19 Haziran 2013 Çarşamba

Ulusalcılık safsatası!



Demir Bilgin
demir.bilgin@yahoo.dk

Mutlaka dikkatiniz çekmiştir. Türkiye’de bir ”safsata” var, ulus ve ulusalcılık safsatası. Bu safsatacı takım, genellikle, AKP ve Recep’e, açıktan ya da gizli destek veren, ”yetmez ama evet” diyen kesimlerden oluşuyor. Bu safsatacı takım; ”Kürt halkının demokratik taleplerini ister ama ”Kürt Ulusu” istemiyorum, der. Bu safsatacı takım; ”Türkiye halkına evet der, ama ”Türk Ulusu”na karşıyım, der. Bu safsatacılar ne diyorlar, kendileri de bilmiyor. Bilmez. Bunlar, safsatacıdır, bilmez!

Safsata, Arapça bir sözcüktür. Laf ebeliği yapmak, demektir. Laf ebeliği, gelişi-güzel söz söyleyen, söylediği sözlerin anlamını bilmeyenlere deniyor. Ne yazık ki, Türkiye’de ve Türkiye solunda da, böylesi, ”sofistik” insanlar çıktı. Üzücüdür.

Bu sofistik ya da safsatacı takıma, küçük bir not yazmak istiyorum. Notum, ulus’un tarifi. Başlıyorum:

Ulus, Latince, natio demektir. Natio aynı zamanda doğum demektir.

Ulus, tarihsel bir doğumdur.

Sınıf – devlet / ulus – devlet, doğumdur.

Sınıf – devlet, ulustan önce doğumdur. Ulus – devlet, feodalizmin çözülüp, yerini kapitalizme terk ettiği aşamada sahneye çıkmıştır. Tarihsel bir doğumdur.

Natio, yani doğum, yani ulus, tarihsel olarak ortaya çıkan ve belirli değerlere ve ögelere sahip olan bir insan topluluğudur. Feodalizmin çözülüp, kapitalizmin iktidarı devr aldığı evrim tarihinde ulus; dil, toprak, ekonomi, psikoloji, kültür ve yaşamda kendine özgü hatlarla belirlenen bir doğum ve oluşumdur. Ulus, budur.

Ulus, feodalizmin çözülüp dağılmaya ve yerini kapitalist sisteme terkettiği, insan toplumunun bir evrim tarihidir. Evrim tarihinde, kapitalist uluslar vardır. Sosyalist uluslar da vardır. Ulus, bu bağlam ve tanımda, bir bağ oluyor. Biz, insanlar, ”toplumsal hayvan olarak” hep ”bağ” ve ”bağ” oluyoruz. Bağımız tek değil, ikidir: Birincisi, kapitalist ulus bağı ve ikincisi, sosyalist ulus bağıdır. Kapitalist ulus, özel mülkiyete; sosyalist ulus, ortak mülkiyete işaret eder…

Ulusal safsatacılar ne diyor? Yüksek sesle soralım:

Eyy… safsatacılar, ulus ve ulusalcılık derken, ne demek istiyorsunuz?

Kendi cevabımı yazayım. Tarihten başlayayım; 1919 yılında, Almanya’da, Hitler tarafından tohumları atılan Nasyonal – Sosyalist Parti mi? Bu partinin kurduğu düzen faşizmdir. Almanya’da, Almanca ve tüm dünyada Hitlerin, Nasyonal-sosyalist partisi; ”terörist – faşist bir diktatorya olarak” biliniyor ve böyle tanımlanıyor. Bu tanım, günümüzde; ”halklar arasında, nefret, düşmanlık ve kin yaratmaya çalışan; böylesi ırkçı ve gerici bir politikayı savunan kişilere denir.

Peki bu tarihsel tanım dışında, ”ulusalcılık” derken neyi kast-ediyorsunuz?..

Evet...ulus vardır, ulus vardır. Kapitalist ulus vardır. Sosyalist ulus vardır.

Biz mi, kapitalist ulus Türkiye’sende yurtseverleriz. Yurtseverlik mi, ortakça düzen kurmak için halkla ve halklarla bağlılığın tarifi demektir. Halka ve halklarla bağlılık hem yurtseverlik, hem de enternasyonalizm oluyur. Budur.

Notumu bitiriyorum.

Ulusalcı safsatacılar, bundan böyle ne yapar, bilmiyorum.

Bundan böyle, hangi safsataya başlarlar, merak ta etmiyorum.

Benim bildiğim, devrimcilik, ilericilik ve yurtseverlik, safsata ile, laf ebeliği ile, sofizm ile yürümez! Yürümüyor.


31 Mayıs 2013, Taksim intifadası bunu göstermiştir.

11 Haziran 2013 Salı

M. Müfit’in Hezeyanları ve Bedir Yolcu Meselesi...




Cemil Gündoğan
cemil_gundogan@yahoo.se

 Mehmet Müfit adıyla yazan eski bir Kawacı bir süre önce internet ortamında hakkımda iki adet karalama yazısı yayımladı. Bu yazılara cevap verip vermemek konusunda tereddüt ettim. Çünkü seviyesiz, kişisel gündem yaratma dışında bir amacı bulunmayan, çamur at izi kalsın zihniyetiyle kaleme alınmış yazılardı.
M. Müfit, uzunca bir süredir bana karşı fazla umursamadığım kişisel bir kan davası yürütüyor. Gündeme gelebilmek için ikide bir bacağıma dolanıyor, bu amaçla bazen açıkça kara çalıyor, bazen hakaret sınırında gelip giden yazılarla yazdıklarımı eleştiriyor (eleştiri yapmasına bir diyeceğim yok), bazen de eski yoldaşlarımızı küçük ayak oyunlarıyla bana karşı kışkırtmaya çalışıyor. Kısacası, kendi köşesinde gölgemle kavga edip duruyor. Bu tür yazılarla uğraşmama kararım gereğince hiçbirine cevap vermedim.  Kışkırtmak için çok uğraştığı Kawacı arkadaşlar da bu çabalara fazla yüz vermediler.
Uzun bir aradan sonra bugünlerde yeniden piyasada arzı endam etti ve bu kez adımı açıkça vererek iki yazı yazdı. Kawacılardan umudunu kesmiş olmalı ki bu kez bütün Kürt hareketini bana karşı bir haçlı seferi başlatmaya davet ediyor. Değişik çevrelere mensup Kürt şahsiyetlerinin adlarını tek tek yazarak bana saldırmadıkları için onları suçluyor. Söz konusu yazıların linkleri aşağıda, isteyen bakabilir. Öyle bir hezeyanla yazmış ki tarifi zor. Küfür ve hakaret salvosuyla, okurlarını, Kürt hareketinin dünyadaki biricik düşmanının ben olduğuma inandırmaya çalışıyor.(*)
M. Müfit bu kez neden bu yola başvurmuş tam olarak bilmiyorum. Benim son dönemde yazdıklarımın Kürt hareketine mensup bazı insanlarda rahatsızlıklar yaratmış olabileceğini düşünerek hiç olmazsa onlardaki bazı refleksleri bana karşı harekete geçirebileceğini hesaplamış olabilir. Tanıyanlar bilirler, böyle küçük hesapları ve ayak oyunlarını sever.
M. Müfit’in hitap etmek istediği Kürt camiası çok büyük değil. Özellikle de hedef kitle olarak seçtiği belli yaşın üzerindeki Kürt kadroları. Bunlar bir avuç insan ve birbirlerini iyi-kötü tanırlar. Bu nedenle bu kitleye malını satmakta zorlanacağını tahmin etmek zor değil. Bizleri tanımayan daha geniş kitlenin ise bu tür horoz dövüşlerini umursadıklarını sanmıyorum.
Bunları bildiğim için saldırılarını ciddiye alıp kendimi anlatmak gibi bir çaba içine girmem gerekmezdi. Yalnız çaresizlik adama olmadık işler yaptırıyor. M. Müfit’e de öyle yaptırmış: Beni karalamak için başkaca bir şey bulamayınca, bu kez adımı bir ajanlık öyküsüne eklemeyi denemiş. Son numarası bu. Öykünün aslını bilmeyenler, çaresizlikten uydurulmuş bu öyküde bir şey varmış sanabilirler düşüncesiyle bu kez bir istisna yapmak zorunda hissettim kendimi.
***

