9 Temmuz 2014 Çarşamba

KÖLE İSYANLARINDAN İŞÇİ SINIFI BAŞKALDIRILARINA (2)





FİKRET BAŞKAYA

Kapsamı, yoğunluğu ve etkileri farklı olmakla birlikte, XVI. yüzyıl ve sonrasında Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de, İtalya ve Macaristan’da çok sayıda köylü ayaklanması oldu. Bu isyanlardan en kapsamlılarından biri de Almanya’da Thomas Münzer’in önderlik ettiği ünlü “Köylüler Savaşı”dır. Köylüler Savaşı’nın diğer köylü isyanlarından farkı, onun ortaklaşmacı bir perspektife sahip olmasıdır. Hareketin sloganlarından biri omnia sunt communia (her şey ortaktır) idi. Ve çağına göre son derecede ileri bir perspektife sahipti. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Thomas Münzer, çok erken yaşta babasını kaybediyor. Slav kökenli bir zanaatkâr olan babası, bir kont tarafından idam ediliyor. Leibzig’de teoloji eğitimi görüyor ve rahip yardımcılığı görevine atanıyor. Sosyal bir devrimin gerekliliğine inanıyor ve bu yüzden kurulu düzenin efendileriyle (Sivil iktidar, Roma Kilisesi ve Martin Luter’le) arası açılıyor. 1523’ter itibaren Luter’e yönelik itirazının dozu artıyor. Fikirlerini köylüler arasında yaymak için isyanı bir avantaja dönüştürmek istiyor. İsyancı köylülerin taleplerini 12 maddelik bir manifestoda ortaya koyuyor. Ve isyan, Almanya’nın Fransa sınırlarından Avusturya içlerine kadar geniş bir bölgeye yayılıyor... Komutasındaki 7-8 bin kadar savaşçı köylüyle 1525 yılında Mühlhasen ve Thuringe kentlerini ele geçiriyor. Ve fakat Frankenhausen’deki savaşta isyan yenilgiye uğratılıyor. Thomas Münzer yakalanıyor, başı kesilerek idam ediliyor. (İbreti âlem için densin) Başı ve gövdesi ayrı ayrı sergileniyor... Münzer’den yüz yıl kadar önce benzer bir isyan da bizim topraklarımızda Şeyh Bedrettin liderliğinde gerçekleşmişti, onun âkibeti de Münzer’inki gibi olmuştu...
Tarih boyunca halklar isyan etmeye devam ettiler, çoğu kez de yenildiler, liderleri, önderleri, ön saflarda savaşanları her durumda hunharca katledildi ve Garp cephesinde yeni bir şey yok... Aslında özgürlük mücadelesinde yenilmek diye bir şey yoktur. Zira adımını attın mı özgürleşmeye başlarsın ve bu öylece sürüp gider... Her ne kadar isyanlar kısa vadede yenilmiş gibi görünseler de her zaman bir şeyleri değiştirmeyi -az ya da çok- başarmışlardır. Mücadele deneyimleri nesilden nesile aktarılmış, ilham, cesaret ve umut kaynağı olmuştur.

