Haluk Yurtsever
İdeoloji sözcüğü Yunanca idea-logos kökünden geliyor.
“Görme bilgisi” ya da “görme bilimi” demek. İdeoloji’nin de her kavram gibi,
tarih içinde farklı tanımlar ve anlamlar kazanan bir yolculuk geçirdiğini
biliyoruz. Burada, ideolojiyi kök anlamına uygun biçimde, büyük insan
topluluklarının dünyayı ortak bir bakış açısıyla görmesini/görmemesini, etken
ya da edilgen davranmasını sağlayan düşünceler toplamı olarak alıyorum.
İdeolojik mücadelenin en önemli aracı dil;
dilin en etkili silahı kavramlardır.
“Totaliter” ve “totalitarizm”, “demokrasi”yle
birlikte Soğuk Savaş döneminin, kapitalist batı tarafından en çok ve en etkili
biçimde kullanılan, en ideoloji yüklü kavramlarından oldular. Faşist Almanya ve
İtalya ile birlikte Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki sosyalizm
denemelerini “totaliter rejimler” başlığı altında özdeşleştirmenin sistemin
amaçlarına mükemmel biçimde hizmet ettiğinde hiçbir kuşku yoktur.
Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte,
totaliter kavramı biraz sonra öğelerini vereceğim dar tanımının ötesine geçen,
post-modernist bir genişlemeye uğradı. Totaliterlik, artık Marksizm başta olmak
üzere toplumsal ilişkilere bütünlüklü bir yöntemle bakan, çözümleyen, tüm
“büyük anlatıların” bir tür öcü sayıldığı bir kod-kavram oldu. Toplumsal yaşamın
her alanındaki her türlü taraflılık, örgütlülük, belli amaçlar için mücadele
çağrısı yapan her eylem, totaliter sayıldı. Sistemin ideolojik aygıtları ve
post-modernist ideologlar daha da ileri giderek, bir kez bir amaç belirlendi mi
insanların artık onun boyunduruğu altına girerek totaliter ya da totaliterliğin
esiri olacağını buyurdular. Çürümüşlüğün, sömürünün, devletin her yerde olduğu
bir dünyada gidişatı değiştirmek için atılacak her toplu adım, “totalitarizm”
hayaletinin hortlaması olarak gösterilip ahlâki olarak kabul edilemez ilan
edilebildi. Böylece, “totaliterlik” kavramı iki farklı ortamda da sistemden
yana yontan, bilinç çarpıtan bir nalıncı keseri gibi kullanılmış oldu.
Totaliter kavramının yakın tarih içinde
geçirdiği bu anlam ve işlev başkalaşmasının günümüz dünyasının en gerçek
totaliterliğini gizlemeye hizmet ettiğini düşünüyorum.
“HER ŞEY DEVLETİNİ ÇİNDE”
Total, Latince totus kökünden türeyen, oradan
batı dillerine ve Türkçe’ye geçmiş bir sözcük. “Totaliter” dilimizde bütün,
tam, toptan, toplam ve mutlak anlamlarında kullanılıyor.
Totaliter kavramı, siyasal yazına Birinci Dünya
Savaşı’ndan sonra girdi. İsim babasının, “her şey devletin içinde, hiçbir şey
devletin dışında ve karşısında değil” diyen faşist Mussolini olduğu bilinir.
Totaliter devlet, “otoriter”, hatta “despotik” devletten farklıdır. Çünkü
totaliter devlet, yalnızca bir yönetme durumuna baş eğdiren değil, bunun
ötesine geçip toplumsal ve hatta bireysel yaşamın “bütün” alanlarına karışan ve
o alanları düzenleyen devlettir. Totaliter devlet, bütünsel, tam ve mutlak bir
hükmetme durumudur. Bu tanımı esas aldığınızda, devlet iktidarının kaynağının
seçim sandığı ya da doğrudan zora dayanan diktatörlük olması sonucu
değiştirmemektedir. Bu tanıma göre, en azından teorik olarak, iki durumda da
totaliter bir devlet örgütlenmesi mümkündür.
Buraya kadar okuduklarınızı şu soruyu sormak
için yazdım: Acaba, totaliterlik kavramına, tanımlamaya çalıştığım, bilinen bu
siyasal anlamının ötesinde, toplumsal yaşamın maddi üretiminden, egemen üretim
biçiminden kaynaklanan toptanlaştırma, tektipleştirme eğilimini anlamak ve
açıklamak için de başvurabilir miyiz? Totaliterlik, kapitalist üretim biçimini
çözümlemekte zihin ve ufuk açıcı bir başvuru kavramı olabilir mi?
KAPİTALİZM TOTALİZE EDER
Bu soruyu, “Kapitalist üretim biçiminden,
çağdaş yaşamın meta ilişkilerinden daha totalize edici bir şey yoktur!” diyen
David Harvey’e katılarak “olabilir” diye yanıtlıyorum. (David Harvey,
Sermayenin Sınırları, Çeviren: Utku Balaban, Tan Kitabevi Yayınları, Ankara,
Mayıs 2012, s.45-46)
Bugünün dünyasını ve Türkiye’sini, gerici
karanlığın gücünü ve temelini kavramak ve ona karşı etkili mücadele yolları
bulabilmek isteyenlere her şeye bir de bu açıdan bakmalarını öneriyorum.
