16 Ocak 2009 Cuma

Kanla Beslenen Siyonist Devlet






Fikret Başkaya

Siyonist İsrail devletinin yaptığı her katliamın ardından tepkiler yükseliyor. Gösteriler, yürüyüşler yapılıyor, İsrail ve Amerikan bayrakları yakılıyor. İsrail’in koşulsuz destekçileri ABD ve Avrupa lânetleniyor, insanlar Filistin’de ölenler, yaralananlar, evleri yıkılıp aç, susuz, çaresiz kalanlar için ağlıyor... “Konunun uzmanı” medya yorumcuları ve gazetelerin köşe yazarları siyonizmden, koloniyalizmden, emperyalizmden hiç söz etmeden saatlerce konuşup, sayfalarca yazıyor...

Televizyon stüdyolarına davet edilen “seçkin dış politika dehaları” neden sorusunu yok sayıp, nasılla idare ediyor ve derin tahliller yapıyor... Ve İsrail’in saldırıları daha da yoğunlaşarak devam ediyor. Her saldırı, her katliam, her yıkım sanki bir ilkmiş gibi algılanıyor ve öncekileri unutturuyor. Bu tepkiler haklı, insânî ve yerinde lâkin kınamak, lânetlemek, üzüntü duymak, ağlamak, hicâb duymak, Filistin halkının yüzyıllık trajedisine son vermeye yetmiyor, çekilen acılara dermân olmuyor, olması mümkün değil. Spinoza, gül, ağla ama anla demiştir. Zira, anlamak aşmaktır. Filistin halkının binlerce yıldır üzerinde yaşadığı topraklar neden ve nasıl sömürgeleştirildi? Filistin’in Müslüman-Arap halkı neden topraklarından kovuldu? Neden Filistin’de Ürdün’de Suriye’de, Lübnan’da Mısırda mülteci kamplarında yaşıyor ve neden kesintisiz terör, katliam ve vahşete maruz kalıyor? Siyonist devlet ne menem birşeydir, varlık nedeni ve misyonu nedir? Neden sömürgeci/emperyalist ülkeler [ABD, AB ve uzantıları] İsrail’in katliamlarını sadece desteklemekle kalmıyor üstelik onu özendiriyor? Türkiye’de insanlar siyonist vahşetten büyük utanç ve ızdırap duyar katliamları lânetleyip, mahkum ederken TC ne yaptı, ne yapıyor? Hükümet çevrelerinden yapılan açıklamalar ne anlama geliyor. Türkiye’de kaç kişinin İsrail/ Türkiye arasındaki “stratejik ittifaktan” haberi var? Onyıllardır onuru için mücadele ederken, insanlığın insanlığını da test eden, insanlık suçunu ve ayıbı yüze vuran Filistin halkının dramı nasıl sona erebilir?

Siyonizm, ırkçı/şoven bir ideoloji ve politik bir harekettir. Sanıldığı ve iddia edildiği gibi dinle, Yahudilikle ilgili değildir, dolayısıyla Yahudi çoğunluğunu temsil ve angaje etmiyor. Seçilmiş halk, vaadedilmiş topraklar, vb. gibi bir dizi dinî efsane ve ideolojik söyleme dayanıyor. Kutsal metinlere yapılan gönderme, Hristiyanları ve Yahudileri aldatmayı, onların gözünde koloniyalist/emperyalist yayılmayı, etnik temizliği, katliamları ‘meşrulaştırma’, ‘kabullendirme’ amaçlı ideolojik bir manipülasyondan başka birşey değildir. Irkçı bir ideoloji olan siyonizm, doğası gereği yabancı düşmanlığı üzerine inşa edilmiştir ve başka halklarla bir arada yaşaması bu yüzden mümkün değildir. Filistin halkına yönelik sürekli saldırının, katliamların ve etnik temizliğin gerisinde, siyonizmin bu inkârcı/dışlayıcı/yok sayıcı/yok edici niteliği yatmaktadır. Dünyanın dört-bir yanına dağılmış Yahudileri bir ülkede toplama projesinin gerisinde, başta İngilizler olmak üzere Sömürgeci/emperyalist güçler ve onların çıkarları vardı. Başka türlü ifade etmek gerekirse, siyonizm, emperyalist amaçlar için araçlaştırılmış, ırkçı/yayılmacı bir politik harekettir.

Siyonist rejimin tüm katliamları ‘öz-savunma’, ‘meşru müdafaa’, siyonizme yönelik eleştiri anti-semitizm, siyonizme karşı direniş de terör sayılıyor. Böylece siyonist İdeoloji ve hareket hem bir tür ‘dokunulmazlık’ kazanıyor hem de ideolojik terör estirme olanağı elde ediyor. Siyonizm düşmansız yaşayamaz ve eğer gerekirse mutlaka sanal bir düşman yaratır. Siyonistler Hitlerin iktidara geldiği günden emperyalist savaşın sonuna kadar Nazilerin en büyük müttefiki ve destekçisiydi... Irkçı Nazilerle, ırkçı siyonistlerin çıkar ortaklığı söz konusuydu. Zira, Aryen ırkın temizliğini öncelikli amaç olarak gören ve saf Almanların [âri ırkın] egemen olduğu bir dünya kurmak isteyen Naziler, başta Yadudiler olmak üzere “kirli ırklardan” kurtulmak, Yahudileri Almanya’dan atmak istiyorlardı. Filistin”de bir devlet kurmak isteyen ve kendilerini seçilmiş halk sayan ırkçı siyonistler de Alman Yahudilerinin göçertilmesi için her yolu deniyorlardı. Oysa Hitler iktidara geldiğinde siyonist harekete katılan Alman Yahudilerin oranı sadece %5 civarındaydı... %95’i dinlerine, kültürlerine sahip çıkarak Almanya’da yaşamaktan, orada kalarak sivil hakları için mücadele etmekten yanaydı... Yazar ve gazeteci, siyonizmin önde gelen liderlerinden Theodore Herlz boşuna: “Anti-semitler [Yahudi düşmanları] bizim en iyi müttefiklerimiz olacak” dememişti.

Filistin'de gerçekleştirilen etnik temizlik, sürgün ve sürekli devlet terörü, bir dizi yalan, hurafe ve ideolojik söylemle de desteklendi. Birincisi, Filistinlilerin gönüllü olarak yurtlarını terkettikleri yalanıdır.

İkincisi, halksız bir toprak, toprağı olmayan bir halk için sloganıyla ifade edilendir.

