Yeni Eklenen Yazılar: DEKÖP’ten DTP Bildirisi‏...Fikret Başkaya: Marksizm bir ideoloji değil teoridir...Aveg-kon: DTP’nin Kapatılmasını Protesto Ediyoruz!..DTP Parlemento’dan Çekildi...Faiz Cebiroglu: Kelimelerle vurmak...Demir Sönmez: Anayasa Mahkemesi Darbesi...

14 Aralık 2009 Pazartesi

DEKÖP’ten DTP Bildirisi‏


TOPYEKÜN İNKÂR VE TASFİYEYE KARŞI
DİRENEN KÜRT ULUSUNUN
MÜCADELESİNİN YANINDAYIZ!

"Demokratik Açılım" masalları, faşizmin azgın saldırı gerçekliği karşısında tüm sahte inandırıcılığını yitirerek, başta Kürt Ulusu olmak üzere, tüm muhalif güçlere karşı yeni bir saldırı konseptini devreye koymuş bulunuyor. Günlerdir sokak sokak, mahalle mahalle, il il onurlu bir direnişle, ulusal kimlik ve onurlarına sahip çıkan Kürt ulusal direnişçi güçlere karşı, Fasist Türk devleti tüm kurumlarıyla top yekün saldırıya geçti. Adeta bu saldırı dalgasındaki süreci sahte bir zaferin finaline taşımak istercesine, Anayasa Mahkemesi DTP'yi kapatma, eş başkan Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk'un millet vekilliğini sonlandırmayı ve 37 parti yoneticisine 5 yıl siyaset yasağı getirme kararını açıkladı.

"Demokratik Açılım" diyerek büyük bir demogoji eşliğinde, Kürt ulusal hareketini tasfiyeyi amaçlayan ve Kürtleri kapı kulu olarak ulusal inkar temelinde kendine bağımlı ve yedekleme durumunu sürdürmeyi amaçlayan bu son karar, gelinen aşamada yeni bir duruma işaret etmektedir. Faşist Türk Devleti, ne kadar "demokratikleştiği”ni ve ne kadar "demokratikleşeceği”ni bu son bir ay içersinde gündemleştirdiği Kürt avı ve son kapatma kararıyla bir kere daha açıkca göstermiştir. Yağmayan yağmura şemsiye açmaya çalışan, tüm uyanık liberaller, erken tav olan tüm sahte "demokratlar”, “sosyalistler", bilumum sahte Kürt "dostları" gelinen yerde açıkta kalmış ve söyleyecek bir söz bulamamışlardır.

Bugün yeniden saflar bir kere daha netleşmiştir. DTP'ye dahi tahammül edemeyen bir faşist sistem karşısında, tutarlı bir mücadele hattında, omuz omuza mücadele etmeye zorunlu olduğumuz, Türk devleti tarafından bir kere daha hatırlatılmıştır.

Bursa maden ocaklarında iş cinayetini gerçekleştiren, emekçileri her geçen gün biraz daha artan yoksulluğa ve özgürlük yoksunluğuna mahkum eden Kürt ulusuna inkar ve imhayı dayatan sistem bir ve aynı sistemdir. Bugün linç guruhlarını da devreye koyup, halklar arasında gerici bir iç boğazlaşma yaratılmak istenmesine karşı, işçilerin birliği, halkların kardeşliği bilincini ve eylemini daha fazla kuşanmaya ihtiyaç var.

DTP'yi kapatma şahsında Kürt ulusal iradesine zerre kadar tahammül etmeyen Faşist Türk devletinin bu inkar siyasetine karşı, küçük "generalleri”yle sokakları zapt eden, Kürt ulusal direnişçi güçlerini DEKÖP-A olarak selamlıyor, tarihin defalarca gösterdiği gibi, kazananın zulmün alçaklığında şampiyon olanlar değil, direnen Kürt Ulusu olacağını bir kere daha hatırlatıyoruz.

- KAHROLSUN "DEMOKRATİK AÇILIM " YALANLARI !
- DİRENEN KÜRT ULUSU KAZANACAK, ULUSAL İNKARCI FAŞİZM KAYBEDECEKTİR !
- YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ VE MÜCADELE BİRLİĞİ !

Avrupa Demokratik Kitle Örgütleri Platformu (DEKÖP-A)
Yaşanacak Dünya Gazetesi yasanacakdunya@yahoo.com,
Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu (ADHK) info@adhk.de,
Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu (AvEG-Kon) aveg-kon@hotmail.com,
Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) konsey@atik-online.net,
İşçilerin Birliği Halkların Kardeşliği Platformu (BİR-KAR) birkar@msn.com,
Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu (YEK-KOM) yekkom@gmx.net
-------------

Haberi ileten:
A v E G - K O N : aveg-kon@hotmail.com

13 Aralık 2009 Pazar

Marksizm bir ideoloji değil teoridir...

