüm.

Ben ise ilim alanında çalıştığım kadar sanat aleminede o kadar affinite göstermişimdir. Dünyadaki meşhur müzeleri çoğunu ziyaret ettiğim gibi dünyaca meşhur virtüözlerin konserlerinide kaçırmamışımdır. Benimde ilim alanında başarılarım olduğugibi şiir, beste ve hikayelerim vardır. Benim heriki penceremde hep açık olmuştur. Bu sevgimi bilen dostlarım bazan randevu dahi  almadan bir sanatkar gelince Kölne, günün her saatında alıp bana getirmişlerdir. İşte Ataoluda, Yavaşcayıda bu suretle tanıdım. Bedri Rahmiylede öyle buluştum. Ataol şair, Yavaşca bestekar, Bedri Rahmi ise hem şair, hemde ressamdı. Meslek yaşamımdada, ilmi kongrelerde, ilim adamları ile buluşmam, yahutta kurduğum tıbbi dernekler vasıtası ile tertip ettiğim kongreler, benim ilim alanında en yoğun meşgalem oldu.

Birikimlerim ve müşahedelerim benim bu düşünceye varmamı sağladı. Aşklar şarkılarda, edebiyatta kaldı. Vuslatta sorun olmaması, teknolojinin getirdiği imkanlar bu dönüşmeyi sağladı diye düşünüyorum. Boşanmaların, eş katliamlarının temelinde aşkın yoksunluğu yatıyor. Beni haksız bulanlar olabilir. Onların evvelemirde iki penceredende bakmaları icap eder. Sosyalpsikoljiden malumat sahibi olmaları icap eder. Yoksa bu dönüşümün temelinde yatan gerçekleri içselleyemezler.

 Kim hatırlıyor Avni Anıl’ın Hüzzam makamında ki şarkısını?

 ‘’Şu yalan dünyayı AŞKSIZ geçirme.’’



Antalya. 13.12.13    

12 Aralık 2013 Perşembe

HALKIM...





Fezali / Haci Cirik

Yıllar yılı yalan sözlere kandık
Kendi düzenimizi,  kuralım halkım.
Yokluğun içinde, kavrulduk yandık
Yakanlardan hesap soralım halkım.

Ezilmiş toplumun başka yolu yok
Düzenin içinde eli, kolu yok.
Bu sistem,  boş sistem, bize dolu yok
Haksızlığa karşı,  duralım halkım.

Lokmamız yok iken, çok ekmek verdik
Makine dişinden hayatı derdik
Alın terimizi ortaya serdik
Sefalet zincirini, kıralım Halkım

Fezali, nasırlı el kenetlensin bir
Alnımızda kalmaz,  hiç zerrece kir
Kalk,  ey ezilen kalk,  bir  safa gir
Düşleri hayıra, yoralım halkım.

9 Aralık 2013 Pazartesi

HIRANT DİNK DAVASI....