Ajanlıkla ilgili öykünün gerçeğini aşağıda okuyacaksınız. M. Müfit’in bunun dışındaki eleştirilerine gelince, iki eleştiri yaptığını söyleyebiliriz. İlk olarak benim bir yazıda kullandığım pan-kürdist sıfatını diline dolayıp bununla Kürtlere hakaret ettiğimi iddia etmiş ve bir psikolog edasıyla bir dizi hakarette bulunmuş.
Sözü edilen yazıda pan-Kürdist sıfatını dört parçadaki Kürtlerin birliğini savunan politika ve pozisyonları tanımlayan bir kavram olarak kullanmıştım. Acaba farkında olmadan amacımı aşan bir mana vermiş olabilir miyim? diye şimdi bir kez daha baktım ve Kürtleri aşağılamak bir yana, eğer içinde kullanıldığı bağlamla birlikte ele alırsanız, sıfata olumlu bir mana atfedildiğine hükmetmenizi dahi mümkün kılacak bir eğimde kullanmış olduğumu gördüm. Fakat benim özel olarak öyle bir amacım da yoktu. Sınır aşan etnik grupların birleştirilmesini hedefleyen programları ve eylemleri tanımlamak için literatürde kullanılan bir terim olduğu için tercih etmiştim. Hepsi bu.
Bunu yaptım, çünkü böyle bir kavrama ihtiyacımız var. Evet, Türkiye’deki Kürt muhalefetinin büyük bölümü Türklerle birlikte yaşamaktan yana. Ama birleşik Kürdistan kurulmasını isteyenler kişi ve çevreler de var ve bu bölünme Kürdistan’ın diğer parçaları için de geçerli. Kanımca, Ortadoğu’daki çalkalanmalara paralel olarak buradaki ayırım önümüzdeki dönemde daha da belirginleşecektir. Belki pan-Kürdist hareketlerle otonomist hareketler arasında sınır aşan cepheleşmeler olacaktır. Bilmiyoruz. Ama her halükarda bu ayırımı ifade edebilen bir kavrama ihtiyacımızın olduğu belli ve bu ihtiyaç, gelecekte daha da büyüyecek. “Dört parçanın birliğini savunanlar” tanımlaması sorunu çözmüyor. Bu bir tasvirdir. Bizim ise bu fenomeni dile getirecek bir kavrama ihtiyacımız var. Tıpkı “otonomist” veya “bağımsızlıkçı” kavramları gibi.
Ben böyle bir kavrama olan ihtiyacı bugünden görüyorum ve bunu ifade eden bir tercihte bulundum. Tercihim tabii ki tartışılabilir ve daha iyi alternatifler önerilebilir. Fakat M. Müfit’in derdi bu değil. M. Müfit, düşünce dünyasının nasıl ilerlediğiyle ilgili değildir. O, yeni fikirlerle, sadece onların yerleşik kalıplarla düşünmeye devam eden insanlar üzerinde yaratacağı geri tepkilerden kendi şahsına nasıl bir post çıkarabileceği sorusu bağlamında ilgilenir.  Eskiden de böyledi: Ben “tek partili sosyalizm yanlıştır”, “sosyalist demokrasiyi savunalım” derdim, o “Cemil, Stalin düşmanıdır”, “Cemil Troçkist olmuş“ diye Kawacıları bana karşı kışkırtmaya çalışırdı. Ben Arnavutluk’a kuşkucu bakışlar atardım, o “Cemil revizyonist olmuş,” diye ortalığı velveleye verir, “sosyalizmin granitten kalesi” Arnavutluk hakkında ajitasyon yapardı vs. Fakat sonradan herkes gördü ki bütün bunlar, fikir mücadelesi olsun diye söylenmiş sözler değilmiş. Yeni veya farklı fikirlerin, hareketin geri damarı üzerinde yaratabileceği hoşnutsuzlukları sömürerek kendine grup içinde bir pozisyon yaratma çabasının ifadeleriymiş. Kendisi de dahil bugün ne “yaşasın tek partili sosyalizm” diyen eski Kawacı kalmıştır, ne de Arnavutluk’un kahraman direnişinden söz eden bir Allah’ın kulu.
M. Müfit’in bugün yaptığının da dün yaptığından fazla bir farkı yoktur. Değişen en önemli şey hedeflediği pazardır. Dün Kawa pazarı için üretilen mamuller, bu kez bütün Kürt muhalefeti pazarı için üretiliyor. Dün tutmayanın, bugün tutması için bir sebep göremiyorum.
Kemalistlerin pan-Kürdist terimini kullanarak Kürtleri karaladıklarını ben şahsen ilk kez duyuyorum. “Kürtçü” vb. terimler için bu tür şeyler söylense anlarım. Çünkü Kemalistler, Kürt hareketini küçük düşürmek için popüler düzeyde böyle terimleri ve sıfatları kullandılar. Nitekim M. Müfit de pan-Kürdist sıfatıyla ilgili eleştirisinin kanıtı olarak “kürtçülük” gibi başka terimlerden örnekler vermek zorunda kalmış. Herhalde pan-Kürdist’ten bir örnek bulamadı. Çok aransa belki böylesi bir örnek de bulunabilir. Fakat şu bir gerçek ki Pan-Kürdist gibi kelimeler her gün duyduğumuz türden değildir ve Kürt düşmanlarının, Kürtleri eskiden beri bu terimle aşağıladıkları yolundaki yorumlar sadece zorlamadır. Bu nedenle kullanmakta sakınca görmüyorum. Elbette bu terimi kullanmakta bir sakınca görmeyişimin başka nedenleri de var ama bunlar başka yazıların konusu. Bu terimin kullanıldığı yazı aşağıdaki linktedir. İsteyenler bakarak bir karara varabilirler.(**)

İkinci olarak da benim 2007’de çıkan “Kawa Davası Savunması ve Kürtlerde Siyasi Savunma Geleneği” (Vate Yayınları) adlı kitabımdaki bazı tespitleri yeniden gündeme getirip Kürt aydınlarını bana karşı kışkırtmak için biraz ajitasyon yapmış.
Her iki grup eleştiriyi de  “Bakın, ben Fransızca da biliyorum” cakası satacak şekilde olur olmaz yerde ve biçimde Fransızca kelimelerle iç içe katmış ve bu şekilde sözde teorik bir yazı havası yaratmak istemiş. M. Müfit’in teori sandığı bu sosun ciddiye alınabilecek bir tarafı yok. Otuz yıl önce ürettiğimiz, hareketin çocukluk dönemine ait bir dilin birkaç Fransızca sözcükle süslenmesinden ibaret. Ajitasyonuna dayanak olarak kullanmaya çalıştığı iddialara gelince, onların tamamının cevabı kitabın kendisinde zaten var ve çoğu da yeni değil.
Sözü edilen kitaba yayımlandığı dönemde veri bağlamında eleştiri yazan okurlar oldu. Elimden geldiğince bunların tümünü not etmeye çalıştım. Bugün de konuyla ilgili ciddi bir şeye rastlarsam not ediyorum.  Kitabın ikinci baskısı için fırsat bulursam (yayıncı arkadaş iki yıldır öneriyor, fakat bir türlü fırsat yaratamadım) bunların tümüne tek tek yeniden bakıp araştıracağım. Sonuç ne olur bilemiyorum, ama her halükarda o çalışmanın eksikliklerinden biraz daha arınacağına inanıyorum.
Kendi türünde ilk olan kitaplar genellikle eksiklidir. Çünkü yazarın ilk hamlede konuyla ilgili bütün malzemeye ulaşması genellikle mümkün olmaz. Kürtlerde siyasi savunmayla ilgili kitabım da bu genellemeden vareste değildir. Son saniyede elime geçen savunmalar olduğu gibi, henüz varlıklarından haberdar olmadıklarım da muhtemelen vardır. Örneğin, Alihan Aras’ın son saniyedeki gayreti olmasaydı Hasan Hüseyin Yıldırım’ın savunması o kitaba giremeyecekti ve bu, bir kasıttan değil, bilememekten ötürü böyle olacaktı. M. Müfit zorlamayla böyle kasıtlar yaratmaya çalışıyor, kitapta ele aldığım savunmaları sanki kitapta ele almamışım izlenimi bırakacak şekilde ajitasyon yapıyor, sanki generaller sırtıma silah dayatarak bana zorla siyasi savunma yaptırmışlar havasında benim mahkemede mecburen savunma yaptığıma dair demagoji yapıyor vs.
Kısacası, M. Müfit’in kitaba ilişkin yazdıklarında eksik gidermeye veya yanlış düzeltmeye yönelik çaba yok. Çünkü amaç bu değil. Yazdıklarının çoğu, Cemil büyüklerimize saldırıyor, yaygarasıyla Kürt aydınlarını bana karşı kışkırtmayı amaçlayan köpük ajitasyondan ibaret.  Bu nedenle onları bir kenara bırakıp yazıdaki sözde en vurucu iddiasına, yani benim bir ajanı örgüte aldığımla ilgili iddiasına geleceğim.


Bedir Yolcu Olayı

Aslında bu konuyu yazmak istemezdim. Çünkü gerçekten trajik bir öykü ve bu öyküyü yazarken adını anmak zorunda kalacağım Bedir Yolcu’nun gülen yüzüyle ve yetenekleriyle değil de bu tür trajik bir öykü vesilesiyle yazılara konu olması içimi acıtıyor. Ne var ki kıskançlığın ve ihtirasın gözünü kararttığı birinin değer tanımayan ayak oyunları beni çaresiz bıraktı.
***

Bilmeyenler için kısa özet. Bedir Yolcu, Kawa’nın daha 12 Eylül darbesi gelmeden evvel cezaevine girmiş kadrolarından biriydi. Kendisini daha önce görmüştüm, ancak esas olarak cezaevinde tanıdım. Malatya E Tipi Cezaevinde bir süre aynı koğuşlarda kaldık. Cezaevinde kendi kendini yetiştirmiş nitelikli arkadaşlarımızdan biriydi. Tahliye olduktan sonra yurt dışına kaçmadı, içeride kalıp örgütü toparlamaya çalıştı. Fakat henüz bu yönde birkaç adımı geride bırakmıştı ki, kendi arkadaşlarından biri tarafından öldürüldü.
Bu olay yaşandığında benim Kawacılarla ilişkim yoktu. Ölüm haberini Halkın Kurtuluşu grubuna mensup arkadaşlardan duydum. M. Müfit’in anlattığı ajanlık hikâyesi işte bu olayla ilgilidir.
M. Müfit, Bedir Yolcu’nun katledilmesine sebep olan koşulların oluşmasında benim sorumluluğumun olduğunu iddia ediyor. Senaryosunu da şöyle kurgulamış: Bedir Yolcu’yu “katleden” kişi Cevdet Taştan adında bir ajan-provokatördür. Onu da örgüte alan kişi Cemil’dir.  Dolaysıyla Cemil ajanlarla ilişkili bir adamdır!

