28 Aralık 2013 Cumartesi

Yolsuzluk Operasyonları ve Kürt Sorunu…




Ahmet DERE 

2002 yılında AKP kurulduğunda Fettulah Gülen Cemaatinin aktif desteğini aldığını, siyasetle biraz da olsa alakadar olan herkes biliyor. 11 yıldır AKP ile Cemaat ortaklaşa Türkiye’yi yönetiler. Yer yer sorun yaşamış olsalar da genelde bir uzlaşı içerisinde günümüze kadar geldiler.

AKP iktidara gelir gelmez yavaş yavaş kendini kurumlaştırmaya gayret gösteri. İlk yıllarda Cemaate farkettirmeden ondan bağımsız bir güç olmaya çalıştı. Bir taraftan ABD’de yaşayan lideri Gülen’e tekmil verirken, diğer taraftan da onun gücünden faydalanarak kendi has gücünü örgütlemeye çalıştı. Bir yandan Cemaatin siyasi yaklaşımını esas alırken diğer taraftan da Türkiye toplumunun ihtiyaçlarını gözeterek pragmatist politikaları yürürlüğe koydu. Cemaatin de yaklaşımına çok ters düşmeyen bir çizgiyi gözeterek bir taraftan milliyetçilere yaklaşırken diğer taraftan da Kürt Sorunu ile ilgili adımları atmaya çalıştı.

Cemaatin de bu noktada farklı bir yaklaşımı olmamıştır. Bir taraftan AKP’ye güven veren bir yaklaşım sergilerken diğer taraftan da AKP’den gelebilecek tehlikelere karşı devlet içinde örgütlülüğünü pekiştirdi. Kendi çıkarlarına ters düşen konularda AKP’yi dizginlemeye gayret gösterdi.

AKP ile Cemaat arasındaki gizli güvensizlik durumu 2013 yılında yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başladı. AKP yeterince güçlenmiş olduğunu, Cemaate rağmen iktidarda kalabileceğini düşünerek ona ve Philadelphia’daki liderine itaat etmeyeceğinin işaretlerini vermeye başladı. Temel ideolojik konularda Cemaate tars düşmeyen AKP taktiksel noktalarda onun çıkarlarına pek uygun olmayan adımları atmaya başladı. Kürt Sorunu ile ilgili bazı adımlar, örneğin Oslo ve İmralı görüşmeleri, genel olarak ‘Demokratikleşme ve Çözüm Süreci’ işte 17 Aralık operasyonlarına kadar götüren adımların önünü açmıştır.

AKP ile Cemaat arasında yaşanan çatışmaların temel nedeninin Kürt Sorunu ile birebir alakalı olduğunu bellirtmekte yarar görüyorum. Kamuoyuna açık bir şekilde yaşanan tartışmalı çatışma süreci dershanelerle başlamış gibi görülse de esas nedenin Kürt Sorunu olmuştur.

2014 yılında yapılacak olan yerel seçimler ve 2015 yılında da Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimler AKP’nin Cemaate karşı üstünlüğünü ilan etmede önemli aşamalar olarak görülmüştür. Bu seçimlerde hem miliyetçi çevrelerden ve hemde Kürtlerden oy almak için AKP liderliği özel bir konsept oluşturmuştur. BDP yetkililerinin İmralı’ya gitmelerine izin verilmesi ve Mesut Barzani ile Şıvan’ın Amed’e çağırılması da bu konseptin birer parçasıdır. Bunlar yapılırken Cemaat tarafından bir karşı hamlenin yapılacağı AKP tarafından biliniyor olmaması mümkün değildir.

Burada esas olarak üzerinde durmak istediğim husus şudur;  17 Aralık’ta başlayan sürecin esas hedefi Kürt Sorununa çözüm bulma arayışlarını engelemeye dönüktür. Bu durum hem AKP ve hem de Cemaatin işine gelmektedir. Mevcut durumuyle her iki güç arasında bir çatışma vardır ancak Kürt Sorunu ile alakalı olarak bu süreç her ikisinin de işine geldiğini bilmemiz lazım. Zira ne AKP ne de Cemaat kanayan bu yarayı tedavi etme arzusunda değildirler. Dolayısıyla yine olması amaçlanan Kürtlerin zararıdır.

AKP yetkilileri şimdiden “Yapılan operasyonlar Oslo ve Çözüm Sürecidir” diyerek Kürtlere seçim mesajlarını vermektedirler. Yani şu demek isteniyor; eğer Kürtler bize oy vermeseler o zaman Çözüm Süreci geliştirilemez. Kürtlerin kendi partilerine değil de AKP’ye oy vermeleri Cemaatin de işine geldiğini biliyoruz. Bu noktada AKP ve Cemaat ayırımı yapılmamalıdır.

Yaşanan bu süreç karşısında Kürtlerin, özellikle de BDP’nin çok dikkatli ve politik davranması elzemdir. Ne Cemaate ne de AKP’ye karşı veya yana bir duruşun yanlış olacağını ve sonucun ağır olacağını bellirtmek istiyorum. Fakat böylesi bir süreçte hiç birşeyin yapılmaması ve ‘bekleyip görelim’ gibi yaklaşımların da yerinde olmayacağını bilmek lazım. Dolayısıyla en fazla aktif siyaset yapılması gereken bir dönemdeyiz.

2013 yılı için ‘son yılların en ‘sakin’ bir yılıni geride bıraktık’ derken çok çetin geçeceğe benzer bir 2014’e giriyoruz. Buna rağmen yine de içimden herkesin yeni yılını kutlamak geliyor.

Sersala we pîroz be.  26. 12. 2013

27 Aralık 2013 Cuma

GÜNEŞİN DOĞUŞU…



”Özgürce yaşamak tanımaz kader
Güneşin doğuşu yakın ha yakın!..”