Üçüncüsü, siyonist İsrail devletinin kuruluşunun uygarlaştırıcı bir girişim olduğu;

Dördüncüsü,
Filistin halkına yakıştırılan sıfatlarla ilgilidir, buna göre Araplar: “ ilkel, terkedilmiş, yağmacı, talancı, haydut, soyguncu, hileci, yakıp/yıkan, Yahudileri terörize eden, vb. bir topluluktur... Kendi dışındakini bu şekilde tanımlamak her zaman sömürgeciliğin vazgeçilmez/değişmez kuralıdır... İşte bu yüzden Filistinliler mutlaka Filistin'den atılmalıydılar...
Beşincisi de, siyonist devletin Yahudilerin Arap tehdidine karşı yürüttükleri soylu bir kurtuluş savaşı sonucu kurulduğu safsatasıdır. Filistinlilerin gönüllü olarak yurtlarını terkettikleri iddiası siyonistlerin bir uydurmasıydı, dolayısıyla üzerinde durmaya gerek yok. Halksız bir toprak... söylemine gelince, Filistin toprakları siyonistler tarafından sömürgeleştirilmediği dönemde, bölge Osmanlı İmparatorluğundan koparılıp, İngiltere’nin mandası altına girdiği 1917 yılında orada %98’i Müslüman olmak üzere 1 milyondan fazla insan yaşamaktaydı. Geri kalan %2’yi de Hristiyan ve Yahudi azınlıklar oluşturuyordu. Görece refah içinde yaşayan bir halk söz konusuydu. Şimdilerde Lübnan, Suriye, Ürdün, Gazze ve Batı Şeria’daki kamplarda yaşayan mülteci nüfus 4 milyon civarındadır. Mülteci kamplarındaki bu 4 milyonluk nüfus, Siyonist devletin kuruluşunun ilan edildiği 14 Mayıs 1948 öncesi ve hemen sonrasında yurtlarından kovulan 800 bin Filistinlinin çocuklarıdır... Fakat İsrailli siyonist resmi tarihçilere göre, söz konusu 800 bin nüfus, Arap devletlerinin çağrısı üzerine ülkelerini terkettiler... Siz hiç davet üzerine öz-yurdunu terkeden bir halk biliyor musunuz? Oysa tam tersi söz konusuydu, Filistinliler kendilerine dayatılan savaşın ve katliamların sonucunda vatanlarından sürüldüler... Filistin devletinin bir “ulusal kurtuluş savaşı” sonucu kurulduğu yakıştırmasına gelince: Böyle iddia her halde kara mizah alanını ilgilendirebilir...

Sömürgeci/emperyalist Avrupalılar tarafından ‘Orta-Doğu’ denilen bölge, koloniyalist dönemde hep jeostratejik bir öneme sahip oldu. Fakat sadece koloniyalist kapitalist dönemde değil, tarih boyunca da hegemonya emelleri olan tüm güçlerin gözlerini bu bölgeye dikmeleri boşuna değildir. İngilizlerin Orta-Doğu’da bir Avrupa devleti kurma projesi, daha 1840’lı yıllarda kimi İngiliz dergilerinde yazılmaktaydı. Siyonizmin ‘ruhanî babası” sayılan Theodore Herzl [1860–1904]. Ünlü İngiliz sömürgecilik teorisyeni ve mimarı Cecil Rhodes’a sunduğu siyonist programıyla ilgili olarak: “ Mâlum olduğu üzere, benim programım sömürgeci [colonial] bir programdır. Sizden siyonist projeyi desteklemek üzere ağırlığınızı koymanızı istiyorum.” diyordu. 1895 de yayınlanan Yahudi Devleti adlı kitabında da: “orada [Filistin– F.B.] Asya’ya karşı Avrupa için bir siper oluşturacağız, orada barbarlığa karşı uygarlığın ileri karakolu olacağız.” diyor. Aslında Siyonist devlet demek, Orta-Doğu’daki ‘Batı devleti’ demektir. Başka türlü ifade edersek, Müslüman-Arap toprağındaki Siyonist İsrail, emperyalizmin/koloniyalizmin o bölgeye taşmış bir uzantısıdır. Siyonist İsrail Devleti demek, Orta-Doğu’daki ABD, AB ve uzantıları demektir. Siyonist rejim emperyalist çıkarlar için vazgeçilmez olduğu için koşulsuz destekleniyor. Bu gerçeği yok sayarak yapılan tahliller, ancak o tahlilleri yapanları ve ahmakları aldatmaya yarayabilir. Koloniyalizm ve emperyalizm kavramları kullanılmadan yapılan ve yapılacak tahlillerin bir kıymet-i harbiyesi olması mümkün değildir. Siyonist rejim sürekli bir çatışma, savaş, terör ve şiddet sarmalı yaratarak, Arap Birliğinin gerçekleşmesini engelliyor, bölge haklarının kendi ayakları üstünde durmasına imkân vermiyor, demokratikleşmenin önünü kapatıyor, bu arada çürümüş, emperyalizmin uşağı otokratik Arap rejimlerinin iktidarına süreklilik kazandırıyor ve bölgeyi saldırıya açık hale getiriyor, vb. Statu quo bu şekilde devam ettikçe emperyalizmin bölgenin kaynaklarını hoyratça yağmalaması mümkün oluyor. Bu yüzden Başta ABD olmak üzere, Avrupa ve uzantılarının Siyonist rejime verdiği desteği, sadece Siyonist lobilerin marifeti saymak büyük bir yanılgıdır. Son tahlilde Siyonist lobilerin varlığı emperyalizmden bağımsız değil. Siyonist devletin destekçileriyle Siyonist lobilerin gerisindekiler aynı odaklar. Eğer herhangi bir şekilde Siyonist İsrail Devleti emperyalizmin çıkarları açısından zararlı hale gelirse, kendisinden bekleneni veremez hale gelirse, anında siyonist lobilerin esamesi de okunmaz hale gelir. Bu yüzden Siyonist devletin varlığı, sürekli çatışma, savaş, şiddet, etnik temizlik, koloniyal yayılma olmadan mümkün değil. [Zira, efsanede Nil’den Fırat’a uzanan bölgenin vaadedilmiş topraklar olduğu söyleniyor ki, bu daha fethedilecek çok toprak var demek...]. İşte bu yüzden Siyonist rejim kanla beslenen bir rejimdir. Varlık nedenini her seferinde daha çok öldürmeye, kan dökmeye, yakıp/yıkmaya, tahrip etmeye, ortalığa terör ve korku salmaya borçlu tuhaf bir rejimdir. Canlıların su ile beslendikleri bilinir, sanki Siyonist rejim bir istisna ve kanla besleniyor. Velhasıl Tuhaf bir ölme/öldürme sarmalı... Durum böyleyken soruyu sorulması gerektiği gibi sormak gerekir. Naif, hanyayı/konyayı bilmekten aciz kimileri, neden ABD, Avrupa ve Birleşmiş Milletler [BM] Siyonist rejimi durdurmak için harekete geçmiyor diye yakınıyor, hayıflanıyor... Eğer siyonist İsrail devletinin ABD ve Avrupa olduğunu bilselerdi, bu tür hezeyanlara ve kuruntulara da kapılmazlardı. Siyonist rejimin neden teknoloji harikası yeni silahları Filistinli kadınlar ve çocuklar üzerinde denediğini de bilirlerdi... BM’ye gelince, söz konusu örgüt İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında oluşturulan emperyalist statu quo yu sürdürmek üzere başta ABD olmak üzere emperyalist güçler tarafından oluşturulmuş bir örgüttür. Bu örgütün asıl misyonu, kimi soylu, evrensel, hümanist kavramlara gönderme yaparak ve bazı insancıl denilen [sözde uluslararası] örgütleri de [işte FAO, WHO, UNICEF, UNESCO, vb] araçlaştırarak, ideolojik mistifikasyon yaratmak, ortalama insanı aldatmaktır. Emperyalizmin çıkarlarının bekçiliğini yapmak, yanılsama yaratmak üzere oluşturulmuş bir örgütten Filistin halkı lehine birşeyler beklemek birşeyi olmadığı yerde aramak değil midir? Bir de hayli zamandır dillendirilen bir uluslararası toplum söylemi var. Şu uluslararası toplum denilen ne menem birşey ve kimlerden oluşuyor? Bu ‘topluma’ kimler dahil dersiniz? Mesela Nijerya, Suriye, Kolombiya, Tayland, v.b. de dahil mi? Aslında uluslararası toplum denilen kolektif emperyalizmin öteki adı, şu bildik ABD, Batı Avrupa ve uzantılarından başkası değil... Bu söylemin de ideolojik bulanıklık yaratmak üzere peydahlandığında şüphe yok...
Türkiye kuruluşunun hemen ardından Siyonist devleti tanıyan [28 Mart 1949] ilk Müslüman ülkeydi. O zamandan beri ne zaman Müslüman-Araplarla emperyalistler arasında bir çatışma çıksa, hep Batılıların safında yer aldı. Sırtını Arap ulusuna, yüzünü emperyalizme çevirdi. Hem bir Batı uydusu ve NATO müttefiki olup, hem de bu tür çatışmalarda emperyalizm karşıtı bir politik duruş sergilemek zaten mümkün değildir. ABD’den “yardım” almak, ancak siyonist rejimle iyi geçinmekle mümkündür. Aradan geçen 60 yılda ‘garp cephesinde yeni birşey yok’... Emperyalizme karşı çıkmadan Siyonist rejimin vahşetine ve aşırılıklarına karşı çıkılamayacağına göre! Üstelik bu utanç verici ‘tercihi’ Türkiye’nin ‘milli çıkarları’ gerekçesinin arkasına gizlenerek savunuyorlar ve bir ‘diplomatik başarı’ olarak da sunmaya çalışıyorlar... Bu yazıda ‘milli çıkar’ denilen safsataya dair açılım yapmamız mümkün değil. Sadece sınıflı bir toplumda “milli çıkar’ diye birşeyin mümkün olmadığını, olamayacağını, bu tür söylemlerin birer egemen ideoloji kategorisi olduğunu söylemekle yetinelim. Öyle bir “Türkiye’nin ulusal çıkarı” ki, vahşet, etnik temizlik, katliamlar karşısında sessiz ve tepkisiz kalmayı haklı çıkarıyor... Sanki Filistin halkıyla İsrail arasında bir savaş varmış da, kalıcı bir barışla sorun çözülecekmiş gibi maalesef yaygın bir izlenim de yaratılmış durumdu... Oysa oradaki durum “barış” kavramıyla ifade edilebilir değil. Barış, iki devlet veya iki taraf arasındaki savaşın sonundaki bir ‘uzlaşma’ durumunu ifade eder. Filistin söz konusu olduğunda “barış” kavramı uygun değil. Orada koloniyalist/emperyalist bir işgal, kuşatma ve topraklarından sürülmüşlük durumu var, dolayısıyla sorunun çözümü ancak sömürgeci/emperyalist gücün oradan atılmasıyla mümkün. Velhasıl durum ancak ‘ulusal kurtuluş’ kelimeleriyle ifade edilebilir... Bu tür ideolojik manipülasyonlar, saldıranla saldırıya uğrayanı ‘eşit statüde’ görmek veya aynı zemin üzerinde saymakla ilgili... Biri sizin boğazınızı sıkmaya çalışırken korunma refleksiyle yaptıklarınız şiddet, terör gibi kelimelerle ifade edilebilir mi? Barışla ilgili olarak Romalı tarihçi Tacit, haklı olarak bir çöl yaratıyorlar sonra da ona barış diyorlar [2] demişti...