Köle ve köylü isyanlarından, ekonomik ve politik devrimlere: Modern zamanlar.
Avrupa’nın batısında XIII. yüzyılda başlayan ekonomik ve sosyal değişim, 1492 sonrasında “Yeni Dünya”nın “keşfi”yle (fethi demek daha uygun) hızlandı. XVIII. yüzyılın son iki on yılında da yeni bir rotaya girdi. XVIII. yüzyılın sonunda ortaya çıkan iki önemli olay (devrim): İngiliz sanayi devrimi ve Fransız politik devrimi sadece Avrupa’nın değil, bir bütün olarak insanlığın manzarasını baştan aşağı değiştirecekti. Bunlardan birincisi olan sanayi devrimi, o tarihten sonra ekonominin üzerinde yol alacağı teknik temeli oluşturdu; ikincisi de politikanın (yönetimin) nasıl yapılacağını, devlet yönetiminin nasıl bir temel üzerinde yol alacağını belirledi. Elbette insanlık tarihinde müstesna öneme sahip bir yeri olan Büyük Fransız Devrimi’nin gerisinde de “aydınlanma” (Lumières) ve modernite devrimi vardı. Sanayi devrimine kesin bir tarih atfetmek pek uygun olamasa da James Watt’ın buharlı makinanın telif hakkını aldığı 1784 yılı başlangıç tarihi sayılabilir... Ondan beş yıl sonra da (1789) Fransız Devrimi patlak verecekti.
O tarihten sonra kapitalizm, hızlı bir gelişme kaydedecek, eski üretim, tüketim ve yaşam biçimlerini alt-üst edecek, bir tsunami gibi her şeyi kapsayacak, kendi mantığını dayatacak, velhasıl geleneksel yapıları hızla dönüştürecek ve kendi suretinde bir dünya yaratacaktı. Bu, artık her şeyin metalaştığı, paralılaştığı, bir alım-satım ve ticaret konusu olduğu dönemdi. Fakat kapitalizm esas itibariyle mülksüzleştirerek sermaye biriktirmek, her seferinde daha çok biriktirmektir. Zira sermaye biriktirmenin öteki yüzü, mülksüzleştirme, proleterleştirmedir. Başka türlü ifade edersek kapitalizm, kutuplaştırıcı bir temel eğilime ve dinamiğe sahiptir. Yoksulluk üretmeden zenginlik üretemez, kutuplaştırmadan yol alamaz. Dolayısıyla kapitalist gelişmenin ileri her aşaması, geniş toplum kesimlerinin yaşam koşullarının göreli ve mutlak kötüleşmesiyle sonuçlanabilirdi ancak. Kapitalizmde mündemiç bir temel çelişki demeye gelen ‘üretim için üretim’ sapması, bu gün insanlığın yüz yüze geldiği sayısız insanî ve toplumsal kötülüklerin ve ekolojik bozulmanın yegane nedenidir...
Sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan teknik gelişmeler, doğal ve mantıkî olarak insanların daha kolay, daha az zahmetle, daha az zamanda üretip daha iyi yaşamalarına imkân vermesi gerekirken, çelişik olarak her teknik ilerlemeyle birlikte emekçi halk sınıflarının durumu kötüleşmeye devam etti. Üstelik söz konusu süreç, sadece insanî ve sosyal mahiyetteki sorunları azdırmakla da kalmadı, doğanın dengesini ve toplum-doğa metabolizmasını da çatlattı... Velhasıl şimdilerde kapitalizm, gezegende yaşamı tehlikeye atmış bulunuyor.
Sanayi devrimiyle birlikte başlayan süreç, bir taraftan mülksüzleşmeyi derinleştirirken diğer yandan da onunla birlikte işçi sınıfının yaşam koşullarını dayanılmaz hâle getirdi. Sanayi devriminden sonraki ilk on yıllarda günlük çalışma süreleri 14-16 saate kadar çıkıyordu. Kadın ve çocuk emeği sömürüsü de istisna değil, kuraldı. Fabrikalarda çalıştırılan çocukların yaşı 5’e, 4’e kadar iniyordu... Genel bir çerçevede işçiler, ikili saldırıyla karşı karşıyaydılar: 1. İşverenin baskısı; 2. Devletin baskısı. Oysa Fransız Devrimi “eşitlik ve özgürlük ilkeleriyle insan ve yurttaş haklarını tüm insanlar için vazgeçilmez ilân etmişti. Ama daha devrimin ikinci yılında (1791) işçilerin bir araya gelip dernek kurmaları yasaklanmıştı. Fakat tüm baskılara ve yasaklara rağmen çatışmalar yayılıyor, mücadele devam ediyordu... 1831 yılında Lyon’da patlak veren ünlü Canuts isyanı, hunharca ezilmişti. Aynı şekilde Paris’te işçiler, orduya karşı sokaklarda barikatlar kurmuşlardı.
Bu dönemde işçi sınıfının içine sürüklendiği sefalet ortamı ve dayanılmaz yaşam şartlarıyla ilgili olarak, Fransa’da Emile Zola’nın, İngiltere’de Oliver Twiste’in romanları son derecede öğreticidir... Elbette sayıları hızla artan ve yaşam koşulları da hızla kötüleşen işçi sınıfının (proleteryanın) bu saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalması mümkün değildi. Daha önce söylediğimiz, saldırı-karşı saldırı diyalektiği hükmünü icra etmek durumundaydı. Mücadele içinde işçiler, kendi konumlarının bilincine vardılar ve bir işçi sınıfı bilinci de ortaya çıktı. Kapitalizmin saldırısına karşı ortaya çıkan ilk tepki İngiltere’deki Luddites isyanıydı ve bu hareket, 1811’den itibaren yaygınlaşacaktı. Aslında Luddites isyanı, bir tür içgüdüsel tepkiydi: İşçiler yaşamlarını çekilmez hâle getirenin fabrikalar olduğu düşüncesiyle makineleri kırıyor, fabrikaları ateşe veriyor, patronların (efendilerin densin) evlerini talan ediyordu... Rivayete göre hareket adını, Ned Ludd adında bir işçiden alıyor. “Kaptan Ludd”, “General Ludd”, “Kral Ludd” olarak da anılan Ludd’un bir tür efsaneleştiği anlaşılıyor... İleriki dönemde Luddism ve/veya Luddist, terimleri teknolojiye karşı olanlar için de kullanılmıştır. Her seferinde ordu, bu isyanları eziyor ve kontrol altına alıyordu. Makineleri asıl düşman olarak gören (algılayan) bu mücadele tarzı, 1820’li yıllardan itibaren etkisizleşiyor: Köksüzleşen kalifiye olmayan yeni proleterler arasında gruplaşmalar ortaya çıkıyor, bir dizi mezhep oluşuyor ve daha sonra politik eylem girişimleri başlatılıyordu... 1836’da Chartiste hareket, genel oy hakkı ve maaşlı milletvekilliği için mücadele yürütüyor ve bu mücadele 1848’de başarısızlığa uğruyordu... 1834’te Robert Owen ilk işçi sendikasını kuruyor ve artık işçi sınıfı için örgütlü mücadele dönemi başlıyordu. Nihayet 1884’de ‘Sendika ve Grev Hakkı’ kabul ediliyor, o tarihten sonra sendika, grev ve toplu sözleşme pratiği yerleşiyordu...