Fezali / Haci Cirik

Sanal olan ışık söndü sönecek
Güneşin doğuşu yakın ha yakın
Yelkendi emekci onu görecek
Güneşin doğuşu yakın ha yakın

Karanlık sistemi aydınlık yıkar
Sel olur damlalar deryaya akar
Özgürlük insanlık sonuna kadar
Güneşin doğuşu yakın ha yakın

İnsanları kıran savaşın sonu
Soydular aldılar gömleği donu
Üreten işciler fark etti onu
Güneşin doğuşu yakıın ha yakın

Temeli sömürü olan sistemler
Yıkılıp bitecek hep birer birer
Özgürce yaşamak tanımaz kader
Güneşin doğuşu yakın ha yakın

Fezali hedefin hakça bir sistem
Baskıcı yönetim daha istemem
Halkların sistemi kurulsun hemen
Güneşin doğuşu yakın ha yakın

25 Aralık 2013 Çarşamba

Asıl suçlu paradır…




Dr.İsmet Turanlı

Asıl suçlu PARA (Şeytan)’dır.

Muhalefetin keyfine diyecek yok. 27 Mayıs gecesi Ulus meydanına çıkıp çiftetelli oynayan Ecevitin tavrını untanlar, bugünde ayni zilleri parmaklarına takıp oynamağa başladılar. Hukümet yanlılarınında inkar yerine zalimleri, iftiracıları Allaha havale ettiklerini söylüyorlar. Allaha havale etmek demek zanlıları uzun tutukluluğa maruz bırakıp savcıların pervasızca işkencesine terk etmiş olmaları Türkiyenin antidemokratik bir ülke olduğunun fotoğrafı olabilir.

Bütün bu yüzeysel görüntülerin gerisinde, senelerdir söylediğim, yazdığım bir gerçek vardır ki bugün bu hususu izah etmeğe çalışacağım.

Alışverişte, ticarette ZEYTİN taneleri kullanılırdı Anadoluda da ilk çağda. LİKYA’lılar ilk defa altın ve gümüş sikkeler kullanmağa başladılar. Ardından Çinliler kağıt para , İngilizler, banka çeki, USA’da dolar, ve nihayet kredi kartları kullanılmağa başladı. Son olarakta parmak izleri devreye gireceğe benziyor, yeni teknolojik imkanlardan istifade edilerek. Bana kalırsa PARA denen nesne ŞEYTAN’IN yeni formasyonudur. Şeytanın ta kendisidir. Kimki bu şeytana uyarsa hata işler.

Benim teolojik bilgilerim kıttır. Ama şu sualide sormaktan kendimi alamıyorum. Tanrı Şeytanı neden yaratmış ve sonrada Cennetten kovmuştur. İmanıma dokunuyor bu sual. Bugün Para insanların dini imanı olmuş durumda. Herşey paraya göre değerlendiriliyor. Bu tarifimede kimseler itiraz etmiyor. Bütün cinayetlerin, rüşvetlerin, korruptionların para ile ilişkisi olduğunu kabullenmeyen var mı? Bu son operasyonda asıl mevzu altın ve dolarlar değil mi?

İnsanların icat ettiği kötü bir enstrümanda SİLAH’tır. ‘’ Yurtta barış, Cihan da barış’’ demenin utopik bir söylem olduğunu unutursak silahların işlev gördüğü katliamlara tarihtede, halende hiç ara verilmemiş. Bu silah denen melun icadın gerisindede Para vardır. Geçen sene silaha yapılan yatırım 400 milyar dolardır. Silah yapımcıları dünyanın bir köşesinde barış olunca bir başka köşesinde yeni bir kışkırtma, savaş senaryoyu devreye sokuyorlar.

Ademin oğlu Kabil kardeşi Abil’i Suriyede 8 bin sene önce katlediyor. Bu katliam Suriyede devam ediyor. Kardeş kardeşi katlediyor. 100 binlercesi katledildiği gibi, milyonlarcası sürgünde, komşu ülkelere kaçmış.Uçaklar şehirleri bombalıyor fakat insan haklarına sahip çıkan ülkeler ses çıkarmıyorlar, Anlaşılan ölümler kafi gelmediği, şehirlerdeki tahribat kafi gelmedi. Sonrada imar edip rant sağlayacakları düşüncesi ile.

Tanrının şeytanı yaratmasını anlamadığım gibi, Araplara bu derece üstünlük sağlamasınıda anlamış değilim. Tevrattan, İncilden intihallerle Kuran Arapça vahiy olmuş. Hac farzı Araplar için en zenginleşme turizm öngörüsü olduğu gibi birde Petrolu, doğalgazı onların memleketlerine bağışlamış.

Nasrettin hocaya vefat etmiş olan bir babanın evlatları gelip mirasın tevziinde yardımcı olmasını rica etmişler. Oda sormuş ‘’ Allaha göre mi, Kula göre mi paylaştırayım?’’ Oğulları hiç tereddüt etmeden Allahın adaletinden şüphemiz olmaz demişler. Hocada babalarının bütün servetini bir oğlana vermiş. Kadınların hisse miktarı islamiyette belli. Oğullar bu adil olmayan paylaştırmaya itiraz etmişler. Hocada demişki: Şayet siz kul hakkını gözetmemi isteseydiniz herbirinize eşit dağıtırdım. Etrafınıza bir bakın. Allah kimine zenginlikler bağışlarken. Diğerlerinede fakirlik, yoksulluğu ön görmüş.

Operasyonlara tabi olanlar cahil, cühela insanlar değil. Onlar Şeytana uymuş, Paranın şehvetine kapılmış olabilirler. Peki komplo ise, iddiaları hakim kararı imiş gibi gösterip yaygara çıkaranlar nereye saklanacaklar, kurbağalar gibi yağmur mu yağıyor diyecekler?