Siyonist rejimin son saldırısı ve vahşet görüntüleri, insanların vicdanını yaralıyor ve haklı tepkilere neden oluyor. Elbette acil yardımları gerektiren acil bir durum söz konusu ve olabildiğince çok yardım için acilen seferber olmak öncelikli ve gerekli ama yeterli değil. Eğer sizin devletiniz Siyonist rejimin en büyük destekçilerinden biriyse, o zaman acil yardımdan başka şeyler de yapmanız gerekecektir. Eğer ağlamak, sızlamak, lânetlemek, vb. bir işe yarasaydı, [daha öncesi de olmakla birlikte] 61 yıllık işgalin, kıyımın ve barbarlığın sonunun çoktan gelmesi gerekmez miydi? Türkiye İsrail’in “stratejik müttefiki”, velhasıl ikisi arasında ‘derin bir uyuşma var. İttifak’ın anlamlarından biri de uyuşmadır ve ancak birbirlerine benzeyenler uyuşabilir... Türkiye İsrail’in en büyük silah müşterisi, İsrail’in hava kuvvetlerinin eğitiminin bir kısmı Türkiye’de gerçekleşiyor. Vücutları bombalarla paramparça olan çocukları, kadınları, Filistinli savaşçıları, her yaştan insanları öldürenlere, topraklarınızda katliam antrenmanları yapmasına karşı çıkmıyorsanız, döktüğünüz gözyaşları ne demeye gelir? Timsah gözyaşları ikiyüzlülüğü ve sahtekârlığı gizlemek için değil mi? Türkiye ile İsrail arasındaki “Güvenlik ve Gizlilik Anlaşması” ne için ve kime karşı? Fakat iki devlet arasındaki anlaşmalar sadece “Stratejik İttifak‘, ‘Güvenlik ve Gizlilik Anlaşması” “Askerî Eğitim ve İşbirliği Anlaşmasından” ibaret değil. Onlarca alanda yapılmış onlarca anlaşma var: Turizmden telekomünikasyona, Serbest Ticaret Anlaşmasından, Savunma Sanayii İşbirliği Anlaşmasına, vb...

Filistin halkının maruz kaldığı yüzyıllık şiddet ve vahşetten kurtulması, topraklarında onuruyla, bağımsız ve özgür yaşaması, başta Müslüman/ Arap halkları olmak üzere, Türkiye de dahil, tüm Orta-Doğu halklarının ortak yürüteceği, tutarlı, kararlı bir anti-kapitalist, anti-koloniyal, anti-emperyalist mücadeleyle mümkün. Fakat Filistin halkının kurtuluşu sadece onun kendi kurtuluşu da olmayacak, Filistin halkının gerçek anlamda kurtuluşu, aynı zamanda tüm bölge halklarının kurtuluşu da olacaktır. Bu yüzden enternasyonalist dayanışma ve işbirliği vazgeçilmezdir. Bunun için de işe öncelikle bölgenin emperyalizm tarafından araçlaştırılan, çürümüş otokratik Arap rejimlerinin iktidarına son vererek başlamak gerekiyor. Zira altedilmesi gereken düşman sadece emperyalizm değil, kaldı ki, emperyalizm iç-uzantılar olmadan hükmedemez... Velhasıl dış düşman -içdüşman özdeşliği söz konusu. Bunun için de enternasyonalist dayanışmayı ve işbirliğini bir söylem olmaktan çıkarıp, ete-kemiğe büründürmek gerekiyor. Velhasıl radikal olmak gerekiyor ki, radikal olmak demek, sorunları kökeninden ele almaktır denmiştir. Aksi halde oradaki vahşetten hepimiz sorumlu olmaktan kurtulamayız.

Bu yazıyı Filistinde öldürülen çocukların anısına Hanoch Levin’den bir dörtlükle bitirmek uygun düşüyor...

Sevgili baba, mezarımın üstünde durduğund
Yaşlı ve yorgun ve çok yalnız,
Ve beni bu toprağa nasıl gömdüklerini gördüğünde
Benden seni affetmemi iste baba.
-----------------------------
1 Baruch Spinoza [1632-1677] 17. Yüzyılın önde gelen Hollandalı Filozof
2 Publius Cornelius Tacitus, [MS: 55-120] Tarihçi-Filozof.
3 Hanoch Levin [1943-1999] İsrailli şair, yazar, oyun yazarı, tiyatro yönetmeni. dramaturg.