Tüm Avrupa’yı saran ‘1848 Devrimleri’nden sonra mücadele, yeni bir sürece girdi. Aynı yılda Sosyalist teorinin kurucuları ve mücadelenin liderleri olan Marx ve Engels’in ortak kaleme aldıkları Komünist Manifesto [1848] yayınlandı. Artık sınıfsız-sömürüsüz, sınırların olmadığı bir insanlık toplumunun imkân dâhilinde olduğu düşüncesi zihinlere yerleşmekteydi. 1864 yılında “Komünist Enternasyonali” olarak da bilinen “Uluslararası İşçi Derneği”nin (L’Asociation İnternational des Travailleur) toplanması, işçi hareketi ve sosyalist mücadele bakımından sembolik ve reel bir öneme sahipti. Batı’da (Fransa’da) kapitalizmden çıkma ve sosyalist bir toplum kurma yolundaki ilk kalkışma 1871’de ortaya çıkan “Paris Komünü”ydü. Gerçi Komün, ezildi ve ömrü çok kısa oldu ama sosyalist bir toplumun mümkün ve gerekli olduğuna dair bilincin canlı kalmasını sağladı.
O dönemden sonra sosyalist bir toplumsal düzen için verilen mücadele, biri Marksizm, diğeri de Bakunin ve Jeseph Proudhon’un öncülük ettiği anarşizm olmak üzere iki rotada yol alacaktı. Anarşizm başlarda özellikle Rusya, Fransa, İspanya ve İtalya’da etkili olsa da 1900’lerin başından itibaren politika alanındaki etkisi ve görünürlüğü zayıfladı.
Batı Avrupa’da işçi sınıfının örgütlü mücadelesi önemli kazanımlar elde etti: İş istikrarı sağlandı, iş kazaları önemsenir oldu, 1850-1860’lı yıllardan başlayarak ücretlerde sürekli bir artış sağlandı, sosyal konut planı gündeme getirildi ve genel bir çerçevede işçilerin yaşam standardı görece iyileşti...
İzleyen dönemde büyük sendikalar ve sosyalist/işçi partileri kuruldu. Lakin burjuva parlamentosuna dâhil olmak, zamanla mücadelenin etkinliğini zaafa uğrattı. Kapitalizmi aşma hedefi savsaklandı. Reformist/revizyonist bir rotaya girildi.
Aslında işçi sınıfı mücadelesinin genel bir çerçevede iki rotada ilerlediğini söylemek mümkündür: Fransız sendikacılığı devrimci bir karaktere sahipti. Kapitalizmi aşmayı hedefliyordu. CGT (Confédération Générale du Travail) 1895’te kuruldu. İngiltere’deki sendikacılık pratiği, kapitalizmi aşmak gibi bir perspektife sahip değildi. Sistem içi mücadeleyle durumunu iyileştirme tercihi yapılmıştı. ABD’de zaten oldum olası konsensüs kültürü geçerlidir. Baştan itibaren devletin ve sermeyenin kontrolünde bir mücadele pratiği geçerli oldu. Almanya’daysa, sendikacılık alanında ikili yönetim (cogestion) modeli geçerli oldu. İşçiler işletmenin ve ekonominin yönetimine katılmakla yetindiler. Sistemi dönüştürme, kapitalizmi aşma perspektifine daha baştan yabancılaştılar. Aslında genel bir çerçevede İngiliz, Alman ve Amerikan sendikacılık hareketi konsensüs sendikacılığı olmanın ötesine hiç bir zaman geçemediler… (6)
Elbette XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı’da işçi sınıfının durumunda göreli ve mutlak bir iyileşme oldu ama bu durumu kolonyalist ve emperyalist yayılmadan, dünyanın geri kalanının yağma ve talanından bağımsız düşünmek doğru olmaz. Batı’da, kapitalist/emperyalist ülkelerde işçi sınıfının durumunun iyileşmesi, yeryüzünün lanetlilerinin durumunun kötüleşmesinden bağımsız değildi... Aynı şekilde Emperyalistler arası II. savaş (1939-1945) sonrasında Batı’da yaşam standardının hızlı yükselişinin asıl nedeni de başta enerji (petrol) olmak üzere, Üçüncü Dünya denilen ülkelerin doğal kaynaklarının nerdeyse bedavaya kullanılmasıydı...
Kapitalizmi aşmaya dönük, itirazlar, isyanlar, başkaldırılar, ödenen onca bedele rağmen bu güne kadar başarılı olamadı. Kapitalist sömürü, yağma ve talan, kaldığı yerden devam etti. Ve fakat insana, doğaya, canlı yaşama düşman kapitalist sistem, artık tam bir sürdürülemezlik tablosu ortaya çıkarmış bulunuyor. Doğanın dengesi hızla bozuluyor, sosyal kötülükler çığ gibi büyüyor, yaşam anlamsızlaşıyor, tehlikeye giriyor ve hâlâ insanlara, sabrederlerse işlerin ilerde “düzeleceği”, daha iyi olacağı söyleniyor... Velhasıl ilerleme ve kalkınma adına insanlığın ve uygarlığın geleceği tehlikeye atılmış bulunuyor. O hâlde iki şey: Ya vakitlice kapitalizm belası defedilecek, insana saygılı, doğayla uyumlu yeni bir uygarlık tercihi yapılacak ya da insanlığın bir geleceği olmayacak. Zira insan toplumlarının eylemi, artık jeolojik dönüşümler (anthropocène) yaratacak düzeye ulaşmış bulunuyor.