Birde akıl almaz, devlet içinde devlet kurmuş, dünyanın 140 devletinde okullar açmış, konuşmasının her cümlesinde Türkiye de yeni neslin anlamayacağı arapça bir kelime bulunan bir zat USA’dan fetvalar veriyor. Demek ki Atatürk haklı imiş İslamı Türkiye de devletten uzak tutmakla. Erdoğan dini siyaset yapmayız derken, 11 sene enerjisini TÜRBAN ile harcamış, İmam hatip liselerine yeni haklar kazandırmış, okullarda Kuran kursları açmak, peygamberin hayatını öğretmeği, her köşeye yeni bir cami dikmeyi prensip edinirken Fethullahın hizmet cemaatının bütün isteklerini almalarına önayak olmuş. Şimdi klinç içinde hoca ile. Hoca buna karşı dershane kısıtlanmasını bahane ederek iktidarı sallamağa başladı. Yapılan bir hatalı davranışın kendisinede değineceğini hiç düşünmemişti.Manidar ve komik olan ikinci bir durumda hocaya zamanında lanet okuyanlar onu desteklemeğe başladılar. Cumhuriyet gazetesinin cemeat hakkındaki yayınları unuttuğumuzu kimse sanmasın.Türkiyeye zararı olsada yeterki Ak parti yaralansın, Türkiyeyi sel götürsede yeterki Erdoğanıda götürsün gayretleri içindeler. Maalesef Türkiyede akıllı adam kalmamış. Ya aleyhte, yahutta lehte yazıyorlar köşe yazarları. Hakiki aydın insan taraf tutmaz, eğriye eğri, doğruya doğru yorum yaparlar. Hiçbir liderin papağanlığını yapmaz, kendi, şahsi fikirlerini beyan ederler. İktidar icraatlarını övebilir, muhalefetinde vazifesi Türkiyenin karne kırıklarını çözüm önerileri ile dile getirirler. Gündemi tayin eden Erdoğanın sözlerine karşı laf ebeliği yapmaları halkın sağduyusunu etkilemiyor.

Türk tarihindede Dantonlar, Robespierreler olmadı değil.

Karl Marx Komunizmle parayı ortadan kaldırmak istedi, Hazreti Muhammed Fitre ve Zekat ile parada adalet sağlamak istedi isede Şeytanı(Parayı) yok etmek kimseye, dogmatik inançlara başarı bahşetmedi.

Bir zamanlar insanlar çok dejenere olmuştu. Nuh nebinin tufanından sonra temizlik olur diye düşünülmüş. Fakat Nuh’un gemisine binen merkebin kuyruğuna asılarak binen Şeytandan insanlar kurtulamamış. Şimdide PARA formunda insanların ahlakını bozmakta devam ediyor. Asıl problem işte bu musibetten insanları kurtarmak. Yoksa Erdoğandan kurtulmak, Mübarekten, Gaddafiden kurtulmak gibi bir senaryo ortaya çıkar. Dünyada ki liderler Şeytanın ve silah tüccarlarının birer figuranlarıdır.. Asıl suçlu, hakiki sosyal VİRUS PARADIR. Globalleşme, AVM lerin yaygınlaşması,  konsum fetişizmi ,ahlaki çöküntüyü önleyemez. Ne kapitalizmden, nede komunizmden insanlar hayır gördü. Yeni fikirlere, sistemlere ihtiyaç olduğu aşikar. USA’da başlamış olan ekonomik krizin ahlaki bir kriz olduğundan ekonomistler hemfikir. Hortumlayanların doymayan açlıklarının sebebi Paradır. Düşünürlerin bu hastalığa çare bulamamaları  halinde insan sevgisi melekemiz dahada atrofiye uğrayacaktır. Rousseau insanların, çocukların innocent (suçsuz,bigünah) olduğunu söyler. 3 yaşından sonra mahalle baskısı, aile baskısı, milliyetçi baskılar insanları dejenere etmeğe devam edecektir. İnsanlığı ya yeni bir tufan yahutta diğer seyyarelere göç kurtaracaktır. Görüyorsunuz ki benim aklımda aciz kalıyor selahatı bulmaya, ama hiç olmassa melanetin müsebbibini teşhis ve itiraf ediyorum.

Köln, 21.12.13

23 Aralık 2013 Pazartesi

“Her ölümlü cezaevini tadacaktır!” Denmiş üst perdeden...



Sait Çetinoğlu

Yaşadığı coğrafyanın kültürüne, diline, tarihine coğrafyasına ve özgürlük mücadelesine Hodri Meydan Kulesi gibi dik durarak önemli katkılarda bulunan düşün insanı, yazar ve aktivist Sevan Nişanyan, devletin tepesindekilerin “birinci dereceden yakınlarının” baş aktör olduğu yolsuzluk skandallarının hengâmesi arasında sessiz sedasız demir parmaklıklar arkasına yollanıyor.

Sevan Nişanyan vakasına birkaç açıdan bakmak mümkün.

1.       İlk olarak DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ açısından bakmak gerekiyor. Özgür sesin düşüncelerinden dolayı cezalandırılması risklidir. Bir suç uydurup cezalandırmak en iyisidir. Vaka, bir düşün insanının ceza hukuku alet edilerek susturulması ve itibarsızlaştırılmaya çalışılmasıdır. Mesele MÜHÜR, mesele KAÇAK İNŞAAT meselesi değildir. Son günlerde artan oranda yazarlar, gazeteler, dergiler ve yayınevleri bu yöntemle cezalandırılmaktadır. Yüklü tazminat davaları da aynı eğilimin göstergesidirler. Sevan Nişanyan olayı, hukukun siyasi amaca alet edilmesinin aşikâr bir örneğidir.

2.       Vakaya Ermeni mallarının yağması açısından bakalım. İttihatçı çetenin Ermenilerin mallarına sistemli olarak el koyma harekâtının son noktalarından biri, Anayasa Mahkemesinin 1963 yılında Ermenilerin mülkünü devletin malı sayan kararıdır. Bu zihniyet yüzünden Sevan’ın mülküne Emval-i Metruke muamelesi yapıldı, Sevan’ın kendi mülkü üzerine yaptığı güzelliklere düşman olundu, Sevan’ı korkutup yıldırarak bunlar ele geçirilmeye çalışıldı. Sevan bu mülkleri Nesin Vakfına bağışladığında ancak kısa bir süre için kendini tartışmanın dışına çekebildi. Bağışlarken “Mademki Ermeni’yim istenmeden vermeliyim!” sözleriyle muktedirleri dalgaya alması, anıt mezarın açılışında ortaparmağıyla dik durması unutulmayarak, ortam kotarıldığında artık kendi mülkü olmayan tek göz oda köy evi nedeniyle 4 yıl hapis cezası onandı.