Dil bu, söyler. Hele insanın hırstan ve hasetten gözü kararmışsa.
Fakat onda tartısı olmayan bir karalama dili varsa aşağıda öyküyü okuyacak insanlarda da akıl ve vicdan var. Okuyup bir karar vereceklerdir.
***

Bütün senaryo, Cevdet Taştan’ın benim tarafımdan örgüte alındığı iddiasına dayandığına göre, yapılacak iş, Cevdet Taştan’ın Kawa’ya nasıl geldiğini anlatmak olacaktır. O zaman göreceksiniz ki M. Müfit’in öyküsü basit bir yalan üzerine kurulmuştur. Çünkü Cevdet Taştan’ı Kawa’ya alan kişi ben değilim, aşağıdaki özette göreceğiniz gibi başka arkadaşlardır. Bunu derken suçlu olan ben değilim, o arkadaşlardır demek istemiyorum. Çünkü ortada bir suç yoktur. İnsan bilmeden bir ajanı örgüte alabilir. Bu, bilinçli yapılmadığı müddetçe bir suç teşkil etmez. Sadece boşa çıkarma basireti gösterilememiş bir ajan faaliyeti olarak tanımlanabilir. Kaldı ki Cevdet Taştan’ın Kawa’ya davet edildiği dönemde ajan olduğunu gösteren bir bilgi veya bulgu bugün bile yok elimizde. En azından ben böyle bir şey duymadım. Bu nedenle aşağıdaki öyküyü suçlunun kim olduğunu göstermek için anlatmıyorum, sadece M. Müfit’in bu en vurucu iddiasının bile nasıl bir yalan üzerine kurulu olduğunu göstermek için özetlemek zorunda kalıyorum.

Cevdet Taştan’la (bundan sonra kısaca C.T. olarak geçecek) cezaevinde karşılaşan ilk Kawacı benim. Malatya E Tipi Cezaevinin 2. koğuşundaki beraber kaldık. Dediğine göre lisedeyken Devrimci Halkın Birliği grubuyla çalışmıştı. Ceza almasına neden olan faaliyeti, aklımda yanlış kalmadıysa bir boykottu.  Beş yıl kadar ceza almıştı, dolayısıyla yaklaşık 2 yıl yattıktan sonra tahliye edilecekti. Emin değilim, ama Rızgarici arkadaşlarla birlikte kaldığını sanıyorum. Hücreden onlarla birlikte gelmişti. Bununla birlikte TKEP’li ve PKK’li arkadaşlarla da sıcak ilişkileri vardı. Koğuştaki bir direniş esnasında yarım düzine kadar arkadaşla birlikte ağır bir işkenceye tabi tutulup hücreye atılıncaya kadar, yanlış hatırlamıyorsam bir yıla yakın aynı mekânı paylaştık (1985-86). Hücre cezası bitince başka bir koğuşa verildi ve kendisini bir daha görmedim.
Karakter olarak halk dilinde “efendi” tabir edilen nitelikte, sakin, yoksul bir gençti. Kendisine ziyaretçi geldiğini hatırlamıyorum. Beraber olduğumuz dönemde dil başta olmak üzere tarih, politika, ekonomi ve felsefe gibi alanlara yayılan sohbetlerimiz oldu. Bazı konularda anlaştığımız da oluyordu. Fakat onu Kawa örgütüne davet etmeyi düşünmedim. İki sebeple:
İlk olarak, Sovyetler Birliğinin niteliği konusunda “orta yolcu” diye tanımladığımız çizginin Sovyetlere yakın kutbunda bir yerde duruyordu. Bunu, koğuştaki TKEP’li arkadaşlarla olan ilişkilerine bağlıyordum. Sovyetlere bu gözle bakan birinin Kawacı olmasını bekleyemezdim (Kawa, Sovyetler Birliği’ni sosyal-emperyalist, kapitalist bir ülke olarak tanımlayan bir hareketti).
İkinci olarak, ben on beş yıllık cezaevi yaşantım boyunca hiç kimseyi Kawa örgütüne doğrudan davet etmedim. Kawacılarla 1988 yılı sonlarına kadar beraberdim. (Ondan sonra hiçbir illegal Kürt örgütüyle örgütsel ilişkim olmadı.) O tarihe kadar Kawa’nın düşüncelerinin propagandasını kendi üslubumca yaptım. Bundan etkilenen insanlar da olmuştur. Ama kimseyi örgüte doğrudan davet etmedim.
Çünkü cezaevinde yatan birinin örgütçülük yapmasını gayrı ciddi bir oyun olarak görüyordum. Dışardaki yoldaşlarımız, becerebilirlerse toparlanır, örgütsel faaliyet yürütürler, biz de onlara içerden elimizden geldiğince destek veririz, diye düşünüyordum. Dışarısı ve örgüt derken de Türkiye içindeki arkadaşları kastediyordum. Yurt dışının (İran ve Irak Kürdistanı’ndaki arkadaşlar hariç) benim açımdan önderlik gibi bir misyonu yoktu ve bunu gerektiği her durumda açık bir şekilde belirtiyordum. (Bu nokta önemli; çünkü bazı hınçların nerelere kadar uzandığını gösterir.) Dışardaki arkadaşlarımız bizimle yardımlaşma içerisinde örgütü diriltip mücadeleyi üstlenmeyi beceremezlerse biz cezaevindeki Kawacılara düşen, kendi onurumuzu korumak ve cezaevleri direnişini yükseltmeye çalışmaktır, diyordum.
Doğru veya yanlış, o zamanlar, cezaevlerinin örgütsel mücadeleyle ilişkisi konusundaki fikirlerim böyleydi. Dışardaki arkadaşların örgütü toparlamak için cezaevindeki bizlerin ağzına baktıkları koşullarda, dışardaki “örgüt”ümüze katmak amacıyla içerde insanlara nasıl doğrudan davetiye çıkaracaktım? Bu, dürüst ve akla yatkın bir iş olarak görünmüyordu. Bunun yerine, dışarda böyle bir örgüt yaratılıncaya kadar cezaevlerinde Kawa’nın düşünceleri etrafında ideolojik etki yaratmaya yönelik bir çalışma yapmanın daha dürüst bir tutum olacağını düşünüyordum. Kısmen Dev-Sol hariç içerdeki bütün örgütlerin yaptıkları da pratikte buydu. 

Bu tür nedenlerle laf açıldığında kendisine Kawa’nın görüşlerini anlattım, fakat C.T.a Kawa’ya katılması için doğrudan bir teklifte bulunmadım. Onu Kawa’ya davet edenler, aynı cezaevinin 15. koğuşunda kalan Kawacı arkadaşlar oldu. Olayın özeti şöyle:
Cezaevi idaresi, beni bilinçli olarak söz konusu arkadaşların yanına vermiyordu. (Tutuklandığım 1981 Ocak ayından 1987 sonlarına kadar hep böyle bir tecritte tutuldum. Arada bir, tek tek arkadaşlarla bir araya düştüğüm olurdu, ama kural olarak beni diğer Kawacıların topluca bulunduğu cezaevlerine veya koğuşlara vermezlerdi.) Yan yana gelebilmek için karşılıklı olarak çok uğraştık, ama olmadı. Bir gün, geniş ölçekli bir cezaevi direnişi sonucunda İdare, mahkumların koğuş değiştirmeyle ilgili isteklerini de kabul edince, beni arkadaşlarımın bulunduğu koğuşa vermek zorunda kaldılar. Fakat bu arada adımı sürgün listesine ekleyip Ankara’ya yollamayı da ihmal etmemişler. O zaman bu listeden haberimiz yoktu. Ben 15. koğuşa gittikten kabaca iki hafta sonra liste onaylanıp geri geldi ve ben 1986 Kasım ortalarında Gaziantep L Tipi Cezaevi’ne sürgüne gönderildim. Listeyi de o zaman öğrenmiş olduk.
C.T. kendi tahliyesine 5-6 ay kala, yani ben henüz 15. Koğuşa verilmeden birkaç ay önce, 15. koğuştaki arkadaşlarla yazışmaya başlamıştı. O sırada koğuşlar arası haberleşme, soğanlara gömülmüş pelür kağıtlarının bir havalandırmadan diğerine atılmasıyla sağlanıyordu. En son bloktaki koğuşlardan birinci bloktaki koğuşlara yollanan bir not, ara blokların tümünden tek tek geçerek hedefe varmak zorundaydı. Dolaysıyla yol uzadıkça notun yakalanması riski de artardı. Zira atılan soğanlar bazen kısa veya fazla uzun düşer, hedef havalandırma yerine havalandırmaların arasındaki çatılarda kalırdı. Cezaevi idaresi de belli aralıklarla çatılardan soğan toplayıp bu notları okurdu. Bu nedenle çok zorunlu olmadıkça birbirimize not atmazdık. C.T.ın tutulduğu koğuş, cezaevinin en sonunda; 15. koğuş cezaevinin ortalarında, benim bulunduğum koğuş ise en başlarında bir bloktaydı. Muhtemelen haberleşmedeki bu sorun nedeniyle C.T. benimle değil, 15. koğuştaki arkadaşlarla ilişki kurmuştu. Ama yazışmanın bu şekilde gerçekleşmiş olmasının gerçek nedeni bilmiyorum. 
15. koğuştaki arkadaşlarla C.T. notlar aracılığıyla tartışmışlar. Bu tartışmaların çapını, derinliğini ve süresini de bilmiyorum. Ama haberleşme koşullarının içerdiği sorunlardan ötürü çok uzun süren bir tartışma olmadığını tahmin edebilirim. Her ne ise, C.T., bu yazışmaların sonucunda Kawacı olmaya karar vermiş ve bunu belirten uzun bir yazı kaleme alıp 15. koğuştaki arkadaşlara yollamıştı. Yani o zamanki jargonla “özeleştirisini yapmıştı”.
Ben bütün bu olup bitenlerden 15. koğuştaki arkadaşlar o “özeleştiri”yi bana yolladıklarında haberdar oldum. Doğal olarak şaşırdım. Çünkü C.T.la yüz yüze tanışan kişi bendim. Onlar, kendisini sadece notlardan tanıyorlardı. Fakat bana sorma gereği duymadan kendisini örgüte davet etmişlerdi. Gelen özeleştiriye ekledikleri kendi notlarında, “arkadaşa ‘hoş geldin,’ dedik,” mealinde bir cümle de vardı.  Belli ki Cunta geldiğinden beri sürekli biçimde örgütsel bozgunun etkileriyle boğuşmuş olan arkadaşlar, zeki ve çalışkan birini örgüte kazanma ihtimali belirince, fazlaca sevinip aceleci davranmışlardı.
Kendilerine buradaki tersliği anlatan kısa bir cevap yolladım, ama C.T.nın davet edilmesine itiraz etmedim. Çünkü ilk olarak C.T. hakkında olumsuz bir kanaatim yoktu. Neye itiraz edecektim? Beraber kaldığımız dönemde bende bıraktığı izlenim “efendi”, zeki, aşırı çalışkan, üretken ve direnişten yana bir insan olduğu yolundaydı. Dışardayken eski yazıyı ve bir ölçüde de Sorancayı öğrenmişti.  Kurmanci grameri biliyordu ve Kurmanciyi Kıril alfabesinden okumayı da sökmüştü. Beraber kaldığımız dönemde iki Palulu arkadaşı her gün saatlerce esir alarak bir yandan Kırmancki (Zazaca) öğrenmeye bir yandan da bu dilin bir gramerini hazırlamaya çalışıyordu.  Öte yandan İngilizcesini geliştirmek için uğraşıyordu. (Benimle kontağının bir nedeni de buydu.) Yutar gibi kitap okuyordu. Bütün bunların o yaşta ve o koşullarda yaşayan birisi için gözden kaçabilecek bir performans olduğu söylenemez. Onunla dışarda karşılaşsaydım ve Kawa’ya katılmaya karar verseydi herhalde biraz geçmişini araştırmak dışında hiçbir şey yapmaz, geçmişinde de bir sorun görmezsem tereddütsüzce örgüte alırdım. Bende böyle bir izlenim bırakmış bir kişi, devrimciliklerinden şüphe etmediğim arkadaşlarım tarafından biraz aceleyle ve kuralsızca örgüte davet edilmiş diye karşı mı çıkacaktım?
İkinci neden ise şu: itiraz etmek istesem ne değişecekti?
C.T.ye bir not yollayıp, “Kusura bakma, seni kuralsız biçimde almışız, onun için ilişkini kesiyoruz. Git, ama iyi adamsın, tekrar geri gel. Fakat bu kez kurallı biçimde gel” mi diyecektik?
Biliyorum, okur sıkılıyor. Çünkü iş artık komediye vardı. Ancak bu öyküyü bitirmek dışında seçeneğim yok. Biraz daha sabır diliyorum.