  1. Karl Marx- Friedriche Engels, Komünist Manifesto, Almancadan çeviren. Nail Satlıgan, Yordam Kitap, ss: 40, 41.
  2. 2. Fikret Başkaya, Yediyüz- Osmanlı Beyliğinden 28 Şubata, Bir devlet geleneğinin anatomisi, Özgür Üniversite Kitaplığı.
  3. Elton, G.R (1964), Reformation Europe 1517-1559, London and Glascow, Collins. 3rd. Edition.
  4. Alaêddin Şenel, Kemirgenlerden Sömürgenlere- İNSANLIK TARİHİ, İmge Kitabevi, Ankara, 2006, s. 739
  5. A. Şenel, age s. 741
  6. Bu konuda bkz: Samir Amin, “Sosyalizme Doğru Halk Hareketlerinin Birliği ve Çeşitliliği”, Çev: Fikret Başkaya, www.ozguruniversite.org
* Hece dergisinin Batı Medeniyeti özel sayısında - Haziran-Temmuz-Agustos- 2014 No: 210/211/212- yayınlanmıştır.  

4 Temmuz 2014 Cuma

SIR DOLU DAĞLAR...





Haci Cirik / Fezali

Taşı toprağında sır dolu dağlar
Acı tatlı günlerim yellerle gönder.
Öfke dolu gönlüm içim kan ağlar
Yüreğim seninle dillerle gönder.

Şu bebeler bizim canımız olan
Gözleri çapaklı babasız kalan
İçimiz yanıyor, duy be hey ulan!
Islandım seninle sellerle gönder.

Aras'dı Frat'tı, Diçle tanığım
Polis asker arar barış sanığım
Halkımın neferi akan kanıyım
Yaşadım seninle güllerle gönder.

Kar altında kaldı canım kardeşim
Zindanda can verdi yiğit yoldaşım
Ölümle karşılar nefer sırdaşım
Varlığım seninle illerle gönder.

Yürüdük kırlarda daha ileri
Barışa engeller kalmasın biri
Ayakta kaldık dik daha da diri
Barışım seninle dallarla gönder.


Fezali'de özgür günleri bekler
Örgütlen boşuna gitmez emekler
Ayağa kalksın şu boynu bükükler
Ateşim seninle sallarla gönder.

SİTEM!




Haci Cirik / Fezali

Hey tanrı karışma işime benim
İnandık da, ne oldu varına senin?
Yetiş dedim sana yandıkca tenim
Durduk da, ne oldu darına senin?

Erenler ocağı bizim yaylalar
Ömürden sessizce geçiyor yıllar
Tepemizde durur ağalar beyler
Seyrettik ne oldu, arına senin?

Fezali der kuzu kurban kesildi
Günahsız fidanlar ipe asıldı
İskence tezgahı canlar kısıldı
Güvendik ne oldu, yerine senin?

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Buraya kadar! / هنا فقط





Majed Abugosh


هنا فقط
ندفع ضربية الحياة
دم !
هنا فقط
على جدران المخيم
رسمنا شمسا
وبحرا
وأندلس
وبرتقال !
هنا فقط
يقول الشهيد
لصديقته الشهيدة
تعالي نغني
حتى نعود !

------

Buraya kadar!

Majed Abugosh

Buraya kadar
Hayatın vergisini ödüyoruz:
Kan!

Buraya kadar

Kampın duvarlarında
Resmimiz güneş
Ve deniz
Ve Endülüs
Ve portakal rengi!

Buraya kadar

Şehid
Şehid arkadaşına söylüyor:
Gel, şarkı söyleyelim
Tekar dönünceye kadar!


(*) Türkçe çeviri: F.Cebiroğlu

1 Temmuz 2014 Salı

Kürdistan'ın doğum sancıları‏...