3.       Vakaya yolsuzluk açısında bakalım. Yolsuzluk suçlarının cezası son 4. Yargı paketi ile neredeyse kabahat düzeyine indirilmiş, dünyanın gözü önünde imparatorluğun başkenti İstanbul rant çevrelerine peşkeş çekilmiş, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ortaklığıyla betona boğulmuş, ve bunu yapan insanlara dokunulmamıştır. Öte yanda Şirince’de, çok kısıtlı imkânlarla ve alın teriyle yaratılmış bir dünya cenneti söz konusudur. Hangi köyde tek göz oda köy evi yüzünden insanlara dört yıl hapis cezası verildiği görülmüştür?

4.       Vakaya Ermenilik açısından bakalım: Bir Ermeni’nin dik durmasına tahammül edilmemiştir. Devletin muktedirlerinin gözünde, Sevan İslami mitolojiye aykırı söz etti diye bakkala ekmek almaya gitmekten utanan Ermeniler makbuldür.  Gazetelerde her gün Hıristiyanlık aleyhine sütunlar doldurulurken, Malatya’da “misyonerlik” faaliyeti yapıyorlar diyerek gerçekleştirilen katliamın üzerine gidilmez iken, İslam mitolojisine söylediği iki satırlık söz üzerine Ermeni olduğundan Sevan Nişanyan’a 13,5 ay hapis cezası kesilmiştir.
5.       Vakaya Soykırımın 100. yılını idrak ettiğimiz 2015 perspektifinden bakalım: Sevan Nişanyan bu coğrafyada sözünü esirgemeyen çok az sayıdaki Ermeni kardeşimizden biridir. Devletin her koldan 2015’e hazırlandığı günümüzde, en önemli ve en etkin kişilerden birinin susturulması gerekiyordu. Bu yöntemle mensubu olduğu halkına gözdağı verildiği gibi, Soykırımın yüzüncü yılında Ermeni halkının adalet arayışında yanında duranlara da bir gözdağı verilmiştir.

İçinde yaşadığımız coğrafyadan geçen yüzyılda bir buçuk milyon Ermeninin kökü kazındı. Hala katilinin rütbesini söylemekten aciz olduğumuz, kardeşimiz Hrant’ın katli nasıl 1.500.000+1 ise, er Sevag Balıkçı’nın askerlik görevini yaptığı kışlada bir 24 Nisan günü “şaka ile” öldürülmesi nasıl 1.500.000+2 ise, Sevan Nişanyan’ın uyduruk bir gerekçeyle dört yıla mahkûm edilmesi 1.500.000+3’tür. İlk ikisindeki adalet arayışındaki gibi sınıfta kalmadan üçüncüsüne dikkat etmemiz, bu adaletsizliğe karşı – Hrant’ın cenazesinin arkasındaki kalabalığın arasında kaybolarak vicdanımızı temizlediğimizi sanmadan – sesimizi yükseltmemiz gerekir.

Mesele 1.500.000+3’tür. Mesele MÜHÜR, mesele KAÇAK İNŞAAT meselesi değildir. Suskun kalmamak, dik durmak ve Soykırımın 100. Yılında adalet arayan Ermeni halkının yanında durmak gerekir ki, 1.500.000+3’e artık yeni ilaveler olmasın!
Hukukun zulme alet edilmesine hayır! diyoruz. Adaletsizliğin baş müsebbibine, Sevan’ın sözü ile Her başbakan istifayı tadacaktır! diyerek cevap veriyoruz.

“Her ölümlü cezaevini tadacaktır!” demiş muktedirler. Hukuku ve insanlığı hiçe sayan bu çirkin istihzaya “ARTIK YETER” diyoruz.


21 Aralık 2013 Cumartesi

Muz cumhuriyeti değil, büyük hırsızların cumhuriyeti...




Fikret Başkaya

“ Kapitalizm yasal mafya, mafya da yasa dışı kapitalizmdir” Dorio Bötancourt- Maria Garcia

Profesyonel politikacıların ve devlet erkanının ağzında sakız olmuş  iki tekerleme var: “ Türkiye bir muz cumhuriyeti değildir” ve “Türkiye bir hukuk devletidir”. Birinciyle imâ edilen Türkiye’de köklü bir devlet geleği olduğu, ikinciyle de burada her şeyin hukuk ilkeleri ve kurallarına göre işlediğidir. O halde “burada öyle arzu edilmiyen şeylere izin verilmez, eğer yanlış yapılmışsa hukuk dahilinde çözülür” denmek isteniyor. Elbette “Türkiye’nin bir hukuk devleti” olduğu doğru ama “nasıl bir hukuk devleti” sorusu durumu netleştirmeye imkân verir. Zira hukuksuz bir devlet mümkün değildir. Her devletin şu veya bu şekilde işleyen bir hukuk sistemi olmak zorundadır. Aksi halde devlet diye bir şey de olmazdı. Mesela devlet kelimesinin önüne kapitalist kelimesini eklerseniz, fotoğraf farklı görünecektir. Eğer “kapitalist devlet” söz konusuyla, orada devlet kapitalistlerin [bir bütün olarak mülk sahibi sınıfların veya aynı anlama gelmek üzere büyük hırsızların] hizmetindedir ve onların işini kolaylaştırmak için vardır. Devlet kapitalist sınıf için uygun alt-yapıyı oluşturmak, ucuz iş gücü, ucuz enerji, ucuz girdi sağlamak, yoksullardan alınan vergilerin önemli bir bölümünü onlara “teşvik” olarak sunmak, zenginlerden alınan vergileri asgari düzeyde tutmak, işgücü piyasasını “iş dünyasının” istediği kıvama getirmek, velhasıl kapitalist sınıf için  sömürü, yağma ve talan koşullarını güvence altına almaktır... Tabii bir de “küçük hırsızları” etkisizleştirmektir. Zira büyük hırsızların daha çok çalması için küçük hırsızların etkisizleştirilmesi gerekir. Ceza evlerine düşenler bilir: Ceza evleri küçük hırsızlarla doludur... İstisnalar ve ârizi durumlar dışında ceza evlerinde büyük hırsızlara raslanmaz. İşte hukuk devleti denilenin misyonu ve varlık nedeni, küçük hırsızları hizaya getirmektir. Kanunlar, cezalar, mahkemeler, cezaevleri onlar içindir... Velhasıl insanlar “kanunlar karşısında asla eşit değillerdir”. Elbette “kanunlar  karşısında eşitlik ilkesi” önemlidir ama kapitalizm dahilinde hiç bir değeri ve kıymet-i harbiyesi yoktur, sadece yoksulları aldatmaya yarar... Kapitalizmin geçerli olduğu durumda, şu yere göğe konmayan “hukuk devleti” mülk sahibi sınıfları “zararlı sınıflardan”, -yoksullardan densin- korumaya memur edilmiştir.

