15 Kasım 2014 Cumartesi

Der Zor’da Ermeniler Ölürken Ne Yaptınız?






Ahmet Haşim


Ahmet Haşim’den Halide Edip’e;

Der Zor’da Ermeniler Ölürken Ne Yaptınız?

Halide Edip Hanım Efendiye,

Geçenlerde Vakit gazetesiyle bir makale neşretmiştiniz. Bir zaman­dan beri âdet olduğu üzere merha­metten, insaniyetten bahseden bir makale, okuyanlar içinde bu günün vekâyi'ini, dünün vekâyi'i ile kıyas ettikten sonra hayatın eşkâlini sıralayan ve böylece, yapılan bir işten, söylenen bir sözden umumi bir mana çıkarmakla meşgul kim­seler bulunabileceğini hatırlamadı­nız mı? Karşınızda mazinin günlerine doğru feci aynalar tutan hafızayı unut­muş görünüyorsunuz. Vakit'teki makale­nizde, Ermeni kıtâlinden bahsediyorsunuz.

Ve ağır, vakur, itabkâr [azarlar] bir sesle bir kürsünün bâlâsından bu işin şenâ'atini ilan ediyorsunuz. Ne iyi! Bu halinizle bir kanlı ovanın ufku üzerinde yük­selen beyaz şefkate ne kadar benzeyecektiniz, eğer bu sesiniz bütün seslerin sustuğu ve insan boğazla­rından akan son kırmızı ırmakların gâib olmak üzere topraklara doğru koşup gittiği sırada, bugün gibi işi­tilmiş olaydı! Fakat siz, o sırada başka bir mezbaha­yı seyre gitmiştiniz.

Paşanız sizi dumanlı ve parıltılı otomobillerle Neron eğlencesini seyri için, Suriye'ye davet etmişti. O zaman ben Konya'da idim. Sizi, hemşehrilerinizi, maiyetini­zi ve sırmalı genç mihmandarlarınızı [gazete oku­namıyor] orada tesadüf etmiştim. Ve hatta bir Afri­ka'ya giden misyonerler gibi gururlu ve bir düğüne gidenler gibi süslüydünüz ve neşeliydiniz. Filhakika, öldürülecek akıllı insanların kafasına bir tehlike his­setmeden ve titremeden girilmez. Fakat siz biliyor­dunuz ki, niçün tehlikelerin eli ve ayağı sımsıkı bağ­lattırılmış ve ürkmemeniz için (çünkü Paşa Galant'tır, çünkü siz kadınsınız) masum yüzlerin ızdırabını ceb­ren tebessüme kalb edilmiştir.

O sırada Suriye'de insanlar öldürülüyordu. Paşa'nın askerleri, insanları bağlıyor, mahkemeleri bunları mah­kûm ediyor ve cellatları bunları asıyor, genç kâtiple­ri altın kalemlerle vekâyi'i kasideler hâline koyuyor ve Paşa, memnun, mağrur, maktullerin yetimlerine verdirdiği ziyafetlerde sarhoş olup sakalı içinde sızarak hülyalarını kızıl gözler­le dumanlar içinde seyre dalıyordu.
Siz o zaman orada ne yapıyordunuz? Demişlerdi ki, birlikte götürdüğünüz bir alaya çoluk çocukla siz Suriye'yi…… ye gitmiştiniz biz buna gülmüştük. Mamafih Paşa'dan sonra bir gün bile dura­mayarak aynı maiyetinizle ora­lardan firarınız, almış olduğu­nuz vazifenin pek insani bir şey olduğuna sizin inanmadığınıza bir delildir. Hanımefendi, Paşa Türk­lüğü bir Molok [Moloch] gibi insan cesetleriyle beslerken sizi yardıma çağırmıştı, istiyordum ki masum bir ırk namına diğer masum bir ırk üzerinde yaktı­ğı bu ateşler sönmeden, anlaşdıklarının gözü, onla­rı seyrederek bir dakika için parlasın. Oraya gittiniz ve isyan ile dönecek yerde veyahut o kâtil eli tutup bugünkü sesinizle onu tevkif edecek yerde, durdunuz ve bir ümidin tulû'unu [doğuşunu] seyreder gibi o kanlı gurûbları bir sene seyrettiniz.

Ermenilere dair yazdıklarınızın ve yazacaklarını­zın bir kıymeti olmak için Suriye'de Arapların öldürül­düğü günlerde Suriyeli annelerin, hemşirelerin, zevce ve ma'şûkaların gizlice altında ağladıkları nâmütena-hi damlara nazır, mutantan otel teraselerinde, yeşil portakal yaprakları kokan Suriye gecelerinde, sizin gülmemiş olmanız lazım gelirdi. Vakit'teki makalenize nazaran bir çift beyaz melek kanadına pek hevâhişger olduğunuz anlaşılıyor. Fakat istikbâlin muhayyi­lesi size mavi bir gecesinde, içinde insan kemik­lerinin kaynadığı bir kazanı karıştırmakla meşgul sakallı bir sihirbaz ile birlikte göstermez ise, size ne mutlu, hanımefendi geçen dört senenin işleri hesap edilirken sizi maalesef Vakit namına söz söylemek­ten men eden hayatınızda bir Suriye var. Bir Suriye ki, rakkaselerini ve şampanyalarının lezzetini Cibali imamının oğlu hâlâ unutamıyor.

Ahmed Hâşim.Yeni İstanbul, 9 Teşrin-i Sani [Kasım] 1334/1918, s. 4, No: 4

Kaynak: Arsen Yarman, ERMENİ ETIBBA CEMİYETİ (1912-1922) Osmanlı’da Tıptan Siyasete bir Kurum, Tarih Vakfı, 2014 s 279-280


Haberi ileten: Sait Çetinoğlu




Yasaklı Meslekler Hakkındaki Kanun...




Yorgos Katsanos


Yasaklı Meslekler Hakkındaki Kanun ve 1964 Yılında Türkiye’de Bu Kanunun Ele Alınış Biçimleri...

1964 yılında Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan Yunan uyruklu Rum nüfus üç kategoriden oluşmaktaydı: 1) 1964 Mart- Eylül ayları arasında İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Anlaşması feshedilme süreciyle birlikte ‘ulusal güvenlik’ bahanesiyle sınırdışı edilenler (‘apelaseis’) 2) 6 Nisan 1964 yılında tek taraflı olarak Vize Anlaşması’nın (1955) iptal edilmesinden dolayı yurt dışından Türkiye’ye geri dönemeyenler (‘bloke’ olanlar) 3) ve en kalabalık grup olan Eylül 1964 yılından itibaren ‘vesika güncellemeyenler’ (‘eksanagasthendes’). Bu üç kategorinin de Türkiye’den ayrılış süreci birbiriyle ilişkilidir. Bu süreci ciddi bir şekilde etkileyen ve şekillendiren bir faktör de 2007 sayılı ve 1932 tarihli “Türkiye’de Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanun”dur. Bu tebliğde 1964 yılında Yunan uyruklu Rum nüfusun Türkiye’den ayrılma ve sınırdışı edilme süreçleri 2007 sayılı kanuna referansla ele alınacaktır. Bu bağlamda, 2007 sayılı kanunun çerçevesinde Türkiye’de Rum azınlığa karşı alınan önlemlere odaklanılacak, bu kanunun sınır dışı edilmeler döneminin öncesinde ve esnasında devlet tarafından nasıl araçsallaştırıldığı ve kanunun ne tür sonuçlara yol açtığı gösterilmeye çalışılacaktır. 2007 sayılı kanunun 1960’lardaki sınır dışı edilmelerle bağlantısı hakkındaki çalışmalar oldukça sınırlı olduğu için, bu tebliğin bu alana dönük mütevazı bir adım olduğunu düşünüyorum.