Dr. İsmet Turanlı


60 sene önce idi. Stajyer doktor olarak dört gün doğum stajı yapmamız icap ediyordu. O dört günde en azından dört doğumda ebeler gibi yardımcı olurken filozofik bir heyecan içinde idim. Bir anda, bir kadın doğum yapınca iki insan oluveriyordu. Bir de dışarda bekleyen baba vardı. Bu üç insan için yepyeni bir yaşam tarzı başlıyordu. Empati kurma kabiliyetiniz varsa o üç insanın haleti ruhiyelerini tahmin edebiliyor musunuz.? Ben o heyecanlı anları yaşayınca doğum uzmanı olmaya karar verdim.

Seneler sonrasındada Tüp bebek yaptığımda yeni bir filozofik heyecanı yaşadım. Bir spermi (tohumu), annenin yumurtalığından çıkardığım yumurtaya enjekte ettikten sonra teşekkül eden Emberyonun ilerde insan olarak karşıma çıktığında heyecanımı tahmin edebilir misiniz.?

Biyolojide müşahede ettiğimiz doğum hadisesinin sosyoloji de de mümkün olabildiğini, Kürdistan'ın asırlardan sonra bağımsız devletini kurarken doğum sancılarında nelere maruz kaldığını analize etmeye çalışacağım:

1- Suriye ve Irakta Suni mezhebinden olanların o bölgede Halifeliklerini ilan edip askeri mücadeleye girişmeleri, Kuzey Irak'taki Kürtlerin federatif başkanlıktan müstakil Kürdistan devletini kurmaya mecbur bırakmıştır. ‘’Artık Irak’ın bütünlüğünden bahsedilemez. Kuzeyde Kürdistan olmak üzere üçe bölünecektir.’’ Deniyor.

2- Peşmergeler Kerkük vilayetini işgal ettikten sonra, Barzani'de celallenip ‘’ Kerkükten artık çıkmayız’’ demesi doğum sancılarının yeni bir devresi idi.

3- Emperyalistlerin gözlerini kamaştıran petrol zenginliği bazılarının kıskançlığını tahrik ederek doğum sancılarını da artırabilir.

4- İsrailin ‘’ Kürdistan devleti kurulursa onu resmen tanırız’’ demesinin ardından, şimdiye kadar Kürdistan kelimesi Türkiyenin kırmızı çizgisi olduğu, savaş sebebi olabileceğini söyleminden vaz geçerken, hükumet sözcüsü ‘’ Kürtler kardeşimizdir, onların devlet kurmaları hakkına kimse karşı çıkamaz’’ demesi, bana kalırsa Barzani'nin ayağının altına kırmızı halı serilmiş oluyordu.

5- Son sancı da Barzani'nin Waşingtona bir heyet göndermesi ile devam etti.

6- Artık Barzani'nin referandum bahaneleri ile ayak sürmesi yerine UNO’ya müracaatle bağımsızlığını ilan etmesi gerekmektedir.

Bir doğum hadisesinde insanların yaşadığı heyecanı, sevinci Kürtlerin özgür bir devlet olduğu anı yaşadığımızda sevincimizin boyutunu ölçmek mümkün olamıyacaktır.

Benim bugünlerde kendini Kürt kökenli olanlardan büyük istirhamım Cumhurbaşkanlığı seçiminde sandığa gidip Kürt adaya oy vermeleridir. Bu olayda öncelik Kürtlerin Türkiye'deki varlıklarının bir nevi REFERANDUMA maruz kaldıkları bilincine varmaları. İster adayı sevsinler, isterse istemedikleri fikrinde dahi olsalar ellerine geçen bu altın fırsatı heba etmemeleri, Kürt adaya oy vermeleridir. Katılım ve iştirak ne kadar çok olursa Kürtler, Türkler nazarında ciddiye alınacak bir saygınlığı sağlamış olurlar. Özerklik hayallerinin gerçekleşmesi de o derece kolaylaşmış olur. Ondan sonra 80 senedir haksız yere dörde bölük yaşayan Kürtlerin, hak ettikleri bağımsız Kürdistan devletini de kurabilirler.

Kürdistan (bebeği) devleti doğarken (kurulurken) ona uzun ömürler, sağlıklı, mutlu yaşam dileği ile.


 Antalya, 30.06.14   


28 Haziran 2014 Cumartesi

Üretmek, tüketmek, yok etmek!





