9 Ocak 2014 Perşembe

Cumhuriyet Tarihine Katkı: Erdogan & Kaan & Oğuz & Barış & Kılıçdar (2)



Prof. Dr. Yalçın Küçük
 KORKAKNAME
 Bu arada, ikinci gerçek için, bir geçişe, en passant, ihtiyaç duyulabilir, ben duyuyorum, galiba “İkinci Aydın Bildirgesi” dahi dediler, birincisini Aziz Nesin yapmış ve bu ikincisi oluyormuş, bunları duymuşluğum var. Saçmadır, gazeteler, öz itibariyle, “din devleti kurmaya kalkışanların halka hesap vermesi için mücadele edeceğiz”, bunu yazdılar. Ben bu kadar korkak ve anlamdan yoksun bir metni ilk defa görüyorum; her yanı utanç vericidir, diyorum. Hem kendilerine ve hem laisizme zerre kadar güvenleri yok, kurdular, kurdular ve halka dayanıyorlar.
Sözüm Tarık Akan’adır, ben Aydın Bildirgesi’ni tazelemek için aramıştım, cevap bulamamıştım; demek korkakname peşindeymiş, öğrenmiş oluyorum.Sözüm Malik Ecder Özdemir’edir; ben sizi böyle yetiştirmedim ama bozulma ise normaldir, cehepe bozucudur.Pek bozulmuşlar, anlıyorum. Düzeltiriz. Benim bir aforizmam var; devrimci, devrimlere düşman halkı devrimci yapan adamdır; ama önce yürek istiyor.
Bizler Birinci Türkiye İşçi Partisi’nden, 1961 kuruluşudur, söz ediyorum; ayaklarına varıp, emekçiler, halkımız, “sizleri sömürüyorlar” dediğimiz zaman, halkımız bizi sopalarla kovuyor ve yakalarsa dövüyordu. Peki, ikinci bildiriciler, siz kimsiniz, nerede yaşıyorsunuz; “din devleti kurmaya kalkışanları” hesaba çağırmak için gittiğiniz halk artık başka bir halktır, bu halktan kendinizi korumanızı tavsiye ediyorum. Bu kadar, bildirinin diğer taraflarını tümden bırakıyorum, yazanlara ve imzalayanlara pek çok üzülüyorum. Çok acıdım, duygularımı iletiyorum.
BEŞ TAŞ OYUNU
 İsmet Paşa’yı bilirler mi, şu Kılıçdaroğlu denilen ademin küfürlerini hiç eksik etmediği Paşa’yı hiç hatırlıyorlar mı, boşa soruyorum.Annem olsa, “tırnağı olamaz” derdi, biliyorum ve çoğu bu bozguncuya kul oldular. Ama yine de yazıyorum, Paşa Hazretleri’nin İstanbul’dan Kurtuluş’a koşan genç zabitlere sözü şudur: “Halka gidiyorsunuz, halk size düşmandır.” Ve biz şimdi o tarihteyiz, işimizi biliyoruz.Beş taş oynamıyoruz; bildiri yazmamışlar, beş taş oynuyorlar.
KENDİ KENDİNİ AŞAĞILAYAN PARTİ
 Gözümüze batan ikinci gerçeğe geldim nihayet ve şudur: Cehepe, Cumhuriyet’in kurucusudur, güzel ama şimdi, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, her türlü ve tüm muhalefeti üst üste koymuş, toplamış ve toplam muhalefet olmuştur; cehepe işte odur. Kendisine çevrilmiş bütün nefreti biriktirmiş, kendisine kusmaktadır; cehepe kendi kendini aşağılayan bir partidir ve “yoz parti” diyoruz.
Şimdi bir yoz partimiz var. Doksan yılda vücuduna isabet eden bütün reddi, tüm tükürükleri, nefretin tamamını biriktirmiş, böyle bir vücuttur ve hepsini kendine kusmaktadır. Cehepe pislik toplayıp üzerine kusan bir partidir.Tükürüktür, kusmuktur, bunlardan bir vücuttur ve halkın artık sadece pislik sevdiğine inanmaktadır.Pislik, pisliğe düşkündür, bu tarikattandır ve kopamıyor.
Başladığım yere dönüyorum; Garbaçov, Parti’de, bir tek değer bırakmadı ve bir tek değer almamıştır.Yozlar bir aradadırlar ve zarureten, güzeli akepe’de ve mehepe’de görüyor ve hasad etmektedirler.Bunları yazarken utanıyorum.Bunları okudukça kızarıyorum.
YOZLAŞMA
Yoz mu, hiçbir ümidi ve hiçbir çıkar yolu bilmezler ve işte bu cehepe’dir.Hep daha kötü, hep daha kötü; seçerler ve seçiyorlar.
Şimdi nereye geldik, bir Ergenekon savcısı vardı, Tayyip Erdoğan polisi ve savcıyı ve yargıcı övmekle bitiremiyordu ve şimdi, bunlara operatör diyor; çok fenadır ve hiç güvenilmez olduklarını haykırmaktadır. Güzel, ama bizi mahkum edenler bu polisler, bu savcılar ve bu yargıçlar, hepsini ve tek tek isimleriyle biliyoruz. O halde, öyle söylüyorsa, mantıken ve vicdanen, bütün zindanların boşaltılması ve gerekirse yeniden başlatılması, ayrıca, öncelikle bunların yargılanması gerekmez mi, hiç şüphe duyamayız. Yok, hayır, bu Garbaçov, bizleri zindanlara tıkanlara “76 milyon” destek veriyor, diyor; işte halimiz budur. Sadece yozdur, bunlar yozlaşmışlar, diyorum.
Akepe’nin çökmesi kadar, zindanların boşalmasından korkan bir cehepe yönetimi var. Zindanlar boşalırsa, biterler ve biliyorlar.
MİNNAZ, MAYAYDIN
Sadece bitmezler ve asıl hesap buradadır.Halka değil, bu 76 milyon destekli hakimlere de verebilirler; ihtimal dahilindedir. Bir kez, artık hesabı biliyoruz ve bir kez Rahmi Koç açıklamıştı; bir büyük şehrin belediye başkanlığı en az ve hızla bir milyar dolar getiriyor ve biz Osmanlı’dan biliyoruz, iltizama verilince, mültezim’den pay almak esastır. Şöyle de söyleyebiliriz; Kemal Kılıçdaroğlu birkaç ortağı ile birlikte büyük belediyeleri iltizama vermektedir, en az bir milyar kayıt dışı varidatı olduğu hesaplanmıştır. Peki, “akılsız dedik ya”, o kadar mı, bunun bir hesabı var.
Kimse Minnaz’ı ya da Mayaydın’ı öyle “havaya” milletvekili yapmaz; Yale’den sonra kısa bir süre World Bank, Dünya Bankası’nda staj yapmıştım; dünyada büyük barajların getirisinin present value, şimdiki değerini hesaplattılar. Mayaydın veya Minnaz’ın, büyük belediye başkanlarının gelir ile götürdüklerini, yıl yıl, ay ay, 2018 yılından ve aylarından başlayarak, cari faiz ile, iskonto etmekten ibarettir. Bir detay, o zaman computer yoktu, Barış Güler el makineleriyle çalışıyorduk, hesaplıyordum; yine hesaplarım ve hesabını sunarız.
ORTAKLAR
Adnan Keskin, bir Deniz Baykal muhalifi idi ve Garbaçov’un yanında, tıpkı burnundan düşmüş misli, Deniz Baykal olmuştur. Haluk Koç, bir Baykal muarızıydı, şimdi ortaokulda bir münazaracıdır. Gökhan Günaydın, bir kez tanışmıştım, bana solcu görünmüştü, şimdi anlaşılıyor çöpçü yamağı, anlıyorum. Kemal Karabulut’a pislik toplamada yardım ediyor.Ve sorumluluk ile hesaba ortaktırlar. Biz varız…
Devamı altta.
Kaynak: Odatv.com 