AKP iktidara geldiğinde, yolsuzlukla, yoksullukla, yasaklarla [3 Y] mücadele edeceği sözünü vermişti. Aradan geçen zamanda yolsuzluklar insan havsalasını zorlayacak, skandal boyutlara ulaştı, yoksulluk çığ gibi büyüdü ve artık yasakların haddi hesabı yok. Polis devleti kimseye göz açtırmıyor... Parlamentonun varlığı tek adam rejimine engel değil. Peki neden böyle oldu? Başka türlü olamazdı da ondan. Yegane amacı mülk sahibi sınıfın servetini ve zenginliğini artırmak, sömürüyü, yağmayı, talanı ve vurgunu büyütmek olan bir iktidarın asıl işinin ne olduğu açık değil mi? Türkiye’de politikacının işi bir kamu hizmeti icra etmek değil, kendisini ve yakın çevresini zenginleştirmektir. “Bal tutan parmağını yalar” misali.... Böyle bir iktidarın, böyle bir rejimin yoksullukla, yolsuzlukla, rüşvetle, dolandırıcılıkla mücadele etmesi mümkün müdür? Hiç bir iktidar yoksuzlukla mücadele etmez, edemez. Mücadele ediyormuş gibi yapar. Kimi zaman da aşırılıkların üstüne gittiği izlenimi yaratır ama asla gitmez, gidemez. Peki neden? İki nedenden dolayı: Birincisi, asıl iktidar görünen iktidar değildir. Görünen iktidar asıl iktidar sahibi olan mülk sahibi, kapitalist sınıfın hizmetindedir ve kapitalist sınıf  varlığını, sömürüye, yağma ve talana, yolsuzluğa, rüşvete, hırsızlığa ve ahlâksızlığa borçludur.  Yolsuzlukla gerçekten mücadele demek, bindikleri dalı kesmek demektir.  İşin ucu her birine de dokunma istidadı taşır da ondan. Bir sömürücü sınıf kendi varlık nedeni olanla hesaplaşabilir mi? İkincisi, profesyonel politikacılar bu işi nâm olsun da kâr olmasın diye, vatan ve millet aşkına yapmıyorlar. Onlar için siyaset, kendilerini ve yakınlarını zenginleştirmektir. Son on yılda iktidar çevrelerinin nasıl zenginleştiği ortada değil mi? Peki bu iş nasıl oluyor? Yolsuzluk, rüşvet, adam kayırmayla, bütçeyi ve hazineyi yağmalayarak. Topluma, kamuya, hekese  ait olanı özel mülke çevirirek. Aksi halde bir kısım bakan ve iktidar partisi milletvekilinin ve  çoçuklarının az zamanda “büyük işler başarması” nasıl açıklanabilir? Türkiye’de genel-geçer ahlâk “işbitiricilik ahlâkıdır”, yani ahlâksızlıktır. İşbitiricilik de mâlûm iki tarafı varsayar: işi bitiren ve işi bitirilen. Böyle bir genel ahlâksızlık ortamında yolsuzlukla, rüşvetle, vb. mücadele de ne demek oluyor? Tam tersi geçerli: yolsuzluk yüceltiliyor ve bir başarı olarak görülüyor.  Yöneticiler için “ çalıyor ama iş de yapıyor” dendiğini sıkça duymuşsunuzdur. Bu, bu toplumun nasıl da her türlü etik değere elvada dediği anlamına gelir.  Hem işbitiricilik ahlâksızlığı geçerli olacak ve hemde ahlâksızlıkla mücadele edilecek, bu mümkün değildir. Dolayısıyla, egemen sınıfların, sözcülerinin ve politikacıların yolsuzlukla mücadele söyleminin hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur... Bütünüyle mafyalaşmış, çeteleşmiş bir devlet söz konusu. Bu da artık hukukun asgari düzeyde bile esamesinin okunmaması demektir. O zaman da yolsuzluk hukuk sistemi tarafından ortaya çıkarılmaz, mafya-içi, çete-içi kapışmanın, çatışmanın ve hesaplaşmanın sonucu olarak ortaya serilir... Şimdilerde olduğu gibi...

İnsanlar ne yazık ki, sorulması gereken soruyu soracak yüksekliğe pek çıkamıyor. Bir adam nasıl olmuş da, ne yapmış da 72 milyar dolar servete sahip olmuş sorusunu sorana rastladınız mı? Akıllı-becerikli-işbitirici bir “iş adamının” bir öğleden sonra servetini 6 milyar dolar artırmasını dert edene rastladınız mı? Bu soruyu sormayan bir insan, bir yurttaş olur mu?  Bu bir skandal değil midir? 2.5 milyar insanın yoksullukla cebelleştiği, 1.25 milyar insanın aşırı yoksulluk içinde yaşadığı, her 3 kişiden birinin asgari sağlık hizmetine ulaşamadığı, her 4 kişiden birinin  elektrikten mahrum olduğu, her 7 kişiden birinin gece konduda  [bidondan şehirde] yaşadığı, her 8 kişiden birinin açlık çektiği ve her 9 kişiden birinin musluk suyundan mahrum olduğu bir dünyada bir kişinin onca servete sahip olması neden sorun edilmez?