Bu tebliğ, halen devam etmekte olan “1964-66 yıllarında İstanbul’da Yunan Uyrukluların Sınır Dışı Edilmelerinin Nedenleri ve Rum Cemaati’ne Etkileri” başlıklı doktora tez çalışmama dayanmaktadır. Çalışmamın kaynaklarını ağırlıklı olarak Yunan Dışişleri Bakanlığı’ndan edindiğim belgeler oluşturmaktadır. (Arşivin olumsuz yanlarından biri alınan önlemlerin diğer gayrimüslim kesimleri ne derecede etkilemiş olduğu konusunda veri sunmamasıdır). Ayrıca o dönemde Türkiye’den gönderilen Rumlarla ve onların yakınlarıyla yaptığım mülakatlardan ve dönemin Yunan ve Türk basınından da faydalandım.
Geçen sene Atina’da sınır dışı edilmeler üzerine bir konferans düzenlenmişti. Konferansın girişinde 17 yaşındayken sınır dışı edilen İrini’nin düzenlediği çok güzel bir sergi vardı. Sergisinde, kendi elleriyle yaptığı kuklalarla, bir zamanlar İstanbullu Rumlara yasaklanmış olan mesleklerin icracılarını sergiliyordu: Terzi, ayakkabıcı, berber, sütçü, yoğurtçu gibi. Neden genç yaşta sürgün edilmiş bir Rum’un aklında böyle bir konu vardı ki?
1960’larda görevde bulunan Yunan konsolos Hrysanthopoulos, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı ile yaptığı yazışmalarda, döneme ilişkin zengin veriler sunmaktadır. 21 Aralık 1964 tarihinde Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’na sunduğu genel değerlendirme raporunda1, süreci kronolojik bir biçimde sunarak 20’lerden itibaren Rum azınlığa karşı ne tür önlemler alındığını anlatmaktadır. Hrysanthopoulos, yazdığı raporda, Türkiye Cumhuriyeti’nin olayları resmi Türkleştirmek politikası çerçevesinde ele aldığını, 60’larda Rumlar aleyhine meydan gelen gelişmelerin 27 Mayıs 1960 tarihli darbeden kaynaklandığını, dolayısıyla Kıbrıs’taki olayların bu sürecin ana nedeni olmadığını iddia ediyordu2. Raporda, 1960 ile 1963 Aralık ayına kadar Rum azınlığı aleyhine çeşitli düzenlemeler yapıldığını görüyoruz. Bunları iki raporda dile getirildiği gibi şöyle sıralanabilir: 1962 yılında, 1963-64 eğitim yılı için, azınlık okullarının müdür yardımcılarının Türk olması kararı alındı ve bu yeni müdür yardımcıları okul müdürlerine kıyasla daha güçlü bir pozisyon edindiler, ayrıca, Rum okulları müfettişler tarafından sıkı denetim altına alındı. Bahsedilen önlemlerle beraber, Yunan uyrukluların sınır dışı edilme dönemine kadar merkez heyetlerinin ortadan kaldırılması, Patrikhaneye ait Derkon metropolitinin, Kurtuluş’ta Rum okulunun ve Rum Yetimhanesi’in inşa edilmesine izin verilmemesi aynı kefeye konulabilir3.
Bu rapordan hareketle Aralık 1963 tarihinden sonra Kıbrıs’ta Yunan ve Türk milliyetçiliğinin çatışmasının zamanlamasının İstanbul’daki Rumlar üzerinde yarattığı etkinin çok büyük olduğunu ve bu çatışmanın Yunan uyruklu Rumların sınır dışı edilmelerine yol açtığını söyleyebiliriz.
2007 sayılı kanun tam da bu dönemde devreye girecekti. 1930’lu yıllarda emek piyasasını Türkleştirmek4 amacıyla uygulanılmış 2007 sayılı kanuna göre üretim ve hizmet sektörüne bağlı yaklaşık 20 meslek yabancılara men ediliyordu (tablo 1)5. 1920’lerden 1930’lara kadar çeşitli kanunlarla Rum cemaati ve özel olarak Yunan uyruklular hukuki ve ticari alanlarda birtakım haklarını kaybetmişlerdi ve 2007 sayılı kanun tüm bunların bir simgesiydi. Bu kanun, aynı zamanda halkçılık çerçevesinde ve Kemalist elitler tarafından sürdürülen ‘sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış millet’ söyleminden ‘milliyetçi Türk işçisi/vatandaşı’ söylemine geçişi de simgeleyen bir kanundu6.
Türkiye-Yunanistan arasındaki müzakerelerin sonucunda, Yunan uyruklulara yasaklanan bu 20 meslekte patron pozisyonunda olanlar 2007 sayılı kanundan muaf oldular. Yani, Yunan uyruklu bir terzi, kendi dükkânında Yunan uyruklu bir işçi çalıştırmadığı sürece 2007 sayılı kanunundan etkilenmiyordu. Yunan belgelerine göre bu vaziyet, ihlal edilmeden 28 sene boyunca geçerliliğini korudu7. Buradan hareketle o dönemde ağırlıklı olarak gayrimüslimlerin alt sınıflarının ağır bir darbe aldığını söyleyebiliriz.
İçişleri Bakanlığı’na bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü, 1961 anayasasının yürürlüğe girmesinden iki ay sonra Eylül 1961 tarihinde bir emir çıkartacaktı (41127/6837-112331 sayılı emir)8. 1930’ların ortasına doğru uygulanılmış olan 2007 sayılı kanunu yeniden işleyişe sokarak, yasadışı çalışan yabancı uyrukluların bulunmasını ve mahkeme yoluyla cezalandırmasını isteyecekti. Ayrıca, 2007 sayılı kanunu ihlal edenlerin oturma izni güncellenmeyecek ve bu kişiler sınır dışı edileceklerdi. Emniyet Müdürlüğü, halihazırda 2007 sayılı kanun tarafından yasaklanmış olan mesleklere yenilerinin eklenmesini öneriyordu.
1961 Ekim ayında kurulan hükümetin bu emri dikkate almadığını söyleyen Hrysantopoulos, bu önlemin yaygın ölçüde uygulanmadığını ekliyor. Yine de bu dönemde gerçekleşen çarpıcı bir olay şuydu: Yunan uyruklu üç papaz kendi mesleklerini icra etmekten men edildi ve mahkemeye verildiler9. Türkiye bu kararını Lozan Anlaşması’na dayandırıyordu. Yunanistan, Türkiye’nin Lozan’la ilgili yorumuna itiraz etmemekle birlikte, bu kararın İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Anlaşması’nın feshi anlamına geldiğini iddia ediyordu.
1962-63 eğitim döneminin bittiği günlerde, ikinci Kıbrıs krizi başlamadan evvel, İstanbul’daki Rum okullarında çalışan 9 Yunan uyruklu Rum öğretmen işten çıkarıldı. Türkiye, bu 9 öğretmenin işten çıkarılmasını şu şekilde meşrulaştırdı: 1951 tarihinde Yunanistan-Türkiye arasında imzalanan Kültür Anlaşması’na göre Batı Trakya’da bulunan 35 Türk öğretmene karşılık, İstanbul’da da 35 Yunan öğretmen bulunuyordu. Ancak Türkiye, bu 9 Yunan uyruklu öğretmenin de bu anlaşma kriterlerine dahil olduğunu söylüyordu ve Batı Trakya’daki Türk öğretmenlerin kontenjanının da İstanbul’da olduğu gibi, 35 kişiden 44 kişiye çıkması gerektiğini vurguluyordu. Ancak Yunanistan, bu 9 öğretmenin İstanbul’da doğduklarını hatırlatarak anlaşma kapsamında olmadıkları iddiasıyla tepki gösterdi10. Müzakerelerin sonucunda olumlu bir gelişme olmadı ve öğretmenler işten çıkarıldı. Sınır dışı edilmeler döneminde bu 9 öğretmenden üçünün ismi Nisan ayındaki listelerde geçiyordu. İstanbul’daki Başkonsolos Hrysanthopulos’un bu olay hakkındaki yorumu dikkat çekicidir: ‘Bu kararın sonucunda gayri resmi olarak ve sessizce Yunan uyruklu Rumlara yasaklanan meslekler arasına bir yenisi daha eklenmiş oldu11.’
Ağustos 1963’te Kıbrıs yüzünden Türk- Yunan ilişkilerinin gerilmesi Yunan uyruklu Rumları ve özel olarak 2007 sayılı kanuna konu olan meslekleri icra eden patronları etkilemeye başladı. Örneğin, polis memurları, 1935 yılında 2007 sayılı kanundan muaf tutulan 35 terzihane ve 64 ayakkabıcı dükkânı sahiplerini ziyaret edip, İçişleri Bakanlığı’nın tebliğ ettiği metni okuyarak, mesleklerinin 2007 sayılı kanuna aykırı olduğunu ve dükkânlarının kapatılması gerektiğini bildirdiler12. İşyeri mülkiyetlerinin ise bir sene içerisinde Türk vatandaşına devredilmesi gerekiyordu.
2007 sayılı kanuna tabi Yunan uyruklu Rum patronlara polislerin ilettiği tebligatlara ilişkin olarak yürütülen müzakere bir sonuca varmadı. Şubat 1964’e kadar terzilere ve ayakkabıcılara dükkânlarını kapatma yönünde kararlar gelmeye devam etti. Özellikle Ocak ve Şubat 1964 arasında bu önlemin istinasız olarak ve yoğun bir şekilde uygulandığı görülüyordu. Örneğin Şubat ayında, üç fabrikaya sahip Zafranas adlı bir iş adamı birkaç saat içinde sınır dışı edilerek işyerlerine el konuldu13.
Yunanistan, Türkiye devleti kurulduktan sonra Patrikhanenin İstanbul’da kalması için İstanbul Rumlarına yönelik belli bir politika yürütüyordu. Patrikhanenin altında bir cemaat olmalıydı. O yüzden de bir konsoloslukla Dışişleri Bakanlığı arasındaki bir telgrafta, 2007 sayılı kanunun çerçevesinde zarar gören Yunan uyruklu Rumlara 100 bin lira verildiği belirtiliyor14. Ancak, bu önlem onlara sadece biraz daha vakit kazandıracaktı ve ayrıca vurgulamam gerekir ki, yaptığım mülakatlarda bu miktarın verildiği doğrulanmadı.
İkamet Ticaret ve Seyrisefain Anlaşması’nın 16 Mart tarihinde tek taraflı olarak Türkiye tarafından iptal edildiği ilan edilince tüm Yunan uyruklu Rumların ortada kaldığını söyleyebiliriz. Walter Benjamin’e bir atıf yapacak olursak, Kıbrıs “acil vaziyet”i vesilesiyle, Rumların hayatında, ‘”istisnalar” her anlamda “kural”a dönüştü.
Her ne kadar başka bir çalışmanın konusu olsa da, şunu da söyleyebiliriz: Kıbrıs konusuyla alakalı olarak, 1960 darbesinin hemen ardından ister hükümet temsilcilerinin demeçleriyle ister basın yoluyla olsun “Batı emperyalizmine ve Yunan emperyalizmine” karşı söylemler ve 1950’lerde olduğu gibi ‘antikomünizm’ retoriği 1960-1963 arasında İstanbullu Rumlarla ilgili olarak kullanılan söylemleri şekillendirdi. Rıdvan Akar ve Hülya Demir’in çalışmasından bildiğimiz üzere, Ocak 1964 tarihinden sonra basının Türk halkını kışkırttığı aşikâr. Örneğin, bu tebliğde bahsedilen kesimle ilgili olarak, Son Havadis gazetesinden “9 milyoner”in işini bırakmak zorunda kaldığını öğreniyoruz; Cumhuriyet15 gazetesinden ise “Türk İş çevresi”nin bu tür gelişmeleri “memnuniyetle” karşıladığını öğreniyoruz.
16 Mart 1964 tarihi itibariyle dükkân sahibi olan Yunan uyruklu Rumlar 15 gün içinde mekânlarını kapatacaklar, bu mekânların mülkiyetini bir Türk vatandaşına devredemeyeceklerdi ve herhangi bir mesleği de icra edemeyeceklerdi. Dükkânlarını kapatmayanların sınır dışı edileceğine dair uyarılar sürüyordu. Akşam gazetesi ‘Türk vatandaşlarına ait işleri gördüklerinden bu işlerini değiştirilmeleri için 372 kişiye tebligat’ yapıldığını dile getiriyordu’16.
24 Mart tarihinden sonra polis tarafından dükkân sahiplerine imzalatılmış tebligatı sizinle paylaşmak isterim17. (Bu çeviri kontrol edilmeli.
Yasal Tebligat (Tablo 2)
Bu notta aşağıdaki verdiğim imzayla ve İçişleri Bakanlığı emrine göre 15 gün içinde………..(tarih) icra ettiğim mesleği bırakmam gerektiğini ve bu süreç içerisinde bırakmazsam sınır dışı edileceğimden haberdar olduğumu belirtiyorum
Polis sicil numarası Tarih
Yunan uyruklu ismi
Vesika numarası