Cumhuriyet Tarihine Katkı: Erdogan & Kaan & Oğuz & Barış & Kılıçdar (3)



Prof. Dr. Yalçın Küçük
 TARİH VE KATKI
Ve sırada tarih var ve katkı var.
Yalnızca özet sunmak durumundayım.
***
Tocqueville’in, “L'Ancien Régime et la Révolution”, çok iz bırakan bu eseri, 1856 tarihli, üzerinde de çok durulmuş ve yazılmıştır. 1912 yılında Gustave Lanson, Histoire de la Littérature Française, özünü ve özetini, La Révolution s’est faite en 1789, parce qu'elle était déjà à demi faite, “Devrim” yapıldı çünkü o tarihe gelinceye kadar zaten yarı yarıya yapılmıştı, cümleciği ile açıklıyor. Bunu, bir anlamda, çok tekrarlamıştım; akepe, Eylülist Darbe ile birlikte, 12 Eylül 1980, iktidara yerleşmeye başlamıştı ve 3 Kasım 2002 tarihinden önce yarı yarıya iktidardaydı. Bunda artık bir kuşku yoktur. Görüyoruz.
Peki ne görüyoruz; iktidarda çok hazırlıksız ve hiç bi-şi öğrenmemiştir ve bilmemektedir.İktidar etmeyi bilmiyor, sanki Nil Nehri’nde bir sepettir ve bildiği imam-hatip okulu ve hürriyetleri tahrip etmekten ibarettir.Gördüğümüz işte budur.
YARI YARIYA ATILMIŞ TEMEL
Bir, Kurtuluş Savaşı’na geldiğimizde, Cumhuriyet’in temelleri, était déjà à demi faite, yarı yarıya atılmıştı.Cumhuriyetçi yapılara ve kadrolara sahiptik; katkı diyorum.
İki, İsmet Paşa, halk dili ile söylendiği üzere, “İkinci Adam” değil, hep“bir buçukuncu yerde” bulunuyordu ve tabii Büyük Kurtarıcı bir istikamet idi ve İnönü tutmuştur. Hedeften sapma ve yalpalamaları önleyebiliyordu; Takrir-i Sükun ve Devletçilik politikalarında bunu netlikle görebiliyoruz.Triumvira içinde Kemal-Kazım-İsmet, pek modernisttir. Biliniyordu, güçlüdür, Kurtarıcı’nın yerine geçmesi kolay olmuştur; maddi açıdan rakipsizdi, kabul durumundayız.
Üç, Ancien Régime, Devr-i Osmani devrilmiştir, “Devrim”tamamlanmamıştır. Altmışlı Yılların, “eksiklikleri tamamlamak”, İkinci Kurtuluş Savaşı programları, Mehmet Ali Aybar, Doğan Avcıoğlu, Hikmet Kıvılcımlı pek doğrudurlar. Aybar gösterişli-senaryocu ve Avcıoğlu, soğukkanlı-stratejici, tabansız Cumhuriyet’e taban inşa etmek istediler.İsteklerini kalıcı biliyoruz.
Dört, İsmet Paşa, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna, 1945-1946, geldiğimizde, bütün korkularını abartmıştır ve Amerika’nın yeni bir Ortadoğu kurma politikası, adeta ürkütüyordu. Truman Doktrini 1947 ve Israel’in Kuruluşu 1948, ki Hürriyet Gazetesi bu program içindedir, İsmet Paşa için asimilasyon zor işledi; sol örgütler ile aydınları ezip, Demokrat Parti’yi kurarak üstesinden gelmeye çalıştılar. Nazım Hikmet’in hapsedilmesi Ordu’ya karşı bir tertip, Tan Gazetesi Baskını sola ve aydına bir tehdit ve Sovyetler Birliği’nin toprak ve üs istediği yalanı, Amerika’ya bir davet oldular. İsmetist Cumhuriyeti dayadılar.
YALANLAR
Sovyetler Birliği’nin toprak ve üs istediği kampanyası, daha sonraki yıllarda icat edilmiş Kemal Kılıçdaroğlu ölçüsünde bir yalandır; ikisinin de benim tarafımdan bozulduğunu kabul ediyorum. Yalanlardan büyüğünü, toprak-üs, tarihsel ve küçüğünü, Kılıçdaroğlu, aktüel olarak hallettim, kimselerin üstlenmedikleri işleri yapıyorum, iş biliyorum.
Beş, on yıl sürmüştür, 1945-1946 ve 1955-1956, İsmet Paşa, kendi tabiri ile çizmelerini giymiştir, hatırlıyoruz ve Adnan Menderes Said-i Nursi ile Şeyh Said’in kızı tarafından torunu Abdülmelik Fırat’ı ileri sürmüştü ve biliyoruz. 1960 yılının baharında, Menderes’in yüzüne “seni ben de kurtaramam” hükmü okunmuştu ki, sonudur.Ve boş tabanda bir halk bitmiştir, 1960 her zaman büyük ve şanlı bir halk hareketidir, içinden geliyoruz.
***
Hem Erdogan ve hem de Hüseyin Çelik nurcudurlar. Tabii yaşananları, bir şekilde, Said-i Nursi vs Fethullah Gülen kavgası olarak görmek durumundayız.Ama detay, abartamayız.
YENİ İNSANIN SAHNE ALIŞI
 Her şeye rağmen, kırklı yıllarda sınıfi örgütlenmelerin kapılarının açılması ve ellili yıllarda hızlı kapitalizasyon ve urbanization, köy romanlarından egzistansiyalizme kadar uzanan edebiyat patlaması, yeni insanı ortaya çıkarıyordu. 28-29 Nisan 1960 ve 15-16 Haziran 1970 işte bu yeni insanın adlarıdır.Gezi İsyanı, bunların yanında küçüktür, semboliktir; ancak bir çölde, ansızın fışkıran vahadır ve bu nedenle sevinçtir.Seviniyoruz ancak teorik analizini henüz yapmış olmaktan uzaktayız…
YENİSİNE YAKLAŞIYORUZ
 Kıvılcımlı, Belli, Aren, Boran, Aybar birikimdiler, Altmışlı Yıllar’da güzel insanları oynadılar. Avcıoğlu yeni idi ve oyun kuruyordu. Odtü’den öğrencilerim Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan, Hukuk’tan Deniz Gezmiş ve Siyasal’dan Mahir Çayan, on yılda Türkiye’yi salladılar. Bu on yılın resmi yapılmadığı, müziği bestelenmediği ve romanı yazılmadığı için çok hayıflanıyorum; şahane on yıllar, düşündükçe heyecan duyuyorum.Yaşamamak ve yazılmamış romanını okumamak büyük bir kayıptır.Ama yenisine yaklaşıyoruz; içimden sesleri geliyor.
Ve 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 ve 3 Kasım 2002-Akepe Darbeleri, hepsi hepsi, sadece şahane on yıla karşıdırlar ve bozuk insan üretmeyi hedef aldılar. Dini bunun için çarpıttılar.Ve çarpık dini her yere sokmaya çalıştılar. Din mi, evden çıkınca çarpılmaktadır ve yayıldıkça bozulmaktadır. Mayasını tarif ediyorum.
DAVA ŞEHVETİ
 Dava üstüne dava açtılar ve dava şehvetine düştüler.12 Eylül ve 28 Şubat Davaları şehvetlerindendir; ilki, bir müslümanın, bir hanife, bir İbrahim’e, bir Abraham’a küfrüdür. Bu nedenle show tuttular. 28 Şubat Davası, vicdansızlık yerinedir; 28 Şubat ve cenin oldular, bununla mahkemeye düşmek, canlının doğumunu bilmemesi, anlamındadır. Konsiyans da diyoruz, Fransızca “vicdan”, bir tür kendini bilmeme halidir; ve nihayet kapattılar.
Ve 12 Eylül 1980 tarihinden bu yanan en mükemmel verimleri, Oğuz, Kaan ve Barış adlarındadır, adları bizim kendileri bozuk ve çarpılmış haldeler. İslam mı, bilmiyorlar ve bizden mi, laiklik mi, inanmıyorlar ve bu bebelere yazık ettiler. Hem bilgisiz ve hem inançsızdır ve hem imam ve hem hatiptirler. Çarpılma buradadır ve çarpıklık budur.
Prof. Dr. Yalçın Küçük
Kaynak: Odatv.com

http://www.odatv.com/n.php?n=yolsuzluk-operasyonuyla-istifa-eden-bakanlar-neden-cocuklarina-bu-isimleri-takti-0801141200