Ben 15. koğuşa gittikten sonra da arkadaşlarla C.T. konusunu ayrıntılarıyla konuşma fırsatımız olmadı. Daha doğrusu, oturup hiçbir sorunumuzu ciddi biçimde konuşma fırsatımız olmadı. Çünkü ilk olarak yukarıda sözünü ettiğim sürgün listesinden haberdar değildik, dolayısıyla daha uzun süre bir arada kalacağımızı var sayıyorduk; yani acelemiz yoktu. İkinci olarak da acilen Musul’la ilgili bir şeyler yapılması gerekiyordu. O sıralar Türkiye’nin Musul’u işgal edeceği senaryoları güncelleşmişti, medya yaygın biçimde Musul-Kerkük meselesini tartışıyordu; T. Özal, M. Kemal Öke gibi tarihçileri davet etmiş, onlara Musul sorununu çalıştırıyordu, tutukluların çoğunluğunu oluşturan Türk soluna mensup devrimciler ise “Musul sorunu” hakkında fazla bilgi sahibi değillerdi. Bu eksikliği kısmen de olsa giderecek bir şeyler yapılması gerektiği fikrindeydik. Arkadaşlar, benim bu konuda belli hazırlıklar yapmış olduğumu görünce, başka bir şeyle uğraşmadan önce Musul-Kerkük meselesiyle ilgili kafamdaki broşürü yazmamı istediler. Diğer konuları bu iş bittikten sonra rahat bir şekilde konuşup tartışacaktık.
Zaman geçirmeden çalışmaya başladım. 60-70 kitap sayfası uzunluğundaki Musul’la ilgili broşürü bitirdiğimin yanlış hatırlamıyorsam ertesindeki gün, yani arkadaşlar henüz broşürü el yazısıyla çoğaltıyorlarken beni idareye çağırdılar ve sürgün edildiğimi tebliğ ettiler. Aynı gün Gaziantep L Tipi Cezaevine (o zamanlar sürgündeki için son durak) gönderildim. Böylece ne C.T. meselesini ne de diğer meselelerimizi ayrıntılı biçimde konuşma fırsatı bulabildik.
Hafızam beni yanıltmıyorsa, arkadaşlar benin sürgünümün ardından C.T.ı 15. koğuşa getirmeyi başarmışlar. Bu sayede bir süre bizzat kendisiyle beraber kalma ve tartışma olanağı bulmuşlar. C.T., bir süre sonra 15. koğuştan tahliye olmuş. Bunları, 15. koğuştaki arkadaşların bir bölümü yaklaşık bir yıl sonra benim bulunduğum Gaziantep L Tipi Cezaevine sürgün edildiğinde onlardan duydum.

Öykünün buraya kadar olan kısmını özetlersek söylenebilecek şey şudur:  M. Müfit’in iddia ettiği gibi, C.T.nı örgüte alan ben değilim, 15. koğuştaki Kawacı arkadaşlardır.

Böyle genel bir ifadeyle sınırlı bırakırsam belirsizlik yeni bir spekülasyon konusu edilebilir düşüncesiyle bu arkadaşlardan da biraz bahsetmek istiyorum.
15. koğuştaki yönetici gruptan bugün net olarak hatırladıklarım iki kişidir.  Bu arkadaşlardan biri şimdi Bern’de yaşıyor (C. T.). İkinci arkadaşımız ise Münih’te yaşayan (İ. İ.). İlginç olan, bizzat öldürülen Bedir Yolcu’nun da bu grup içinde yer almasıydı. Yalnız onun, C.T.a davet yapıldıktan önce mi, yoksa sonra mı 15.  koğuşa gittiğini tam net hatırlamıyorum. Yine de önce gitmiş olması ihtimali daha ağır basıyor ve eğer durum hatırladığım gibiyse M. Müfit’in abuk-sabuk teorisine göre, kendisini öldürecek ajanı örgüte alan kişilerden biri de Bedir Yolcu’nun kendisi oluyor! Bir de şimdi Almanya’da yaşayan bir arkadaşımız daha vardı (A.R.G.) O da sorumlu kişilerden biri olarak kalmış aklımda. A.R.G.nin yönetici grup içinde olup olmadığını tam hatırlamıyorum, ama hafızam beni yanıltmıyorsa 15. koğuştaki Koğuş Komitesi’ne Kawa’nın temsilci olarak o katılıyordu. Bu nedenle A.R.G.nin de sorumlulardan biri olduğunu varsayıyorum. Yani bu durumda C. T. Ve İ. İ.ya ilaveten A.R.G. de C.T.la olan yazışmaları ve kendisinin Kawa’ya davet edilmesi sürecinin ayrıntılarını biliyor olmalıdır.
Eminim ki sadece bu üç arkadaş değil, koğuştaki diğer arkadaşlar da durumu biliyorlardı. Ben sadece koğuştaki sorumlu arkadaşların isimlerini vermekle yetindim. Ve bu yazıyı yazarken bu arkadaşların hiç birine sorma gereği duymadım. Belki onlarla istişarede bulunsaydım okumakta olduğunuz öyküdeki tarihleri daha net biçimde ifade edebilir ve muhtemel hafıza oyunlarını temizleyebilirdim. Fakat bunu yapmadım. Sebebini anlamak zor değil. Bunun yerine olayları nasıl hatırlıyorsam öyle yazmayı tercih ettim. Bu arkadaşların kendilerine bir şey sormadığım için isimlerini de rumuz olarak yazıyorum. İsterlerse veya gerek görürlerse C.T.ın Kawa’ya davet edilmesi olayının nasıl geliştiğini anlatacaklardır.
İşte, M. Müfit’in başka bir şey bulamayınca fantezi yoluyla acayip kılıklara büründürdüğü, bir ajanı örgüte aldığımla ilgili hikâyenin aslı astarı budur. Ve bu öyküyü M. Müfit’in de bildiğini sanıyorum. Ama onun derdi gerçekleri açıklamak değil, çeyrek yüzyıl önce işlenmiş bir cinayetten bugün kendine yeni postlar çıkarmaktır.
Diyelim ki yukarıda anlattığım öykü uydurmadır ve C. T.ı Kawa’ya ben aldım.  Buradan, M. Müfit’in ifade ettiği gibi, benim şaibeli biri olduğum sonucu mu çıkar?
Ya da yukarıdaki öyküde  adı geçen arkadaşları C. T.ı Kawa’ya aldılar diye onları şaibeli mi ilan edeceğiz?
Bunlar deli saçması şeyler. Belli ki M. Müfit bana saldıracak başkaca malzeme bulamayınca, yamuk öykülere sığınmak zorunda kalıyor.