Tebligatta dikkat çeken birkaç detay var. Birincisi, 2007 sayılı kanundan bahsedilmemesi, ikincisiyse polis sicil numarası dışında başka bir yetkilinin imzasının veya bir mührün olmamasıydı.
Böylece işyerlerinden yoksun kalarak aile geliri sıfırlananlar Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı. Bir kısmı, akrabalarının yardımı sayesinde İstanbul’da daha fazla kalmak için bir miktar vakit kazanacaktı. Kanunun uygulanması amacıyla çıkarılmış talimatnameye göre, Yunan uyruklu Rumların 1933 yılından itibaren başka bir iş bulmak için iki sene zamanları vardı. Bu zaman sınırı Ağustos 1963’te bir seneye, anlaşmanın feshi döneminde ise 15 güne düşürülecektir.
Sınır dışı edilmeler döneminde 2007 sayılı kanun o kadar geniş bir çapta uygulanıldı ki, uygulanılması yasadışı bir hal aldı. Böylece yasaklanmış ‘kasket imalciliği’ kategorisinin içine her türlü şapka işiyle uğraşanlar, örneğin ‘kadın şapkacılığı veya şapka satıcılığı gibi dallar da dâhil edildi. ‘Ayakkabı satıcılığı’ kategorisinin içinde ‘ayakkabı imalciliği’ alanında çalışanlar ve deri tüccarları işlerini durdurmak zorunda kaldılar. 2007 sayılı kanuna göre yasaklanmış ‘inşaat işçisi’ mesleğinin yanına ‘müteahhit’ ve ‘mimarlar’ eklenmiş oldu. Son olarak ‘altın kuyumcusu’ mesleği 2007 sayılı kanuna dahil olmadığı halde, bu işi yapan Yunan uyruklu Rumlar dükkânlarını kapatmak zorunda kaldılar18.
16 Mart -16 Nisan arasında 36 kişi sınır dışı edildi ve yaklaşık 300 kişi 2007 sayılı kanuna göre işini bırakmak zorunda kaldı19.
Dükkânlarını kapatmak zorunda kalan 11 kişinin İstanbul’daki Yunan Konsolosluğu’na gönderdikleri dilekçelerini sizinle paylaşmak isterim.
Dört ay evvel, aşağıdaki imzası bulunan 11 kişi henüz sınır dışı edilmemişti ve dükkânı kapatılmıştı […]Devletin aldığı önlemler yüzünden bulunduğumuz ekonomik vaziyet berbat, açlık nedeniyle ölüm tehdidiyle karşı karşıyayız. Devlete borcumuz olmamasına rağmen mallarımıza el konuldu, evdeki eşyalarımız ekonomik faaliyetlerde bulunan çeşitli mali bürolar tarafından hacz edildi.”20
İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Anlaşması feshedilmeden evvel, Ağustos ayında, Yunan uyruklu Rumların ekonomik faaliyetleri farklı hukuki yollarla daraltılmıştı (dükkânların kapatılması, çalışma izninin ortadan kaldırılması, vergi politikası, boykotlar, vs. ) ve sınır dışı edilmişlerdi. Dolayısıyla, Türkiye’nin bir koz olarak kullandığı İstanbullu Rumlar artık Yunanistan için şantaj unsuru olmaktan çıkmıştı.21
O dönemin istatistiklerine baktığımızda meslekler açısından Mart- Ağustos (1964) dönemine dair şu bilgilere sahibiz22: Bu verilere o dönemde vesika güncellemeyenlerin sayısı dâhil değildir.
‘’Ulusal Güvenlik’’ Nedeniyle Sınır Dışı Edilenler
(Mart-Ağustos 1964)