Fikret Başkaya


Neoliberal küreselleşme çağında tüm toplumlar daha çok üretime ve daha çok tüketime kilitlenmiş durumda. Üretim artarsa, ekonomi büyürse işlerin yoluna gireceği söyleniyor. Lâkin her üretim artışının sonunda beklenen sonuç ortaya çıkmıyor, işler daha da sarpa sarıyor. Kapitalist ürettiğine değil, üreteceğine bakar. Gözü ürettiğini görmez. Onu önündekine değil de ilerdekine, gelecektekine baktıran da çılgın rekabettir. Aslında kapitalist, “ileriye doğru kaçmaya mahkûm” bir bireydir ve bu yüzden de bireysel iradesinin bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Rekabet onu her seferinde daha çok üretmeye mecbur eder. Zira daha çok üretemez ise, daha büyük bir artı-değer kitlesine el koyamaz ise, toplam artı-değerden daha büyük pay alamaz ise, rakipler tarafından yutulur, alan dışına itilir, yarışı kaybeder. Tabii daha çok üretmek de, daha çok satmakla mümkündür. Kapitalizm koşullarında bu işi başarmanın yolu, kapitalizmin kendi suretinde bir insan yaratmasından geçiyordu. Ancak o zaman insanlara ihtiyaçları olmayan şeyleri satmak mümkün olurdu. Şimdilerde çok sayıda gereksiz, dahası zararlı şeyin üretiliyor ve satılıyor olmasının sırrı orada yatıyor.

Bir insan ihtiyacı olmayan şeyleri satın almaya, her seferinde daha çoğunu satın almaya nasıl ikna edilebilir? Eğer refahın ve mutluluğun daha çoğa sahip olmaktan geçtiğine inanırsa... Refah ve mutluluğa ulaşmanın daha çok maddi şeye sahip olmaktan geçtiğine dair bir yanılsama içindeyse. Tabii, kapitalizm dahilinde herkesin üretilen ve satılan her şeye sahip olması mümkün değildir. Zira birilerinin (azınlığın) daha çoğa sahip olması için, başkalarının (çoğunluğun) satın alamaz duruma getirilmesi gerekiyor. Sistemin işleyişinin bir sonucu olarak, zenginlik giderek küçük bir grubun elinde toplanıyor. Çoğunluk yeterli bir gelire ve dolayısıyla satın alma gücüne sahip olamıyor. Netice itibariyle, toplum çoğunluğu sürecin dışına atılıyor. İşte üretimin her seferinde “lüks mallara”, gereksiz ve zararlı şeylere yönelmesinin, insanların da ihtiyaçları olmayan şeyleri satın almasının sebebi bu. Ve sonuç ortada: Bir tarafta en hayati ihtiyaçlarını karşılayamaz durumda olan, açlıkla, yoksullukla cebelleşen, sefalet ortamına itilmiş milyarlarca insan, diğer tarafta dünyanın zenginliğine el koyan ve yön veren dar bir küresel oligarşi ve çevresi ve onu taklit edebilen bir küresel orta sınıf... İşte “büyüme”, “kalkınma”, “ilerleme”, “demokrasi’, “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü”, “insan hakları”, vb. dedikleri böyle bir şey...

Fakat hepsi bu kadar değil, aşırı düzeyde zenginlik ve yoksulluk üreten ve aradaki uçurumu derinleştiren bu süreç, bir de ekolojik bozulmaya neden oluyor. Başka türlü ifade edersek, insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehlikeye atacak düzeyde canlı yaşamın temelini aşındırıyor. Her geçen gün sosyal mahiyetteki sorunlar büyüyor, ekolojik riskler derinleşiyor ve insanlara “ilerde” işlerin yoluna gireceği” söyleniyor... Ve hedef ufukta bir çizgi gibi uzaklara kayıyor... Küresel oligarşinin adamları ve onların uzantıları ve müttefikleri olan “yerel” mülk sahibi sınıfların sözcüleri, “yoksulluğun kökünü kazımaktan” söz ediyorlar. En son verilen tarih 2015’ti ve 6 ay sonra doluyor. Lâkin vaad edilen sürede yoksulluk daha da artmış bulunuyor. Hem neoliberal çılgınlık, saldırganlık ve küstahlık pupa-yelken yol almaya devam edecek, her şey özelleştirilecek, metalaştırılacak, parayla alınır-satılır hale gelecek ve hem de yoksulluğun kökü kazınacak! Bu, insanlarla alay etmek değil midir? Eğer gerçekten yoksullukla mücadele diye samimi bir kaygı olsaydı, açlık 6 ay içinde insanlığın gündeminden çıkardı. Zira dünyada akıl almaz bir “zenginlik” stoku var. Ve yapılacak iş de çok basit... Nasıl, bir zamanlar kölelik yasaklanmıştı, o zaman hemen yoksulluğu da yasaklarsınız, aşırı gelir dağılımı adaletsizliğine son verirsiniz, olur- biter. Herkesin olan, hepimizin olan, toplumdan gasp edilen, asıl sahiplerine iade edilir! Birilerinin yoksulluğu, başkalarının herkese ait olana ve olması gerekene el koymasının sonucu olduğuna göre... Daha önce de yazdım, eğer dünyadaki zenginlik [gelir] eşit bölüşülseydi, her dünyalıya günde 19, ayda 570, yılda 6840 euro düşecekti. Bu 5 kişilik bir aileye yılda 34 200 dolar [yaklaşık 95 760 TL] düşecek demektir... Öyleyse neden yoksullukla mücadele söylemi hep gündemde? Böylece küresel oligarşi ve bir bütün olarak yeryüzünün egemenleri kendi konumlarını “meşrulaştırmak” istiyorlar. Asıl amaç asla yoksullukla mücadele değil... Amaç oyalamak için aldatmak... Bu nedenle, “yoksullukla mücadele söylemi” yoksullar cephesini değil, zenginler taifesini angaje ediyor!