8 Ocak 2014 Çarşamba

KİME, NE SÖYLEYİM…



Fezali / Haci Cirik

Kime,  ne söyleyim,  içimde isyan
Bülbül figan eder,  narın içinde
Neleri yaşadım,  hasretle inan
Kardelen açıldı, karın içinde.

Bir canım var sana, al senin olsun
Rüyamın içinde buluşan sensin
Gönlümün dermanı açılan gülsün
Sevdayı yaşadım nurun içinde.

Kalbimde saklısın sevgi çiçeğim
Savdan ile diyar diyar göçeyim
Peşinde koşturdun söyle uçayım
Engele takıldım sorun içinde.

Fezali perişan, gel fazla yorma
Derman ol derdime uzakta durma
Başımda çok bela, dahasın sarma
Pervane dönüyor serin içinde.

6 Ocak 2014 Pazartesi

Beşikçi'ye saldırı var!..




Hejarê Şamil

PKK, Beşikçi'ye karşı cephe mi açıyor?

Ferda Çetin sıradan bir şahsiyet olabilir ama 'Ferda Çetin' ismi sıradan bir isim değil. Kandil’in nabzını tutmadan tek bir kelime yazmaz / yazamaz. AKP hükümetinin başdanışmanları Yalçın Akdoğan, Yiğit Bulut gibi bir statüye sahip PKK nezdinde.

Öncelikle şu tespit yapılmalı; KP gibi bağımsız yayın organlarında her bir yazar, editöre danışmadan kendi yazılarını yayınlama hakkına sahiptir. Köşesi, onun özgürlük alanıdır. ANF gibi örgütsel yayın organlarında hiçbir yazı, hatta genel koordinatörün yazısı dahi, kurum onayından geçmeden yayınlanamaz.
Ferda Çetin’in ‘İsmail Beşikçi siyasete giriyor’ başlıklı ‘devrimci’ saldırı yazısı, PKK basın yayın kurumunun, Kandil’in onayı ile yayınlanmıştır.

Kaleminden ve fikrinden başka hiçbir şeyi olmayan bir düşün insanına, üstelik yaşamını Kürdün ve Kurdistan’ın özgürlüğüne adamış bir kişiye karşı bu tür endazesiz saldırı yapılması, kendini Kürd sayan bir şahıs tarafından ‘Kürt halkının karşıtı bir pozisyona dönüşmekle’ itham edilmesi öncelikle ahlâki değildir. Ve hiçbir deftere ve kitaba sığmaz.

‘Örgütün onayı ile’ yayınlandığına inanıldığı için Ferda Çetin’in bu yazısı çok tartışılacaktır ve Kurdistan Halkının kendi kafası ile düşünen kesimleri arasında Ferda Çetin’in belki de bir miskal var olan itibarı sıfırlanacaktır. Bu da bizim peşin hükmümüz olsun.

Ferda Çetin, eleştiri yazısı yazmış olsaydı, en başta bizler saygıyla karşılardık. Kurdistan Davası, Kurdistan’ın özgürlüğü ve bağımsızlığı söz konusu olan yerde Beşikçi teferruattır. Ne var ki, Çetin eleştiri yapmamıştır; saldırmış, hedef göstermiş, ağzını açıp gözünü yummuş, tetikçilik yapmıştır. 

Bir örgüt, teşkilat, özgürlük hareketi; milyonların gönlünü fethetmiş bir şahsa karşı cephe açmamalı. Açarsa, yanar. BU YAZIMIZIN TEMEL UYARISI BUDUR; SAKIN HA! KAYBEDERSİNİZ VE HALKA DA KAYBETTİRİRSİNİZ!

Ferda’nın ‘Beşikçi saldırısı’nın hedefi aslında Beşikçi’nin şahsiyeti değildir. Hoca’nın savunduğu Kurdistan’ın Bağımsızlık Fikri’dir.

Öcalan’ın ‘demokratik özerklik’, devamında gelen ‘Misaki Milli’ düşüncesini Beşikçi’nin temsil ettiği Özgür Kurdistan fikrine karşı dikmek, iyi niyet işareti değildir.
Ferda Çetin , ‘İsmail Beşikçi siyasete giriyor’ diyerek ince bir ‘kurnazlık’ yapmış. Babam oğlu, bizim tanıdığımız Beşikçi, siyasete girmez, rahat ol. ‘Siyasete giriyor’ derken, her şeyi, yiyip içtiği de incelenebilir imasında bulunmuşsun.
 
Hareket liderlerinin, siyasetçilerin her şeyi ama her şeyi toplumun gözlerinin önünde olmalıdır. Şimdiye kadar insanlığın vardığı kural böyle, bizim koyduğumuz bir kural değil. Sayın Öcalan’ın ne yiyip ne içtiğini halkımız merak ediyor. Bu halk Beşikçi’nin bayat kostümünün rengini merak etmez, fikrini merak eder.
Kurdistan Bağımsızcılığı ile Sayın Öcalan’ın konumu dikkate alınarak ‘stratejik tez’e dönüştürülen ‘ulusal devletler dönemi bitti’ saçmalığı (kimse bu terbiyesiz ifademizden dolayı kusurumuza bakmasın) ile yani Kurdistancılıkla Türkiyelileşme arasındaki 'kan davası'nın Beşikçi kişiliğini yıpratma ‘mücadelesi’ üzerinden kurgulanması en hafif değimle etik değildir.

Türk cephesinden Öcalan’ın 2013 duruşunu hararetle savunan ve Beşikçi’ye saldırmakta kusur etmeyen eski MHP’li Mümtazer Türköne (Türköne yalnız değil, bütün AKP yazar-ideologları ‘Öcalancı’ kesilmiş)  ile Kürd cephesinden Beşikçi’ye saldırmayı marifet bilen Ferda Çetin’in, Kurdistanî’liği - Beşikçiliği hiçleştirmeye çalışırken ‘türkiyelileşme’ye sarılmaları; mefkuresel kan kardeşliğini anımsatmıyor mu sizlere?
BEŞİKÇİYİ – KURDİSTANI SUSTURAMAZSINIZ!

Ferda’ya bu yazıyı yazdıranların amacı Beşikçi’yi susturmaktır. Türk devleti 40 yıldır Beşikçi’yi susturamadı, Siz de susturamazsınız! Hiç boşuna çabalamayın. Haşa, eğer Beşikçi ‘kendi iradesi’ ile susarsa, kendisine ilk eleştiriyi getiren bizler olacağız.