***

Öykünün bundan sonrası da var elbette. C.T., 1987 yılında Malatya’dan tahliye oluyor. 15. koğuştaki arkadaşlar kendisini eşim Meral’in yanına yolluyorlar. Meral, o sıralar, bir yandan İnsan Hakları Derneği’ni kurmak gibi legal faaliyetlerin içindeyken diğer yandan örgütün dışarda kalabilmiş ve “ben varım” diyebilen üç-beş kadrosuyla birlikte eski arkadaşlarımızı toparlamaya ve cezaevlerindeki arkadaşlara yardımcı olmaya çalışıyordu. Gaziantep’teki cezaevi ziyareti sırasında C.T.ın Malatya’daki arkadaşlar tarafından kendisinin yanına gönderilmiş olduğunu söylediğinde, Meral’e, C.T. hakkındaki kanaatimin olumlu olduğunu, fakat geçmişi hakkında kendisinin anlattıkları dışında bir şey bilmediğimiz için, mümkünse kendi işlerine karıştırmadan evvel C.T.ın eski çevresiyle ilişki kurup biraz araştırmalarını söyledim.
Kendisinin bana anlattığına göre, bu uyarıyı ciddiye almışlar. Uyduruk gerekçeler göstererek 3-4 ay kadar C.T.ı arkadaş çevremizin dışında tutmuşlar. Kısıtlı imkânlar içinde ve dönemin korku atmosferiyle boğuşarak C.T.ın üniversitedeki arkadaşlarıyla ilişki kurmuşlar. Fakat bu sınırlı araştırmada kuşkulu bir duruma rastlamayınca C.T.ı bir süre sonra çalışmalara dahil etmişler. Yine de her ihtimale karşı grup içindeki ilişkilerini olabildiğince sınırlı tutmaya özel özen göstermişlerdi. Nitekim C.T. yakalandığı zaman, yakalanmasına neden olan eylemle doğrudan ilişkili olmakla suçlanan 1-2 Kawacı ile bunlardan bazılarının aile çevresine mensup birkaç alakasız şahıs dışında kimse yakalanmadı. Hatırladığım kadarıyla, Meral’in Kawacıları toparlama işini beraber yürütmeye çalıştığı eski kadrolarımızdan hiçbiri bu tutuklanmadan ötürü gözaltına alınmadı veya tutuklanmadı. Sadece Meral aranır duruma düştü. Böyle olmasının bir nedeni yakalananların değişik düzeylerde direnmeleri ise diğeri de bütün imkânsızlıklara rağmen Cevdet konusunda gösterilen özenli ve istikrarlı tavırdır.
M. Müfit’in sırf benim eşim olduğu için Meral’in adını da bu işe bulaştırmaya çalışmasının ardında yatan şey öykünün işte bu bölümüdür ve görüldüğü gibi bir kez daha temelsiz karalamalardan ibarettir.
Ayak oyununun Meral’le ilgili bu yanını bir kenara bırakıp öyküye geri dönersek, C.T.ın Kawacılarla birlikte çalışmaya başlamasından yaklaşık bir yıl sonra Kawacılara yönelik yukarda sözü edilen polis operasyonu yapıldı ve kendisi bir grup arkadaşla birlikte Ankara’da tutuklandı (1988 baharı) ve aynı operasyonda gözaltına alınanların ifadelerine göre poliste herkes gibi C.T. de ağır işkence gördü.

Bu operasyonla birlikte, özellikle Ankara ve İstanbul’daki kadro ve sempatizanlar arasında gerçekleştirilmiş olan kısmi toparlanma da bir kere daha dağılmış oldu. İnsanlar bir kere daha köşelerine çekildiler.
Meral’in aranır duruma düşmesinden sonra dışarı ulaşma imkânlarım oldukça kısıtlanmıştı. Buna rağmen İstanbul ve Ankara’daki arkadaşların önde gelenleriyle ilişki kurup örgütü yeniden toparlamaya çalıştım. Bu çabalarım birkaç ay sürdü. Dışarda bu işi yapabileceğini umduğum arkadaşların hepsine olmasa da önemli bir bölümüne doğrudan veya dolaylı biçimde ulaştım. Fakat ulaşabildiklerimin çoğunluğu o sıralar bir şey yapmak istemedikleri yolunda haber gönderdi. Bu durumda yeni bir değerlendirme yaptım ve Kawa’yla ilgili yolculuğumu noktalamaya karar verdim. Cezaevindeki arkadaşlarım bu karardan vazgeçmem için çok uğraştılar. Fakat fikrimi değiştirmedim.

Bedir Yolcu,  böylesi olayların yaşandığı bir süreçte Malatya E Tipi Cezaevinden  tahliye oluyor. Askerlik işini nasıl hallettiğini hatırlamıyorum. Fakat bir süre sonra, kendisinin sözleriyle ifade edersem, “sıfırdan” ve “Diyarbakır’dan başlayarak” örgütü toparlamaya koyuluyor. Onun bu çabalarından Kawa’yla ilişkilerimi kestikten sonraki dönemde haberdar oldum.
Bedir, dışarda örgütü toparlamaya çalışırken, C.T. cezaevinden tahliye edilip askere götürülüyor. Ardından da askerden –duyduğum doğruysa- “kaçıp” bir süre sonra yeniden Kawacılarla buluşuyor. Bedir de bu arada Diyarbakır’dan sonra İstanbul ve Ankara’ya uzanmış, oralarda faaliyet yürütmektedir. C.T. ile Bedir’in ikinci buluşmaları bu şekilde gerçekleşmiş olmalıdır.
C.T.ın bu kadar kısa sürede tahliye edildiğini duyduğumda şaşırmıştım. Çünkü yargılandığı suçlar ağır cezayı gerektiriyordu. Ayrıca cezaevinden çıktıktan kısa bir süre sonra tekrar “suç işlediği” için eski cezasının infazının da yanmış olması gerekirdi. Sadece eski infaza denk gelen ceza bile 2-2,5 yıl cezaevinde kalmasını gerektiriyordu. Ama bir yıl gibi görece kısa bir sürede tahliye etmişlerdi. Şaşırtıcıydı. C.T.nla birlikte tutuklanan arkadaşlardan biri, onun Ankara’daki bu ikinci tutuklanma sürecinde “düşürüldü”ğü kanaatindeydi. Doğru olup olmadığı konusunda spekülasyon dışında bir şey söyleyemem; fakat sözünü ettiğim şaşırtıcılıkla örtüştüğü için dikkat çekici bir tespit olduğunu söyleyebilirim. Öte yandan, C. T., askerden sonra Bedir ve arkadaşlarının çevresine yeniden girebildiğine göre, Bedir ve arkadaşları C.T.ın ikinci tutuklanmasından sonra da “temiz” olduğunu düşünmüş olmalıdırlar.

Sanırım 1989 sonbaharıydı, Bedir Yolcu Gaziantep L Tipi Cezaevinde bizleri ziyarete geldi. Cezaevi koşullarımız artık epeyce düzelmişti. Örneğin açık ziyaretleri artık kendi koğuşlarımızda yapıyorduk ve süresi de uzundu.
Beraberinde Bedir’in kız arkadaşı olduğunu düşündüren jestler yapmak için fırsat kaçırmayan bir bayan da vardı. Bedir, aralarındaki ilişkiye dair bir şey söylemeyince, kız arkadaşı olduğundan şüphelenmeme rağmen özel bir şey sormadım.
Bedir’le iki saate yakın konuştuk. Daldan dala çok sayıda konudan bahsetti. Ama C.T.dan bahsettiğini hatırlamıyorum. Kendi çalışmalarını, Diyarbakır ve Cizre’de atlattığı iki polis operasyonunu, Kawacı bazı kişilerle ve kesimlerle ilişkilerini ve gelecek planlarını anlattı ve beni yeniden Kawacılarla birlikte çalışmaya ikna etmeye çalıştı. Ben, bu sürecin benim açımdan geride kaldığını, artık farklı bir yolda yürüyeceğimi söyleyip kendisine ve Kawacılara başarılar diledim. O üzüntülerini belirtti, ben başarı dileklerimi tekrarladım, öylece vedalaştık.
Bedir’le görüşmemizden kabaca 5-6 ay sonra, arkadaşları tarafından öldürüldüğü yolunda bir haber duydum. Çok sonraları öğrendiğime göre, Filiz adındaki “şaibeli” bir kadının iftirasıyla başlayan bir provokasyonda, Cevdet Taştan’ın “namusu temizlemek” gazlamasıyla kışkırttığı, “silaha-külaha düşkün”, “serseri” bir Kawacı tarafından öldürülmüştü (9 Şubat 1990). Kadın, duyduklarım doğruysa, Bedir’in beraberinde ziyarete getirdiği bayandı. Ve yine duyduklarım doğruysa, Cevdet Taştan, cinayetten sonra bu kadınla birlikte ortadan kaybolmuştu. Her kim ise, tetikçi de Güney Kürdistan’a kaçıp orada sırra kadem basmıştı.
Yani benim duyduğum yaygın öykü doğruysa “katil”,  M. Müfit’in yazdığı gibi C.T. değildir, cinayete yol açacak kışkırtmayı yapan provokatördür. Bu özelliğinden ötürü ona da katil diyebilirsiniz. Tartışma götürse de bunu anlamak mümkün. Ama bu durum, tetikçinin yaptıklarını ortadan kaldırmıyor veya aklamıyor. Bunu anlamak mümkün değil.

“Kawa Davası Savunması ve Kürtlerde Siyasi Savunma Geleneği” adlı kitabımın Kawa’yla ilgili alt bölümünde bölümünde Bedir Yolcu’dan bahsedilen kısa bir dipnotu, “trajik biçimde kendi yoldaşları tarafından öldürüldü” cümlesiyle bitirmemin sebebi, olayın yukarıdaki cereyan ediş tarzıydı. M. Müfit’in bu cümleden çıkarak bana, örgüte ajan alan adam suçlaması yapmaya çalıştığı öykünün özeti işte budur.
***

Birçok Kawacı gibi benim de kanımı donduran bu öyküde geçen olayı birilerinin örgüt-içi, gurp-içi, hareket-içi, muhalefet-içi vb. iktidar oyunlarında kullanmaya çalışması, öykünün kendisinden de iğrençtir ve yapanın ahlaki seviyesini gösterir. Neylersin ki dünya böyle bir yerdir: Dürüstler mücadele alanlarında hayatlarını tereddütsüzce verirken, aldıkları soluğu bile karşısındakilerinin hanesine borç diye yazanlar, 25 yıl sonra dahi onların cesetleri üzerinde tepinerek kendilerine ikbal ararlar.
Mehmet Müfit’e tavsiyem, bu tür ayak oyunlarından vaz geçmesidir. Böyle aşağılık öyküler uydurarak bana çamur sıçratma imkânı yoktur. Görüşlerimi beğenmiyorsa oturup edebiyle eleştirsin. Belki birkaç kişi de bu eleştirilerden yararlanır. Dahası, Türklerle Kürtlerin önümüzdeki elli yıllık kaderinin tartışıldığı bir dönemde, 30 yıl önceki kişisel hesaplara dayanan horoz dövüşlerini gündem diye insanların önüne sürmekten de kurtulmuş oluruz.
2013-06-11

----------------------------------

(*) M. Müfit’in sözü edilen yazıları için şu adreslere bakabilirsiniz:
https://www.newroz.com/tr/forum/352974/cemil-g-ndogan-bagimsiz-birle-ik-k-rdistan-savunucularini-deshumanisation-u-aydinlarimizin
https://www.newroz.com/tr/politics/352986/cemil-g-ndogan-bagimsiz-birle-ik-k-rdistan-savunucularini-deshumanisation-u-aydinlarimizin

(**) 16 Şubat 2013 tarihli “Nihayet Gerçek Gündem” başlıklı bu yazı için şu adrese bakabilirsiniz http://www.gelawej.net/index.php/cemil-gundogan/8720-2013-02-16-20-23-18.html

Gezi Parkıyla başlayan itiraz: Sonlar ve başlangıçlar...