HIRANT DİNK DAVASINDA ERHAN TUNCEL OYUNUN BİR PARÇASIDIR
Hüseyin Habip Taşkın


Hırant Dink öldürüleli yıllar geçti. Katilleri devletin içinde olduğu halde olayın bir türlü sis perdesi aralanamadı. Hrant Dink cinayetinde Yargıtay'ın bozma kararının ardından yeniden yargılanan Erhan Tuncel, yakalanmasının ardından görülen ilk duruşmada tüm suçu polis müdürleri Ramazan Akyürek, Sabri Uzun ve Ali Fuat Yılmazer'e yükledi. 
Erhan Tuncel emniyetle çalıştığını yargılandığı mahkemede söyledi. Ramazan Akyürek ismini buradan tanıyoruz. Ramazan Akyürek’te bunu yalanlamadı.
Hırant Dink öldürüldüğünde, katledildiğinde AKP iktidardaydı. Olayın üzerine gidilmediği gibi olayın seyri çarpıtılmaya devam edildiğini görmekteyiz. Eğer dava buraya kadar itile kakıla gelmiş ise bunun nedeni uluslar arası kamuoyu ile ülkemizdeki duyarlı olan insanların Hırant Dink’e sahip çıkmasından dolayıdır.
AKP’de sistem partisidir. Derin devleti AKP’de çökertemez, dokunamaz. Derin devlet TC’nin kuruluşundan günümüze kadar geçen yıllar içinde toplumumuz içinde hep var oldu.
Derin devlet kendisini darbelerle, infazlarla, kayıplarla, tehditlerle ve diğer yaptıklarıyla her ülkede zaman içinde halkına ve halklarına karşı eylemleriyle hep hissettirdi. Bunda görev alanlar ise istihbaratçılar, üst düzey askerler, bakanlar, polisleri, kurum amirleri, basın mensupları ve diğer elemanlardan oluşma bir illegal örgüt yapısına sahiptir.
Her ülkenin derin devleti ırkçı, kafatasçı yapısı ile vücut bulmuştur. Ülkemizde geçmişten günümüze kadar hangi olay olursa olsun aydınlanamadı. Olaylar belirli bir noktadan sonra kapatıldı. 1Mayıs 1977 katliamı, Maraş, Çorum, Malatya katliamı, yakın tarihimizde Sivas- Madımak otelindeki katliam ile diğerleri aydınlanamadı. Çünkü derin devlet, ilerisine izin vermedi, vermiyor. Bu arada Roboski katliamı en yakın tarihtir. AKP döneminde bir arpa boyu yol alınamadı. Öldürülen yazarları, çizerleri, gazetecileri, milletvekilleri sıradan insanları sayarsak, hepsinin üstünü örtmeye ve aydınlanmaması için çaba harcandı, harcanıyor.
Derin devletin yok edilmesi, tarih önünde yargılanması bir halkın ve halkların istemesiyle, mücadelesiyle olur. O da sosyalizmde olur.
Konumuz Hırant Dink! Türkiye derin devleti onu tehlikeli gördü. Derin devlet üst düzeydeki tüm yetkililer ölüm fermanını verirken, tetikçilerine, gözcülerine, basınına kadar hepsini ayarladı. Ama ‘çocuktan bir katil’ yaratarak olayı kapatırız hesabı Türkiye’de yaşayan halkların Hırant Dink’in cenazesine sahip çıkarak, derin devletin yapmış olduğu hesapları alt üst etti.
Erhan Tuncel kendisini kapana sıkılmış olduğunu hissederek sadece emniyet yetkililerini hedef gösterdi. Hedef gösterirken bir yerlere beni kurtarın diye de mesajını verdi. Kurtarmazsanız bildiklerimi basına açıklarım demeye getirdi. Erhan Tuncel’in sakladığı birçok ayrıntı kendisinde gizlidir. 
AKP temiz toplum isteseydi. Derin devlete gerçekten dokunurdu. AKP derin devlete dokunsaydı, derin devlette ona fazlasıyla dokunurdu. Ama her iktidar kendi egemenliğini sağlamlaştırmak için üst düzeyde polis teşkilatına ve askeriyeye ait kurumlara kendisine uygun olan kişileri atıyor. AKP iktidarı da kendi kadrolarını atıyor.
Hırant Dink’in Ermeni asıllı olması, düşüncesi öldürülmesini getirmez. Bizim ülkemizde derin devlet açıktan çalışmaktadır. Erhan Tuncel sadece oyunun bir parçasıdır. Ortada diğer parçaların olmamasıyla, bu davanın burada bittiği anlamına gelmemelidir.
TC bu anlayışıyla bir hukuk devleti değildir. Vatandaşlarına eşit davrandığı bir yapı değildir. Bu kafa yapısıyla gittiği sürece derin devlet birçok insanın canını alacak.
Hırant Dink’i savunmak, katillerini yargılatmak insani bir görevdir. Dilimiz, rengimiz, kültür yapımız farklı bile olsa hepimizin sorunu birdir. Bir arada eşitçe, paylaşarak, kardeşçe yaşamaktır.
-----------


Türk olmak?..