Aftan Herkes Yararlanır






A.Kadir Konuk / Yenihayat1@t-online.de

Bir şeyler oluyor.
Gece saat üçte, dörtte, beşte onlar oradalar. Televizyonlarda gecikmiş olabileceğini düşündükleri bir haberi bekliyorlar. Bilgisayarı olanlar internette arıyor aynı haberi.
Çıkıyor mu acaba? Çıktı mı?

Beni şaşırtan, sevinçten zıplatan, duygulandırıp çocuk gibi ağlatan mektuplar düşüyor bilgisayar ekranına. Onların umutları umudum oluyor bir anda.

Ama biliyorum, umut etmek güzel, umudu gerçekleştirebilmek için mücadele etmek daha güzel, umudu gerçeklerin yerine geçirmek yanlış.

„Devrimciler duygusal olmazlar“ diyenlerin inadına duygu dolu yüreğim. Kırk yıllık siyasi yaşamımda bütün olan bitenin tanığı olduğum, çok daha korkunç olayları yakından bildiğim halde gelen mektuplar beni ağlatıyor, sihirli bir çubuğum olmadığı için onları isteklerine hemen kavuşturamıyorum, kendi güçsüzlüğüme sinirleniyorum.

Bu nedenle öncelikle bana gerçekten güç veren bir mektubu alıyorum aşağıya.

„„Merhaba içime çığ gibi düşen ses, merhaba... Bir şiirimde demiştim ki;

Nasılsa hesap vermiştim,
sesimle yargılandığım
gözaltı odalarında
ne çok kimsesiz çocuklardık biz
kısırlaşan
coğrafyada
ne çok iltihaplar armağan edildi
alın yazımıza
özgürlüklerimiz ne dardı
vurulduk düşüncelerimizden
gömüldük çürük kokusundan midelerimizin bulandığı
ağızların tavan aralarına
unutulduk…

En güzel mevsimimde mayıs ağrısı gibi çöreklendi, yuvalandı eşimin yokluğu.
Eşim de değilmiş hani, cezaevi öğretti bana ilk.
Sevdiğine dokunamamanın sancısını.
Resmiyet gerekirmiş, birinci derece yakın değilmiş. Yürekten yüreğe kurulan köprüler.
Demek ki devet baba sevdalık hiç çekmemiş.
Islah etmek değilmiş amacı, çok şey öğrendim aslında. Burada sayamayacağım.
Adli mahkum yakınları tanıdım. Afistiyorum.com'da.
Bizler af istemeye utanırdık dediğiniz gibi.
O yüzden siyasi suçlu yakınıyım diyemedim.
Sol dehlizi yüzünden yargılandı, ceza aldı, düşünce suçlusudur diyemedim.
Dinsizim, ırksızım hepinizi kucaklamaya geldim acım aynıdır diyemedim.
Oysa bizlerin yakını topluma en ufak zarar vermemiş, çalıp çırpmamış, tecavüz etmemiş, öldürmemişti kazara olsa bile...

Efsun tanıdım orada. Ne Efsun ama, adı gibi...
Sorgusuz kucakladı beni.
Sorgudan yorulan yüzümü öptü.
Onunla bağırmaya başladım ben de af istiyorum diye.
Yılmayın sayın Konuk.
Bizleri yıldırmaya çalıştıkları gibi siz de yılarsanız kim sesimize ses olabilir.
Adli mahkum yakınları tecriti bilmez, F tiplerini bilmez. Anlatın.
Sesinizle daha çok çoğalsınlar.
Öğrensinler.
NÂZIMLAR, DENİZLER BUNLAR DA BİZİM KAYIPLARIMIZ.
ONLAR ACILARIMIZI BİLSELER SESLERİ DAHA GÜR ÇIKAR.

Gününüz aydın olsun değerli Konuk, aynı sesin güzelliğinde Zindanlar boşaltılsın siyasi genel af, aynı sese kulak vererek, KOŞULSUZ GENEL AF... Sevgilerimle..."

Böyle yazmış sayın Ayşe Beyza.

Teşekkürler sayın Beyza. Güç verdiniz bana. İlk kez bir siyasi tutsağın yakını doğrudan ses verdi sesime. Biliyorum ötekiler de bir şeyler söylemek istiyorlar, ama nedense çekiniyorlar, utanıyorlar. Onların da seslerini yakın zamanda duyacağımıza inanıyorum.
Şimdi tartışma biraz daha boyutlandı.

Kime af?

Sözcüğün tam anlamıyla iğrenç suçlar için böyle bir talebim olmadı benim. Ama böyle bir talebin olmaması, çıkabileceğini varsaydığımız bir afta onların bu affın dışında kalacakları anlamına gelmiyor.

Yasalar kişilere, zümrelere göre yapılmazlar. Büyük aflardan biri olarak bilinen 1974 affı her ne kadar siyasiler gözetilerek ilan edildiyse de içeride olan herkes bu aftan yararlandı. Daha sonra yapılan yasal düzenlemeler, şartlı salıverilmelerle ilgili yasalarda da böyle oldu. Böyle olması hukuk açısından anormal değildi.

Bizim bazı suçlular için af istememiz yada istemememiz konuyu değiştirmez. Ben önceliği siyasi tutsaklara veriyorum, ama onlar için bir af çıkarıldığında bunun öteki tutuklu ve hükümlüleri de kapsayacağını biliyorum.

Bizi bırakın, onları içeride tutun şeklinde bir istemde bulunmak hem olanaksız hem de –bazı iğrenç suçları dışında tutarak- genelleme yapılınca insani değil.

Affın böyle bir yanı var işte. En iğrenç suçları işleyenler de yararlanıyorlar ne yazık ki.

Konuyla ilgili yazan bir okur mektubunu aşağıya alıyorum:

„SAYIN Abdulkadir Bey, ben de http://www.afistiyorum.com sitesinin bir üyesiyim, bugüne kadar sizin varlığınızdan bile haberdar değildim. sitede yazılarınızı yayınlamışlar kendimce sizinle orda tanıştım ve çok mutlu oldum,

ben 80 li yıllarda hiç suçsuz yere 8 yıl diyarbakır cezaevinde her türlü işkenceye maruz kalmış ve 8 yılın sonunda suçu sabit görülmediği için beraat etmiş bir adamın yiğeniyim,

şu anda cezaevinde abim var cezası kesinleşmemiş olmakla beraber 3 kez ağırlaştırılmış müebbet cezası isteniliyor. sitedeki arkadaşlarla bir çok konuda fikir ayrılıkları yaşadım, bunlardan en başta geleni ben ayrımsız şartsız genel af çıkması taraftarıyken sitedeki arkadaşların bir kısmı sadece kader mahkumu dedikleri adli suçladan cezaevinde yatan yakınlarına af çıkmasını savunuyorlar, tüm adli suçlardan yatanları kader mahkumu sınıfına sokmanın doğru olmadığını defalarca tekrarlamama rağmen bir türlü anlatamadım, adli suç sayılan tecavüz suçunu işleyeni dahi kader mahkumu sınıfına koymak ne kadar doğru_? bence hiç.... çıkacak olan bir affın siyasi suclular sayesinde çıkacagına eminim, bu sayede adli mahkumlarında faydalanacagınıda ama bunu anlamamakta ısrar edenler var aramızda, nedense rtak bir paydada buluşamıyoruz..!!

site açıldığından beri kayde değer bir adım attığımız söylenemez, bizim sesimize gönülden kulak veren tek kişi sizi gördüm diyebilirim... cumhurbaşkanına, başbakana, adalet bakanına faxlar çekiyoruz mailler atıyoruz ama bunlarla bir sonuca varamayacağımızı sitedeki bazı arkadaşlar anlamasa da ben çok iyi biliyorum..