17 Aralıkta başlatılan yolsuzluk operasyonu aslında yolsuzlukla mücadele amacıyla yapılmıyor. Öylesi insâni, ahlâki kaygılar söz konusu değil, tam bir iktidar savaşı. Başka türlü söylersek, daha çok ranta el koyma mücadelesi.  Sandıktan çıkan ve çıkmayan iktidar koalisyonunun iki unsuru arasındaki mücadele. Başbakan her ağzını açtığında sandık diyor, milli iradeden söz ediyor ve sandıktan çıkmayanlarla da koalisyon yapıyor. Vesayet rejimini tasfiye etmekle öğünüyor ama Cemaat vesayetiyle yönetiyordu. 17 Aralık sonrasında “devlet içindeki devletten, devlet içindeki çetelerden” söz ediyor. İyi de o çeteyi oraya kimler ne zaman ve nasıl soktu? Kim onlarla koalisyon ortağı oldu? İşlerine geldiğinde Cemaat’in bir “sivil toplum örgütü” oduğunu söylüyorlar. Kavramlar bunca dejenere edilirse, Cemaat neden bir sivil toplum örgütü sayılmasın? Öyle bir sivil toplum örgütü ki, baştan itibaren devlet tarafından dizayn edilmiş, desteklenmiş, beslenmiş, büyütülmüş, gerektiği zaman, gerektiği gibi kullanılmış, bu arada cemaat da “fırsatları” değerlendirmiş, polise, devlet bürokrasisine, yargıya, bir bütün olarak devlet aygıtının kritik yerlerine nüfûz etmiş. Siz hiç politikayla ve ticaretle doğrudan ilgili bir “sivil toplum örgütü” gördünüz mü? Bu dünyada, devlet sayesinde devletin kalelerini ele geçirmiş bir “sivil toplum örgütü” örneği var mıdır? Kimse şeylerin gerçeğini tartışmaya niyetli değil. Devlet söz konusu Cemaati neden besleyip-büyüttü? Bu soru neden sorulmaz?

Eğer gerçekten hırsızlıktan, yağma ve talandan, yolsuzluktan, rüşvetten âzâde, eşitlikçi demokratik, adaletli, insan haysiyetine yaraşır bir toplumda yaşamak istiyorsanız, yapılacak iş çok basit: kapitalizmi dert etmek ve vakitlice kapitalizmiden çıkmak için kolları sıvamak. Zira, kapitalizmin olduğu yerde eşitlikten, adaletten söz etmek abesle iştigal etmektir. Çünkü kapitalizm demek, sömürü, yağma ve talan demektir. Sömürü ve yağmanın olduğu yerde de demokrasi, adalet, eşitlik, kardeşlik, dayanışma gibi kavramlara yer yoktur. Kapitalizm demek her ileri aşamada eşitsizliğin ve adaletsizliğin, toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesi demektir. Bir tarafta milyarlarca dolar servete sahip olanlarla, diğer tarafta yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan, çaresizlik ve sefalet ortamına itilmiş, milyonlarca, milyarlarca insan demektir. Unutmamak gerekir ki, adelet eşitliği var sayar, demokrasi de eşitliği, özgürlüğü ve adaleti var sayar. Oysa geçerli süreç, sürekli olarak eşitlikten ve adaletten uzaklaşma temeli üzerinde yol alıyor. Bir ülkenin varı yoğu bir avuç soyguncu çetesi tarafından yağmalandığı, talan edildiği durumda siz hangi haktan-hukuktan, hangi adaletten, hukuk devletinden, demokrasiden ve özgürlükten söz edebilir siniz ki? Bir şey daha var: bu gayri insâni ve utandırıcı tablo sadece insani ve toplumsal kötülükler de yaratmıyor. Bir de ekolojik yıkıma deden oluyor. Velhasıl bizzat yaşamın temeli aşındırılıyor. İnsanlığın ve uygarlığın geleceği riske sokuluyor.

O halde soru şu: Bütün bu olup-bitenler neden ve nasıl oluyor? Giderek, ilerleme ve kalkınma adına dünyanın yaşanamaz bir yer haline gelmesinin sebebi ne? Bu ilâhi bir iradenin eseri midir yoksa aklı-fikri olan insanların akıllarını başlarına almamalarının, insana yaraşır bir tavır ortaya koymamalarının, koyamamalarının bir sonucu mudur? Eğer ikincisiyse ki, öyledir, o zaman insanlar bilinçli eylemleriyle bu netâmeli süreci pekâlâ tersine çevirebilirler. Bunun için de aklını başina alıp, bilinçli, haysiyetli insanlar olarak sahaya çıkmak, yurttaş bilinciyle hareket etmek  yeterlidir. Daha ne zaman kadar insanlar “sayın seyirci” olmaya razı olacak? Artık şu seyirciliğe son verme zamanının gelmesi gerekmiyor mu?

Türkiye 1980 yılında 24 Kararları ve 12 Eylül askeri darbesiyle, kompradırlaşma tercihi yaptı. Tabii böyle bir tercih hem içerdeki mülk sahipleri sınıfının [büyük hırsızların densin] ve hem de emperyalist odakların çıkarlarının bir gereğiydi. İşte şu sıralarda yaşadıklarımız doğrudan o talihsiz tercihin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. AKP söz konusu kompradorlaşma statejisinin en hevesli, en gözü kara sürdürücüsü oldu. Kompradorlaşma kaçınılmaz olarak çürüme ve yozlaşma, kokuşma yatatabilirdi.  Toplum önce dinci-laik şeklinde kutuplaştırıldı. Şimdi de dinciler iki hasım kutba bölünmüş durumda. Bu çoklu bölünmelerin devlet aygıtını da kapsaması kaçınılmazdır. Ve bu da artık işlerin sürdürülebilir olmaktan çıktığı anlamına geliyor.  O halde iki seçenek var: bizzat  sömürü, yağma ve talandan başka bir şey olmayan komprador kapitalizmi tartışma gündemine taşımak, ya da bu güne kadar olduğu gibi büyük hırsızların oyununa gelmeye, aldatılmaya, aşağılanmaya, horlanmaya, itilip-kakılmaya razı olmak... Bu ikisi arasında bir orta yol, bir üçüncü seçenek yok!  Artık radikal olma zamanı. Dolayısıyla kimse söz konusu kapışmadan olumlu bir şey çıkacağı beklentisine kapılmasın. Zira amaç, yönetenleri değil, yönetimi değiştirmek olmalıdır...