Fikret Başkaya’ya sorular

Söyleşi: Merdan Özüdoğru

Hocam ilk sorum şu: ‘Devrimi Yeniden Düşünmek’ başlığını taşıyan yazınızda, “... eleştirel-devrimci bir teori olması gereken marksist teorinin başına gelenler ibret vericiydi. Teori önce donduruldu, şeyleştirildi, reifiye bilgi haline getirildi, eleştirel-bilimsel özü aşındırıldı ve giderek bürokratik yozlaşmaya uğramış işçi örgütlerinin, sol-sosyalist-komünist partilerin, daha sonra sosyalist denilen ama adından başka sosyalizmle ilgisi olmayan rejimlerin meşrulaştırıcı resmi ideolojisi haline getirildi” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Teori eleştirelse teoridir, eleştirdiği için, eleştirebildiği için teoridir. İdeoloji gerçeğin üstünü örtmek, anlaşılmasını engellemek, velhasıl teorileştirilmesini, anlaşılabilirligini engellemek içindir. Teorinin önü açıktır, eleştiriye dayanır ve eleştiriyle yol alır. Oysa ideoloji tartışmayı yasaklar. Verili durumu esas alır ve ona itaati vâzeder... Başka türlü ifade edersek, ideoloji anti-teoridir. Marksizm esas itibariyle eleştirel bir teoridir. Düşünmek eleştirmektir. Biliyorsunuz Fransız filozofu Alain, “düşünmek hayır demeyi bilmektir” diyordu. Etimolojik kökeni Kadim Grekçe theorien olan teori, bakmak, gözlemek, incelemek... demek. Anlamanın yolu radikal eleştiriden geçer, eleştiri yoksa anlama diye birşey, dolayısıyla teori de yoktur. Kim şeylerin anlaşılmasını ister, kim anlaşılmamasını, üstünün örtülmesini ister? Bu yüzden entellektüel ideolojik dayatmaların karşısında durabiliyorsa entellektüeldir. Entellektüeli entellektüel yapan onun herşeyi eleştirebilme istidadı, iradesi ve yeteneğidir. O hiçbir tabuya hiçbir ‘resmi gerçeğe’ itibar etmez. Hiçbir kiliseye tâbi değildir. Duruşu, konumlanışı sadece düşünsel-entelletüel mahiyette değil, aynı zamanda etiktir. Kimin neden eleştiriye ihtiyacı var, kimin neden şeylerin, olguların, süreçlerin üstünü örtmekte çıkarı var? Entellektüel, şeylerin neden ve nasılını merak edendir. Bu amaçla işe soru sorarak başlar. Marx’ın ilk önemli eserlerinden birinin başlığı ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ idi. Eleştirel olduğu için düşünceyi ileriye, bir üst basamağa taşıyabildi. Onun ardından gelenlerin Marx’ı eleştirmek de dahil, eleştiriyi bir üst aşamaya taşımaları gerekirken, orada durdular. Sadece durmakla da kalmadılar Marx’ın teorisini dondurdular ve onu tuhaf bir ideolojiye dönüştürdüler. Marks’ın teorisi Stalinizimle birlikte kutsallaştırılıp-tabu haline getirildi... Tabu yasaklanarak korunandır... Belirli bir eşik aşıldığında artık teoriden eser kalmamıştır. Bir kere teori ideolojiye, karşıtına dönüştürüldüğünde artık aydınlatmaz, karartır... Marx, yaşadığı dönemde kendi teorisinin başına gelecekleri sezmiş olacak ki, ‘ben marksist değilim’ demişti... Fizik alanından bir örnek verelim. Mesela Albert Einstein, fizik bilimini bir üst aşamaya nasıl taşıyabildi? Galileo’yu, Newton’u eleştirebildiği için... Marx sonrası marksistlerin Marx’ı da eleştirerek yola devam etmeleri gerekiyordu ama tam tersini yaptılar, teoriyi dondurdular. Elbette her zaman istisnalar vardı ama sonuçta istisna kuralı doğrulamak için değil midir? Oysa bir teorinin hayatiyeti eleştirdiği, eleştirebildiği durumda mümkündür. O zaman ne oldu, Gramsci anlamında ideolojik hegemonya üstünlüğü karşı tarafa geçti.

Onun için mi yazınızın başlığını ‘devrimi yeniden düşünmek’ olarak koydunuz? Bu sol devrimi artık düşünmüyor demeye mi geliyor?

Teori ideolojiye dönüştürüldüğünde, eleştirel devrimci bir teori olan marksizm artık sahnede yoktu. Her ağzını açanın söze Marx’la başlaması, tuhaf bir folklor haline geldi... Sol, düşünmeyi, sorgulamayı, araştırmayı bir yana bıraktı. Sanki Fuerbach üzerine 11. tez bu sefil tavrı benimsemenin gerekçesi yapıldı. Biliyorsunuz 11. Tez : “ Filozoflar bu güne kadar dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa sorun onu değiştirmektir’ der. Buradan Marx sonrası sol şöyle bir sonuç çıkarmış gibi görünüyor: ‘ anlama işi tamamsa ve bu işi de Marx yaptığına göre, biz de artık değiştirme işine girişebiliriz... Maalesef Ortalama bir sol parti yöneticisinin, ortalama bir militanın yaklaşımı budur... Okumaz, araştırmaz, merak etmez, çevresinde hâlâ bu işle ilgilenen kalmışsa onu suçlar, küçümser... Bu kafayla dünyayı değiştireceğini sanır. Ona göre reçete hazırdır, yapılması gereken reçeteyi uygulamaktır, önemli olan eylemdir... Burjuva kafasıyla yeni ve farklı birşey yapacağını sanır. Siz bir kere pusulayı şaşırdınız mı, artık istediğiniz kadar eylem yapın bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Bir kere sol saymadığı, ‘kendinden saymadığı’ hiçbir şeyi okumaz. Solda da sadece kendi örgütünün, partisinin, fraksiyonun yazdıklarını okur ama onların birşey yazması, yazdıklarının bir kıymet-i harbiyesi olması pek mümkün değildir. Böylece okumamanın mazereti de üretilmiş oluyor ve devrimci militan huzura kavuşuyor. Beyin bir tek sizde yok ki, karşı taraftakiler de pek ala düşünebilir ve düşünüyor. Yaklaşık son 30-40 yılda sol dışında herkes düşünüyor, yazıyor, anlamaya çalışıyor kimisi burjuva düzenini meşrulaştırmak için, kimisi de entellektüel kaygılarla, namusluca... ama solun o tarakta bezi yok gibi... Mesela günümüz kapitalizminin ortaya çıkardığı sayısız kötülüklere dair soldan derinlemesine tahliller son derecede yetersizdir. Solun bir kültür endüstrisi eleştirisi yok, bir teknoloji eleştirisi, bir reklam eleştirisi yok... Yeni proleterleşme biçimine dair söyleyecek sözü yok... Bu alanlar önemli birer ideolojik hegemonya alanı değil mi? Bazı kalıpları sürekli tekraralayan bir sol bu... Bu kafayla yeni ve farklı birşey söylemesi de, yapması da zaten mümkün değil. Benim demek istediğim şu: Biz ideolojik hegemonya savaşını kaybettik, düşünsel-kültürel hegemonya üstünlüğünü karşı tarafa kaptırdık. Bir kere bunu kabullenmek zorundayız. Hiç birşey olmamış gibi davranmanın, kendini aldatmanın bir mânâsı yok. Eğer bu savaşı yeniden kazanmak istiyorsak, ideolojik hegemonya üstünlüğünü yeniden ele geçirmek istiyorsak, işe yeniden düşünerek başlamamız gerekiyor. Yani geçmişin ikircikli olmayan radikal bir eleştirisini yaparak işe başlamamız gerekiyor... Yeniden düşünmeye başlamamız gerekiyor. Biliyorsunuz, düşüncenin eyleme önceliği vardır, düşünerek ve anlayarak bir işe girişirsiniz... Elbette bu düşünceyle eylem arasındaki diyalektik ilişkinin hafife alınmasını gerektirmez.