2007 sayılı kanunun kapsamına giren kişiler
262
2007 sayılı kanunun kapsamına girmeyen kişiler
442
Tüccarlar
172
Dükkan sahipleri
118
Sanayi
43
İhracat- İthalat yapanlar
7
Ev Kadınları
12
Papazlar
5
Öğretmenler
3
Öğrenciler
1
Piskopos
1
Kültür ataşesi
1
Cemaat işçisi
1
Toplam
(etkilenenler)
1072
(2418)

Yukarıdaki tabloda yer alan 1072 kişinin hepsi ‘ulusal güvenlik’ sebebiyle sınır dışı edilmiştir. Bu tabloda belirtilen tarihler arasında 704 Yunan uyruklu Rum 2007 sayılı kanuna bağlı veya bunun bahanesiyle sınır dışı edilmiştir. Türkiye, başka kanunlarla birlikte, 2007 sayılı kanunu da Yunan uyruklu Rumların her alanda “yasadışı faaliyetlerde” bulunduğunu göstermek için, esnek bir şekilde kullanmış oldu.
Sonuçlar
2007 sayılı kanunun hedefleri:
-2007 sayılı kanun özel olarak 1964 Ocak-Ağustos arasında yoğun bir biçimde uygulanmış oldu. Eylül ayında İkamet Ticaret ve Seyrisefain Anlaşması resmi olarak feshedildiğinde, 2007 sayılı kanun nedeniyle, Yunan uyruklu Rumların çalışma hakkı oturma izinleri iptal edilmeden çok daha önce zaten ortadan kaldırılmıştı.
-Türkiye, kendi kamuoyuna basın yoluyla neden İkamet ve Ticaret anlaşmasını feshetmek istediğini hem anlatmış hem de iç hukukuyla bağdaştırmış oldu. Türk toplumunun onayını alabilmek için, Yunan uyruklu Rumlar basın yoluyla ötekileştirildi ve yürütülen kara propaganda sonucunda Türk esnafı Rum esnafının karşısına çıkarıldı.
-Bu kanun, Yunan uyruklu Rumları bir an evvel iş dünyasından çıkararak, yaşam vasıtasından yoksun kıldı ve dolayısıyla sınır dışı edilmeden önce bir kısmının göç etmelerini sağlamış oldu.
- 2007 sayılı kanunun uygulanış şekline bakıldığında, şu anda bile Türkiye’de hakim olan “Rumlar kendiliğinden ülkeyi terk ettiler” söyleminin doğru olmadığını, yukarıda çizdiğimiz bağlamda Rumların “gitmek zorunda bırakıldıklarını”, 2007 sayılı kanunun bu “zorunda bırakma” koşullarını yaratan kanun ve uygulamalardan biri olduğunu görüyoruz.
Görülüyor ki, 1930’larda ve 1964 yılında ‘Türk Vatandaşı’nın haklarını savunmak için uygulanmış olan 2007 sayılı kanun, Türk tebaalı Rumların yurdundan koparılmasına yol açan nedenlerden biridir. En azından ben, bunca yıl sonra Yunanistan’da bir insanın neden yasaklı meslekler üzerine bir sergi açmak ihtiyacı hissettiğini, daha iyi anlamış oldum.