  Dr.İsmet Turanlı 
Yurtdışına çıkıncaya dek Türk olmanın üstünlüğüne olan  inancımı taşıyordum. Çünkü Atatürk, gençliğe hitabesinde “damarlarımızda akan kanda ASİLİYET taşıdığımız bir kuvvettenbahsediyordu. Mesleği hekimlik olanlar o asil kanda acaba değişik eritrositler (Akyuvarlar) mi var diye sorarlar. Ne Alman’ın (Herren Rasse- Üstün Irk), ne aristokrat İngiliz’in,  kanında özel asalet karakteri taşımadığı ikinci dünya savaşından sonra anlaşılmıştı. Batıda hiç bir millet vatandaşı kendinde böyle bir KİBİRDEN dem vurmaz. IRKÇILIK insanlık suçudur. 
Mümin müslümanlar islamiyette bütün kavimlerin, milletlerin eşit olduğu kanaatı vardır. KURAN’ın arapça olması, yahutta Kabe’yi ziyaret (HAÇ) ‘ın farz olması bu eşitliği bozmaz(?) mış. 
Türk, Türkiye topraklarında yaşıyan milletin adıdır, diyor Türkler. Türk bir ırkın değil milletin adıdır. Peki Uygurların Türkiyede yaşamadığı halde Türk olduğunun iddia edilmesi IRK ifade taşımaz mı?. Yurt dışında yaşayan TÜRKMEN’lerin Türklüğü IRKİ bir ifade değil mi? Özbekler, Kırkızlar, Kazaklar v.s. Türk müdür?.
 Kuzey Kıbrıs’ta yaşayanların kurdukları Cumhuriyetin KKTC’nin (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) IRKİ bir ifade taşımaz mı? Güney Kürdistan fedratif yönetimine neden hala dışişleri bakanı Kuzey Irak idaresi diyor. Kürdistan kelimesini kullanmaktan neden imtina ediyor. Irakta anayasal olarak kabullenilmiş, resmi ifadesi olan Güney Kürdistan demekten çekiniyor. Batı Kürdistan ifadesi yerine kuzey Suriye diyor. Yalan söylemek devlet adamlığına yakışıyor mu? Başbakan bile Kürdistan kelimesini kullandığı halde. Yazılı ve görsel basında Kürdistan kelimesini kullanmaktan neden korkuluyor?. Türkler, Kürtlerden neden korkuyorlar?. Maazallah Güney doğuya kuzey Kürdistan diyemiyorlar. Buna en güzel cevabı ben Shakeasper’in Romeo-Julliet eserinden veriyorum. ‘’Romeo! Gülün ismini değiştirselerde kokusundan bir şey kaybeder mi?’’ Acaba Kürdistan yerine Kuzey Irak yahut Güney doğu demekle Kürtler yok mu oluyorlar?
 Bir Kürt politikacısına, TV söyleşisinde Kürdistanın neresi olduğunu sordular. Aldıkları cevap çok  makuldu. ‘’ Kürtler nerede yoğun olarak yaşıyorlarsa orası Kürdistandır’’. Nasıl ki, Kuzey Kıbrısta yoğun olarak yaşayan Türkler se, kuzey Irak’ta yahut Güney doğuda yaşayanlar da Kürtlerdir ve oraları Kürdistan’dır.
1970 de Köln’de, Türkçe anadilde eğitim yapan Anaokulu açtığım sıralarda beni Türk vatandaşlığından çıkarmıştı, Türk hükumeti. 1965 de Ankarada doçentlik imtihanında başarılı olunca MİT’ten bazı askerler fakülteye gelerek hocamdan, ‘’Kürt kökenli olmam  hasebiyle doçentliğimin iptalini’’ istemişti. Hocamın askerlerin bu isteğine uymak zorunda kaldığını,  hadisenin şahidi olan Prof.arkadaşımın teyit edici mektubu bende mahfuz .
Bana Almanya vatandaşlığı 1965 de verildi. Fakat bana şimdiye kadar kimse Almansın demiyor. Beni herkes Türk doktoru olarak biliyor Almanya’da. Eşimin birkaç sene evvel Türkiye vatandaşlığına geçmesine rağmen,  ona kimse ona Türksün demiyor. Çarşıda, pazarda ona herkes Alman teyze diyorlar. Oda kendisini hala Alman olarak tanımlıyor. Almanyada yüzbinlerce Türk kökenli Alman vatandaşı var. Çoğu doğru dürüst Türkçe bilmiyor. Bilmiyorum hangi karakterlerine göre hala Türk olarak ad-adiliyorlar.
Uygurlara da Türk ırkından oldukları için mi, yoksa Türk milletinden oldukları içinmmi Türk oldukları söyleniyor. Türk ırkına mensup oldukları içinse Irkcılık yapılmıyor mu?
Türkiyede yaşayan Kürtlere siz Türksünüz demekle onlar Türk olmuyorlar. Biz Türk değil, Kürdüz diyorlar. Kürtlerle,  Türkçülerin başı belada velhasıl. Türk olmak nasıl bir şeyse Türkiye’de yaşayan Ermeniler’de, Yahudiler’de, Rumlar’da,  Türk olduklarını kabullenmiyorlar.
Bu Türk olmak ne menem şey ki söylenince MUTLULUK vecibeside acaba.(Ne mutlu Türküm diyene!)
 Antalya, 09.12.1