Beşikçi hassasiyetimiz, ‘kırmızı çizgimizdir”. Kurdistan’ın Bağımsızlığını savunan en tanınmış kişidir çünkü. Saldırılar da bu nedenledir. Yoksa ‘Öcalan’a şunu dedi, bunu dedi…’ Bunlar hikâye. Mesele şudur; Kürd kılıflı Türkiyecilik, Kurdistanîğe saldırıyor!

EL İNSAF, HOCA’YA BU SÖZLER SÖYLENİR Mİ?

Ferdaciğim, dünyanın en mütevazı adamlarından biri olan ve bilimin vicdanı unvanına örgütlü güçle, parayla pulla, otoriter baskıyla değil, beyin gücü, yürek aşkı ve sağlam duruşla layık görülmüş bir şahsiyete ‘liderinin bahçesine taş attığı’ için ‘Kürt halkının karşıtı’ sözünü nasıl reva görürsün? Hiç mi vicdanın sızlamadı? Avrupa PKK’sinde vicdanı apandisit gibi kesip atıyorlar mı? Avrupa’yı bilmem ama Kurdistan PKK’sinde böyle bir şey yoktu… Neler yazmışsın be..? ‘Örgütsellik’ insanoğlunu bu hallere mi düşürüyor? Neler yazmışsın:

‘Şebeke’
‘Beşikçi’nin bu açık ve pervasız saldırıları’
‘Beşikçi’nin hiddeti’
‘Kürt halkının karşıtı’
‘Karalıyor, kötülüyor’
‘Ağzına geleni söylemekte’
‘”Kürt dostu Beşikçi”’ (Çetin’in tırnağı)
‘”Bilim adamı”’ (Çetin’in tırnağı)
‘Öcalan’a derin düşmanlık’
‘Beşikçi’nin tepkisi ve öfkesi’
‘Yalan’
‘Beşikçi işi küfür ve hakarete vardırıyor’
‘Beşikçi yaptığı hakaret ve aşağılamalardan’
“Bu kadar da zıvanadan çıkmak olmaz”
‘Aymazlık’
‘Türk özel savaş kurumuna hizmet ettiği kesindir”
‘Beşikçi’nin ruh hali ve psikolojisi, sömürgeci ulus aydınının üstünlük psikolojisidir’
‘Referansları da şaibeli ve bozuktur’
‘Beşikçi’nin bu hallere düşmesi’

Hiç utanmıyor musun, Ferda?

Küfür / kelime dağarcığında başka bir söz kaldı mı acaba, diye merak ettim doğrusu.

AYDINLIK GAZETESİ MESELESİ

İnanancın olsun ki, Ferdaciğim, Aydınlık’taki ‘Öcalan’ yazılarının tek bir kelimesini okumadım. Okumam da. Aydınlık’ı tıklamaya bile tahammülüm yok. Belki sen sonuna kadar okumuşsun (hali ruhiyenden okuduğunu tahmin ediyorum) …  Kandil de okumuştur ama yanıt vermiyor.  Aydınlık meselesini retorikle geçiştirmek, işi ‘üç maymun’a bağlamak siyasi bir tavır değildir. Allahına, Kitabına!..

Aydınlık’tan başlayarak yaptığın manipülasyonların biri de şu:
Diyorsan ki; “Kürt Halk Önderi Öcalan ve PKK yetkilileri ise, Beşikçi’nin tüm saldırı ve hakaretlerine rağmen, bir tek gün saygısızlık yapmadılar. Onun aleyhine tek bir incitici, rencide edici söz sarf etmediler. Beşikçi, bu inceliği ve nezaketi de doğru okumadı.”Olmadı işte, doğruyu söylemiyorsun. Sayın Öcalan, Beşikçi’yi Ziya Gökalp’a benzeterek ‘itibarsızlaştırmadı’ mı? PKK ‘sosyal medya’sından adresimize transfer edilen ‘Beşikçi hakaretleri’ni silmekten yorulduk be, kardeşim.

BİR DE KP’YE SALDIRMIŞSIN

Şöyle demişsin:
“Söz gelmişken, Beşikçi’nin anlattıkları kadar referansları da şaibeli ve bozuktur. Kurdistan Post, Rizgarionline ve Aydınlık Gazetesi… Kendisi bunlara inanabilir, güvenebilir, önemseyebilir. Ancak Kürt halkının, PKK ve Kürt Halk Önderi Öcalan’a düşmanlığı sabit olanlara inanmayacaklarını da artık anlamalı.”
Ayıp oluyor. KP editör ve yazarlarından biri olarak Öcalan’a hiç ‘düşmanlık’ yapmadım. Her kelimemiz tespitli ve sabittir.

İnan ki, sen yarın siyaset icabı (bunu hep yapıyorsunuz ya!...) Aydınlık’la bütünleşebilirsin, bizler asla!
Bir de, lütfen, lütfen ha, Google’de Resimler bölümüne girerek ‘Ferda Çetin’ yaz. Önce senin YÖP'deki değil KP'deki yazıların çıkacak. (hata etmişiz meğerse):

SON:
Kürdistan’ın Sarı Hoca’sına “Deyim yerindeyse kırk yılda Kürt halkı ile kurulan dostluk bağları, bir kaç yıl içinde tuz buz edilmiş, Kürt halkının karşıtı bir pozisyona dönüşmüştür.” demişsin. Sen kimsin be…
“Kürd halkı adına” konuşma yetkisini nereden alıyorsun?

Dağda da böyleymişsin, meğerse. Bunu eski gerillaların hafızaları, bir de kanlar akan Zap suları biliyor…PKK’deki değerli arkadaşlar seni ‘basın tetikçisi’ yapmakta büyük hata etmişler.

Yazının başında “Bir örgüt, teşkilat, özgürlük hareketi; milyonların gönlünü fethetmiş bir şahsa karşı cephe açmamalı. Açarsa, yanar” demiştik. Bir de Ferda Çetin üzerinden cephe açarsa, iki kat yanar.

Kaynak: Kurdistan Post



5 Ocak 2014 Pazar

Beşikçi Hoca'nın Yanındayız!..




İsmail Beşikçi Hoca'ya karşı sürdürülen itibarsızlaştırma propagandaları karşısında jiyananu sitesi olarak Beşikçi hocanın yanında olduğumuzu beyan ediyoruz.

Ömrünü Türk resmi ideolojisiyle mücadele etmekle geçirmiş,Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin kırk yıllık emektarı İsmail Beşikçi Hoca’nın son olarak Goyiler başlığı altında yazdığı son derece doğru, gerçekçi bir yazı olmasının yanında Kürdistani öneri de vardı.

Kendine Kürdistaniyim diyen her kürdün takdirle karşıladığı İsmail Hoca’nın bu yazısına karşı Ferda Çetin eleştiri adı altında saldırıya geçmesi hazin olmanın ötesinde bu eleştiri adı altında yazılan yazının İsmail Hoca’yı Kürtler’in gözünde itibarsızlaştırmak olduğu apaçık ortadadır.



Bizler İsmail Beşikçi Hoca’ya karşı yapılmak istenen itibarsızlaştırmaya karşı Beşikçi Hoca’nın yanında olduğumuzu beyan ediyoruz.

İmzala  http://imza.la/besikci-hoca-nin-yanindayiz





Fikret Başkaya, Osman Tiftikçi Söyleşisi…



Fikret Başkaya: Türkiye’de devlet baştan itibaren dine karıştı/bulaştı. Hiç bir zaman gerçek anlamda laik bir rejim söz konusu değildi. Sana göre şimdilerde hükümet/cemaat arasındaki “meydan savaşı” karışmanın ve bulaşmanın sonucu değil mi? Karışmak/karışılmak diyalektiği diyelim...