1 Yunan Dışişleri Bakanlığı Tarih Arşivi 1964 74/3 (8465) İstanbul 21 Aralık 1964
2 Yunan Dışişleri Bakanlığı Tarih Arşivi 1964 74/3 (1011) İstanbul 27 Şubat 1965
3Yukarıdaki paragrafta bulunan bilgiler: Yunan Dışişleri Bakanlığı Tarih Arşivi 1964 74/3 (1011) İstanbul 27 Şubat 1965 ve (8465)İstanbul 21 Aralık 1964
4 Ayhan Aktar, Varlık Vergisi ve ‘Türkleştirme’ Politikaları İstanbul: İletişim, 2000 s. 121-129
5 Kanunun 3. Maddesine göre herhangi bir mesleğin eklenilmesi Bakanlar Kurulu tarafından üstleniliyordu ve 1939 ve 1941 tarihlerinde gözlükçü ve eczacı mesleklerinin artık yabancı uyruklular tarafından icra edilmesi men ediliyordu. Hukukçu Ökçün, 1962 tarihli doktora tezinde bu maddenin yürürlükteki 1961 tarihli anayasanın kapsamına aykırı olduğunu vurgulamaktadır: bir kanun hükmüne dayansın veya dayanmasın, yabancıların hürriyetlerine, bu arada çalışma hürriyetine, Bakanlar Kurulu kararı ile yapılacak her çeşit sınırlama, Anayasaya aykırı düşecektir. 1940larda 2007 sayılı kanuna başka bir meslek eklenmemiş olmasına rağmen, yürütülen Türkleştirme politikası esnasında Türk tabalı gayrimüslimler 20 Kur’a ve Varlık Vergisi kapsamında hedef olurken İngiliz bir diplomatına göre ‘ecnebiler çapında tek etkilenen nüfus grubu 3000 yunan uyruklu Rumlar olurken aşırı vergi miktarları yatırmak zorunda kaldıklarını iddia ediyor’.
6 İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Anlaşması 2007 sayılı kanununla bağlantısı var olduğuna iddia edebiliriz. Sözleşmenin 4. Maddesine göre ‘’bununla beraber Yüksek Akit taraftar, kanunlar ve nizamnamelerle, seyyar sanayi, ayak satıcılığını ve münasip görecekleri diğer hirfet ve meslekleri kendi tebaalarına hasredebileceklerdir’ deniliyordu. Bir sene evvel 14 Ocak 1931 tarihinde ve 1/787 esas numaralı ‘İktisat Encümeni mazbatasında ise ‘en ziyade müsaadeye mazhar milletler tanzim edilmiş olan ve diğer devletlerle yapılan emsaline muvafık bulunan bu mukavelenamenin ikamete ait olan kısmında vatandaşlara kanunen hasır ve tahsil edilecek olan sanat ve ticaretlerden Yunan devleti tebaasının istifade edemeyeceklerinin ve mübadil olarak Türkiye’yi terk etmiş olanların tekrar dönüp ikamet veya sanat veya ticaretle iştigal eyleyemeyeceklerinin ayrıca kayit ve işaret edilmiş olması gibi lüzumlu noktalarının da unutulmamış olduğu görülür’’ denilerek Yunanistan’dan çalışmak için Türkiye’ye gelecek olanların önü açıkça kesilmektedir. Yüksel Akkaya s. 43
Her ne kadar dönemin Yunan yetkilileri bu kanunun ana hedefinin Yunan uyruklu Rumlar olduğunu vurgulasalar da, 2007 sayılı kanundan dolayı İtalya devleti kendi vatandaşlarını- sayıları az da olsa- İstanbul’dan alarak kendi homojenleştirme programı çerçevesinde Rodos adasına yerleştirecekti.
7 Kanunun 3. Maddesine göre herhangi bir mesleğin eklenilmesi Bakanlar Kurulu tarafından üstleniliyordu ve 1939 ve 1941 tarihlerinde gözlükçü ve eczacı mesleklerinin artık yabancı uyruklular tarafından icra edilmesi men ediliyordu.
8 Bu emirle alakalı özet Yunan Dışişleri Bakanlığı’nın arşivinde bulunmaktadır. 1964 Klasör 74/3 (1011) İstanbul, 27 Şubat 1965
9 Yunan Dışişleri Bakanlığı 1964 74/3 (8465) İstanbul 21 Aralık 1964
10 Bu paragraftaki bilgiler Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Tarih Arşivi 1965 53/2-1 klasörden alınmıştır.
11 Yunan Dişişleri Bakanlığı Tarih Arşivi 1965 53/2-1 (Δ823-12) İstanbul 16 Temmuz 1963
12 Yunan Dışişleri Bakanlığı Tarih Arşivi 1964 58/11-2 (346) İstanbul 23 Ocak 1964
13 Yunan Dışişleri Bakanlığı Tarih Arşivi 1964 58/11-2 (852) İstanbul 14 Şubat 1964
14 Yunan Dışişleri Bakanlığı Tarih Arşivi 1964 58/11-2 (ΔΤ8716-51) Atina 4 Nisan 1964
15 Cumhuriyet 10 Nisan 1964
16 Akşam 27 Mayıs 1964
17 Yunan Dışişleri Bakanlığı Tarih Arşivi 1964 58/11-1 (2271) İstanbul 17 Nisan 1964
18 Bu paragraftaki bilgiler: Yunan Dışişleri Bakanlığı Tarih Arşivi 1964 59/1-2 İstanbul 13 Kasım 1964
19 Yunan Dışişleri Bakanlığı Tarih Arşivi 1964 58/11-1 Atina 17 Nisan 1964
20 Yunan Dışişleri Bakanlığı Tarih Arşivi 1964 58/12 İstanbul 7 Ağustos 1964
21 Yunan Dışişleri Bakanlığı Tarih Arşivi 1964 58/12 İstanbul 7 Ağustos 1964

22 Yunan Dışişleri Bakanlığı Tarih Arşivi 1964 59/5 (ΑΡΙΘ. Ε.Π 7017 Ε/1/1) İstanbul 16 Ekim 1964

13 Kasım 2014 Perşembe

Doğa ve insan katliamı...





Faiz Cebiroğlu


Türkiye'de, ”kâr, kâr ille de kâr” sözkonusu olunca, yalnızca insani katliamdan değil, doğasal katliamdan da söz etmek gerekiyor. Manisa'da, Soma'nın Yırca Köyü'ünde, termik santralı için 6 bin zeytin ağacının kesilmesi, artı-emek susamışlığın bir ürünüdür. Kapitalist sistem, kapitalist sistemin özel mülk temsilcileri, ”kâr” için, yapamacakları cinnetlik yoktur. Soma'nın Yırca Köyü'nde ve Türkiye'nin diğer bölgelerinde yapılan doğasal katliam, böylesi bir mantığın sonucudur.

Sömürücü kapitalist sistemin çılgın yöneticileri, ”termik santralı”, ”HES” v.b isim altında, artı-emek susuzluğunu gidermek için, Türkiye'nin her bölgesinde doğasal katliamlar yapmışlardır. Zeytin ağaçları, ormanlar, dereler, vadiler...”kâr, kâr ille de kâr” mantığı ile hep yok edilmiştir. Türkiye'de kapitalist sistem budur: Katliamdır. Doğasal katliamdır. Bu, bir.

İki: Termik santralları, HES gibi projelerde kurban edilen yalnızca doğa değil, aynı zamanda insandır. Kurulan santraller, HES gibi projeler... insan sağlığını tehdit ettiğini, değişik hastalıklar yanında, kanser gibi vakalara yol açtığını bilmekteyiz.

Kapitalizm budur: Çılgınlıktır. Kapitalizm, hem doğa, hem de insan katliamıdir. Bu çılgınlığa bu vurdum duymaza, direnenler vardır. Olacaktır

Manisa'da, Soma'nın Yırca Köylüleri direndi, 6 bin zeytin ağacını verdiler ama ”termik santralın” kurulmasını önlediler. Sevinçtir.

Kapitalist sistem altında hep direnenler kazanır. Kazanıyor. Türkiye'de, Yırca Köylüleri kazandı. Onlardan önce, termik santralleri, HES gibi projelere isyan eden kütleler kazanmıştı. Örnek mi, iki tane vereyim:

1- Karadeniz'de, Rize, İkizdere, Şimşir Köy'ünde, HES inşaatları yapılmak istenmiş, kütlesel protestolar yüzünden bu doğasal katliam önlenmiştir.

2- Dersim'de, Munzur Vadisi üzerinde, ”Bozkaya Hidro Elektrik Santralı” yapılmak istendi, yine, büyük direniş sonucunda, bu projeden vaz geçildi.

Evet...Kapitalizm, artı-emek susuzluğudur. Türkiye'de kapitalizm, artı-emek susamışlığı için yapamacağı cinnetlik yoktur. Bunu durdurmanın yolu, direniştir.

Direnenler kazanır. Kazanıyor. Türkiye'de direnmeyen, zeytin ağacından daha beter ”kurban” olur. Kurban olan yalnız zeytin, doğa değil, tüm insandır. Bunu notsal olarak yazmak istedim.

Türkiye'de doğa ve insan katliamı budur.

Şu an, Türkiye'yi yönetenler, soluduğumuz havayı bile, kendi öz-mülkleri olarak görüyor, bizleri vuruyor. Bizleri ve doğamızı katlediyor.

Türkiye'de kapitalizm; artı-emek susuzluğunu gidermek için, tüm doğa ve insan yasalarını ayaklar altına alan bir sistem demektir. Katliamdır.

Sömürücü sistem; ”gölgesinden yararlanmadığı ağacı ve herşeyi kesmek” demektir.

Kapitalizm budur: Doğa ve insan katliamıdır.

Kapitalizmde, doğa ve insan mı, hep direnmektir!

Vedat Türkali’den 1915 Bugündür! / Biti Bitti Bitmedi




Sait Çetinoğlu

İlk kez bir Türk romanında Ermeni Sorunu ve 1915 Soykırımı bütünlüklü sayılabilecek düzeyde Vedat Türkali tarafından işlendi. Türkali, hem bu konuya  ve azınlıklar konusuna  bigâne kalan bir yazar değildir.