Fikret Başkaya

31 Mayıs 2013’de Taksim Gezi parkında başlayıp dalga dalga yayılan eylemler bildik eylemlerden ve itirazlardan farklı. Olup-bitenler alışılmış olana benzemiyor. Herkes orada neler oluyor, bunlar kim, ne istiyorlar, buradan ne çıkar, bu nereye gider... türü sorular soruyor. İsyanın gerekçesi görünen-bilinen gerekçelerle sınırlı değil. Yağma ve talana, geçerli yaşam biçimine ve yönetim anlayışına, oligarşinin demokrasi oyununa, adım adım yaşamı yok eden neoliberal kapitalist saldırıya itiraz söz konusu. Bu niteliğinden ötürü de bir dönemin artık sonuna gelindiğini ima ediyor. Ve tabii yeni bir başlangıç, bir bilinç sıçraması anlamına da geliyor. Bu, son dönemde dünyanın başka yerlerinde neoliberal saldırıya ve burjuva yaşam biçimine, kapitalizme ve emperyalizme karşı yükselen itirazın bizim toprağımızdaki karşılığı. Elbette hiç bir halk hareketi, hiç bir devrim diğerine benzemez. Devrimi her zaman halk yapar, örgüt veya örgütler yapmaz. Zira örgütler mevcut olana itiraz etseler, onu aşma perspektifine sahip olsalar da,  son tahlilde verili zemin üzerinde varolurlar. Bu niteliklerinden ötürü de varolanda, geçerli olanda radikal bir kopuş yaratamazlar. Radikal dönüşümler her zaman derin ve yaygın halk hareketlerinin eseridir. O halde devrimi halk yapar, hiç bir devrim diğerine benzemez, devrimin ne zaman patlayacağı öngörülemez, devrim o süreci başlatanlar da dahil herkesi şaşırtır, ithal ve ihraç edilebilir de değildir. Bir başka şey de, her devrimin, her halk hareketinin kapsamı, yoğunluğu ve ortaya çıkardığı sonuçların farklı olmasıdır.

Böyle durumlarda en çok akla gelen soru: İyi de ne değişti? sorusudur. Herkes kendi kafasındakinin gerçekleşip-gerçekleşmediğine bakarak, hareketin başarısı hakkında hüküm verme eğilimindedir. Bu tür sorular soranlar, böylesi kaygılar taşıyanlar ekseri karşı tarafa bakarak böyle bir sonuca varırlar. Ekseri asıl bakılması gereken yere bakmazlar. İşte hükümet değişti mi? İktidar cephesinde ne değişti? Mülkiyet ilişkilerinde radikal bir değişiklik oldu mu? vb. Bu sorular elbette haklı, yerinde ve önemlidir ama aynı zamanda asıl bakılması gereken yeri ihmal etmekle de ilgilidir. Devrim söz konusu olduğunda asıl değişiklik, geniş halk kitlelerinin bilincinde ortaya çıkan kopuştur... O bir bilinç sıçraması ve kopuş ânıdır, yeni bir perspektife giden yolun aralanmasıdır... Bir başlangıçtır...Orada söz konusu olan bir silkinme, kopuş ve özgürleşme eylemidir... Bir kere o eşik aşılınca, artık yeni bir döneme girilmiştir ve uzunca bir zamana yayılan mücadeleler süreci başlamıştır. Fakat mücadele sürekli yükselen düz bir çizgi üzerinde yol almaz. Yükselişler-düşüşler, kısmî-zaferler ve yenilgiler, moral bozuklukları ve umudun yeniden yeşerdiği anlar birbirini izler... Bu yüzden devrim bir anda başlayıp-biten bir şey, anlık bir toplumsal olay değildir. Modern dönemin tarihi, söylemek istediğimin sayısız örnekleriyle doludur.

Gezegenin tarihi milyar, canlı yaşamın tarihi milyonlarla, “bilen ve yapan” anlamında insanın [ homo-sapiens] tarihi on binlerce yılla ifade ediliyor. İnsanlık uzun bir paleolitik dönemden [ avcılık ve toplayıcılık çağları] geçti. Neolitik devrimden bu yana da yaklaşık 10 bin yıl geride kaldı. Kapitalizmin tarihiyse en çok 500 yıl ve sanayi kapitalizminin tarihi de yaklaşık iki yüz yıl kadar. Demek ki, kapitalist çağ uzun insanlık tarihinde sadece küçük bir parantez... Velhasıl kapitalizm bu kadar kısa zamanda insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehlikeye atmış durumda. Artık tartışmasız bir sürdürülemezlik tablosu ortaya çıkmış bulunuyor. Dolayısıyla, görünen ve afişe edilen gerekçelerden öte, son dönemde dünyanın farklı yerlerinde kapitalizmin dayattığı boğucu ve yok edici yaşam tarzına, küresel oligarşinin kapsamlı saldırısına itiraz söz konusu. Şimdilerde Türkiye’nin sıradan insanları da bu kervana katılmakta... İnsanlar her zaman açıkça ifade edemeseler de, meramlarını açıkça ortaya koymasalar da, kritik bir eşiğe yaklaşılmakta olduğunu, egemen oligarşilerin ve akıl hocalarının dillerinden hiç düşmeyen, büyüme, kalkınma, ilerleme, herkese daha çok refah ve demokrasi söyleminin bir yutturmaca olduğunu, demokrasi denilenin son tahlilde kitleleri aldatmaya, oyalamaya yarayan bir sirk oyunu olduğunu, bu yolun çıkmaz bir yol olduğunu seziyorlar. Başta oligarşinin hizmetindeki siyasi partiler olmak üzere, demokrasi oyununu, rejimi ve  kurumlarını sorgular hale geliyorlar. Artık burjuva düzeninin bu toplumun sıradan insanlarına, gençlerine, emekçi çoğunluğuna teklif edeceği bir şey yok. Ufukta görünenin “nurlu” olmadığını seziyorlar. Kapitalizmin sömürü, hiyerarşi ve kutuplaşma üreten yıkıcı bir sistem olduğunu açıkça ifade etmeseler de yaşadıklarıyla anlıyorlar - seziyorlar. Gerçek durumla egemenler cephesinin anlattığı hikaye arasındaki uyumsuzluğu fark ediyorlar...  

Olayların patlak verdiği günden beri öbek öbek “konunun uzmanları” olup-bitenlerle ilgili tahliller yapıyorlar ama bunların kaçı asıl sorunu tartışmaya yanaşıyor? Onca yazılan-çizilen, onca söylenenler arasında kapitalizm, emperyalizm, oligarşi, ekolojik yıkım, toplumsal eşitsizlik, açlık ve yoksulluk, zorbalık, baskı ve zulüm, burjuva uygarlığının ortaya çıkardığı “anlam kaybı”, aşınan doğal çevre, büyüme, kalkınma, ilerleme adına yok edilen gelecek, kirlenen su ve hava, hızla ısınan atmosfer, iklim değişikliği, şiddeti, kapsamı ve yoğunluğu artan doğal felaketler, yok olan canlı türleri... var mı? Ya da ne kadar var?


Aslında Gezi Parkıyla başlayan süreç bir dönemin sonunu ve yeni bir başlangıcı temsil ediyor. Türkiye’nin 200 yıllık “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma” perspektifinin sonunu ve yeni bir paradigmaya açılan yolu işaret ediyor. Zira bir sürdürülemezlik tablosunun ortaya çıktığında şek şüphe yok... Bütün ışıklar kırmızıya dönmekte... İnsanlar artık kendilerine anlatılan hikayeyi dinlemek istemiyorlar. Kendi hikayelerini kendileri anlatmak istiyorlar. İtilip-kakılmak, aşağılanmak, horlanmak istemiyorlar... Sanıldığı gibi itiraz sadece hızla otoriterleşip tek adam rejimine, tuhaf bir polis devletine dönüşmekte olan, neoliberalizm şampiyonu, yeni- Osmanlıcı AKP hükümetine karşı değil. Her geçen gün geleceklerini daha çok karartan, yaşamı anlamsızlaştıran geçerli paradigmaya itiraz  ediyorlar. Bu yüzden sokaklardalar, bu yüzden rejimin kolluk güçlerine ve yalan cephesine karşı direniyorlar. Aslında önlerindeki asıl engelin bu rejimin polisi olmadığının da farkındalar... 33 yıllık 12 Eylül sonrası dönem artık kapanmakta... Son tahlilde bu bir haysiyet mücadelesidir ve insanlar belirli bir eşik aşıldığında artık “eskisi gibi yaşamak” istemiyorlar. 

7 Haziran 2013 Cuma

İnsan Okur sitesine Erişim Engeli...