Osman Tiftikçi: Türkiye Cumhuriyeti özellikle Atatürkçü aydınlar ve resmi tarih tarafından dünyanın ilk ve tek laik ülkesi olarak gösterilir. Gerçekte ise islam ve Türk dünyasının ilk laik ülkeleri 1917 Sovyet devrimiyle kurulan Orta Asya devletleri, Azerbaycan gibi ülkelerdir.
Türkiye Cumhuriyeti laikliğe epey yaklaşmış ama gerçekten laik bir ülke olamamıştır. Örneğin 1925 yılında şeriat mahkemeleri kapatılmış, hukuktaki ikiliğe son verilmiştir. 1924 yılında Tevhidi Tedrisat kanunu çıkarılmış, medreseler önce Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmış sonra da kapatılmıştır. Yerine okullara zorunlu din dersi konulmuş ama bu dersler de sonradan kaldırılmış, yerlerine kuran kursları açılmıştır. Bu tedbirlerle eğitim dini ögelerden esas olarak arındırılmıştır.
Şeyhülislam 1922 yılında saltanat kaldırıldığında padişah ile birlikte yurtdışına kaçmıştır. Böylece bir zamanlar padişah ve sadrazamdan sonra üçüncü kişi durumunda bulunan, medreselerin, şeri mahkemelerin, vakıfların kendisine bağlı bulunduğu şeyhülislam da tarihe karışmıştır.
Ama bütün bunlara rağmen devlet dinden arındırılmamıştır. Sünni İslam Diyanet İşleri başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde siyasi yapıda var olmaya devam etmiştir. Din görevlisi yetiştirme ve dini eğitim verme işini devlet kendisi üslenmeye devam etmiş, başkalarına da bunları yapmayı yasaklamıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki yukarıda saydıklarımız laiklik alanında Türkiye burjuvazisinin son söyleyebileceği sözlerdi. Ayrıca bu adımlar Tanzimat ve Meşrutiyet süreçlerinin birikimleri, deneyimleri üzerinde atılabilmişti.

Devlet gerçekten laik olmamıştı. Devlet gerçek Müslümanlığı kendisinin temsil ettiği iddiasındaydı. Laikliğe gerçekten sahiplenecek, onu koruyup geliştirecek güçler yani işçi hareketi, gençlik ve kadın hareketi, sol düşünce ağır bir baskı altına alınmıştı. Yani devlet bir yandan laik adımlar atarken, demokratik güçler, Kürt ulusal hareketi, azınlıklar ve Sünni İslam dışındaki bütün inanç grupları karşısında despot ve gerici bir konumda bulunuyordu. Hatta laiklik egemen sınıfların elinde her   tür muhalefete karşı kullanılan bir sopaya dönüştü. Örneğin tek parti yönetimine göre, Kürt hareketleri dinci ve gericiydi, şeriatı ve halifeliği getirmek istiyorlardı. Burjuva muhalefeti temsil eden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası dini siyasete alet ediyor, dini gericilik yapıyor bahanesiyle kapatıldı. Hatta M. Kemal 1930 yılında kendi kurdurduğu Serbest Fırka’yı bile irticacı diye kapattı. Her tür muhalefetin irticacı diye damgalanıp mahkum edilmesi, İttihatçılardan Cumhuriyete devretmiş eski bir adetti. 31 Mart 1909 ayaklanmasından sonra ortaya çıkmıştı.

Fikret Başkaya: Peki laik bir devletin nasıl davranması gerekiyordu?

Osman Tiftikçi: Yapılması gereken devletin dini işlere hiç soyunmamasıydı. Din adamı yetiştirmek, dini eğitim vermek devletin değil dini cemaatlerin, dini örgütlerin işidir. Hıristiyanı, Sünnisi, Alevisi, Ezidisi, Yahudisi bütün dini topluluklar eğitim ve din adamı yetiştirme işini kendileri, kendi imkanlarıyla yapmalıydı. Nitekim Ermeni ve Rumlar sorunlu da olsa yasal olarak bu imkanlara sahiptiler. Bu nedenle sivil bütün dini örgütlenmelerin yasaklanması, dini ünvanların yasaklanması, giyim kuşama bile yasaklar getirilmesi yanlıştı. Sivil dini kurumlar elbette denetlenmeli, gözetim altında tutulmalı ama tümüyle yasaklanmamalıydı. Bu tür yasaklar laiklikle bağdaşmaz.

Eski yazının yasaklanması, Eylül 1929’da Arapça ve Farsça derslerin okullardan kaldırılması, kurs açıp Arapça öğretmenin yasaklanması saçmalıktan başka bir şey değildi. Türbe ziyaretlerinin yasaklanması,

Hacca gitmenin fiilen engellenmesi de (döviz vermede güçlük çıkartılıyordu) benzer işgüzarlıklardı. Bu tavırlar dindar kitle tarafından İslam düşmanlığı, din düşmanlığı olarak algılandı.
Eski yazının ve Arapça’nın yasaklanması Türkiye’nin kültür ve bilim hayatına da darbe vurdu. Bir alfabenin ve bir dilin yasaklanmasının ilericilikle, devrimcilikle ilgisi olamaz. Bu yasak genç kuşakları geçmişimizden kopardı. Osmanlı tarihini, İslam tarihini anlaşılmaz hale getirdi. Latin
Alfabesine geçmek için eski alfabeyi ve bir dili yasaklamak gerekmiyordu. Bunlar pek ala bir arada bulunabilirdi.

Fikret Başkaya: Bütün bunların günümüzdeki çatışma ile nasıl bir ilgisi var?

Osman Tiftikçi: Konulan yasaklarla, uygulanan baskılarla ne dinler, ne farklı inanç grupları, ne de dini örgütler ortadan kalkmadı. Tersine bir yandan eskiden beri var olan tarikatlar varlığını sürdürürken, bugün cemaat dediğimiz yeni oluşumların da temelleri atıldı. Nurcular, Süleymancılar tek parti döneminde oluştular. Daha sonra Işıkçılar, İskenderpaşa Cemaati ortaya çıktı. Bunlar devletin resmi İslam’ına ve baskılarına karşı oluştular.

İkinci Dünya Savaşından sonra devlet Sünni dini çevrelerle ve yeni oluşan cemaatlerle uzlaştı. Daha doğrusu bunları denetimi   alıp kullanmak, resmi İslam’ın bir parçası haline getirmek istedi. Fakat cemaatler 1950’li ve 60’lı yıllarda resmi İslam’dan çok daha hızlı büyüdüler. Bu gelişim karşısında devlet kendi dini kurumlarını daha da geliştirmek, büyütmek zorunda kaldı. Örneğin 1960 ve 70’li yıllarda Kuran Kursu ve din adamı yetiştirme işini cemaatlerin (özellikle de Süleymancıların) elinden alabilmek için İmam Hatiplerin sayısı hızla artırıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı yeniden düzenlendi ve süreç içinde neredeyse bir Diyanet cemaati oluştu.

Devlet cemaatleri genel olarak denetim altında tutabildi ve bunları gelişen sol harekete, sol düşünceye karşı kullanmayı başardı. Ama resmi İslam’la cemaat İslamcılığı arasında bir mesafe hep var olmaya devam etti. Hatta 1970’lerde cemaatlerin içinden tevhidi anlayış dediğimiz yeni anlayışlar ortaya çıktı. Cemaatler de siyasi güce dönüştüler. Partileştiler, gençlik ve kadın örgütlerini, mahalle örgütlerini kurdular. Gazeteler, dergiler çıkarmaya başladılar.