Nelson Rolihlahla Mandela...




Kutbettin Özer

Nelson Rolihlahla Mandela:  
Güney Afrika Cumhuriyeti'nin seçimle iktidara gelen ilk devlet başkanıdır. 09.12.2013

Nelson Rolihlahla Mandela, sadece Afrika kıtası için ‘’Özgürlük savaşçısı’’ olmadı tüm dünya ülkelerinde örnek bir lider konumuna geldi. Mücadeleci yoldaşlarına saygılı ve onları onurla dinler, görüşlerini alır, ve her birine değer veren biriydi.
Nelson Rolihlahla Mandela, 1918 doğumlu Transkei’de Umtata yakınlarındaki Mvezo köyünde, Xhosa dilini konuşan Thembu kabilesinde 18 Temmuz 1918’de dünyaya geldi. 9 yaşındayken babası öldü ve 16 yaşında, Clarkebury Boarding Institute’a giren Nelson Mandela, Batı kültürü alanında, normalde 3 yıllık olan programı, 2 yılda bitirdi. 1937 yılında, 19 yaşındayken Healdtown’a yerleşerek Fort Beaufort College’ta eğitimine devam etti. Bu okulda spor ve boksla ilgilenen genç Mandela daha sonra uzun yıllar meslektaşı ve dostu olacak Oliver Tambu ile tanışacağı ve işletme yönetimi (BA - Business Administration) eğitimine başlayacağı Fort Hare Üniversitesi’ne girdi. Üniversitede iken aktif politikada yer aldı ve Polislerle çatışma olaylarından dolayı okuldan uzaklaştırıldı.

Geçimi için Transvaal'a giden Nelson Mandela, burada bir süre madenlerde polis memurluğu görevinde bulundu. Bu sırada yarıda bıraktığı üniversite tahsiline mektupla öğretimine devam etti. 1942'de Witwaterstrand Üniversitesi’nin hukuk bölümünü bitirerek avukatlık yapmaya başladı. Ülkenin ilk siyah avukatı olduğundan dolayı Avukatlık unvanını aldı. Devrimci aktivitesinde çeşitli demokratik kuruluşların temsilciliğinde bulundu. Halkını ırkçılığa karşı ayaklandırdı ve sonra dış ülkelere 1962’de çıktı. Maddi ve manevi destek için İngiltere ve Afrika ülkelerini dolaştı, genel konumu inceledi. Ülkeye dönüşünde arkadaşlarıyla birlikte, izinsiz yurtdışına çıkmak, halkı kışkırtmak, sabotajlar ve suikastlar düzenlemek iddialarıyla yargılandı. Asıl mesele; Nelson Rolihlahla Mandela, beyaz yönetimi tarafından çıkarılan kanunları tanımadı ve halkını temsil etmediğine karşı geldi ve 14 Haziran 1964’de müebbet cezasına çarptırıldı.