Neden böyle oldu peki?

Teori şeyleştirildiği, reifiye edildiği, dondurulup-kalıplaştırıldığı, ideolojiye dönüştürüldüğü için... Reifiye olmuş [şeyleşmiş] bilgi ölü bilgidir ve ölü bilgiyle gerçeği anlamanız, bilince çıkarmanız mümkün değildir... O zaman düşündüğünüzü sanırsınız ama esasında boşa kürek çekiyorsunuzdur... Sosyal süreç sürekli değişip, yenileniyor, değişimi yakalayıp-bilince çıkarmak, yeni düşünsel araçlara [eleştirel teoriye] sahip olduğunuz durumda mümkündür.

Teorinin ideolojiye dönüşüp, içinin boşalması ne zamana rastlıyor? Stalinizmle Marksist düşünceden bütünüyle kopulduğu söylenebilir mi?

Bence süreç, Stalinizmin yerleşmesinden önce başladı. Marx’ın ölümünden sonra Marksist düşünce, örgüt bürokrasilerinin iktidarını meşrulaştıran bir öğretiye dönüşmeye başladı. Tabii kesin kopuş, Stalinizmin yerleşmesiyledir. Stalinizmin Marx’la ve marksist teoriyle ilgisi sadece söylemdeydi. Stalinizm her şeyiyle marksizmin tam bir inkârıdır. Aslında eleştirel-devrimci bir teori olan Marksizm değil de marksizmin deforme olmuş, içi boşaltılmış versiyonuydu söz konusu olan. Bilinen anlamda bir resmi ideoloji söz konusuydu. Ve söz konusu bağnaz resmi ideoloji Stalinist otokrasiyi meşrulaştırmanın ve dayatmanın hizmetindeydi. Başka türlü ifade edersek, Stalinizm Marksizmin anti-teziydi...

Eğer öyleyse Türkiye’de ve dünya’da neden hâlâ Stalinizm hayranları var?

Sanıyorum bu sorunun cevabını yukarda verdik. Marksizm eleştirel-devrimci bir teori olması gerekirken bir ideoloji, bir dogma, bir inanç kategorisi haline gelince, kalıplaştırılıp-dondurulunca, insanların Stalinizmde tecessüm edene inanmaları, o yolda ısrarcı olmaları, ona inanmaya devam etmeleri anlaşılır bir şeydir. Eğer, Stalinist otokrasi, onun boğucu dikta rejimi sosyalizm sayılıyorsa, kişinin ona hayran olması işin doğası gereğidir. Bir şey daha var: Stalinist olmak rahatlatıcı birşey. Bütün sorunlar orada çözülmüş ve/veya çözülme yoluna girmişse, tüm sorunların çözümünün anahtarı eldeyse, düşünmeye, okumaya, araştırmaya, şüphe etmeye de gerek kalmaz tabii... Bir dine tapan için o din nasıl tartışma konusu değilse, bir din, değilse de dogma mertebesine çıkartılmış, tabulaştırılmış bilimisel sosyalizm denilen de asla tartışma konusu yapılmaz, zira o olumlu olan ne varsa bünyesinde barındırmaktadır. Bir zamanlar sol parti yöneticileri ve sendika bürokratları tarafından işçi sınıfının bilimi söylemi çok kullanılırdı. Oysa işçi sınıfının bilimi diye birşey hem mümkün değildir, hem de saçmadır. Aynı şekilde proletarya kültürü [proletkült] de çok kullanılırdı. Oysa bu uyduruk söylemin bu dünyada reel bir karşılığı olması mümkün değildi...

Aynı yazıda Leninist örgüt modelinin vazgeçilmez ilkesi olan ‘demokratik merkeziyetçiliğin’ bir oxymore olduğunu söylüyorsunuz. Merkeziyetçilik olmadan, disiplin olmadan bir örgüt nasıl başarılı olabilir? Orada bir çelişki yok mu?