2004’te yayınladığı Kayıp Romanlar[i], Azınlıkların belleğinde unutulmayacak bir iz bırakan kanun gömleği giydirilmiş talan uy­gulaması  Varlık Vergisinin  yara izini tarifler: Ovsanna bir- iki sözcük dışında Türkçe bilmiyordu. Bir tek ‘alçakça’ sözü vardı hiç unutmadığı; yarı alaylı yinelerdi de kimine kızdı mı. Varlık Vergisi sırasında, her şeylerinin ellerinden alınıp Aşka­le’ye gönderilmesi olayı üzerine babası Gedikpaşalı Sirak Osepyan’ın hiç değişmeyen kızgın tepkiyle söylediği sözdü ‘al­çakça’.

Usta yazarın son eseri  Biti Bitti Bitmedi[ii] romanında ise Ermeni Soykırımının hayaleti gezinir. Romanın tarihsel arka planında Soykırım gizlidir.

Romanda, ülkenin her karış toprağında kanı olan bir halkın,  özgüveni yüksek bir kızı ile 12 Eylül sürecinde Diyarbakır Cezaevinde yaşadığı travma ile  özgüveni zedelenmiş Karadenizli bir genç arasındaki il görüşte aşk fonundan, tarihsel geri dönüşlerle yaşadığımız coğrafyanın tarihsel belleği canlanarak günümüze uzanır.

Kısa ermeni tarihi yanında Ermeni sorunu kırılma noktalarıyla spot olarak verilir. Sadece Ermeniler değil Tarihsel coğrafyalarından kazınan diğer kurban halklar…

Failler Koca bir tarihe yuvalanmış kargalardır: Bedirhanlar, Hamidiyeler, Jöntürkler/İttihat - Terakki, Kemalistler… Bu coğrafyanın diğer zalimleri… Sakallı Nurettin Paşa,  Abdullah Alpdoğan, Topal Osman Ağa, Esat Oktay Yıldıran, …

Osmanlı’nın kısa çöküş tarihi içinde  Bedirhaniler… batıma eğik bir düzlemde aşağı gidişi, dış yağma kapısının  kapandığında ortaklarıyla iç yağmaya dönülmesi. Bedirhaniler çıkmış, Saray'a yollanan vergiden başka kendi soygunları için binlerce yerli Hıristiyanları doğramıştır...

Hamidiyelerin katliamları… Kürtler Abdülhamid'e Kürtlerin babası anlamına gelen Bave Kurdan derlerdi… Kürtlerin gerçek babası rolüne giren Abdülhamid, Hamidiye alaylarını kurdurup kırım kı­yımlar yapıyor… Kürtlerin düşmanlığı öncelikle din farkından geliyor. Kürtlerin içerisinde Aleviler var, sunniler var. Alevilerin Ermeni düşmanlığı yok ama sunniler Ermeni öldürünce sevap işlediklerine inanı­yorlar. Bu bayağı müslüman kitlenin inancı haline ge­liyor. Urfa'da Ermenilerden 7 genci bağlamış bir yobaz, bir yandan dualar okuyor, öte yanda kellelerini kesiyormuş. Sevabına bir iş yapıyor aklınca…

İttihat ve Terakki yerel kadrolarıyla Harekat Ordusunun bir parçası Dedeağaç Taburlarıyla 1909 Kilikya Katliamlarıyla 1915 Soykırımı provası, 1915, Tarihi Ermenistan, Mezbaha eyalet Kharput, tehcir, katliamlar, soykırım, bir coğrafyanın boydan boya mezarlığa çevrilmesi, Der Zor, Ermeni Golgothası, Khozat Kayışoğlu Yarması, el koymalar, kayıplar, zorla İslamlaştırma, kurtarmalar (!), dönmeler-gizli Hıristiyanlık, …

Talat, Enver, Cemal…  Cemal Paşa Tiflis'te, Talat Berlin'de, Sait Halim Roma'da Ermeniler tara­fından öldürüldü. Enver Paşa manyağı Basmacılar İsyanında kendi buldu belasını… Esat Oktay Yıldıran… Sizin binbaşı pisliğini temizlemişler… Nimesis…

Thanatos’un son öpücüğü: Krikor Zohrab hukukçuydu, gazeteciydi, mühendisti, yazardı, milletvekiliydi. Farklı halkların Osmanlılık temelinde bir aradalığını savunur, kendini hem Ermeni hem Osmanlı görürdü. İlk tutuklananlar arasında değildi. Ona sıra 2 Haziran'da geldi. O akşam İstiklal Caddesindeki Cercle d'Orient Kulübü'nde Talat ile yemek yemişler. Eve gitmek üzere masadan kalktığında Talat da kalk­mış, Zohrab Efendiyi öpmüş yanağından. Şaşıran Zohrab ‘Bu iltifat neden?’ diye sormuş. ‘İçimden geldi’ demiş Talat. Yolda tutuklanarak Erzurum mil­letvekili Vartkes Serengülyan ile birlikte Diyarbakır'a doğru yola çıkarıldı. Urfa yakınlarında İttihat tetikçi­si Çerkez Ahmet'e vahşice öldürttürüldü. Çerkez Ahmet bu katliamının üstüne ‘Van toprağını Kabe toprağına çevirdim’ demiş.

Pontos… [V]atanı Pontusçulardan kurtaran, Rumları kesen, mağaralara tıkayarak ya da vapur kazanlarının altına atıp cayır cayır yakan Topal Osman Ağamız vardır. İnsan kasabı Osman Ağa! İstiklal Mahkemelerinde aşamadıklarını bu herife kestiriyorlarmış paşalarımız. Ermenilerimizi en rezil biçim­de kesip soyan İttihatçı dölü!

Koçgiri, Dersim 1938, Kıbrıs, 12 Eylül 1980…

Mamak, Diyarbakır cezaevi… Bir de sünnet yaptılar. Ermeni delikanlıya entari giydirip, başında ‘maşallah’lı sünnet takkesi, törenle çükünü kestiler…

Abdülhamid’e suikast,  Osmanlı Bankası baskını… İttihatçılara suikast…

Sosyal Demokrat Hınçak Partisi, Ermenilerin 15 Haziranı, Paramaz (sorumluluğu büyük kişi) ve onunla birlikte idam edilen 19 arkadaşı… Sosyalist Hınçak Partisinin başına gelenleri bilir misin? Nereden bile­ceksin. 1914 yılının haziranında Talat, Enver, Cemal Paşalara suikast yapılacağı ihbarı ile Hınçak Partisi üyesi 120 kişi gözaltına alındı. Bunların 49'u tutuk­landı. Davaları yaklaşık bir yıl sonra sonuçlandı. Pa- ramaz da vardı aralarında. Partimizin merkez komitesinden. 15 Haziran 1915'te Paramaz ve yol­daşımız Beyazıt Meydanında asıldı. İdamların tek Ermeni tanığı Papaz Kalust Boğosyan yazdı bunları. Paramaz'ın idam sehpasında dedikleri sana tanıdık gelecektir. İlk önce Paramaz'ı çıkarmışlar darağacına. İdam sehpasında, ‘siz, sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz fakat inandığımız sözleri asla... Ermeni­lik, ülkenin doğusunda özgür ve sosyalist Ermenistan'ı selamlayacaktır!’ diye haykırdıktan sonra ip boğazını sıkarken son sözleri: ‘Yaşasın Sosyalizm, Yaşasın Er­menistan"’…

Birçok maddeleri bugün bile aşılamamış SDHP Programı…

Vakıflı Köyü, Franz Werfel, Musa Dağ Direnişi[iii]… Musa Dağ eteklerine kurulu yedi Ermeni köyü bir araya gelip ‘Nasıl olsa sürgünde öleceğiz, direnebildiğimiz kadar direnelim’ diye karar almışlar. Yanlarına alabildikleri kadar yiyecek, giyecek, erzak alan kadın, erkek, yaşlı, çocuk dört beş bin kişi Musa Dağ'ın doruklarına çık­mışlar. Burada iki aya yakın hem hayatta kalma hem de Osmanlı askerleriyle savaşma mücadelesi vermiş­ler. Roman, bu direnişin öyküsü ile birlikte direnemeyenlerin, direnmeyi aklından bile geçiremeyenlerin yaşadığı sefaleti, yok oluşu … Direniş belgesi roman’ın başına gelenler… Romanın günümüze uzanan serüveni… Romandakilerin başına gelenlerden başka bir de roma­nın başına gelenler ayrı bir roman gibiydi.
 Balakyan'ın Golgotha yo­lunu, onunla katedenlerden biri besteci, müziko­log, orkestra şefi, Rahip GomidasParis'te bir hastanede yatıyordu son günlerinde. Ziya­retine gittim. Yaşıyor muydu sanki. Golgotha yolu sü­rüyordu, İttihatçı Mason Talat Paşa Der-Zor'da Suriye çöllerine sürdürmüştür Ermenileri. Devlet emriyle bir milyona yakın Ermeni öldürtülmüştür bu çöller­de.