1990’lı yıllarda devlet resmi İslam’ın, Diyanet örgütlenmesinin yanına, bir de Gülen hareketini ekledi. Gülenci kadrolar polis teşkilatında, yargıda ve bürokraside örgütlendirildi. Resmi İslam’la cemaatçi İslam arasındaki çelişkiye bir de Gülenci Ilımlı İslam’la cemaatler arasındaki çelişki eklendi. AKP bir iki istisna dışında genel olarak cemaatlerin değil, Gülen hareketinin, resmi İslam ve emperyalizmin, geleneksel işbirlikçi sermayenin ittifakını temsil eden bir parti olarak kuruldu. Büyük cemaatler başlangıçta AKP’ye de Gülen’e de karşıydılar. AKP iktidarları döneminde cemaatlerin Gülen karşıtlığı genel olarak devam etti. Fakat AKP cemaatleri, yani İslami sermayeyi temsil eden bir partiye dönüştü. Arkasındaki güçlü oy desteğine ve İslami sermayenin kaba deyimle gaza getirmesine kanarak iç ve dış politikada denetim dışına çıkma eğilimleri gösterdi. Şimdi hem Tayyip Erdoğan ve AKP hem de örgütlü İslami sermaye hizaya sokulmak isteniyor.

Fikret Başkaya: Editörlüğünü yaptığım. “AKP, “Ilımlı İslam”, Neoliberalizm” adlı kitaba yazdığın yazıda: “Türkiye’de en güçlü cemaat devlettir”  diyorsun. Bu vesileyle şimdilerde yaşanan kepazeliği nasıl özetlersin?

Osman Tiftikçi: Günümüzde Diyanet yüz binden fazla görevlisi, devasa bütçesi, binlerce camisi, Kur’an kursu, uluslararası çalışan anonim şirketleri olan ve köylere kadar örgütlü bulunan bir teşkilat. Diyanet sadece Türkiye’de değil neredeyse bütün İslam ülkelerinde ve Müslüman bulunan her yerde örgütlü. Diyanetin sadece Almanya’daki derneklerinin sayısı 900’e yakındır. Türkiye’de bu güçte ve bu örgütlülükte, arkasına da devletin her tür desteğini almış başka bir İslami anlayış, cemaat yok.

Türkiye’de dini gericilik denilince akla hemen cemaatler, tarikatlar geliyor. Gerçekte ise günümüzde Türkiye’de dini gericiliği temsil eden en büyük güç resmi İslam’dır. Türkiye’yi bu hale esas olarak dini cemaatler getirmedi. Elbette bu durumun ortaya çıkmasında onların da önemli payı vardır. Ama mevcut durum esas olarak, 12 Eylül’le birlikte uygulanan, Türkiye’nin gerçek laik, demokratik güçlerini ezme politikalarının, toplumu aptallaştırmanın, dini gericiliği tarihte görülmemiş biçimde resmi politika haline getirmenin ürünüdür. Türkiye’de dini gericiliği ortadan kaldırabilmenin ilk şartı, cemaatleri yok etmek değil, devletin resmi dini politikalarına son vererek, gerçekten laik bir siyasi yapı kurmaktır. Bu yapıldığı takdirde cemaatler, gerçekten halkın dini ihtiyaçlarına cevap veren, siyasi örgütlere, büyük ekonomik çıkar gruplarına dönüşmeyen dini gruplar haline getirilebilirler. Din, öncelikle egemen sınıfların, siyasi, ideolojik mücadele aracı olmaktan çıkarılmalıdır.

Bugün çatışmanın tarafları olarak görünen AKP de, Gülen Cemaati de devletin, emperyalizmin eliyle, onların işlerini görmek için kuruldular. Tekrar hatırlatayım: AKP’yi 2001 yılında cemaatler kurmadı ve desteklemedi.

Fikret Başkaya: Cemaat, Gülen hareketi veya şimdilerde “hizmet” denilen İslamcı örgüt, aslında tam bir Türk-Amerikan ortak yapımıydı. Emperyalizme ve Türk mülk sahibi komprador burjuvaziyi “kızıl tehlikeden korumak, halkın uyanışını engellemek,  demokratik-sosyalist hareketin önünü deşmek üzere peydahlanıp kullanılmıştı.  Şimdilerde yaşanan duruma bakılırsa, hastalığı iyileştirmek amacıyla kullanılan “ilaç” hastalığın nedeni haline gelmiş gibi görünüyor.  Sistemdeki çürümeyi hızlandırmış görünüyor. Bu aşamadan sonra neler bekliyorsun?

Osman Tiftikçi: Gülen hareketi sadece demokratik-sosyalist harekete karşı kurulmuş bir örgütlenme değil. Daha karmaşık. Gülen hareketi aynı zamanda cemaat İslamcılığına ve cemaat İslamcılığından da farklı olan tevhidi anlayışa, yani antiemperyalist, dinde reformist, sola düşman olmayan, İslamı yorumunda soldan etkilenmiş anlayışlara karşı da oluşturuldu. Gülen hareketi esas olarak din adamı yetiştiren değil, devlete ve büyük sermayeye, patronlara kalifiye dini eleman yetiştiren bir hareket. Ayrıca CİA ve diğer istihbarat teşkilatlarıyla iç içe olan, İslam ülkelerinde her tür emperyalist operasyon içinde yer alan bir örgütlenme. Bunun örneğini şimdilerde Türkiye’de de yaşıyoruz. Bu özelliği yüzünden bir çok ülkede Gülen hareketi yasaklandı.
Türkiye’deki hastalığın nedeni, sorun yaratan örgütlenme bence Gülen hareketi değil. Sorunu yaratan AKP ve arkasındaki İslami sermaye. Gülen emperyalizm ve işbirlikçi sermaye namına duruma müdahale ediyor.

Fikret Başkaya: Geçen ayın başında “Kaybedeni Baştan Belli Çatışma” diye bir yazı yazdın. O yazı Özgür Üniversite’de de yayınlandı. 17 Aralıktan sonra “meydan savaşı” bir ileri aşamaya taşındığına göre, O yazıda ileri sürdüğün görüşte ısrarlı mısın?

Osman Tiftikçi: Bence gelişmeler o tespiti doğruluyor. Çatışma, öyle gösterilmeye çalışıldığı gibi AKP ile Gülen Cemaati arasında değil. Bu işin görünen yanı. Eğer göründüğü gibi olsaydı ABD büyükelçisinin, AB sözcülerinin, ABD ve Avrupa basınının, TÜSİAD’ın bu çatışmada ne işi vardı? Gene içlerinde MÜSİAD’ın, ASKON’un da bulunduğu, İslami sermayeyi temsil eden 90 küsur örgütün, hükümete, AKP’li bazı milletvekillerinden daha çok sahiplenmesini nasıl açıklayacağız?
Çatışma özünde emperyalizm, geleneksel sermaye ve İslami sermaye arasındadır. AKP ve İslami sermaye rakibine direnecek güçte görünmüyor. Cemaatler 90’lı yıllara kadar küçük ve orta boy ticari, sınai işletmelere sahiptiler. Bunlar sonradan holdinglere dönüştü. AKP iktidarları döneminde uluslararası hale geldiler. Tarihlerinde görülmemiş biçimde siyasi iktidarın, belediyelerin ekonomik ve diğer nimetlerinden yararlandılar. Özellikle eğitimde gayrı resmi önemli bir güç haline geldiler. Toplumda bunların ideolojik havası esmeye başladı. Müslüman kitleyi ve İslam ülkelerini kendi doğal pazarları, kendilerinden başka kimsenin giremeyeceği alanlar haline getirme yolunda önemli adımlar attılar. Şimdi kendilerine “yeter, hadi artık git” deniyor ve onlar bu emre kuzu kuzu uymak istemiyorlar. AKP’yi ve T. Erdoğan’ı sonuna kadar direnmesi için sıkıştırıyorlar. Böyle bir fırsatın bir daha ellerine geçmeyeceğini düşünüyorlar. T. Erdoğan ise sanıyorum kendi sonunun kötü olmasından da korkuyor. Çünkü çok fazla açığı var.