Biliyorsunuz oxymore karşıt anlamlı [antinomik] iki kelimeyi yan yana getirmek anlamındadır. Mesela parlak karanlık gibi. Elbette edebiyatçılar, sanatçılar anlatım güzelliği için oxymore’ a baş vuruyorlar ve orada bir sorun yok. Mesela Klasik Yunan Tragedyasının ünlü yazarı Sofokles, Antigone adlı oyununda ermiş cani diyor. Ama ideolojik manipülasyon amacıyla oxymore’a baş vurulduğunda iş değişiyor. Mesela temiz savaş, calışma barışı, sürdürülebilir kalkınma, vb. dendiğinde ideolojik amaçlı bir oxymore yapılmış olur. Bana göre ne kadar iyi niyetle ortaya atılmış olursa olsun demokratik merkeziyetçilik de bir oxymore’dur. Zira bir örgütsel işleyiş hem merkeziyetçi hem de demokratik olamaz. Keşke olsa deseniz de olmaz. Biraz merkeziyetçi, biraz demokratik bir işleyiş olmaz. Merkeziyetçiliğin olduğu yerde örğütsel hiyerarşi, disiplin, alt-üst ilişkisi, buyuran-buyurulan, yetkili-yetkisiz... velhasıl işin doğası gereği anti-demokratik, baskıcı bir işleyiş geçerlidir. Elbette sizin de söylediğiniz gibi disiplin yokluğunda da birşeyler başarmak mümkün olmaz. O halde nasıl bir disiplin sorusu akla gelecektir. Bu dünya’da disiplinin başka versiyonları da pekâlâ mümkündür. Öz-disipline dayalı bir örgütsel işleyiş neden mümkün olmasın? İnsanların birşeyi yapması için mutlaka dışırdan, yukarıdan birilerinin emir vermesi mi gerekiyor? Hiyerarşik ilişkiler yerine yatay ilişkileri ikâme etmek imkânsız bir şey midir? Aksi halde binlerce yıllık sınıflı toplumun, burjuva toplumunun örgüt modeline mâhkûm olursunuz ki, Eskinin ayakları sizi yeniye taşımaz. Ben her sabah saat altıda kalkar çalışmaya başlarım ve saatlerce çalışırım. Üstelik yaptığım çalışmanın maddi bir karşılığı da yoktur, bütünüyle entellektüel kaygılarla yapılan bir çalışmadır. Kimse bana saat altıda kalk demiyor... Önemli buluşların mimarı olan matematikçilerin, fizikçilerin öz disiplini hayranlık uyandırıcı değil mi? Eğer örgüt demokratik bir işleyişe sahip değilse, birşeyleri de başarsa sonuç başlangıçtaki amaçla çelişen bir sonuç olabilir. Kendisi demokratik olmayan bir örgüt ancak anti-demokratik bir işleyiş üretebilir. O halde iki şey: 1. Örgüt olmadan hiçbir şey yapmak mümkün değildir; 2. Geçen yüzyılın örgüt modeli olan demokratik merkeziyetçilikle bir yere varmak mümkün değildir... Yatay, demokratik ilişkiyi esas alan bir örgütlenme modeli pekâlâ mümkündür. Mesela Paris Komünü, 1917 de Sovyet örgütlenmesi, vb. bize değişik bir örgüt modeli hakkında fikir verebilir. Yegane evrensel örgüt modeli ‘demokratik merkeziyetçiliktir’ demek size mantıklı geliyor mu? Eğer siz demokratik merkeziyetçiliğin sonucundan şikayet ediyorsanız, o zaman farklı bir örgütlenme modelini de pekâlâ tartışabilir, tasarlayabilirsiniz... Eğer bir soruyu soracak yüksekliğe çıkmışsanız, bu, onu cevaplayacak potansiyele de sahipsiniz demektir.

Daha önceki bir yazınızda soldaki ‘aşırı parçalanmışlıkla ilgili olarak: “Türkiye’de sol hareketin bunca parçalanmış oluşu, ‘haklı’ ideolojik gerekçelere dayanmaktan çok, patalojik nedenlerle açıklanabilir’ diyorsunuz. Gerçekten bu bölünmüşlük, parçalanmışlık durumu üzerinde düşünmek gerekiyor. Bu parçalanmışlık durumu aşılmadan inandırıcı, güven veren bir sol muhalefet ortaya çıkabilir, olayların seyrini değiştirebilir mi?

Bence sorunu başka bir düzlemde tartışmak gerekiyor. Solun ister legal-parlamenter düzeyde, isterse legalite dışında siyaset yapan kesimleri arasındaki fark, zannedildiğinden daha az önemli. Solun mevcut politika yapma tarzını reddetmesi gerekiyor. Mesela siz verili duruma uyum sağlayarak siyaset yapmaya kalktığınızda, o düzenin bir parçası haline geliyorsunuz. Başka türlü olması mümkün değil zira son tahlilde kurallarını başkalarının koyduğu bir oyuna dahil oluyorsunuz. Bir kere oyuna dahil oldunuz muydu, sonunun hüsran olmaması mümkün değil. Legal-parlamenter solun sefil manzarasına bak anlarsın... Aslında legal-parlamenter oyunu reddeden kesim de aslında aynı olumsuzluğu başka biçimlerde yeniden üretiyor. O da politikanın ne olması, nasıl yapılması gerektiği konusunda farklı, yeni ve orjinal bir anlayışı ve perspektifi temsil etmiyor. Kaldı ki, gizli örgüt de açıkta siyaset yapmak durumunda... Üstelik daha önce de defaaten söylediğim, yazdığım gibi, burjuva legalitesi dışındaki örgütler tüm enerjilerini iktidarı ele geçirmek üzere seferber ediyorlar. Bu onların nasıl bir düzen kurulacak sorusunu savsaklamalarına neden oluyor. İşleyişleri anti-demokratik, akıl almaz bir örgüt fetişizmi söz konusu... Halka bilinç götüreceğini sanıyor... Netice itibariyle onların politika yapma yöntemi de diğer düzen partilerinden özde farklı değil. Bence bu sorun üzerinde ısrarla durmak gerekiyor. Parçalanmışlığa gelince, doğrusu bunun akla-mantığa, sağduyuya uygun bir yanı yok. Eğer ortada 47 farklı örgüt varsa, bunların birbirinden ayrı olmaları için en az 47 neden olması gerekir ki, böyle birşey mümkün değil. Bölünmenin asıl nedeni birşey yapamamakla, politik mücadele yürütmedeki becerisizlikle, basiretsizlikle ilgili. Sanıyorum mücadele yükseldiğinde bu bölünmüşlük tablosu da ortadan kalkacaktır zira gerçekten patalojik bir durum bu...