İnsan Okur  ( www.insanokur.org ) sitesine  erişim yasağı getirildi. Yazarı olduğum,  İnsan okur sitesinden gelen duyuruyu  olduğu gibi yayınlıyor, AKP’nin “karanlık” zihniyetini tüm şiddetimle protesto ediyorum. F.C.

“Sitemize Milli Eğitim Bakanlığı tarafından erişim yasağı getirilmiştir.‏

Sevgili Dostlarımız; edebiyat ve kitap sitesimiz, (MEB) Milli Eğitim Bakanlığı'nın internet ağında ulaşılması yasaklanmıştır. Bu engellenmenin ardında Taksim Gezi Parkı’nın fiilen yıkılması girişimine karşı "her yer Taksim her yer direniş" düşüncesiyle halkımızın insan ve doğa temelli taleplerinin barışçıl ve demokratik şekilde ortaya konmasına destek olmamızdan kaynaklandığını düşünüyoruz. Bakanlığın engelleme gerekçesini kamuoyuna açıklama yapmaması halinde bu düşüncemizin hakikat olduğunu halkımıza ifade ediyoruz.
MEB'in internet erişimi sağladığı bilgisayarlardan www.insanokur.org sitesine girilmek istendiğinde açılan sayfada;

"Bu siteye erişim, sakıncalı içeriğinden dolayı, Milli Eğitim Bakanlığının isteğiyle Türk Telekom A.Ş. tarafından engellenmiştir."

ifadesi yeralmaktadır. Sitemiz engellenirken herhangi bir uyarı yapılmamıştır. "Sakıncalı içerik" derken ne kastedildiği bilinmemektedir. Herhangi hukuki bir süreç işletilmemiştir.

Siz dostlarımızdan ricamız; Milli Eğitim Bakanlığı’nın "


 ” linkine yasağın kalkmasına yönelik demokratik tepkinizi bildirmenizdir.

Teşekkür ederiz.

insanokur.org Yayın Kurulu

MEB Yetkililerini Bilgilendirme
5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”a göre;
Madde 8- (1) İnternet ortamında yapılan ve içeriği aşağıdaki suçları oluşturduğu hususunda yeterli şüphe sebebi bulunan yayınlarla ilgili olarak erişimin engellenmesi­ne karar verilir:
a) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;
1) İntihara yönlendirme (madde 84),
2) Çocukların cinsel istismarı (madde 103, birinci fıkra),
3) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma (madde 190),
4) Sağlık için tehlikeli madde temini (madde 194),
5) Müstehcenlik (madde 226),
6) Fuhuş (madde 227),
7) Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama (madde 228),
suçları.
b) 25/7/1951 tarihli ve 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunda yer alan suçlar.

Kitap sitesi olarak www.insanokur.org'un yukarıdaki suçlarla ilişkisi bulunmamaktadır.


Halkımıza duyurulur.”

6 Haziran 2013 Perşembe

El- Kuseyr mesajı!



Demir Bilgin
demir.bilgin@yahoo.dk

Halkıyla butünleşen Suriye ordusu, tarih yazmaya devam ediyor. İki yıldır, emperyalizmin üssü haline getirilen El-Kuseyr, 5 Haziran 2013, Çarşamba şafağında, büyük bir askeri hamle ile tekrar kurtarıldı.Bu askeri atak, aynı zamanda, emperyalizme ve siyonizme vurulmuş  bir  darbedir.

El- Kuseyr nedir?

El-Kuseyr, iki yıldır, başta Israel olmak üzere, 27 ülkeden gönderilen kiralık katillerin üssü haline gelmişti. Fransa, İngiltere, Avusturalya, Danimarka, Amerika, Kanada, Sirbistan, Kosova, İtalya, Türkiye, Katar, Ürdün, Suudi Arabistan, Tunus gibi ülkelerden, yaklaşık olarak, 10 bin kiralık katil, El-Kuseyr’i, adeta işgal etmişlerdi.

Emperyalist sistem, tıpkı Libya’da, Bingazi’de olduğu gibi, “kurtartarılmış kent” olarak, El-Kuseyr’i seçtiler. Hedef, coğrafik ve stratejik olarak uygun olan El-Kuseyr’den, Şam’a doğru ilerlemek ve Suriye Arap Cumhuriyeti’ni yıkmaktı. Ama emperyalizmin planları tutmadı. Suriye, oynanmak istenen tüm oyunların farkındadır. Bu bilinçle, hiç ummadıkları bir askeri atak ile, El-Kuseyr kentini tekrar  geri aldılar. Bu atak,  emperyalizme ve siyonizme gönderilen açık bir askeri uyarıdır. Birinci, noktadır.

İkinci nokta şudur: El-Kuseyr zaferi, Orta-doğu’da yeni Vieatnam’ların olacağını göstermiştir. Bence, El-Kuseyr askeri hamlesinden çıkarılması gereken en önemli mesaj , budur.

Bu blinçle, El-Kuseyr zaferi, Suriye ve tüm bölge halklarına kutlu olsun, diyorum.


4 Haziran 2013 Salı

Taksim bir Tahrir değil, ama…




Salim Turgut
turgutsalim@hotmail.com

Yaşanılanların tarih olacağı çoğu zaman yaşanırken fark edilmez. Ama tarihte bazı olaylar vardır ki içinde yaşarken, yaşadığın sürecin tarih oluğunu bilirsin. Gezi Parkı ile başlayıp tüm Türkiye’ye yayılan halk hareketi de yaşanılırken tarih olanlardan.

Gezi Parkı ile başlayan halk hareketi Türkiye tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir hareket. Bazı noktaları ve etki gücü ile 15 - 16 Haziran 1970 olaylarını da çağrıştırsa da hem etkisi hem de eyleme katılanların hetorjen yapısından kaynaklı olarak 15 - 16 Hazirandan olaylarından ayrılmaktadır. 15-16 Haziran eylemleri eksikte olsa bir örgütlülük çerçevesinde gelişmesine karşın Taksim Gezi Parkı direnişi tamamen bir avuç kentine sahip çıkan insanın inisiyatifi ile başlamış ve hızla yayılmıştır. Kendini ‘Taksim Platformu’ olarak adlandıran bu inisiyatif, kentin kalbi olan Gezi Parkı’nın yok edilmesine yönelik en demokratik taleplerini ortaya koymuştur.

Taksim direnişinin ardında uzun süredir kazanılmış tecrübe ve birikim söz konusudur. 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması ısrarı, tüm kurum ve kuruluşların ısrarla Taksim’e sahip çıkma hedefi ve ‘Emek Sineması’ direnişinden elde edilen tecrübe ve birikim vardır. Çünkü Taksim sadece Taksim değildir. Taksim’in tarihsel değeri ve önemi vardır. Taksim, özgürlüklerin ve direnişin sembolüdür. Bu yüzden birçok kesimde Taksim’e sahip çıkmak; demokrasiye, özgürlüklere ve adalete sahip çıkmak anlamına geliyor.

Taksim’de başlayıp tüm Türkiye’ye yayılan halk hareketi her ne kadar Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesini engellemek için başlamışsa da sonraki gelişmeler Gezi Parkı’nın boyutunu aşmıştır. Bu kadar kısa sürede halkın büyük bir kısmını saran bu alevin perde arkası Gezi Parkı ile sınırlanamayacak kadar geniş ve kapsamlıdır. Bu eylemin ardından bazılarına göre son on yılın, bana göre ise son otuz yılın öfkesinin patlaması söz konusudur. Bu öfkenin ardında, Roboski’den Reyhanlı’ya, Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden Topçu Kışlası’na, 12 Eylül uygulamalarından baskılara, işkencelere, inançlara, yaşam alanlarına ve yaşam biçimlerine müdahale eden ve onların özgürlüklerini kısıtlayan bir anlayışa duyulan tepki yatmaktadır.

Taksim ve çevresinde yaşayanların en basit talebi olan ağaçların yok edilmemesi isteminin şiddetle bastırılmak istenmesi, halkta uzun süredir kaybolmuş olan ‘vicdan’ın gün yüzüne çıkmasına neden olmuştur. Bu direnişin en önemli yanı kaybolan ‘vicdan’ın gün yüzüne çıkışıdır. Bu hareket bir ‘vicdan’ hareketidir. Taksim Platformu’nun başlattığı Gezi Parkı direnişinin ilk günlerinde parka gelip de direnişe destek verenlerin sayıları parmakla sayılabilecek kadar az iken, direnişteki insanlara vahşice saldırıp direniş çadırlarının yakılmasının ardından kendiliğindenci bir şekilde ‘vicdan’ sahipleri akın akın Taksim’i hedeflemiştir. Taksim’e destek verenlerde, eylemin içindekilerde elbette örgütler ve partiler var. Ama buraya gelen kitlenin ezici bir çoğunluğu örgütlerin ve partilerin inisiyatifi dışında ‘vicdan’ların sesini dinleyerek gelmişlerdir.
Taksim direnişinde bir örgüt ya da parti yoktur. Taksim’de herkes vardır. Elbette her eylemde olduğu gibi eylemden kendilerine pay çıkarmak isteyenler var ve bundan sonrada olmaya devam edecektir. Bu siyasal rantiyeciler, çoğu hayatlarında ilk defa sokağa çıkmış gençleri yanlış ve hedef şaşırtıcı sloganlarla kendi politik girizgahına çekmek istemektedirler. Açtıkları, Atatürk ve Türk Bayrakları ile ‘Gençliğe Hitabe’, ‘Onuncu Yıl Marşı’ ve ‘Mustafa Kemal’in Askerleriyiz’ gibi slogan ve marşlar ulusalcı duyguları kabartarak Kürt düşmanlığına evirmek isteyenlere göz yumulmamalıdır. Tamda burada ‘Halkların kardeşliği’ vurgusunu güçlendirmek gerekiyor.