sitedeki ne mutlu türküm logosuna yaptığınız eleştiriyi de çok yerinde buluyorum, hak vermekle kalmayıp bu fikrin doğru olduğunu ve kulak vermemiz gerektiğini de sitede yazdım.. YIKILSIN ZİNDANLAR !!“

İkinci mektubun yazarı büyük bir beklenti içinde. Konuyla ilgili bir gelişme olup olmadığını soruyor, benden bir müjde bekliyor. Önce mektubu okuyoruz:

“Sevgili Abdülkadir Bey! Sizi duyarlılığınız ve zekanızla tanıyoruz, bu ülkede istedikleri kişilere af çıkarılabilirken, içeridekiler kesin suçlu konumuna düşürüyor, emin olunki yakından yaşadık, kesinlikle tanıdık meselesi yüzünden ceza yiyenler var, o kadar haksızcaki herşey; ifade etmekte zorlanıyorum, istikbali sönen, onbinlerce insan var, madem suç var, nedeni de vardır, elbette gerçekten suçluluları savunmuyorum, ama suçsuz olanları gözlerimizle gördük, lütfen af konusunda bir gelişme var mı, hepimiz perişan olduk, hem maddi hem manevi olarak, lütfen bize bu konuda yardım edin, size güveniyoruz, sevgilerimizle öpüyoruz. 22 yaşında kardeşinin haksızca içeri alındığını gören bir vatandaş... Ayrıca bu konuyla ilgili sitemizi de lütfen kontrol edin, http://www.afistiyorum.com/ seviyoruz.“

1983 yılında İzmir Şirinyer Askeri Cezaevi’nden önce İstanbul Selimiye Askeri Cezaevi’ne oradan da Sultanahmet Cezaevi’ne götürülmüştüm. Tek Tip elbise giydirmek için insanlara işkence yapılıyor, saçları kesiliyor, fotoğrafları çekiliyordu. Bu elbiseyi giymemek için nelerini vermedi insanlar o günlerde. Kaç kişi öldü bir bez parçası nedeniyle.

Açlık grevinin dokuzuncu gününde İzmir’e sevkim çıktı. Bindirildiğim sevk arabası cezaevi avlusundan çıkınca bir yığın yaşlı kadın koşuştu arabaya doğru. Hepsi incecik tel aralarından içerideki kişiyi görmeye çalışıyordu. Hep oradaydılar, sadece geceleri yatmaya gidiyorlardı. Ne zaman bir araba çıksa dışarı, anında sarıyorlardı çevresini. Oğullarıydı belki o adam! Yüzü kafes telleri tarafından küçücük karelere bölünmüş olsa bile oğullarını tanırlardı elbet!
Ağlamıştım!


Bir çiçek göndermiş sevgili bir mahkum annesi bana. Başım gözüm üstüne. Biliyorum benden genç o anne, ama yine de bir oğlu da ben oluyorum, öpüyorum ellerinden saygıyla.
„Bu çiçek sana alev alev yüreyi yanan bir anneden nasıl teşekkür edebilirim ki. Sesimizi duydun demekki istenirse duyulurmuş kor olup küllenmeyen bu ateşe bir yudum su istenirse atılırmış ben size nasıl teşekkür edebilirim ki sessiz çığlığımızı duyup bize ses oldunuz...Biliyor musun uykusuz sabahlıyorum 19 ay/13 gündür nasıl ki sabah oluyor kaçıyorum evden ayaklarım beni nereye sürüklerse şuursuzca, deli virane dolaşıyorum bu kaçışlar bilinç altında belki de bir arayış ama yok, yok hiç bir yerde yok bütün baba oğullar oğluma benziyor gençler kız arkadaşları yanında ince uzun tertemiz hepsi oğluma benziyor ama oğlum yok, oğlumu ayırdılar hapismiş adı ceza eviymiş ne bilirim ben hiç bilmemki oralarda işim olmazki şimdi oğlum tutuklu kahretsin yaşanır mı böyle yaşanır mı akıyo yine gözlerim acıyo, çok acıyo canım biz bunları hakedecek ne yaptık ahhhh kadir bey ahhh bilemezsin bu acı nası yakıyo kendi çektiğim rezilliği hiç düşünmüyorum beş araba deyiştiriyorum oğluma giderken sabah beşte yoldayım kimsecikler yok bir ben...Yollara sor vallayi yollar dayanmıyo feryadıma.. O kapıları yumruklarımla kırasım geliyo, benim yavrumla arama giren o kapılar allahım çok soğuk canımı yakıyo o demirler benim canımı yakıyo beni yalnız siz anlarsınız diye yazıyorum... siz bize yardımcı olun biz sizinle birlikteyiz yeterki siz bizi yönlendirin benim canım çok acıyo allahım oğlum ne diyo biliyo musun anne diyo neden böyle kaliteli ayakabı aldın bir daha giymiycem ki diyo ay allahım bu ne zulm kulların ne vicdansız 23 yaşındaki filiz bunu söylüyo umudunu çaldılar bizim başımıza hasbel kader bu iş geldi ama bunların yaptıkları kasten insanı yokediyorlar benim canım çok acıyo çok zor,çok zor yaşanmıyo yaşanmıyo!“

Çocukları gözlerinin önünde kurşunlanan, öldürülen anneler o çocukların bir daha geri gelmeyeceklerini biliyorlar, ama yine de dönebilecek bir şeyleri beklediklerini biliyorum. İzmir Gültepe’de öldürülen, kucağıma bastığım, yüzüne gözyaşlarımı damlattığım sevgili öğretmen İskender Gül’ün ablasının „Kalk İskender“ diye bağırışı hala kulaklarımda.
Dışarıda öldürülemeyenler içeride bir bakıma çürütülüyorlar. Sapasağlam içeri girenler bin bir hastalıkla, genç yaşta kocamış olarak da tamamlayabiliyorlar cezalarını. On sekizinde cezaevine girip, otuşbeşinde, kırkında yaşlı kadınlar olarak çıkanları tanıyorum. Cezaevlerinde mektuplarla tanışıp, cezaevlerinde aşkı büyütenleri, nişanlananları, evlenenleri de biliyorum.

Acıları yakından tanıyorum, bu nedenle kendinizi yıkmayın diyorum sadece, kendinize özen gösterin, o çocuklar o duvarların arasından koca koca adamlar olarak çıkıp geldiklerinde sizleri yıkılmış, çökmüş görmesinler! Başınız dik olsun sokaklarda, kimse sizi ezik, bitkin, tükenmiş görmesin, kimse sizinle alay edemesin! Bu fırsatı tanımayın onlara. Sizin olmayan suçların ağırlığı altında ezdirmeyin kendinizi!

Yaşamımın tamamını bir ütopya uğruna harcamış, gelecek güzel günleri dilimden hiç düşürmemiş olsam da, insanlara boş ümitler vermeyi sevmiyorum. Ama önümüzdeki dönemde sınırlaması nasıl olursa olsun bir af olayının yaşanacağına inanıyorum.

Neden?

Cezaevleri alarm vermeye başladığı zaman Türkiye gibi ülkelerde yöneticiler geçici de olsa bir rahatlatma yolunu seçerler. Bu gün cezaevleri kapasitelerinin üzerinde dolu, bir yığın sorun taşıyorlar. Bir tutsak yakının belirttiği gibi cezaevi içi isyanlar bile yaşanabilir. Bu tür olayların özellikle af beklentisinin yoğunlaştığı günlerde yaşandığı biliniyor. İçeride tek beklentisi af olan insanlardan bazıları böyle anlarda kendilerine bile yönelebiliyor, özellikle uyuşturucu kullanma alışkanlığı olanlar, hapçılar kendi bedenlerini jiletlerle doğramaktan kaçınmıyorlar.