Din adamı Johannes Lepsius… Lepsius’tan Enver… Enver Paşa, ilk kez şimdi çıplak gerçekliği açıklıyor. Artık yü­zündeki çekingen bir gülümseme değil, gözleri sabit ve soğuk bakıyor, iri, ürkütücü dişlerinden ağır ağır sıyrılıyor dudakla­rı:
İnsanla veba mikrobu arasında barış olmaz.

Hemen atılıyor Lepsius:
Demek ki siz, harbi, Ermeni milletini tamamen yok etmek için kullanmak istediğinizi kabul ediyorsunuz?

Vedat Türkali,  ilk görüşte aşk  romanının tarihsel fonunda, günümüze uzanan bir çok can alıcı sorunu dile getirip  sorular sorduktan sonra,  kahramanları Ermeni kızı lusi ile Karadenizli genç Tarık arasındaki aşka  dair bir şeyler sormaya ve  söylemeye gerek bırakmasın…



[i] Vedat Türkali Kayıp romanlar, Everest, 2004,
[ii] Vadat Türkali, bitti bitti Bitmedi, Ayrıntı 2014
[iii] Franz Werfel, Musa Dağ’da 40 Gün, çev. Saliha Nazlı Kaya, Belge Y.2007

11 Kasım 2014 Salı

2014, Erivan Konferansı...



 



Salamoun Jabbour

Ermenistan (Erivan ) Alevi Zaza Konferansı.

25-28 Eylül’de Erivan’da  gerçekleşen Konferansta, Dersim Alevilerini, Arap Alevilerini, Soykırımdan dolayı Alevileşen Ermenileri temsil eden  kurum ve aktivistler, Erivan State Üniverisitesi Oriantalist bölümünden İranlı , Ermeni Profösör, Akedemisyen ve araştırmacılar  katıldı.Konfrans iki gün sürdü.Çalışmalar  Ermeni ulusal basın ve yayın tarafından Ermani halkına ulaştırıldı.

İlk defa Ermenistanı görmeme rağmen, Ermeni halkının siması misafirperverliği beni hiç şaşırtmadı.Aynı toprakların  ve ortak kaderin farklı iki halkıydık. Ermneilerin Kilikya bizim Liwa İskenderun dediğimiz coğrafyadan olduğumu söylediğim isatnbullu Ermeni bir amca canım benim deyip, bana sarılması bende uzun zaman ayrı düştüğüm bir akrabamın bana sarılmasından farksızdı.

Konferansta tartışmalar bazen alevleniyor, bazen de ayrıntılar arasında dikkatlerin kaybolmasına neden oluyordu.Aşiret kültürüne  yabancı olan  Arap Alevilerin de, dersim Alevilerine ilişkin aktarımlarda çok yoğun aşiretler konusu ve etkileri konuşuldu. Zazaların bilindiğinin tersine çoğunluğu sünni kökenli olduğu belirtildi. Üstüne basa basa, Dersim Alevilerinin etnik kökeni Kürt olmadığı ve İslam dışı bir inanç olduğu üzerinde duruldu.Kürtlerin Halklara yaklaşımı ve son politik tavırları kitleler ve halklar nezdinde çok sert tepkilere neden olduğunu bu konferansta çok bariz bir şekilde tanık oldum.

Orginizasyonu çok iyi programlayan komite, pazar gününü dinlenmemize ve tarihi bölgeleri tanıtmaya ayarlamış. Ermeni, Suryani soykırım anıtlarını, Tarihi kilise ,tapınak, Erivan ve çevresini gün boyunca dolaştık.Suryani Jenosidinden kaçmış ve  Ermenistanda 6 köy oluşturmuş  Suryani halkını ziyaret ettik. Köylülerle Suryanice konuşan İbrahim arkadaşın aralarında geçen diyaloğun çoğunu anladım dil akrabalığı ve halkın samimi sıcak ilgisi beni uzak kaldığım topraklara gelip götürdü. Ziyret ettiğimiz köy muhtarının küçük sevimli  köpeğinin adı Bedirhan’dı.Bu isme şaşırmamak elde değildi. Bedirhan bir Kürt aşiretinin  lideri isyan etmiş daha sonra teslim olmuş Osmanlı adına halkına , hiristiyanlara ve Suryanilere soykırım yapmış , 1800 lü yıllarda dönüp dolaşmış Ermenistanda ,Suryani köyünde bir köpeğe isim olmuş bir şahıs.

Arap Alevilerine ilişkin sunumum konferansın ikinci gününe denk geldi.İmam Hasan Askeri’den, Hamadani devletine, Yavuz Sultan Selim katliamından ve bugün Suriye’de kardeşlerimize uygulanan soykırma kadar uzanan kısa bir tarihçe, Arap Alevilerinin yaşadığı alanlar ve tahmini nufusları hakında aktarımda bulundum. Son olarak Suriye’deki kardeşlerimize ilişkin onların dört yıla yakın savaş konusunda görüşlerimi aktardım. Direniş ruhunu elde tuttuklarını son nefere kadar savaşacaklarını milyonlarca göçe rağmen Alevilerin ülkelerini terketmediklerini belirttim. Beni şaşırtmayan şey ne Ermenilerin, ne de Türkiyeli Alevilerin hakkımızda hiçbir şey bilmedikleridir.Yanılmıyorsam uluslar arası platformda ilk kez Arap Alevileri olarak kendimizi ifade ediyorduk.

Biz ezilen halkların farklılıklarımıza rağmen ortak düşmana karşı mücadele edebileceğmize inancım daha da somutlaştı. Bunu da söylemeden geçmek olmaz. Ermeni mutfağı ve mezeler aynı bizimki gibi, farklı olan şey bizim illegal Boğma Rakısna rakip meşhur Ararat konyağı on yıllık ve otuz yıllık piyasada mevcut. Övgüyü hakeden bir kalite.

ALANYA BİR AB (Avrupa Birliği) ŞEHRİ.





Dr. İsmet Turanlı
Geçen hafta Alanyadaki bir otel sahibi ahbabım beni haftasonunu geçirmek için Alanyaya davet etti. Gözlemlerimi kısaca arz etmek istiyorum. Bundan 50 sene önce Mersinden İstanbula deniz yollarının bir gemisi ile bir günlüğüne Alanyaya uğramıştık. O zaman tek , plajlı küçük bir otel vardı. Şimdi yüzlerce 5 yıldızlı oteli olan, Antalyayaya turistik yönden adeta rekabette olan , nufusu yüzbinleri aşmış, Türkiyedeki 40 ilden daha kalabalık, daha zengin bir şehir olmuş.