Buradan bakıldığında, tarım toplumunun, derebeylik
sınırları içindeki çok sayıda pazarın, çoklu/çok parçalı iktidarlar
yelpazesinin anlatımı olan feodal üretim ve toplum biçiminin doğası gereği
totaliter olmadığı, toplumsal maddi üretimi ve yaşamı artık değer ve meta
mübadelesi temelinde örgütleyerek, tek dünya pazarını kuran kapitalizmin ise
başından itibaren totaliter bir eğilim taşıdığı görülecektir.
Kapitalizm, totaliterdir; çünkü dünya insanları
yaşamlarını devam ettirmek için, kâr sağlamak amacıyla üretilen mal ve
hizmetler temelinde kurulan toplumsal ilişkilerin bir yerinde olmaya mecburdur.
Kapitalizmin egemen olduğu bir toplumda, hiç kimse aynı anda sermayenin kâr
gereksinimine hizmet etmeden üretim yapamaz. Bu eşitsiz dünyanın orasında
burasında sürmekte olan kapitalizm öncesi ilişkiler bile bu kuralın dışında
kalamazlar. Ev/aile içi mal ve hizmet üretimi başta olmak üzere, üreticinin
doğrudan kendi gereksinimleri için yaptığı küçük üretim, trampa, ayni ödeme,
marabalık ilişkileri vb. son çözümlemede sermaye üretiminin ilke ve kurallarına
bağımlıdırlar.
Kaldı ki, kapitalist meta üretim ve mübadele
sistemi, üretimden başlayarak tüm toplumsal ilişkilerin ve en önemli üretici
güç olan insanın tektipleştirilmesi (standartlaştırılması) yolundan
ilerlemiştir. Dil, yayın, kitlesel eğitim ve günümüzün dev “medya” ağı, tarihte
ilk kez kapitalizm tarafından kültürü, düşünceyi ve insanı tektipleştirmenin
araçları olarak bu çapta seferber edilebilmiştir. Din, mezhep, ırk, etnisite
temelinde ayrışan insan toplulukları birbirlerine düşmanlaştırılırken, Tanrısı
“kâr, daha fazla kâr” olan kapitalizm “diniyle” barıştırılmışlardır.
BURJUVA DEMOKRASİSİ ÖLDÜ
1789 Fransız Devrimi’nde kapitalizmin yolunu
açan bir iktidar blokunun temsilcisi, kapalı din ve cemaat birliklerini aşan
bir toplumun, bireyin üreyeceği sekülerliğin taşıyıcısı olan burjuvazi ve onun
çoklu sınıf temsiline dayanan “demokrasi”si ölmüştür. Bugünün kapitalist
sınıfı, sözcüğün tüm anlamlarında sermayenin mutlak ve total egemenliğinin
failidir.
Bugünün dünyasında, binlerce yıllık ileri-geri
kavgasının, büyük sınıf mücadelelerinin kazanımı olan temel insan hak ve
özgürlüklerinin hiçbiri, hiç kimse için güvence altında değildir. Özellikle, 11
Eylül 2001’den bu yana, kişi ve konut dokunulmazlığı, kişisel yaşamın
gizliliği, anlatım özgürlüğü, örgütlenme hakkı vb. temel haklar “terör”
tehlikesi gerekçesiyle dünyanın her yerinde fiilen ortadan kaldırılmaktadır.
1970’den özellikle de 1990’dan bu yana,
kapitalizmin anayurtlarında tek bir ekonomik-toplumsal program yürürlüktedir.
Kapitalizmin, Sovyetler Birliği kişiliğinde üzerinde bir başka dünyanın
basıncını hissettiği, aynı zamanda “altın yılları”nı yaşadığı dönemin ürünü
olan refah devleti ve onun taşıyıcısı olan sosyal demokrasi sistem içi bir
alternatif olma özelliğini yitirmiştir.
KRİZİN GETİRDİĞİ SINIR
Ve nihayet, 2008’de bir mali kriz olarak ABD’de
başlayıp, tüm dünyayı avucuna alan büyük buhran, sistemin düzen içi manevra
olanaklarını ciddi biçimde sınırlandırmıştır. Bu kriz, kapitalizmin yapısal
çelişkilerinin daha önceki kriz dönemleriyle karşılaştırılamayacak ölçüde
derinleştirmiş, öteleme olanaklarını ise aynı ölçüde daraltmıştır. Süreç,
ekolojik bir yıkım tehlikesiyle ve yeni türden, son derece kritik bir hegemonya
kriziyle iç içe gelişiyor.
Kapitalizmin bu derin travmadan çıkmak için
benimsediği strateji tektir ve alternatifsizdir: Mali oligarşinin yol açtığı
zararı “toplumsallaştırmak”, sermaye birikiminin “ilkel” yöntemlerine dönerek,
alt sınıfların elindekine avucundakine el koymak, sermayeye yeniden değer
kazandırmak için en başta savaş olmak üzere “yaratıcı yıkım” yöntemlerine
başvurmak!
Kapitalist sınıf için yaratıcı olanın, dünya
nüfusunun çok büyük çoğunluğu için yıkım olacağı ise kesindir.
Kapitalist totaliterliğin, gelinen noktada
güzellikle, ikna ve rıza yöntemleriyle uygulanması olanaklı değil. Dolayısıyla
siyasal açıdan da otoriter bir dönem, tüm dünya açısından kaçınılmaz görünüyor.
“Kriz dönemlerinde tehlikelerle birlikte
devrimci olanaklar da artar” doğru ve özlü sözünün yaşamda karşılık bulması ise
krizdeki totaliter kapitalizmin büyük insanlığa dayattığı sonuçlara değil,
bizzat kapitalizmin kendisine karşı toplu mücadele etmekten geçiyor.