Aşırı üretim ve tüketime endeksli geçerli neoliberal kapitalist işleyiş, akıl almaz bir israf ve yok etmek anlamına geliyor. Sistemin mantığının ve işleyişinin bir gereği olarak, satın alınan malların ve hizmetlerin sürekli yenilenmesi ve yenilenme hızını artması gerekiyor. Bu amaçla da reklamlar devreye sokuluyor. Tabii medyanın ve moda endüstrisinin rolünü de unutmamak gerekir. Aksi hale sistemin işlerliği mümkün olmazdı. Satın alınan şeyler, eskimeden kullanımdan düşüyor, normal ömrünü doldurmadan çöpe atılıyor. Bu amaçla modeller sürekli olarak yenileniyor. Ürünlerin, eskime/demode olma ömrü önceden, üretim aşamasında programlanıyor. Bir ürünün ne kadar zamanda kullanılamaz hale geleceğine üretici şirket karar veriyor. Buna “programlanmış eskime” deniyor... Bir insanın sapa sağlam bir aleti, kullandığı bir nesneyi atıp, yenisini alması, bu tür bir saçmalığa tevessül edebilmesi ancak düşünme yeteneğini yitirdiğinde, sorumluluk duygusundan arındığında mümkündür. Yedek parça üretimi bilinçli olarak savsaklanıyor ve yedek parçaya ulaşım zorlaştırılıyor. Dört yaşındaki arabasını yenileyen birine: “Neden böyle bir şey yaptığını” sorduğumda, “bundan sonra çok masraf çıkarır...” cevabını vermişti... İnsanlar öyle bir reklam bombardımanı altında, öylesine reklam kölesi olmuş durumdalar ki, elindekini atıp yenisini almadan edemiyor... Buna çöpe atma-satın alma refleksi de diyebilir siniz... Yani tam bir “şartlı refleks hâli”! Her yıl cep telefonunu değiştirmenin mantığı nedir? Her üç-dört yılda yeni bir araba satın almak ne anlama geliyor? Kapitalist sistem insanı insanlıktan çıkarmış durumda. Yepyeni pencere perdeleri neden değiştirilir? Ortalama insan, artık ne yaptığını, yaptığının ne anlamıma geldiğini bilmiyor. Bir şey üretmek için hammadde, enerji ve emek gerekir ve bir şeyi kullanım ömrü dolmadan çöpe atmak, hammadde, enerji ve emek israfı demektir. Daha da ötede doğayı kirletmektir. Her yıl çoğu plastik su ve süt şişesi olmak üzere doğaya 260 milyon ton plastik atık (çöp) atılıyor. Bir plastik torbanın ortalama kullanım zamanının 12 dakika olduğu tahmin ediliyor, lâkin toprakta çözülebilmesi için 400 yıl gerekiyor... Ve yerin altından çıkarılan madenler, enerji kaynakları, topraklar, vb. sınırsız değil. Bu tempoyla kullanım devam ederse [zira genel eğilim daha da artacağını gösteriyor], bu saçmalık daha ne kadar sürdürülebilir ?

O halde bu sefil durum nasıl mümkün oluyor? Değirmenin suyu nereden geliyor ve yapılanın anlamı nedir? Malûm, üretmek ve tüketmek aynı zamanda yok etmektir... Emperyalist oligarşinin ve “yerli oligarşilerin” bu şımarıklığı ve hovardalığı, şimdilerde Güney denilen dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerin doğal kaynaklarının ve emeğinin aşırı sömürüsü ve yağması sayesinde mümkün oluyor. Ve bu yeni ortaya çıkmış bir durum da değil... Kristof Kolomb’un macerasına kadar gerilere gidiyor. Eğer yoksul ülkelerin madenlerine, enerji kaynaklarına, emeğine, tarım ürünlerine, emperyalist devletler ve onların çokuluslu şirketleri tarafından yok pahasına el konmasaydı, bu günkü üretim ve tüketim çılgınlığı mümkün olur muydu? Gardroplar yılda bir kaç defa yenilenir miydi, cep telefonları, araba modelleri, vb. bu kadar hızlı değişir miydi? Bir cep telefonunun bir buzdolabından daha çok enerji tükettiğini biliyor musunuz?