Ama gene de İslami sermaye emperyalizme, geleneksel sermayeye ve bunların elindeki devlete direnecek güçte değil. Gülen hareketi ile başlatılan öncü saldırıda bile dağılıp, ne yaptığını bilemez bir hale düşmeleri de bunu gösteriyor.

Fikret Başkaya: Mücadele Gülen-AKP çatışmasından daha farklı boyutlar alabilir demek mi istiyorsun?

Osman Tiftikçi: Emperyalizm ve geleneksel sermayenin elindeki tek güç Gülen örgütü ve medya değil. Polis teşkilatı ve yargı malum; AKP’nin denetiminde değil. Ama bu işleri çözen esas güç ordu henüz kenarda duruyor. Üstelik orduya yeniden çeki düzen verildi, kılıcı bilendi, istihbarat örgütleri yenilendi. Yani ordu yeniden darbe yapabilecek bir duruma getirildi. Ayrıca ordunun imajı da tazelendi. Mağdur edilmiş, ezilmiş, tarihte görülmemiş haksızlıklara uğramış, dolayısıyla da siyasi iktidara müdahale edip, bunların hesabını sormaya hakkı olan bir ordu görünümünde. Ordunun müdahalesi için can atan önemli bir kamuoyu desteği de var. Ordu zaten sistem içindeki eski yerini ve ilişkilerini korumaya devam ediyor. Ordu NATO’ya bağlı, MGK duruyor, OYAK ve Türkiye silah sanayini tekelinde tutan askeri vakıflar duruyor. Fakat işi orduya bırakmadan çözmek istiyorlar. Çünkü ordu müdahalesi önemli riskler de taşıyor. En başta böyle bir müdahalenin Kürtlere sözü geçmeyecek. Kürtlere sözü geçmeyen bir müdahale de son derece riskli olur.

Fikret Başkaya: Sence gidenin yerine ne getirilmek isteniyor?

Osman Tiftikçi: AKP’nin yerine CHP etrafında yeni bir koalisyon partisi hazırlanıyor. ANAP ve AKP de başlangıçta böyle koalisyon partileri olarak kurulmuşlardı. Ama onlar yeni partilerdi. Şimdi ortada yeni bir parti görünmüyor. CHP bir yandan Gülenle ittifak içinde AKP’lileştirilmeye çalışılıyor, bir yandan da MHP ile takviye ediliyor. Diğer sağ, liberal güçler de tahminen bunlara eklenecek. Görünüşe bakılırsa ABD ve Avrupa buna onay vermiş durumda. Bu gerçekleştiğinde gidenin geleni aratacağını da şimdiden söyleyebiliriz. Örneğin 1990’larda ANAP’tan sonra gelen SHP-DYP koalisyonu Türkiye sol hareketi ve Kürt hareketi için çok kara bir dönem olmuştu. Elbette dünya, Türkiye koşulları ve Kürt hareketinin durumu o döneme göre çok farklı. Fakat emperyalizm ve işbirlikçi sermaye eliyle kurulan iktidarlardan daha fazla demokrasi, özgürlük beklemek gerçeklerle bağdaşmıyor. Hem AKP’ye karşı, hem de onun yerine getirilmek istenene karşı demokratik güçlerin kendi alternatiflerini yaratmaları gerekiyor. Bu süreçte Kürtlerin tavrı son derece önemli.


2 Ocak 2014 Perşembe

2014’Ü ÖZLERKEN...



Kutbettin Özer

2013 yılı çok acı günler geçirmemize rağmen diğer geçmiş yıllara nazaran daha iyi geçtiğinin kanaatindeyim. En başta AKP ve PKK’nın başlattığı ‘’Barış süreci’’ deklere edildiği zaman insan katliamı azaldı ki, bu konuda memnunum.
1923 Atatürk cumhuriyeti demokrasi anlayışı kendisinden olmayan bütün iradelere karşı geldi. Kimi idam sehpalarında asıldı, kimleri de kurşun hedefine geldi. Atatürk düşüncesinde olanlar sadece Atatürk’ün kahramanlığını Tek çizgiden analiz ederek hareket edildi. Türkçülük adına sunduğu demokrasi kavramı sadece tek yönlü, tek diktatör, tek ideoloji ve tek ırkçılık ilkelerin üzerinde inatça asılı kaldı. Türk sol hareketi bu ırkçı ilkelli ideolojiye hiş eleştirmediler. Sadece Sosyalist veya Komünist ideoloji ekseninde dolaşıp durdular. Ben deniz sağcı ve solcuların sokak mitinglerine hiç hemfikir olmadım. Vurmak, kırmak ve dağıtmakla bir şeyin getiremeyeceğine de inandım. Dünya ülkelerinde bu tür eylemlere kesinlikle karşı geldim ve mitinglerde konuşmacı olarak sahneye çıktığımda; Beyler, bu özgür ve barış mitingine zarar vermeden amaçlarını sonuçlandırmaya çalışınız, gibi talepte bulunmuşumdur.

Adnan Menderes CHP’den ayrı bir parti kurmasında başarılı olmasından sonra, CHP’de aniden kopmalar başladı ve DP güçlendi ve kısmen iktidarı ele geçirdi, CHP o zaman askeri gücü arkasına alarak diktatörlüğüne devam etti. Kürtlerin haklı taleplerine karşı acımasız savaş açtı ve katliam yapılırken, Kemalistler tarafından alkışlandı. 1925’te Şeyh Said’in önderliğinde Kürt talebi gündeme geldiğinde Kürtlere karşı ‘’İdam sehpaları hazırlandı ve ‘’tüm Kürtler karşı hedef’’ alındı. Birçokları kurşunlanarak toplu halde çukurlara gömüldü. Genellikle Kürt aktörleri ve ileri gelen şahsiyetleri meçhul yollarla kaybedildi. Kürt örgütlerin liderlerini göz kırpmadan öldürüp yok etti. Dersim bölge lideri ve kahramanı olan Seyid Rıza’yı kalleşçe idam ettiler. 1937–1938 yıllarında Atatürk’ün manevi kızı (Ermeni) Dersim’i hava top mermileriyle yağmura tutularak binlerce insanların canlarına kıydı. Alevilerin yoğun olduğu bölgelerde, Türk devleti Alevi ve Suni arasına nifak sokarak yıllarca düşman olma kinini yıllarca devam ettirdi. Kürtlerin arasına nifak tohumunu eken Türk devleti ‘’Böl ve Yönet’’ politikasını uygularken Kürtlerin birliğini engelledi. Türkleştirilmek için T.C. devleti bütün araç ve gereçlerini kullanarak Kürtlerin birliğini yendi.
Hâkim devlet ve iktidar güç, istiklal Mahkemesini kurdular ve istediklerinin gözlerini oydular, istediklerini idam sehpalarında astılar. Bu barbarlıklara, bu canice insan kıyımına övgücü nitelikte Kahraman Kemalist devleti adı verildi. Bugünkü CHP hala aynı kalıpta insanları etrafına toplamış ve aynı egemenliğe hâkim olmak istiyor.

27 Mayıs darbecileri başbakan’ı, arkadaşlarını ve destekleyenlerini astılar. O dönemde Yassıada, yargının alameti ile farikası oldu.