Sizin bu çıkışınızın solda yankı bulacağını bekliyor musunuz. Gerçekten yeniden düşünmeye ve yeni bir başlangıç yapmaya ihtiyaç var ama Türkiye’deki sol buna hazır mı? Böyle birşeyin gerekliliğine dair bir anlayış olduğunu, daha doğrusu insanların tartışmaya, sizin deyiminizle ‘yeniden düşünmeye’ ‘cesaret’ edebileceğini bekliyor musunuz?

Eğer ‘yeniden düşünmeye’ cesaret edilmezse, bu sol diye birşeyin olmadığı anlamına gelecektir. Bu mümkün değildir. Aksi halde bu, insanların kapitalizmin kepazeliğini kabullendikleri, itiraz etmedikleri, ‘durumdan memnun oldukları’ anlamına gelir ki, böyle birşey saçmadır. Aklı başında biri kendini insanlıktan çıkaran bu kepaze durumu kabullenebilir mi? Şu lânet olası kapitalist yağma ve talan düzenine razı olabilir mi? Ben yeni bir dalganın mutlaka yükseleceğini bekliyorum –aslında bunu söylemek yeni ve orijnal birşey söylemek de değil- . Bu günkü yenilgi tablosu ilelebet devem edecek diye birşey yok. Saldırı / karşı saldırı diyalektiği işin doğası gereğidir... İnsan düşünebildiği, soru sorabildiği, mücadele ettiği, yaşamın bir ‘anlamı’ olması gerektiğini bildiği ve bu amaçla mücadele ettiği için insandır. Bürokratik yozlaşmaya uğramış sol örgütlerin yeniden düşünmeye ihtiyaçları olduğunu sanmıyorum. Onlar gerçeğin tapusunu ceplerine çoktan koymuşlar... Defteri çoktan kapatmışlar... Başkalarının gündeminin peşinden gitmeyi politika yapmak sanıyorlar... Mevcut bürokratik yapıları sürdürmeyi bir başarı olarak görüyorlar... Fakat hâlâ az da olsa soru sorma, cevap arama cesaretini ortaya koyanlar var... Önemli olan onların sayısını artırmak, verimli bir tartışma ortamı yaratmak için çaba harcamaktır... Bu aşamada Spinoza’nın öğüdünü hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor. Biliyorsunuz Spinoza: “Gözlüğünü parlat’ diyordu..

Teşekkür ederim...

Ben de...

12 Aralık 2009 Cumartesi

DTP’nin Kapatılmasını Protesto Ediyoruz!


Türk Devleti, Anayasa Mahkemesi aracılığıyla Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP) kapattı. Aralarında milletvekilleri olan DTP eşbaşkanı Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk'un da bulunduğu 37 DTP’li hakkında 5 yıl süreyle siyasi yasak getirildi. Böylece devletin daha önceleri de DEP, HEP, ÖZDEP ve HADEP’i kapatarak, Kürt halkının yasal zeminde siyaset yapmasına yönelik saldırısı devam etti.

DTP’nin kapatılması, devletin “açılım” ve “barış” söylemleriyle, Kürt Ulusal Hareketi’ne yönelik imha ve inkar siyasetini, tasfiye çabalarını başka bir zeminde sürdürmeye çalıştığını bir kez daha ortaya koydu. İkiyüzlülüğün, kitleleri aldatmanın ve kendi yanına çekmenin manevrasını yaptığı gerçekte ise, adil, eşit ve onurlu bir barışın düşmanı olduğunu gösterdi.

DTP’nin kapatılması, devletin, sömürgeci ve faşist yapısının, zor yoluyla, baskıyla devam ettiğini ve Kürt halkının ulusal mücadelesini boğmayı hedeflediğini gösterdi. Kürt halkının uzattığı barış elinin ret edildiğini, savaşta ısrar edildiğini gösterdi.

DTP’nin kapatılması, ırkçılığın ve şovenizmin, Kürt halkına yönelik saldırıların, DTP binalarına yönelik artan faşist saldırıların, operasyonların ve katliamların devam edeceğini göstermektedir. Kürt halkının barış ve kardeşlik isteğine, Kürt sorununun çözümü talebine zorbalıkla, kanla, katliamla karşılık verilmesidir.

DTP’nin kapatılması, devletin, başta Kürt ulusal hareketi olmak üzere, demokratik mücadele yürüten Alevilere, ilericilere, devrimcilere, komünistlere, kısacası tüm muhalif güçlere vermek istediği bir gözdağıdır.