 13 üncü asırda 1220 de Selçuk hükümdarı Alaattin Keykubat tarafından kalesi ve sarayı inşa olmuş. Plajlarında ki ince kumsalı turistlere  cazibesini artırmış. Palmiyeli Atatürk caddesi İtalya, Fransa Rivieradaki plaj şehirlerinden daha gösterişli. Ayrıca müzesi ve güzel sanatlar akademisi ile kültürel yöndende , kalenin muhteşem yapısı ile turistik önemini artırıyor.

 Bence en mühim yanı burada 30 bine yakın yabancının, Avrupalı vatandaşların yerleşmiş olması, yüzbinlerce Avrupalının tatilini geçirdiği böylece bir Avrupa birliği , kozmopolit şehir olması. Dahada önemlisi Türkiyenin her köşesinden , bilhassa doğu ve güney doğulu , Kürt kökenli vatandaşların rahat yaşam olanağı bulmuş olması. Tam manası ile Türk-Kürt birlikte yaşam modeli.

Dün Berlinde utanç duvarının yıkılıp Alman halkının ve Almanyanın birleşmiş oluşumunun 25 inci yıldönümü kutlandı. 45 sene ikiye bölük yaşadılar. Kürtler ise 90 senedir dörde bölük yaşadılar. Şimdi bu dört bölgede demokratik bir yapıya kavuşmak heyecanı içinde Kürtler. Almanlar bu acıyı çektikleri için Kürtlere empati kuarbiliyorlar. Binlerce Türkiyeden kaçmış Kürt kökenlilere yabancı pasaportu vererek yaşamlarına yardımcı olmuşlardır. Şimdi Türkiyedeki demokratikleşme sonrası bir çok Kürt aydını Türkiyeye dönmeğe başladı. Kürt kimliğini açıkladıkları için hapse girildiği devre sona ermiş görülüyor.

Musevi asıllı dünyaca tanınan Bairbromm orkestranın önüne geçip Beethoven’in dokuzuncu senfonisini bir daha dünyaya duyurdu. Bu eserde Şillerin hürriyet şiirini koro seslendirdi. Bu eser artık AB nin sembolik müziği sayılıyor. 20 sene çnce Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası bu senfoniyi çaldığında Demirel 70 yaşında idi ve ‘’ Bu şölen asrı aştığımızın senbolidir’’ demişti. Halbuki Beethoven onu 200 sene önce bestelemişti. Artık Avrupada hudutlar kalktı,bir birlik kuruldu.

Kürtlerinde orta doğuda böyle Türk-Kürt birliğine ihtiyacı var. Yani Osmanlı  meclisi mebusanın kabul ettiği Misaki Milli hudutlarının yeniden canlanması gerekmekte. Emperyalistlerin Kürdistanı ve Kürt halkını dörde böldükleri SUNİ hudutların ortadan kalkması lazım. Böylece ne Türkiye bölünmiş, nede Kürtlerin birliğinin önüne sed çakilmiş olur. Çünkü Alanyada gördüğüm gibi Kürtler Türkiyenin her yerinde çalışmakta, yerleşmiş olmakta ve iş yerleri sahibi olmuşlar. Bu değişimden geriye dönmek mümkün değil. Böylece yeni bir yapılanmadan ziyade     ‘’Aslına - rüci” latincesi  ( Rest ti itüsio ad rem) ,eski haline dönüş mümkün olur. Nasıl ki nehirleri tersine akıtmak mümkün olmazsa, barış içinde yeni yapılanma mümkün olur . Almanyada olduğu gibi. Bizde bir Bairbromm yoksada Şıvan ile İbrahimin Megre Türküsü ile iktifa edebiliriz. Artık analar ağlamaz.

20 sene çnce Harrandan Aşkaleye kadar gitmiştik. Eşim (Alman) huduttaki tel örgüsünün fotoğraafını çekmek isterken askerler  nerdeyse fotoğraf makinesini elinden alacaklardı. Berlindeki
o utanç duvarı ile o tel örgülerinin bir farkı yoktur. Kobanide nerdeyse sokaklar bölünmiş. Bir millete bu zulum haksızlığın daniskasıdır.

 Alanya, kozmopolit bir şahir derken Kürtlerinde orada yaşam hakkı bulmasındandır. Hatta dış işleri bakanının Kürt kökenli olduğu söyleniyor Alanyada. Bu duruma Beşikçicinin önerdiği gibi Kürtlere değil asıl Türklere Kürtçe seçmeli dil eğitimi verilmesi birlikta yaşamın gereğidir.

Şayet bir ailede değişik kökenli insanlar varsa onların, yani her iki tarafında entegresyon çabası göstermesi lazımdır. Eğer Kürtler Türkçe öğrenmek mecburiyetinde ise Türklerinde Kürtçe öğrenmeleri entegrasyonu sağlamlaştırır. Zaten Kürtçe türkülerin Türkçe tercümeleri olduğuna göre , ayni türküleri söylemekteyiz. Aşlarındada bir fark kalmamış. Artık İstanbul sosyetesi bile Çiğköfte yiyor, Lahmacun yiyorsa , hepsi ayni aşureyi yiyorse entegrasyon kolaydır. İlk meclise bir Kürt mebusu Kürt milli kıyafeti  giydiği için idam edilmişti. Bir Kürt kökenli  bakan Kürdüm dediği için senelerce mahpus kalmıştı. Leyla Zana lar bir cümle Kürtçe yemin ettiğ için 10 sene hapis cezası yemişti.O günler geride kaldı. O vahşi,askeri  vesayet artık tarihe karıştı. Elbette Dersim katliamı zihinlerden silinmedi.

Alanya da iskandinavya ülkelerinden gelen turistlerin mutluluğunu anlamamak mümkün değil. Ben İsveçte araştırma yaparken sabah 10 da güneş doğardı, saat 4 te gün batardı. Her sabah kar yağardı. Şimdi buraya gelenler şortla, tişörtle dolaşıyor, kumsalda güneşlemenin hazzını yaşıyorlar. Bu kozmopolit dünya dahada zenginleşecek. Zira burada yaşayan gençlerin diğer milletten gençlerle evlilik yaşadığını öğrendim. Demek ki artık insanlar Tevfik Fikret’in yüz sene önce söylediği gibi : ‘’ Vatanım ruyi zemin, milletim nevhi beşer’’ .

Türklern kibirden uzak durmaları islamın şartıdır. Eşitler arsında üstünlük olmaz. Kürtlerin % 50 si kürtçe konuşamıyorsa bundan daha belirgin bir assimilasyon örneği olamaz. Bir gazeteci hanımefendi ‘’ Kürtçe bilmediğimden utanıyorum’’ demişti. Ben de seneler öncesi ‘’ Erdoğan en büyük yatırmı Kürtçe öğrenmesiyle mümkün kılar‘’demiştim. Bir gün sonra TRT 6 te Kürtçe bir kelime söylemesi Kürtlerin çok hoşuna gitmişti. Almanyada o zaman ki Başbakan ‘’ Assimilasyon insanlık suçudur!’’’ demişti. Dil bilmek en mühim komunikasyon vasıtasıdır. Ben bildiğim beş yabancı dille heryerde rahat komunikasyon sağlıyorum.

 Mevlana ne diyordu. ‘’ Gel, kim olursan ol, gel’’ Ona kulak verelim.

 İşte ALANYA böyle bir Gülün GONCASI gibi. Açıldıkca Bülbüllerin aşkına katkı sağlayacak.

 ‘’Par la Guerre, fait lamour!’’.(Savaşı bırak, aşk yap) Silahla değil SEVGİ ile sarılalım.
 ------------

 Antalya. 10.11.14