Eğer Güneyin doğal kaynaklarına, maden ve enerji varlığına, biyolojik çeşitliliğine Batı tarafından el konulmamış olsaydı, topraklarında neyin nasıl yetişeceğine emperyalist odaklar karar vermeseydi, söz konusu ülkeler kaynaklarını kendi refahları ve kalkınmaları için kullanmış olsalardı, bu günkü saçma üretim ve tüketim çılgınlığı mümkün olur muydu? O ülkelerin onca insanı açlık ve yoksullukla cebelleşir durumda olur muydu? Mallar bu kadar ucuza üretilebilir ve bu kadar ucuza satılabilir miydi? Dünyanın beşinci büyük çokuluslu şirketi oyan Total, ortaklarına yılda 10 milyar dolar kâr payı dağıtıyor. Bu rakamın bir çok ülkenin milli gelirinden fazla olduğunu unutmamak gerekir. Bu şirket eğer Kongo’nun, Gabon’un, Nijerya’nın petrolünü, Birmanya’nın doğal gazını, vb. ve diğerlerinin enerji kaynaklarına el koymamış olsaydı, bu mümkün olur muydu? Eğer bu şirket, o ülkelerin yöneticilerini satın almamış olsaydı, bu talan mümkün olur muydu?

Oldum olası ucuza üretip, ucuz satmak bir marifet sayılıyor. Bir şeyi “ucuz üretmenin” ve “ucuza satmanın” ne demeye geldiği neden hiç bir zaman tartışma konusu yapılmıyor. Ucuza üretmenin ne demeye geldiğini merak edenler Soma’ya baksınlar. ABD’nin, Avrupa’nın, Japonya’nın, bir bütün olarak sanayileşmiş ülkelerin II. Dünya savaşı sonrasındaki ekonomik başarısı, yoksul (yoksullaştırılmış demek daha doğru) ülkelerin petrolünü, stratejik öneme sahip madenlerini ve biyolojik çeşitliliğini sudan ucuza kullanmaları sayesinde mümkün olmuştu... Üçüncü Dünya ülkelerinin o zamanki yöneticileri, yağma ve talanı sınırlama girişiminde bulunduklarında başlarına neler geldiğini meraklılar biliyor...

Tuhaf bir şekilde “ucuza üretme” adına insanlar aşırı sömürüye maruz bırakılıp, yoksullaştırılıyorlar. Aslında ucuza üretmek kârı büyütmektir. Kapitalizm dahilinde ucuzun öteki adı yüksek kârdır... Kârın büyüyebilmesi için ücretlerin olabildiğince düşürülmesi gerekir. Sonuçta geniş emekçi kesimler yoksullaşıyor ve üretilen “ucuz” malları satın alamaz hale geliyor. Bu sefer de bankalar devreye girip insanları borçlandırıyor. Şu ünlü “tüketici kredisi”... Ve herkesin cebinde bir kaç kredi kartı... Fakat gözden kaçan bir şey var, insanlar karınlarını doyurmak için bile bankalar tarafından rehin alınıyorlar ama üretilen gıda maddelerinin yaklaşık yarısı çöpe atılıyor... Ve bu skandal nedense pek tartışma konusu yapılmıyor! Velhasıl dünya nüfusunun %20’sinin maddi refah içinde yüzebilmesi, geri kalan %80’nin yaşam için gerekli şeylerden mahrum olması sayesinde mümkün oluyor!

Aslında durum çok açık ve çözümü de sanıldığı kadar karmaşık ve zor değil. İşlerin sarpa sarmasının, insanlığın bir bütün olarak sayısız sorunlar, kötülükler, riskler, belirsizliklerle yüz yüze gelmesinin, yaşamın anlamsızlaşmasının ve gezegen riskinin ortaya çıkmasının biricik nedeni, herkesin olana, herkesin olması gerekene birileri tarafından el konulmasıdır. Şimdilerde “Büyük İnsanlık” küresel bir çitlemeye maruz bırakılmış durumda. O halde bu yanlış, haksız ve mantıksız durumu aşmaktan başka çare yok. Yoksullaştırılmış çoğunluk maruz kaldığı bu adaletsizliği hiç bir zaman kabullenmedi. Zaten öyle bir şey eşyanın tabiatına de aykırı olurdu. XVII. yüzyılda, İngiltere’de ortak topraklara (common land) yeni yetme kapitalistler tarafından el konulduğu ünlü çitleme yıllarında, halkın itirazı bir anonim şiirin birinci dörtlüğünde şöyle ifade edilmişti:

Çaldı diye herkesin olan kazı
Adamı asıp kırbaçladılar kadını
Saldılar lâkin zalimin büyüğünü,
Herkesin olanı kaz kafalıdan çalanı (1)

Gerçi itiraz hiç bir zaman eksik olmadı ama geride kalan dönemde bu yanlış ve haksız durumu düzeltmek de mümkün olmadı. Şimdi bu işi başarmayı zorunlu kılan başka bir neden de söz konusu: Vakitlice bu yanlış düzeltilmez ise, insanlığın ve uygarlığın bir geleceği olmayabilir. Zira, toplum-doğa metabolizması artık sorunlu hale gelmiş bulunuyor. Başka türlü söylersek, kapitalizm dahilinde insan toplumlarının etkinliği, doğanın kendini yenilemesine mâni.
----------------------------------------------------------------

(1) Çeviri, Aydın Ördek tarafından yapılmıştır