DTP’nin kapatılması ve getirilen siyaset yasağıyla, Kürt halkının ulusal mücadelesi önlenemeyecektir. Kürt halkı, büyük bedeller verme pahasına yarattığı değerleri korumasını ve geliştirmesini bilecektir. Faşizme karşı duran tüm güçler, mücadelesini sürdüreceklerdir.
AvEG-Kon, faşist Türk devletinin Kürt halkına ve onun mücadelesine yönelik saldırılarının yeni bir boyutu olan DTP’yi kapatma saldırısını şiddetle protesto eder, Kürt halkının onurlu mücadelesinin ve DTP’nin yanında olduğunu belirtir.

AvEG-Kon, tüm yurtsever, devrimci ve ilerici güçleri, DTP’nin kapatılmasına ve süren faşist saldırılara karşı birleşik mücadeleyi geliştirmeye ve sokağın diliyle yanıtlamaya çağırır.

Baskılar, yasaklar halkların ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesini engelleyemez!

Yaşasın halkların kardeşliği!

Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu (AvEG-Kon)

ve Üyesi Kurumlar:

Almanya Göçmen İşçiler Federasyonu (AGİF) - agif@gmx.de
İsviçre Göçmen İşçiler Federasyonu (İGİF) - igif@gmx.ch
Paris Türkiyeli İşçiler Kültür Derneği (ACTIT) - actit2004@hotmail.com
Londra Göçmen İşçiler Kültür Derneği (GİK-DER) - rwca1991@hotmail.com
Hollanda Vardiya Enternasyonal Kültür ve Sanat Vakfı(VEK-SAV) - veksav@hotmail.com
Edinburg Göçmen Aileler Birliği (EGA-BİR) - urfo@hotmail.com
Belçika Ezilen Göçmenler Kolektifi (EGK) - info@collective-oi.org
Avusturya Göçmen İşçiler İnisiyatifi – migrant@gmx.at

DTP Parlemento’dan Çekildi


İşte Ahmet Türk'ün açıklamaları:

'SON BASIN TOPLANTIM'

- Bugün belki de son kez sizlerle beraberiz.

- 2,5 yıldır birlikte çalışmalar yaptık. Düşüncelerimizi sizlerin vasıtasıyla kamuoyuna yansıttık

- Bu son basın toplantım.

BURSA'DAKİ GRİZU FACİASI

- Bildiğiniz gibi evvel gün Bursa’da 19 maden işçimiz kaybettik. Tanrı’dan yaşamlarını yitiren maden işçilerimize rahmet diliyorum

- Bu ülkede işçiler, emekçiler gerçekten sahipsiz kaldı. Sorunlarıyla kimse ilgilenmedi.

'KAN KANLA TEMİZLENMEZ'

- Türkiye, önemli bir sürecin içindedir

- Biz parlamentoya geldiğimiz 2,5 yıldan beri hep savaşı savunduk. Bugün halkın her zaman tekrarladığı bir cümleyi tekrarlamak istiyorum. Kan kanla temizlenmez, şiddet şiddetle temizlenmez

- Bu akan kanın temizlenmesi için mutlaka tertemiz suyu kullanmamız lazım. Barış için çaba göstermemiz lazım.

- DTP bu yaşanan acıları hep yüreğinde hissetti

- Halkımızla barışı sağlamaya yönelik, halkları kucaklaştırmaya yönelik çok ciddi çabalar sarf ettik. Bugün bakıyoruz ki barışı isteyenler terörist ilan ediliyor

- Şiddetin durmasını isteyenler farklı bir muameleyle karşı karşıya kalıyor

- Kendimizi savunmak adına söylemiyorum bugüne kadar yaptığımız bütün konuşmalarda 'silah hak arama çabası olmaktan çıkmalı' dedik

- Bir tek konuşmamızda ‘bu iş şiddetle çözülür’ cümlesini bulamazsınız

BU HUKUKİ BİR KARAR DEĞİLDİR

- Anayasa Mahkemesi’nin siyasi bir karar alarak, statükoyu savunan bir kararla ortaya çıkması barış, kardeşliğe olan inancımıza bir darbe vurmuştur. Bu hukuki bir karar değildir.

- Bunun siyasi bir karar olduğunun çok iyi görülmesi gerekiyor

- Leyla Zana bu partinin kurucusu değil. Destek adına bu partiye kaydını yapmıştır.

- Yargıtay Başsavcısı'nın uyarısıyla kaydı silinmiştir. Ama kapatma nedenlerinden biri Leyla Zana gösterilmiştir. Ama hiçbir siyasi çalışmaya katılmamıştır. Bu örnek bile 'titizlikle çalıştık' diyen Anayasa Mahkemesi’nin ne kadar titiz davrandığını gösterir.

- Siyaset boşluk kabul etmez. Bundan sonra da o demokratik siyaseti sürdüreceğiz

- 'Ergenekon terör örgütünün avukatıyım' diyenler, davayı girip takip edenler hakkında bu ülkede Yargıtay Başsavcısı dava açmıyor ama barışı isteyenlere dava açıyor

- MHP gibi bir partiyle ilgili dava açmıyor ama meşruiyetini savunan, halkların özgürleşmesini, serbest demokrasinin Türkiye’ye yerleşmesi için çaba gösterenlere, toplumsal realiteyi dile getirenler bu ülkede bölücü bir mantıkla karşı karşıyayız

- Demokratik siyasetin önemini görüyoruz

- Mantıklar ne kadar inkarcı olursa, ne kadar ötekileştici olursa olursa bu ülke mutlaka bir gün barışını sağlayacaktır

- Türkiye’de demokrasi isteyenler, ezilenler, etnik kimliği ne olursa olsun Türkiye yurttaşları olarak bir gün bu asimilasyoncu zihniyete birlikte ‘dur’ diyecektir

- Bugün her dönemden daha acı bir durumla karşı karşıyayız

- Bugün demokrasiyi savunanlar ortak bir mücadele alanını büyütmek, mücadelesini Türkiye’nin demokratikleşmesi ile ilgili ortak bir demokrasi zemini oluşturma sorunu ile karşı karşıyadır

- Türk halkı, ortak aklı ve mantığı ortaya koymak zorundadır

YAPMAYIN

- Parlamentonun yapısını biliyoruz. Sorunların çözümünü tartışmak istemeyuen bir parlamento var. Kürde de Türk’e de yazıktır. Gelin bu mantıktan kurtulalım. Barış için bir şans yaratalım. Yapmayın.