Bunların yanı sıra –belki kötü niyet sayılacak ama- sürdürülen Ergenekon operasyonları da bir affın öncüleri bana göre. Tutuklandılar, yargılanıyorlar, ceza verilse çeteden verilecek, yanlış bilmiyorsam altı ayla altı yıl arasında bunun cezası. Yatanlar yattılar, ötekiler yakalandı suçlu olarak lanse edildiler, sıra temize çıkarılmalarında. Böylece yargılanmış, cezalandırılmış insanlar olacaklar ama serbest kalacaklar. Bunun yolu küçük de olsa bir yasal düzenleme yada aftan geçiyor.

Yukarıdaki nedenler ve hızla yayılan herkesi pençesinde inleten ekonomik kriz iç huzursuzluğu artıracak. Burada af bir yerde devletin isteminin dışında rahatlatıcı bir olay olarak da değerlendirilebilecek.

Cezaevlerinin kısa sürede yeniden dolması engellenebilir mi?

Af elbette sosyal, ekonomik, eğitimsizlikten kaynaklanan sorunların çözücüsü değildir. Kader mahkumları, adli mahkumlar olarak isimlendirilen insanlar eğitimsizliğin, ekonomik yeterlisizliklerin, işsizliğin ürünleridirler. Bu sorunlar köklü bir çözüme kavuşturulmadıkça cezaevi kapıları onlar için her zaman açık duracaktır. Yazları parklarda bahçelerde yaşamayı becerebilen insanların küçük suçlarla kışı hapishanelerde geçirdiklerini biliyorum.

Siyasiler için sorun daha başka. Düşünce, örgütlenme, siyasi gösteri, kendini özgürce ifade edebilme, basın yayın alanlarında yasal düzenlemeler yapılmadığı sürece ve içeriden çıkanlar siyasi çalışmalardan vaz geçmedikçe onlar için de dışarıda sonsuz bir özgürlük olmayacaktır.

Tutsakların ve „Kader mahkumları“nın yakınlarına önerim; isteklerini tüm gazete yazarlarına, tüm televizyon çalışanlarına, ilgili kurumlara, sivil toplum örgütlerine, partilere bıkmadan yazmaları, onları bir anlamda bunaltmaları. Bir araya gelmeleri, tanışmaları, birlikte çay içip en azından acılarını paylaşmaları onları daha güçlü yapacak, buna inanıyorum. Sıcak günlerde cezaevlerinin çevresinde toplanmak, oraları birer picknick alanı haline çevirmek, birlikte yemek, içmek, şarkılar seslendirmek onları güçlendirir, birbirlerinin sorunlarına da çözücü yaklaşımlar getirir. Bu alanda yapılabilecek yasal gösterileri vazgeçilmez bir hak olarak kullanmaları onları çoğaltacak, seslerine yeni seslerin katılmasını sağlayacaktır.

Sizden oy istemeye gelenlere bir tek söz söyleyin:

„Af yoksa oy da yok!“

Ne yerel seçimlerde ne de genel seçimlerde vermeyin oyunuzu. Onlar cezaevlerini sizlere karşı silah olarak kullanıyorlarsa siz de oylarınızı onlara karşı kullanın! Önce çıkarsınlar affı, sonra istesinler oyu.

Biliyorsunuz, asıl af o ülkenin bütün yönleriyle demokratikleşmesinde yatıyor. Biz sadece insanların çektikleri acılara geçici de olsa bir çözüm istiyoruz. Af ne yazık ki şimdilik bu anlamdan pek fazla öteye gidemiyor.

Ama yine de „İsteyenin bir yüzü kara, vermeyen tandır deliği“ diyeceğim.

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!
Zindanlar boşalsın genel af!

14 Ocak 2009 Çarşamba

Nâzım Hikmet 107 Yaşında










NÂZIM HİKMET VE PAUL ELUARD İLE / 18 OCAK 2009’DA

Nâzım Hikmet, Mayıs 1958’deki ilk gelişinden ve üç hafta kadar kalışından sonra, Paris’e birçok kez geldi gitti. Birçok mutlu insan tanıdı, birçok şair, yazar, sanatçı, militan, kadın ve erkek tanıdı bu kentte.


EE O ZAMAN BU KENTİN DE ŞAİRİNE BİR SELAM ÇAKMASI GEREKİYORDU. BUNDA ASLA KUSUR ETMEDİ BAŞKENT. ÇÜNKÜ BU KENT TARİHİNE VE KENDİSİNE ŞİİR DİZENLERE BORCUNU ASLA UNUTMAYAN BİR KENTTİR. KADİR BİLİRDİR. SEVECENDİR. KENDİ GEÇMİŞİNE SAYGILIDIR.

Nâzım Hikmet için de aynı şekilde davrandı ve 1964’ten itibaren degişik vesilelerle Şair’i anmak için geceler, anma toplantıları düzenlendi burada.

BU YIL DA BENZERİNİ YAPMAYA KARAR VERDİ ARKADAŞLARI. 18 OCAK 2009’DA GERÇEKLEŞTİRİLECEK BİR ANMA TOPLANTISIYLA. GÜZİN DİNO VE M. ŞEHMUS GÜZEL’İN KATILACAĞI SOHBET VE TARTIŞMA YANINDA NÂZIM HİKMET’İN ŞİİRLERİ OKUNACAK. MÜZİK DİNLETİSİ VE SİNEVİZYON GÖSTERİMİ SUNULACAK. NÂZIM’IN ŞİİRLERİ, MÜZİK EŞLİĞİNDE, GENÇ SES SANATCILARI SİRLEM VE SERPİL TARAFNDAN OKUNACAK.

GÜZİN DİNO, BU DÜNYADA EN ÇOK SEVDİĞİ İKİ İNSANDAN BİRİ OLAN (BİRİNCİSİ HİÇ TARTIŞMASIZ ABİDİN DİNO’DUR) ŞAİR BABA’YA İLİŞKİN ANILARINDAN BİRKAÇINI DİNLEYİCİLERLE PAYLAŞACAK. M. ŞEHMUS GÜZEL NÂZIM HİKMET’İN HAYATINI, PARİS’LE VE PARİSLİ DOSTARIYLA İLİŞKİLERİNİ ANLATACAK.
PAUL ELUARD DA ANLATILACAK. NÂZIM HİKMET VE PAUL ELUARD’IN POETİKALARINDA ORTAK NOKTALARI VAR MI ? YOK MU? BUNLAR DA PARİS’İN YANIBAŞINDAKİ BU ŞİRİN VE VİLLEJUİF NAM KENTTE DÜZENLENEN TOPLANTIDA KONUŞULACAK.
TOPLANTININ DAVETİYESİ EKTE. HANİ BU BÜYÜK GİT-GEL İÇİNDE, BU MÜTHİŞ DALGALANMA SONUCUNDA BURALARDA OLURSANIZ SİZİ DE ARAMIZDA GÖRMEK İSTERİZ UMUDUYLA. HEM DE BİLGİNİZ OLSUN DİYE.