19 Aralık 2013 Perşembe

Sallanıyorlar!...




Demir Bilgin
Sallanıyorlar. Biraz daha sallayalım, düşecekler.

Recep Tayyip, Fetullah Gülen ve Abdullah Gül, çetesi sallanıyor; bir dokunalım, düşecekler.

12 yıldır, Anadolu halklarına bela olan  bu “hırsız, hain çete”, yolsuzluk ve rüşvet suçunu, birbirlerine atarak, bir çıkış yolu arıyorlar. Biraz geç kaldılar. 17 Aralık 2013’te başlatılan ve ortaya çıkan tablo, onları yolun sonuna getirmiştir. Tüm çabaları boşunadır, düşecekler!

Basından, yayından ve diğer sosyal medyadan okuduğumuz ve gördüğümüz kadarı ile, böylesi yolsuzluk ve rüşvet, dünyada benzeri az görülür. Yolsuzluk ve rüşvet her tarafa sıçramış bulunmaktadır. Yolsuzluk ve rüşvet, Bakan oğullarından, iş adamları, polis memurları, Banka Müdürlerine kadar… her tarafa yayılmış bulunmaktadır. Her taraf rüşvet ve yolsuzluklarla kenetlenmiş bulunmaktadır. Kim, nedir? Kim, kime güvenecek? Kim, hangi davaya bakacaktır? Polis mi, güven yoktur. Savcılar mı, delilleri ya imha ediyorlar, ya da birbirlerinden saklıyorlar…17 Aralık operasyonun ortaya çıkardığı Türkiye manzarası budur.

Recep, Fetullah ve Gül çetesi, Türkiye’yi bu hale getirdiler.

Gerçekten, yolsuzluk ve rüşvete dair ortaya çıkanlar,  insanları dehşete sürüklüyor: Evlerden, iş yerlerinden kutu kutu, deste deste para çıkıyor. Ülkeyi soyan bu hain ve hırsız şebekenin her taraflarından para çıkıyor. Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın ayakkabı kutuları içinden 4,5 milyon dolar çıkıyor. Valiz içerisinden deste deste EURO ve dolar çıkıyor.  Her taraftan para çıkıyor. Ülkeyi sefalete sürükleyen bu hain hırsız çetenin her tarafından, en ”mahrem” yerlerinden, para çıkıyor.


İşte Türkiye’yi yönetenler bunlardır; bu hain hırsız çetedir.

Bu tüm veriler ve bulgular ortada iken, Başbakan Recep, sıkılmadan,  ”Bu olayların arkasında yasadışı bir örgüt ilişkisi var..” diyebilir. Utanmıyor! Recep, utanmaz bir kişiliye sahiptir.

Recep, Fetullah ve Abdullah, hepsi, utanmaz ve sıkılmaz insanlardır. Türkiye’yi, ne yazık ki, 12 yıldır,  bu utanmaz şebeke yönetti.

Ya muhalefet ne yaptı? Kendini muhalefet olarak kabûl eden CHP ne yaptı? Hiç!

Her şeyin açık olduğu bir ortamda, CHP niye suskun? CHP, neyi bekliyor?

AKP mafyasına karşı olduklarını söyleyen tüm kesimler, neden Hükümetin istifasını talep etmiyorlar? Neden, Recep, Fetullah ve Abdullah’ın yargılanmasını talep etmiyorlar?

Üzerinde durulması gereken sorular da bunlardır.

Unutmamak gerekiyor; böylesi bir yolsuzluk ve rüşvet ortamında susmak, ”yolsuzluğa ve rüşvete” ortak olmak demektir.

Tarih mi, görmektir. Tarih görüyor. Tarih her şeyi kaydediyor. Kim nerede, nasıl durdu…hepsi politika ve ahlak derslerinde yerini alıyor. Alacaktır.

Buraya kadar çıkan noktalar var:

Bir: 17 Aralık 2013  rüşvet ve yolsuzluk operasyonu, Recep, Fetullah ve Abdullahı, fena halde sallamıştır. Sallanıyorlar. Düşecekler.

İki: Önemli olan bundan sonrasıdır. Önemli olan, bu ”hain ve hırsız çetenin” yerini alacak bir devrimci halk muhalefetin yaratılmasıdır.

Sonuç mu, açıktır: Politika, boşluk tanımaz; bizler doldurmazsak başkaları gelir, doldurur.

17 Aralık 2013 Salı

Aşk şarkılarda kaldı...





 Dr. İsmet Turanlı

Adem ile Havva’nın iki oğlu vardı. Kabil kardeşi Abel’in güzel eşini kıskanır ve kardeşini katleder. Bu hadisede üç mühim durum var.

 Daha ilk insanlarda kardeş katliamı.

Hadise Suriye de (Bu günde orada kardeş katliamı var.) olmuş.?

Kıskançlık ozamandanberi devam ediyor. İnsanlar baştanberti insanlığınınkaybetmiş. Türkiyede hergün eş katliamları var. Suriyede, Irakta diğer İslam ğlkelerinde kardeş kardeşi katlediyor.

Sophokles Homerosun İlyadasından esinlerek Kral Edip (Ödipus) dramını yazmıştır. Viyanalı psikiyatır Sigmund FREUD ondan Ödipus Kompleksini tanımlamıştır. Daha sonra Shakeasper Romeo-Julliet eserinde VUSLAT’ı (Birlikteliği gerçekleşmemiş) olmayan bir AŞK tiyatro eseri kaleme almıştır. Kanuni Sultan Süleyman FUZULİ’den Leyla ile Mecnun AŞK hikayesini yazmasını istemiştir. Oradada Vuslat yoktur ve Aşıklar Aşk acısı çekerler. Kadın erkek bi,rlikteliğinin üç saç ayağı vardır. Önce Aşk, sontra Vuslat (Birlikte olup seks yaşamı), nihayet üremenin gerçekleşmesi ve bu tabiat kanunu ile insanlığın existansı sağlanmış olur.