- Buradan çağrı yapıyorum. Siz bu ülkenin sorunlarını görmezden gelemezsiniz. Tarih ve halkların vicdanı sizleri yargılar

- İç çatışmaya götürmeyin Türkiye’yi. Bir araya gelin, görüşün, tartışın…

- Biz 1000 yıldır bu ülkede birlikte yaşadık. Acımasız politikalar, yanlışlıklar insanlarımızda birbirlerine güvenmeyi zedelemiş. Bunu görün ve tedbirleri alın. Bu Türkiye’nin geleceği için önemlidir

'AKP DEMOKRASİYİ KATLETTİ'

- Bu mahkeme kararını hukuki görmüyoruz

- Düne kadar halkın iradesi ile geldik diyen, Anayasa Mahkemesi’ni en ağır şekilde eleştiren AKP hükümeti ve partisi onu tartışırken DTP’nin kapatılmayla karşı karşıya kaldığı süreçte sessiz kaldı ve demokrasiyi katletti. Kendileri için demokrat bir parti.

'GURUBUMUZ FİİLİ OLARAK PARLAMENTO'DAN ÇEKİLDİ'

- DTP, kapatıldı. Ben hukuki gerekçelerine girmek istemiyorum. Elbette ki bu Türkiye’de tartışılacak. Demokratik siyaseti önemsiyoruz. Grubumuz fiili olarak bugünden sonra parlamentodan çekilmiştir. Çalışmalara katılmayacaktır.

----------------------

Kaynak: Hürriyet Gazetesi

Kelimelerle Vurmak!

Faiz Cebiroğlu

Dikkatinizi çekmiş mi, bilmiyorum. Son yıllarda, Türkiye’de, âdete bir hastalık haline geldi: Kelimelerle vurmak! Her türden insanlar, her meslek türünden insanlar, ”diyalogu” bir yana iterek, birbirlerinin başlarına ”boş ve anlamsız” kelimeler fırlatıyor, birbirlerini ”kelimelerle” vuruyor.

Ne acıdır, birlikte iş yapma bir yana itilmiş; diyalog, bir yana itilmiş; ”tartışma” adı altında, birbirlerine kelimeler fırlatarak ”kim kaybetti” ”kim kazandı” hesabı yapıyor / yapılıyor.

Gerçekte, ortada ne diyalog, ne de gerçek anlamda tartışma vardır. Her birimiz bir taraftan konuşuyor. Her birimiz, ”ben kazandım” , ”o kaybetti” misali bir mantıkla, birbirimize ”kelimeler” fırlatarak ”sosyal” olan bizlerin , ”sosyalleşmemiş” örneklerini sergiliyoruz.

Bu durum, insan gelişimi adına, gerçekten utanç vericidir!

Bu “duraklama”, insan gelişimi adına, gerçekten utanç vericidir!

Bu süreç ve bu sürecin yarattığı ”duraklama”, hiç kuşkusuz tekelciliğin yarattığı bir durumdur.

Daha önceki yazdıklarımı tekrarlamak istemiyorum. Ama özetin özeti şudur: Tekelcilik, insanın sürekli yozlaşması ve insanın giderek ”insancık” haline gelmesi oluyor. İnsan, en çok tekelci sistemde yozlaşıyor. İnsan, en çok bu sistemde ”yabancılaşıyor”. Bu sistemde yozlaşan ve ”yabancılaşan insan”, diyalogu bir yana iterek, yaşadığı sistemin ”kurbanı” oluyor. Bu bağlamda, insanın yabancılaşmasını ”tekelciliğin kurbanı olmak”, şeklinde tanımlayabilirim. Bunu da Karl Marks’ın ”yabancılaşma” tanımına ek tanım olarak veriyorum.

Tekelciliğin kurbanı olan insan, ”kurbandır”; diyalogu ne yapsın?

Amacımız bu tekelci sistemi kaldırmak ve insanı kurtarmaktır.

Tekelciliğin reddi, insanın kurtuluşu ve diyalogun açılması oluyor.

Bu, toptan kurtuluşa giden yolun açılımı demektir.

Bu yolda diyalog vardır. Diyalog, bu anlamda, insanın gelişimi, değişimi ve dönüşümü oluyor.

Diyalog; ”ileri, hep ileri” oluyor.

Diyalog, bu bağlamda şudur:

Bir: Tarihsel olarak devrimci olan biz, insanlar için, ”ileri, hep ileri” şiarıyla ortakça ve akılca çözümler bulmak.

İki: Bu yolda yürüyen diğer yoldaşları ve fikirlerini dikkate almak ve anlamak.

Üç: Ortak dinleti, ortak anlayış ve ortakça çözümler bulmak.
Bu noktalar çoğaltılabilir. Bunu bir başka yazımızda yaparız. Burada şunu vurgulamak istiyorum: İnsan tarihsel olarak devrimcidir. Fakat, tekelcilik devrimci insanı, insan olmaktan çıkardı, ”insancık” haline getirdi. İnsancık insan, bu sistemin kurbanı oldu…

Tekelciliğin kurbanı olan insan, ”kurbandır”; diyalogu ne yapsın?