“Dünyanın en ünlü mahkûmu” olarak anılan ve Güney Afrika, Robben Island’da 27 yıl hapiste kaldıktan sonra 1980'li yıllarda, ırkçılığa karşı mücadelenin bütün dünyada yoğunlaşması üzerine adı duyulan Nelson Mandela, 2 Şubat 1990'da Güney Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı Frederik W. De Klerk’in, Afrika Ulusal Kongresi'ne konan 30 yıllık siyaset yasağını kaldırması ve af ilan etmesiyle 11 Şubat 1990'da Cape Town 'daki cezaevinden çıkarak, 27 yıl sonra özgürlüğüne kavuştu. Serbest bırakıldığı zaman 71 yaşında-ydı. Nelson Rolihlahla Mandela, “Mücadele benim hayatımdır dedi ve hayatımın sonuna kadar siyahların bağımsızlığı için mücadele edeceğim.” diyen Nelson Mandela, hapisten çıkınca demokratik bir Güney Afrika kurulması için çalıştı. Mandela, 40 yıl içinde 100’den fazla ödül aldı. Güney Afrikalılar Mandela’yı “Özgürlük Savaşçısı” kahramanı olarak ilan etti.

Nelson Rolihlahla Mandela, sadece Afrika kıtası için ‘’Özgürlük savaşçısı’’ olmadı tüm dünya ülkeleri için örnek bir lider konumuna geldi. Mücadeleci yoldaşlarına saygılı ve onları dinlerdi, görüşlerini alır ve her birine değer veren biriydi.

Mele Mustafa Barzani de Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesinde de Mandela gibi yol arkadaşlarını ve yandaşlarını hatta Kürt olmayan halkların kardeş birliğinden yanaydı.
Kürdistan Ulusal Demokratik Mücadelesinde kin ve nefret yapmadı, her kesin fikrine, görüşüne saygılıydı ve onları dinlerdi, Kürt halkıma dokunmayan her kese saygılı ve saygılı olmayana da kendini savunmaya ve müdafaada bulunmayı tercih ederdi. Bendeniz bunları nereden biliyorsun soracak olursanız, Hewler ve Selahaddin kentlerini ziyaret ettiğimde nerede yaşlı insanlar varsa onlara yaklaşır ve onları konuştururdum. Yaşlı ‘’Peşmerge’’ ile muhabbete başlarken; gözümle, kulağımla dinlediğim gerçek haberlerdir. Hatta M. Mustafa Barzani ismini diline aldıkları zaman üzerinde de ‘’AH-AX’’ son nefesini çekerlerdi. Barzani bizim için büyük bir babaydı, o hepimizin babasıydı derlerken gözleri yaşlarla dolduğunu gördüm ve ben de onlarla gözyaşımı birlikte damlatırdım.
Mahatma Gandhi, Hindistan’da büyük devrim yaptı ve sömürgecilere karşı amansız korkunç mücadelede verdi ve O ülkenin abidesi, misyonu oldu ve dünya o liderin silahsız kazandığı mücadeleyi tarihlerinde sayfa sayfa yazdı.
Myanmarlı Aung San Suu Kyi, Birma ’da Askeri rejime karşı müthiş protesto eylemlerini hazırladı ve bütün dünya ülkelerinde ses duyurdu. Aung San Suu Kyi mücadelesinin akabinde 1989 tarihinde Barış Ödülünü bir Sembol olarak hak kazanıyor. Birma halkı olduğu gibi Aung San Suu Kyi ’nin cesaretinden ötürü güç alarak askeri rejime karşı mücadelesini yürüttü. Birma ’daki mücadeleyi Alan Clements tarafından aktüel olarak Askeri darbenin Kronolojisini İnternet gazete sayfalarını doldurmuştur. Güçlü olan örgüt, hiçbir zaman güçsüze karşı gelmedi, diyalog yoluyla acımasız ideolojik mücadeleyi birlikte verdiler.
1980 Askeri darbeden evvel Kuzey Kürdistan’da Rızgari, Ala Rızgari, KUK, KAWA, DDKD, DDKO, Özgürlük Yolu ve sonra Kürdistan İşçi Partisi (PKK) örgütlenmeleri su yüzüne çıktı. Bu süreçte Kürt ve Türk örgütleri arasında müthiş olumsuzluluklar yaşanıyordu. Ben de Rızgari sürecinden ayrılan Ala Rızgari sempatizanıydım. Yanılmıyorsam Özgürlük Yolu dışında bütün Kürt örgütleri silahlıydılar. Çarpışan Silahlı Kürt örgütleri; KAWA, KUK ve PKK’lılardı. KUK askeri yönde güçlü bir örgüttü. PKK’nın başını çeken lider APO (Abdullah Öcalan) kısa bir süreden sonra Kürdistan ve Türkiye’nin her yerinde tanınmaya başladı. PKK’nın bir andı vardı; Biz PKK’lı olarak Kürt örgütlerini bitirmeden Kürt devrimcisi olarak yola çıkamayız gibi vaatleri oldu. PKK ve KUK birbirlerini ‘’boşuna’’acımasızca kırdılar. Süreç o kadar vahimleşti ki, PKK bütün Kürt örgütlerini yok etmek istedi ve nitekim yok-etmeyi başardı. PKK, Avrupa’da çok zayıftı, PKK’yi güçlendiren de Şıvan Perwer oldu, sonradan Şıvan Perwer’e düşman kesildi. Nedeni ???
1980 Eylül Askeri darbeden sonra Güney Kürdistan’a yerleşen ve barınan PKK örgütü KUK’un en önemli, Merkezi kadrolarını öldürdü. PKK’nın bu aktiviteleri Kürdistan’da başlattıkları gibi Avrupa’da kadrolarına ve başka Kürt örgütlerine saldırıp önemli kadrolarını öldürdü. Kendisine ait olmayan Kürt Kültür gecelerine bile sabote ettiler, saldırdılar.