28 Şubat darbesi Koalisyon Hükümetini altüst etti ve birçok kurumlarda çıkışlar, terfileler oldu. İçinde yuvalanan JİTEM ve TİM dışında Balyoz ve Ergenekon yasa dışı terörist örgüt ve katliam yapan kuruluşlar Kürtleri yok etmek için harekete geçti. Başta PKK silahlı hareketi ve Kürt kuruluşları bu amansız devletin derin devletine karşı kendini savundu ve savunmayı kazandı. Bu ‘’Paralel derin devlet’’ içinde Fetullah Gülen Camiası ve başka İslami kuruluşlar da devletin bütün kurumlarında yer alarak dinlenme cihazlarına kadar önemli stratejik odak noktalarını kontrol ediyorlardı. Bu arada bütün Kürt aktörleri ve Şahsiyetleri topun-kurşunun hedefinde ölümle karşı karşıya geldiler. Hala devam etmekteler. Elindeki silaha ‘’BORU’’ diyen genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ kendi döneminde bu paraleldeki derin devlet kuruluşlarını daha da hızlandırdı. R. Tayip Erdoğan Anti Kemalist bir AKP lideri ve devlet Başkanıdır. Bu adamın her ne kadar sekterliği olumsuz görünüyorsa da Türk Ordusu’nun diktatörlük belini kırdı ve içten devrim yaparak içeri tıktı ve sorguladı. Muhalefet olan Parti CHP bütün asker tutuklara avukatlık yapacağını ilan etti, en başta Deniz Baykal. Genel Kurmayların içeri tıkamasıyla bu yasadışı faaliyetlerin durduramadığının farkında olan Erdoğan hala korku içinde kıvranıyor. 17 Aralık 2013 soyguncuların kaçırdıkları paraları sadece Ayakkabı kutularında saklanmadı Dalaman gibi Belediye bahçelerinde de gömülü paralar silahlara yastık yaparak saklanıyor. Devletin içindeki ‘’Paralel Aktifleler’’ Fetullah Gülen Camiasına her gün ‘’Rapor’’ vermekteler. Aslına bakacak olursak Erdoğan kendi ayağının kayacağından korktuğu gibi, Fetullah Gülen de kendi kurduğu Camiasından uzaklaştıracağından korkuyor.

12 Mart darbesinde de annelerin gözyaşları dinmedi. Vurdular, kırdılar, astılar ve sürgün edildiler.
12 Eylül 1980 Askeri darbenin amacı: Kemalist ideoloji yok olmaya yüz tutacaktı. Bu sebeplerden dolayı demokrat ve devrimci hareketlere karşı eşi ve enderi görülmemiş faşist darbe boyunu gösterdi. Binlerce insanlar yerinden yurdundan göç ettirildi, binlerce insanlar sakat bırakıldı, binlerce insanlar kurşuna dizildi. Binlerce Mamak ve Diyarbakır (Amed) de işkence hanelerinde insafsızca ölüme terk edildi. Anti demokratik Kemalist Üniter Sistem, “Yargı” ve “Yargının üstünlüğü” algısında “askeri vesayetin uzantısı” devam ederek uygar, çağdaş ve medeni bir sistemden ırak bırakıldı. Adalet Mülkün Temelidir derken, Mülkün temeline dorudan doğruya tecavüz etmiştir. Halkın iradesine bağlıyız lafazanlığının edebiyatını yaparken demokrasi için başkaldıran ve söz sahibi olmak isteyenlere karşı da Adalet binası altında yargı ve yargıçlarını ona göre seferber ederek anti-hak ve hukukunu hazırlatmıştır. Ki, günümüze dek devam eden Sosyal adaleti, hak ve hukuk üstünlüğünün temel perspektiflerini bu amaçlarla kendisinden olmayanlara karşı ceza ve idam-müebbet kanunlarını çıkartmışlardır.

T.C devletinin yapısında hiçbir zaman yargı bağımsız olmamıştır. AK Parti iktidarında bu yargı demokrasi yerini bulamamıştır. AKP’de yargı ne tarafsızlık ve bağımsızlık esnekliğini kendi gündemine göre hukukunu uyguluyor, yani işine, yararına olan temelsiz hukuku uygulamaya çalışıyor. Objekte ve sübjekte görülen ve görülmeyen kılavuz AKP iktidarı da bir İslami diktatördür kanıtlayabiliriz.

Aynadan bakacak olursak. 11 yıllık AKP devlet ve iktidarı, diğer geçmiş Kemalist rejimlere göre çok farklılıkları görmek de mümkündür. AKP, Sosyal görünümde Yargı’ların vesayet alanlarını daraltmak ve kurtarmak çabaları açısında endişeleri var. AKP her ne kadar tek başına iktidara gelmiş ise de içinde bulunan Kemalist ve hizipçileri iktidarın ayakta durması için göremezlik yaparak idare etmeye çalışmıştır. AKP’nin gövdesinde olan kurd besleniyordu, kemirilen gövde 17 Aralık’a denk geldi. Erdoğan’ı endişe eden faktörlerden biri de bu basiretlerin hakkında gelemediğidir. 17 Aralık 2013 tarihli darbe damgası, Erdoğan’ın başlattığı birçok açılımları da yok edebilir. Savcılar, yargıçlar, Yargıtay, Danıştay ve HSYK T.C Anaya kavramlarıyla iç içe kenetlenen bir organdır ve birbirlerini bütünler, sadece işlediği hükümler birbirlerinden farklıdır. 1980 Eylül darbesinin Anayasa hala değişime uğramamışsa demek ki uygulanan Yasa hala İstiklal Mahkemelerin ‘’Yargı’’ yapılanması vardır. Devletin başındaki liderlerin zihniyeti değişmediği müddetçe, İstiklal Mahkemeleri devam edecektir ve iktidar, muhalefet ve halkların kavgası iç içe kavgaları devam edip huzursuz olacaklardır.

AKP’nin iktidara geldiği döneme kadar devam etti. AKP 17 Aralık soyguncularını ilk evvela temizlemeli, daha binlerce Ayakkabı kutularında paraların saklı olduğunu bilmeli, görev verdiği ve tayin ettiği şirket hangisi ise onları çok iyi kurcalamalı ve onların yakasını bırakmamalı, tutukladığı kişileri ve yerinde sürgün ettiği memurlarını gözetiminde tutmalı, devletin bir Savcısı neden Bildiri Dağıtığına dair araştırmalı ve nedenini doğru dürüstçe kamuoyuna kıvırtmadan açıklamalı, geçmişte kalan bütün ‘’Demokrasi Açılım’’larını tekrar gündeme getirmeli, Kürt sorununu en önemli bir sorun olduğunun üzerine basarak cesur bir şekilde dile getirmelidir.

Fetullah Gülen ile AKP çelişkileri karınca güreşine benziyor, değirmen taşını döndürmek için ikisi de aynı suyu kullandığının farkındalar ama Cemaat ile AK Partisi paylaşamadığı akarsu maddiyatın kaynağıdır. İki tarafın uzlaşamadığı temel, henüz gizli saklı kalıyor. Beddua ve dua eden sahtekârcılar yarın yine birleşirler, yeter ki bizler bunlara alet olmayalım.

Erdoğan’a bir uyarı, Erdoğan milliyetçiliğe karşı sözcükler kullanırken tek ırkçılık ilkelerinden de hiç taviz vermiyor. Her konuşmasında vurguladığı; tek ulus, tek bayrak, tek toprak, tek Üniter Sistem diyor. Şaşırtıcı; MHP ve CHP de aynı ilkeleri savunuyor, yani muhalefetinden ne farkı var? Türk devletinde Ulus-Devletin anlamı demokratik hakların verilmesi demektir. Türk devleti Adalet ve sosyal hukuka göre, Ulus-Devlet değildir. Avrupa devlet kuruluşları; Ulus-Devlet-tir her azınlık milliyetlerin, her din ve mezheplerin, inançlarına göre saygı ve yardımcı oluyor.

Sevgi ve Saygılarımla.
Kutbettin Özer
Gazeteci ve Yazar

Web site: Kurdistana Bakur