Nâzım Hikmet, Paris Gülüm

M. Şehmus Güzel

Nâzim Hikmet “gülüm” adını taktığı Fransa’nın başkentiyle mayıs 1958’de tanıştı.
O günlerde general Charles de Gaulle’ün şaibeli bir biçimde başbakanlığa atanmasına muhalefet eden ve bunu protesto etmek isteyen Fransız Komünist Partisi (FKP) ile Genel İş Konfederasyonu (CGT), on binlerce emekçinin katıldığı görkemli bir gösteriye bile katıldı, eşinin/doktorunun yasaklamış olmasına ve Güzin’in sert sert bakmasına rağmen. Eşi doktor Galina şairle Paris’e gelememişti, ama kalp sorunlarıyla karşılaşmaması için bir sayfa kadar tutan “önerilerini” okunaklı bir biçimde yazıp göndermişti. Ve Güzin bunların harfi harfine uygulanmasını denetlemek için kendi kendine yetki vermişti. Ve Nâzım da fena halde “yanmıştı”. Ne içki, ne istediği anda sokakta dolaşmak, ne de bilhassa merdiven çıkmak! Hiçbir şeyden çekmedi Nâzım, Güzin’den çektiği kadar (!) Ama uysal bir çocuk gibi “ablasının” uyarılarına katlandı. (Nâzım, Abidin ve Güzin’e mektublarında Güzin’i bazen “abla”, bazen “sevgili jandarmam” gibi nitelemelerle anıyor ve hafif tarafından yükleniyor. Artık o kadarı da olur; yılların arkadaşları ne de olsa .) Ama arada bir kaçamak yaptı. Araştırmalarım sonucunda buldum : Örneğin Güzin’in denetim için gelmesinden çokkkkk önce kalkıp hemen otelinin dibindeki ve Saint-Michel bulvarı üzerindeki küçük ama bir görseniz bayılırsınız cinsinden şirin kahvede bir sabah erken saatlerde kahve içtiği Fransız polis raporlarına kayıt edildi. Bunun şaka olduğunu hemen belirtmeliyim. Yarısı şaka ama. Polis kayıtlarında bu konuda iz var mı henüz bilemiyorum, ama Nâzım’ın arada bir sabah erkenden çıkıp aşağıdaki kahvede bir kahve içip iki croissant/çörek yediğini biliyorum. Çünkü bu « suçunda », Güzin’e asla « çaktırmadan », onunla işbirliği içinde olan Abidin Dino nam ressamın “ifadesinde” yazılı bunlar. Fakat Nâzım bunu doğrulamaktan kaçındı (!)

O gün, o gösteri günü yani, Nâzım Hikmet, Abidin Dino ve birkaç yoldaşıyla birlikte Republique Meydanı’na kadar yürüdü. Sonra yoruldu ve Abidin’in de ısrarı üzerine, “çünkü işin artık şakaya gelir yanı kalmamıştı”, şair gösterinin sonrasını bir arkadaşının (Charles Dobyznski isimli yoldaşı, sevimli arkadaşımız, “Vitamin Dede” bana bizzat anlattı bunları) evinin balkonundan izledi. Çok heyecanlandı şair. Ne demek yani koskoca Fransa işçi sınıfı değil miydi sokakları, caddeleri, bulvarları ve meydanları dolduran. Bu kızıl bayraklar yoldaşlarım, bu sloganlar arkadaşlar ne demek oluyor? İhtilal yürüyüşte değil mi?

Ve o günden itibaren ve hatta biraz öncesinden bile başlayarak birikmiş/biriktirilmiş hasretini gidermek için Nâzım Baba dolaştı durdu başkentte. Şurası Seine değil mi? Şurası Eyfel. Şurası Père Lachaise mezarlığı. Şurası komünarların tepesi; Louise Michel demek burada çarpıştı, elinde tüfek. Evet elinde tüfek. Demek kadınlar cephenin en önündeydiler. “Bravo!”. Demek çocuklar da savaştı. Demek burjuvazi katliamı burada yaptı. Şurada yatan Marx’ın o güzelim kızı değil mi? Söyleyin bana yoldaşlarım bu yürüyüş nereye böyle, söyleyin ne olur...

Nâzım, bu ilk gelişinde, üç hafta kadar kaldı Paris’te. Pek çok şiir yazdı. 1949 ve 1950’de özgürlüğüne kavuşması için basın toplantısı, şiirlerinin Fransızcaya çevrilmesi, imza kampanyası ve daha birçok iş için koşturan Tristan Tzara başta, bütün dostlarına teşekkür ziyaretleri yaptı. Aragon ve Elsa ile tanıştı. Fransız Komünist Partisi’nin isimleri az bilinen, ama sapına kadar ihtilalci militanlarından Direniş Haraketi’nin isimsiz yıldızları Jean Marcenac, Pierre Biro (Pierre ille “Nâzım’ın koruyuculuğunu yapacağım” diye tutturdu ve yaptı. Pierre bana anlattı bunları, uzun uzun) ve daha niceleriyle tanıştı. Paul Eluard’ı da çok tanımak isterdi Nâzım, ama Paul bu, şiir defterlerini bırakıp çokkkktan ayrılmıştı aramızdan. Şiir defterleri kaldı bize, bir de unutulmaz anıları: “Okul defterlerimin üstüne / sınıfta sırama ve sokakta ağaçlara / kuma ve kara / yazıyorum ismini”. Eluard’ın şiirinin çevirisi daha farklı olabilir, fakat ille biraz katkı yapmak istedim, ve bir-iki sözcük ekledim, fazlası yok, ama “ana fikir” bu.

Paris’te coştu Nâzım ve coşturdu. Mavi gözlü dev bu kardeşlerim. Gözlerinde çakan şimşekleri gördünüz mü hele? Yakasında kızıl karanfil, başında kasketi İstanbul’un afilli delikanlısıdır kolkola yürüdüğümüz. Hani İstanbul sokaklarının ifadesini alan, arkasındaki, önündeki ve bilhassa hep sağındaki « aynasızları », « gölgelerini », « silik ve silinmeye elleri mahkûm herifleri » sobeleyen ve onlardan birkaçına şiirlerini ezberleten delikanlı. Anımsıyor musunuz? İşte o Nâzım yoldaşlarım, Paris’i böyle teslim aldı : Şiirleriyle. Paris de zaten bunu bekliyordu ve bırakıverdi kendini şairin kollarına. Gülüm benim, Paris’im, iki gözüm sen de al beni kollarının arasına, al beni. Bu caddeler, bu kaldırımlar, bu sokak, meydan ve bulvarlar bizim. Louise Michel değil mi şu geçen? Maurice Thorez konuşmuyor mu bu gece “Université Nouvelle”de. Haydi çocuklar oraya evet evet hep beraber oraya gidiyoruz. Duclos da gelmiştir mutlaka. Marty de. Yoldaşlarla halaya durmak için tam zamanıdır. Haydi hep beraber.