Selahattin Demirtaş’ın Haymana da yaptığı konuşmasının tamamını değil de, içerisinden bazı noktaları cımbızlayarak, ayaklanan halkı, Kürt düşmanlığına evirmeye çalışanların karşısında olmak Kürt kardeşlerimizi bu kesimlere yem etmemek gerekiyor.
Kürt halkı otuz yıldır her türlü baskı, işkence, katliam ve kimliksizleştirilme politikalarının birer bir muhatabı oldu. Yaşadıklarını kimseye anlatamadı. Medya’nın Kürt savaşında üç maymunu oynadığını ve psikolojik savaşın nasıl bir parçası haline geldiğini gördü. Fırat’ın doğusunda yaşananların batısına aktarılamadığını ya da yanlı ve karşı propaganda olarak aktarılmasını yaşadı. Türkiye halkı ise Taksim direnişi ile birlikte medya’nın sessizliğini ilk defa bu ölçüde gördü ve bunun şaşkınlığını yaşadı. Türkiye halklarının bir bütün olarak Fırat’ın doğusu ve batısıyla, Alevisi ve Sünnisiyle, Gayrimüslimi ve Ateisiyle, Türküyle, Kürdüyle ve Arabıyla, devrimcisi, sosyalisti, demokratı, feministi, yeşili, eşcinseli, anti militaristi ve Kemalisti ile bir birlerini anlamak ve ortak hareket olanakları yaratmakla karşı karşıya kaldılar.

Mustafa Karasu 4 Haziran 2013 tarihinde Yeni Özgür Politika Gazetesinde yayınlanan yazısında süreci şöyle değerlendirmektedir; ‘’Kuşkusuz bu Gezi Parkı olayları sırasında Kürt sorununa olumsuz yaklaşan kesimler de toplumsal muhalefet içerisine girdiler ve AKP’ye tepkilerini gösterdiler. Burada Gezi Parkı için yapılan eylemleri ve buna katılmayı yanlış görme değil de şöyle bir soru sorma hakkımız doğmaktadır. Hangi saikle olursa olsun Gezi Parkının yerine başka bir bina yapılmasına karşı çıkmanızı yanlış bulmuyoruz. İstanbulluların oturacağı ve nefes alacağı parkların da korunması çok değerleridir ve buna değer veriyoruz. Ancak bir halkın varlığı; özgürlüğü, anadilde eğitimi, kültürel yaşamını özgürce sürdürmesi konusunda neden bu kadar hassas değilsiniz? Kürtlerin kimlik, dil, kültür özgürlüğü ve kendi kendisini yönetmesine ve demokratik özerkliğine neden karşısınız diye sorma hakkımız vardır. Başta Gezi Parkı eylemine katılanlar olmak üzere tüm demokrasi güçleri Kürt sorunun çözümüne olumsuz bakan, tek millette ısrar eden kesimlere bu soruları sormalılar. Eğer Gezi Parkına gösterilen duyarlılık Kürtlerin hak ve özgürlüklerine yönelik gösterilemezse o zaman Kürtler bu yönlü soruları sorarlar, bu da Gezi Parkına yönelik anlamlı eylemin değerine kuşkulu yaklaşımları ortaya çıkarır.’
KCK Yürütme Kurulu üyesi Mustafa Karasu’nun Gezi Parkı direnişi değerlendirmesinde dikkat çekilen nokta empatidir. Gezi Parkı için duyarlılık gösterenlerin, Kürtlerin hak ve özgürlüklerine de duyarlılık göstermesini istemek kadar daha doğal ne olabilir? Kaldı ki Türkiye’nin farklı alanlarında yapılan bu gösterilerde Hak-Par, İşçi Partisi ve HKP gibi yeni faşist zihniyetlerin sokaktaki eylemleri Silivri’ye bağlama mücadelesini de görmemezlikten gelemeyiz.

Sonuç olarak, yepyeni bir dönem ve eylem sürecinden geçiyoruz. Bu sürecin baş aktörleri sosyal medya ve gençliktir. Bu gençlerin büyük bir çoğunluğu hayatlarında ilk defa sokağa çıkmış durumda. Eylemlerde örgütler var ama önderi ve lideri olarak değil, sürecin içinde yürüyen yan aktörleri konumunda.

Taksim direnişi ile Türkiye Baharı’nın başladığı iddiaları var. Türkiye’de bir şeyler oluyor ama bunun Tahrir olduğuna dair görüşlere şimdilik katılmak söz konusu değil. Taksim’de yaşanılanlar Türkiye açısından da yeni bir şey. Şimdiden bu sürecin adını koymak yanlış olsa gerek. Taksim bir Tahrir değil, ama Arapların Tahrir’inden sonra bizim de tüm dünyaya gösterebileceğimiz bir direniş odağımız oldu. Taksim, Türkiye’deki yeni dönem ve mücadele biçimi açısından bizlere yeni bir pencere açıyor. Walt Street’i işgal et, Sosyal Forum ya da Yunanistan’da ki sokak eylemlerinin başka bir türü Taksim’de
yeşeriyor. Taksim’de doğup tüm ülkeye yayılan bu kendiliğindenci hareketi örgütlü ve sağlıklı perspektiflerle doğru hedefe yönlendirmek ise şimdilik maalesef uzak bir hayal gözüküyor.




Taksim intifadası ve çözüm yolu




Demir Bilgin

31 Mayıs 2013’te , Taksim’de büyük bir  intifada (halk ayaklanması ) oldu. Yıllardır biriken öfke taştı.Öfke,  Taksim Gezi Parkı’nda patladı! Onbinler, gerici AKP’ye ”dur!” diye, meydanlara indi. Onbinler, ”Recep,  defol!...” diye bağırdı. Taksim intifadası, Taksim’de kalmadı;  tüm Anadolu’yu  sardı. Şiar tekleşti: Heryer Taksim, heryer intifadadır!

Evet, heryer Taksim ve heryer intifadadır.

Tüm yazı ve yorumlarımda hep bunlara işaret ettim. Son yazımda; ”Temel çelişki, baş çelişki ve alfabe” başlıklı yazımda, şeriatçı AKP Hükümetine karşı mücadelenin anlam ve önemine vurgu yapmıştım. Gerçekler, inatçıdır. İnatçı gerçekler, Taksim’de patladı. Taksim patlayışı, bir giriş oldu. Giriş mi, şudur: ”Müslüman burjuvazisinin  alt yapısı üzerinde şekillenen, gerici, şeriatçı bir üst yapı istemiyoruz”  demektir. Temel çelişki, baş çelişkinin yarattığı birinci nokta  budur.

İki: İntifadalar, bazen beklenmedik bir anda patlak verir. Taksim’de bu oldu, patladı. Biriken öfke, toplumsal evrim tarihimizi, geriye, feodal sistemin kurallarına götürmek isteyen AKP ve hükümetine isyan etti. Taksim ve sonra, Taksimleşen Anadolu İntifadası, bu oluyor.

Soru: Peki, böylesi bir intifada, biz devrimciler olarak, ne yapmamız gerekiyor?

Cevap: İntifadaya cevap verecek ve Türkiye’yi, şeriatçı AKP yönetiminden kurtaracak bir çözüm yoluna ve çözüm yolunu gösterecek bir proğrama ihtiyaç var, demektir.

Bu, şudur: Şu an Türkiye’de baş çelişkimiz, gerici, şeriatçı AKP ve hükümetini iktidardan uzaklaştırmaktır. Bunu ancak ve ancak, ”asgari” bir proğramla yapabiliriz.

Peki, sözcük olarak, asgari nedir? Program nadir?

Asgari, arapça sözcüktür, küçük demektir. Minimum noktalarda anlaşmak demektir.

Program, yapılacak işleri gösteren pusula demektir.

Bu tanımlardan sonra ”asgari” proğrama geçiyorum.

Giriş:

Bizler, emek – sermaye çelişkisini unutmadan, siyasal kuruluş tarihimizi geriye, şeriata doğru götürmek isteyenlere karşı birlikte hareket eder, ama kapitalist düzenin sonrasını, yani sosyalizmi savunuruz.

Bizler, laik bir devletin kurulmasından yanayız. Laik devlet şudur: Devletin ne resmi, ne de gayri resmi bir dini olmamalıdır. Şiarımız açıktır: Devlet, dinden elini çek!

Aleviler,  sunni devletin baskısı altında yaşamalarına  son verilmelidir.

Türkiye’de ulusal sorun, Kürt sorunudur. Ne yazık ki, 21 Mart 2013, İmralı süreci, AKP’nin ”sahte vaatleri” ile 35 yıllık direniş, ”Türk – İslam Sentezi” altında, şeriatçı AKP ve Recep Tayyip’in ”Kürt açılımlarına(!)” terkedilmiştir. Türk – İslam sentezi altında, Kürt sorunu bir yana, hiç bir sorun çözülmez. Bunları yazmak ve tekrarlamak gerekiyor. Kürt Sorunu, geriye, şeriata gidilerek çözülmez, Kürt Sorunu, ancak ve ancak ileri, hep ileri hamleler ile çözülür, diyoruz.

Böylesi bir ”asgari” programsal giriş, aşağıdaki noktalar oluyor:

1- AKP Hükümetini derhal iktidardan uzaklaştırmak.

2-  İmamın ordusunda temerküzleşen tüm şeriatçı kesimleri uzaklaştırmak.

Bunlar yapıldıktan sonra, Türkiye’ye uygun ”İlerici demokratik” bir anayasa  ile, yani devletin politik ve örgütleniş tarzına uygun bir anayasa ile tüm hak ve özgürlükler belgelenir.

Bunlara hep işaret ettim, ediyorum…

Taksim intifadasını ileriye götürecek ve gösterecek bir pusulaya ihtiyaç var.

Temel çelişki / baş çelişki bağlamında, şu an ki pusulamız, ”Asgari Program” ile, şeriatçı AKP ve Recep Tayyip’i iktidardan uzaklaştırmaktır.

Taksim intifadasında ortaya çıkan ve  bizlere verilen mesaj budur.