Almanya’da bütün düzenlediğim Kürt konferanslarına ve Kültür gecelerine sabote ettiklerine ve saldırdıklarına kendim yaşadım. Bana bile yazı yazmayacağıma ve Kürtlerle ilgili çalışmalar yapmayacağıma dair çok defa saldırdılar. ne saldırıp elimizden almak istediler. Dernek üyelerimizin evleri basıldı, korkutmaya çalıştılar, bilhassa önümü kestiler haraç istediler. Dernek arkadaşlarıma iftira atarak 100 bin Mark yediğimize dair, iftirasını bütün Kürtler arasında yaydılar. PKK bu bölgede bizim dışımızda hiçbir Kürt dernekleri ve Örgütleri olmayacaktır, dedi. Bu saldırıların susması için Almanca, Kürtçe ve Türkçe bildiri yazıp bastım ve dağıttım. Türk devleti beni susturamazken Kemalist PKK’ciler beni susturmak istedi.
PKK, İltica yurtlarına, Kürt Döner İmbislerinde çalışanlara bile saldırdı ve canları çıkasıya kadar dövdüler. Zorlan haraç aldılar. Buna rağmen PKK’lıları Polislik yapmadım. Sabrettim ve hala sabrediyorum. Pforzheim bana yakın bir ilde, İnsan Hakları Derneği bir Konferans yapıldı. KA. İl Derneği adına ve Ala Rızgari adına konuşmacı ve aynı zamanda Almanca, Kürtçe ve Türkçe tercüman olarak davet edilmiştim. Bu arada KOMKAR Alman Dernekler Çatı örgütü sözcüsü konuşma sırası gelince vurup dağıttılar. PKK’nın sözcü elemanı yanımda Şam’a Telefon ederek KOMKAR’ı dağıttık bilgisini verildiğine dair şahit oldum.