 Edebiyatta romanlar, şiirler, hikayeler ekseri Aşk üzerinedir. Tolstoyun Anna Kareninası, Gustaf Flaubertin Madam Bovary’si yaşamımızdaki aşk gerçeğini dillendirir. Muzik dünyasında şarkılar, operalar, muzikaller, türküler hep aşka dairdir.

 Bugünün dünyasında teknolojinin etkisi ile o saç ayağında değişimler oldu.

 Görücü usulü ile evlenenlerde başlangıçta aşk yoktur. Seks ve üreme ailede birliği mümkün kılar. Fakat bir müddet sonra , aşk olmadığı için ailede soğukluk başlar nihayet ya boşanma, yahutta bizde sık görüldüğü gibi erkek hiyerarşisi kadınların katledilmeleri vuku bulur. Boşanma halinde avukatlar ve hakimler ekseriyetle şiddetli geçimsizlik sebebine bağlarlar kararlarını. Yahutta sosyologlar töre cinayetlerinden bahsederler. Asıl konu SOSYALpsikolojinindir.

 Bugün gençlerin biraraya gelmelerinde yani Vuslatta bir sorun kalmamıştır. Hatta aşkda olmadan seks yaşamlarını sürdürürler. Üreme fonksiyonuda gerçekleşmiş olabilir fakat aşk temelinde olmadığı için bu vuslat uzun zaman birlikteliği mümkün kılmaz. Aşkla başlayan birliktelik bir müdet sonra saygı ve sevgiyle sürdürülür. Boşanmaların gerek batıda gerekse bizde , nerdeyse % 60 nisbetie varmasında asıl sebep birlikteliğin temelinde aşkın olmayışıdır.

Aşkla başlayan birliktelikte teknolojinin getirdiği yenilikler aile yapısını etkilemektedir. Pincus’un icat ettiği korunma hapları üremeyi kontrol altına alabildiği için aşkda olsa, seksde olsa üreme bloke edildiği için zamanla birlikteliğe zarar vermektedir. Yahutta Tüpbebek tedaviasi ile üremede sekse ihtiyaç duyulmadan üreme gerçekleştirilmekte, sekse fazla ihtiyaç hissetmeyen çiftlerde birliktelik zayıflamaktadır.

Vuslatta sorun olmayınca şarkılarda, literatürde aşk acısı yaşanmaz hale geliyor. Sanatta duygusallık gittikçe kayboluyor. İlmin edebiyata, edebiyatın ilimde elbette izdüşümleri vardır. Bunu kaleme alanlar nadirleşmektedir. Çünkü ilim adamlarının sanata affiniteleri kaybolmuş gibi. Edebiyatçılar, sanatkarların ise ilimden yana hiçbir nosyonları yoktur. İlişki kopmuş gibi. Benim meslektaşlarımdan ancak bir ikisi her iki yönde emek sarfetmiştir. Bir şair arkadaşım cerrahdı ve her iki yönde penceresi açıktı. Diğer bir dostumda Alaatin Yavaşca jinekologtu ama Prof. Unvanını ve cumhurbaşkanından büyük devlet ödülünü müzisyenliği sayesinde almıştı.

Geçen hafta Antalyaya şairlerimizden Behram Ataol geldi bir müzisyen arkadaşı ile bir dinleti gerçekleştirdi. Yanımda oturan etıbba odası başkanı 3 bine yakın duyuru meslektaşlara gönderdiğini söyledi. Fakat oraya gelenler sadece 20-25 yaşlarındaki gençlerdi. Salon hınçahınç dolu idi. Meslektaşların sanata alaka duymamaları beni üzerken, gençlerin ileri derecede alaka göstermeleride o derecede sevindirici idi. Ayni manzarayı Fazıl Sayın konserinde gördüm.

Ben ise ilim alanında çalıştığım kadar sanat aleminede o kadar affinite göstermişimdir. Dünyadaki meşhur müzeleri çoğunu ziyaret ettiğim gibi dünyaca meşhur virtüözlerin konserlerinide kaçırmamışımdır. Benimde ilim alanında başarılarım olduğugibi şiir, beste ve hikayelerim vardır. Benim heriki penceremde hep açık olmuştur. Bu sevgimi bilen dostlarım bazan randevu dahi  almadan bir sanatkar gelince Kölne, günün her saatında alıp bana getirmişlerdir. İşte Ataoluda, Yavaşcayıda bu suretle tanıdım. Bedri Rahmiylede öyle buluştum. Ataol şair, Yavaşca bestekar, Bedri Rahmi ise hem şair, hemde ressamdı. Meslek yaşamımdada, ilmi kongrelerde, ilim adamları ile buluşmam, yahutta kurduğum tıbbi dernekler vasıtası ile tertip ettiğim kongreler, benim ilim alanında en yoğun meşgalem oldu.

Birikimlerim ve müşahedelerim benim bu düşünceye varmamı sağladı. Aşklar şarkılarda, edebiyatta kaldı. Vuslatta sorun olmaması, teknolojinin getirdiği imkanlar bu dönüşmeyi sağladı diye düşünüyorum. Boşanmaların, eş katliamlarının temelinde aşkın yoksunluğu yatıyor. Beni haksız bulanlar olabilir. Onların evvelemirde iki penceredende bakmaları icap eder. Sosyalpsikoljiden malumat sahibi olmaları icap eder. Yoksa bu dönüşümün temelinde yatan gerçekleri içselleyemezler.

 Kim hatırlıyor Avni Anıl’ın Hüzzam makamında ki şarkısını?

 ‘’Şu yalan dünyayı AŞKSIZ geçirme.’’



Antalya. 13.12.13