Diyalogun reddi olan insan, agresif oluyor.

Agresif insan, elindeki son olanağı kullanıyor: kelimeler fırlatıyor; boş ve anlamsız kelimeler fırlatıyor. Fırlattığı kelimelerde belki şunu umuyor:

Bir: Boş ve anlamsız kelimelerle kendini savunmak, kurtarmak!

İki: Boş ve anlamsız kelimelerle kendi ”düşüncesini(!)” savunmak ve kendince çözümler bulmak.

Üç: Son çare olarak, ”ileri, hep ileri” olan devrimci insanın kişiliğine saldırmak.

Dört: Bu agresifle, devrimci insanı yenebileceğini sanacak kadar saf olmak!

Amacımız, tekelci insanda ”kurban” olan bu insanı kurtarmak içindir. Kurtuluş, birlikte olacaktır. Birliktelik, insanın kurtuluşuna giden yolda, diyalog yolunu bulmak ve açmaktan geçiyor.

Diyalog yolu, ortakça fikirler ve ortakça çözümler bulma yoludur.

Toplum olarak buna hazır mıyız, sanmıyorum.

Nedenleri vardır; şudur: Tekelcilik sistemi, bizleri , düşünce ve duygularımızı ”kelimelendirmede” yetersiz bırakmıştır.

Tekelcilik düzeni, hem devrimci fikirlerimizi, hem de duygularımızı ”kelimelendirmenin” önemli bir dil olduğunu unutturmuştur.

Bunlar olmayınca, diyalog olmuyor. Bunlar olmayınca, boş ve anlamsız kelimeler fırlatan agresif insan kalıyor.

Kavgamız, tekelci sistemde “kurban” olan bu insanı kurtarmak içindir.

Kavgamız bu yolun açılmasında anahtar rol oynayacak, “diyalog” metodunu bulmak ve bu yolda, ne devrimci fikirlerin, ne de duyguların “kelimelerin altında” saklanmadığı bir sistem kurmaktır.

Amacımız, birlikte kazanacağımız “ortakça”, aynı anlama gelmek üzere sosyalist bir düzen kurmaktır.

Ortakça sistemin insanı, her yönden devrimcidir. Ortakça düzenin insanı ”boş ve anlamsız” kelimeler fırlatmaz. Ortakça insan, ”ileri, hep ileri” hülyasıyla diyalog insanıdır ve daima devrimcidir.

İşimiz kolay mı, değil.

Devrimcilik, yeni bir doğumdur.

Hiç bir doğum, kolay olmuyor.

Bunun da farkındayız.

Ölümünün 8. yılında R.Yürükoğlu’ nu saygı ile anıyoruz.

http://ortaklikicin.blogspot.com/2008/12/rza-yrkolunu-saygyla-anyoruz.html

11 Aralık 2009 Cuma

BASIN AÇIKLAMASI


Anayasa Mahkemesi Darbesi

Haber: Demir Sönmez

T.C’e inkarcı, yasakçı ve imhacı politikalarında ısrarda devam etmektedir. İşte birkez daha “Takke düştü kel göründü”, Devletin ve AKP nin “Demokratik açılım”, “birlik, beraberlik, kardeşlik projesinin” gerçek amaçının sadece kürt halkının onurlu, insança, kardeşçe, barış içinde birlikte yaşama talepleri ve mücadelesini sinsice ve ikiyüzlüce imhadır.

Ama, Kürt halkının binlerce yıllık özgürlük tutkusunu hiç bir güç engelleyemedi engelleyemeyecektir, Binlerce yıllık bu mücadele de ödenen bedeller,kürt halkının özgürlüğe olan özlemini ifade etmektir.

Son 30 yılda, yakılan binlerce köy, kasaba ve mezra, milyonlarca kürt halkının sürgüne gönderilmesi , binlerce faili meçhul cinayetler, binlerce gözaltında kayıplar, kürt tutsaklarına zindanlarda uygulanan insanlık dışı işkenceler, 40 binde fazla kürdün bu mücadele de katledilmesi, kapatılan yakılan gazete, dergi, dernek binaları, polis ve askerler tarafında öldürülen yüzlerce kürt çocuğu, vs.

Kürt halkının demokratik iradesini temsil eden siyasi partilerine ve yöneticilerine karşı uygulanan linç saldırılarına yeni bir sayfa daha eklendi.

HEP, DEP, ÖZDEP ve HADEP’ten sonra DTP*nin kapatıldı, yine milletvekillerinin milletvekillikleri düşürüldü, yöneticilerine siyasi yasaklar getirildi ve de önümüzdeki günlerde kürt halkının temsilcilerin verilecek hapis cezalarıda kapıda.

Kürt halkının demokratik iradesi DTP*nin kapatılması T.C nin, kürt intifası karşısınndaki korkusunun ve telaşının ifadesidir.

Özgürlük ve barış talebi için topyekün ayaga kalkan bir halkın partisini kapatarak kürt halkının özgürlük ateşini söndüreceklerini zannedenler, dün olguğu gibi bugünde yanılacaklar, bu ateş daha da harlanarak yükselecektir.

Cenevre halkevi olarak, tüm barış, demeokrasi, özgürlük, kardeşlik ve insanca yaşam mücadelesi veren tüm güçleri kürt halkının özgürlük mücadelesini sahip çıkmaya ve desteklemeye çağırıyoruz.

Barış ve Demokrasi birgün mutlaka kazanacaktır, Barbarlık kaybedecektir.

Cenevre Halkevi adına Demir SÖNMEZ

assmp@assmp.org
http://www.assmp.org/

Cenevre , 11 Aralık 2009