Bonn’da Kürdistan’ın dört parçası ulusal Konferansı yapıldı. PKK de davetli idi. İlk konuşmayı PKK Avrupa örgütü yaptı, konuşma bittikten sonra Dışarıdan PKK elemanları kapıyı kırıp içeri girer girmez elindeki şişelerle kendisinden olmayanı her kesin kafasına şişeyi geçirdiler. Bunlar dağıldıktan sonra 80 kiçilik büyük bir gurup telefonla Kürdistan Ulusal Konferansı dağıttık bilgisini PKK’nın üst düzeyine haber salladılar.

Almanya’da Apartman katlarında intihar süsü vererek kadrolarını öldürdüler, bir kısmını orman içinde bağlıyarak ölüme teslim ettiler, bir kısmını köşelerde dövdüler. Bir kısmını da apartmanların katlarından pencereden pijama ile atarak intihar etti süsü vererek ve intihardan sonra ölünün üzerine politik yaptılar. PKK’nın üst kadroları da kendisini eleştirenleri hakkında ölüm listesini çıkardılar. Bu ferman herkes tarafından biliniyor. Ayrıca PKK içinde 1013 kişilik kadro yok edilmiş, öldürülmüş.
Bu emri veren APO’dur ve öldürten yine Apo’dur. Ben bir yazarçizer olarak neden bu gerçekleri yazmayayım. Neden bağımsız bir yazar olarak korkak, ürkek köşelerde saklanayım, neden gerçeklerin üzerine perde çekeyim. Şayet ben de bu işlenen suçları yazmazsan suç ortağı sayılırım, vicdanım elvermiyor. Bu sebeplerden dolayı, ‘’Ben’’ hiç bir zaman Abdullah Öcalan’ı Nelson Rolihlahla Mandela ile aynı dengede tutamam. Mandele 27 yıl boyunca hücreden tek kelime sempatizanlarına akılcı tavırda bulunmadı, taleplerde, atamalarda ve kendi örgütün işlerine karışmadı. Her şeyi elemanların tercihine bırakarak ‘’İrade’’ hücrede değil, dışarıdaki insanlarımın ön planda gelen kararname tercihleri ve özgürlük iradesidir, dedi.
Eh, şimdi PKK kollarını yukarıya sıvayarak Kürdistan Ulusal Konferansı’n arkasından sonra ‘’Ulusal Kongre’’ yapmaya dayatıyor. En başta Kürdistan’ı istemeyen, Kürdistan Bayrağını tanımayan, Federal, Otonomi ve Kürtlerin kendi kendini idare etme sistemini istemeyen ve Kuzey Kürdistan Anayasasını hazırlamayan ve binlerce infazlarda buluna PKK’nın ne yanı ile Kürdistan Ulusal Kongre"de bir olayım. PKK örgüt olarak ilk evvela kendi PKK kadrolarına karşı yapmış oldukları infazlardan özür dilesin, Kürt örgütlere olan düşmanlığından özür dilesin, sonra PKK ile birlikte uzlaşır duruma gelir ve geliriz.

BDP ve HDP seçim arifesine çalışmalarına girerken kendi dışında hangi bir Kürt örgütü ile uzlaşırlaşmıştır, uzlaşırlaşmamıştır? Türklerle uzlaşır konumunu sürdürürken neden kendi Kürtlerinden kaçıp kanatlanıyor, yoksa Türkleşme, Türkleştirilmek ve yeniden asimile etme son amacı mıdır? Tek kelime ile bizim sevgili PKK'miz Kemalist ideolojiye özen göstererek Çoğulcu Örgütlülüğü değil, Tekçiliği ve Tek İktidarı'' çok sevenlerdendir.

İşte, Nelson Rolihlahla Mandela ılımlı devrimci tavrıyla bunların hiç birini yapmadı ve Mandela ile ‘’Diktatör Abdullah Öcalan’’ı bir dengede, bir terazide tutamam, kusuruma bakmayınız.

Sevgi ve Saygılarımla
Kutbettin özer
Uluslararası Gazeteci ve Yazar
KutbettinO@t-online.de