Nâzım bu, kalbi arada bir tekleyebilir, hayattır bu ve şair önemsemez. Ama bir sarışın görsün, kalbinin tiktaklarıtiktakları hız kazanır ve “usta bir dakka bu bizdendir” işaretini verir ve Vera Tulyakova ile evlenir Nâzım. İki kere iki dört eder ve bal-ayını gençyaşlı (yazımda hata yoktur) ama yüzde yüz özgür çift Paris’te geçirir. Kimileri çatlar. Çatlasınlar, patlasınlar! Paris kırk gece, kırk gün sürer... Vera giyim kuşama meraklıdır. Nâzım deri ayakkabılara ve ipek çoraplara. Abidin ve bilhassa Güzin ile mağazalar dolaşılır. Zamanını yazmadım mı? Tamam işte yazıyorum, Nisan 1961’deyiz ve Nâzım’ın Paris, Ma Rose’u kitapevlerinin vitrinlerini süslüyor. Malatya gülü sanırsınız. Bu konuyu Zeynep’e ve Başak’a da sormalı sırası ve yeri gelince. Malatyalı gülünü tanımaz mı? Tanır elbette. Nâzım kitabının tanıtımı için Le Divan nam kitabevinde imza gününe katılır. Duyan gelmiştir, duyan koşmuştur ve tıklım tıklımdır kitapevi. “Gölgeleri” bile sıkışır, sıkışır ve bir duvar dibinde ezilmekten kurtulurlar belki, ama yine de eriyip, yerin dibine girip yiterler, biterler. Yoldaşlarım şenlik bugün Paris’tedir. Nâzım Hikmet halayı sürüyor. Mendil halaybaşı Abidin’in elindedir... Sonra gün gece, gece gün olur ve saati gelince Nâzım Vera’sını Paris’te bırakır, Havana’ya “uçar”. Dünya Barış Kurulu adına Fidel’e “Barış Ödülü”nü vermek üzere randevusu vardır. Hem Fidel’le ve Küba ile, hem de T büyük harfle Tarih’le. Küba’daki devrimci çoşku, devrimci gençler, kadınlar, kızlar ve erkekler, yaşlılar, ve gördüklerinin tümü şairi son derece mutlu eder. Nâzım’ın Havana Röportajı’nı okumadıysanız, videosunu görmediyseniz hiç geçikmiş sayılmazsınız ve bizde kardeşlerim, geç kalanlara da yer ayrılır. Gönül sofrasıdır bizimki. Buyurun sizi de şöyle alalım. Nâzım konuşmaya başlamak üzere...

Akan zaman, duran zaman. Gel zaman, git zaman...

Kasım 1962’de Nâzım’ın Leonardo da Vinci ile randevusu vardır. İtalya Mamma Mia ile. Mamma Roma ile. Ama önce Milano ve Floransa’ya gitmek, sanat eserlerine yüzünü sürmek ister Nâzım. Yanında gittikçe güzelleşen Vera, her zaman. Ama bu kuru fasulya ve pilav, balık ve pilaki, imambayıldı (ille bayıltacak imamı yemeden önce, Nâzım’dır bu ve bunun esbab-ı mucibesi de sual edilemez. Şairdir ve şaire şiiri soru-l-amaz!) ve rakı mis kokuları, tadları nereden geliyor? Paris’ten evet. Nâzım’ın “Benim Türkiye’m” dediği mekandan; Abidin ve Güzin’in ev-atölyesinden. İşe bakın, o gün Abidin’lere İstanbul’dan uçakla, evet evet uçakla bir sepet dolusu nevale gelmiştir ve Nâzım ile Vera’nın varışı ile Karaköy, Kumkapı, Beyoğlu, İstiklal Caddesi, Cadde-i Kebir diye yazar bizim defterler, pat diye 13 Quai Saint-Michel’deki ev-atölyenin işine düşerler. Pat diye, evet. Pata pat, pata pat diye.

Bilmem Nâzım’ın Vera, Abidin, Güzin, Jean, Charles ve daha birçok yoldaşıyla o yılbaşı gecesini Paris’te Doktor Hershel ve iki dirhem bir çekirdek eşi Dora’nın evinde geçirdiğini yazmam acımızı biraz azaltabilir mı? Bilemiyorum. Ama yazıyorum çünkü Nâzım o gece çok mutluydu. Bıraksanız, ince uzun bacakları üzerinde yaylanarak iki adım da İstanbul’a atlayabilir, oradan Bursa’ya uzanıp “taştan tayyere” ile geri dönebilirdi. Bırakmadılar... Ama şair yerinden bile kıpırdamadan iç yolculuğunu tamamladı ve döndü. Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim! dedi. Nâzım Hikmet, kendisine ayrılan zaman içinde yaşamanın ve yaşam aşkının tadını çıkardı, herşeye rağmen. Kötülük adamlarına inat!

4 Ocak 1963’te, yanında eşiyle Moskova’ya döndü Nâzım.

Evet, Şair Baba birkaç kez geldi Paris’e. Gitti Paris’ten. Evet geldi, gitti... Geldi, gitti... Oysa buraya yerleşmeyi ne kadar çok istediğini çoğumuz veya birkaçımız biliyoruz...

Sil göz yaşlarını Zeyno, Başak, sil gözyaşlarını Salih, Gül, Nuri, Şair Baba, Usta, Mavi Gözlü Dev, saçları rüzgarda kızıl bayrak, göğsünde orak ve çekiç Nâzım Hikmet 107 yaşında ve hep bizimle çünkü.

* * * * * * * * * * * *

M. ŞEHMUS GÜZEL : NÂZIM HİKMET İLE HAYALİ SÖYLEŞİ

Nâzım Hikmet’in « vatandaşlığa alınması » ve bugünkü hükümet sözcüsünün ağzından kaçırdığına bakılırsa « faydası » olursa ( C. Çiçek kime « faydası olursa »yı açıklamıyor, ama Arif olan anlar. Abidin olan da. Anlamayanlara ise özel açıklamalı bir el kitabı gönderebiliriz) « mezarının da Türkiye’ye getirilmesinin » konuşulduğu, yazıldığı, aman aman « demokrasi açısından ne adımlar atıldığı » fena halde ve çıyak çıyak damlara ve tepelere çıkılarak bar bar bağırıldığı bugünlerde aklıma geldi : Şair Usta, Mavi Gözlü Dev, kızıl saçlarını rüzgarda kızıl bayraklar gibi dalgalandıran, yakasından kızıl karanfilini başından emekçi kasketini eksik etmeyen, ülkesinin haritasını zindanlarda çizmiş, her hapishanesinde bir şair, bir yazar, bir ressam bulmuş, bir militan, bir ihtilalci yaratmış, zengin kültürüne katkı niyetine hediye bırakmış Nâzım Baba ile bir konuşayım, bir danışayım, bir fikrini alayım dedim.

Aradım. Ne iyi ki biraz zamanı vardı ve biraraya geldik. Yerini, tarihini ve saatini söylemem. İstanbul’da, Ankara’da, Bursa’da, Moskova, Varşova, Sofya, Prag, Leipzig, Viyana, Floransa, Roma, Milano, Paris ve başka mekanlarda peşini bırakmayan, çeketine, paltosunun eteklerine tutunmaya çabalayan, pabuçlarına bulaşan « gölge »lerinin, « aynasızların », « silik heriflerin » kulaklarını/antenlerini oynatmalarına gerek yok. Söylemem dedim mi söylemem. Tamam mı ?
Evet Nâzım Hikmet ile buluştuk,deri pabuçlar (Kimbilir belki İstanbul’dan Yaşar Kemal göndermiştir), ipek çoraplar (Abidin Dino Paris’te Rue de Rivoli’deki özel magazalardan alıp Moskova’ya postalamış yüzde yüz) kadife pantolon, şık bir çeket, mavi gömleğinin yakası açık, gömleğinin sol tarafında, tam kalbinin üstünde orak ve çekiç, ince bıyık, emekçi kasketi yerli yerinde, ağzında şiirleri var : « Sana son şiirlerimi okuyayım » diyor ve patlatıyor iki tane mis gibi taze ekmek kokusundaki şiirini. Bayılırsınız. Birer demli tavşan kanı çay içiyoruz ve Şair Baba ile hayali söyleşimize oturuyoruz. İşte burada bu söyleşiyi dikkatinize sunuyorum :

- Merhaba Şair Baba, duymuşsunuzdur mutlaka, size Türkiye Cumhuriyeti hükümeti vatandaşlık hakkını tanımak istiyormuş, tanımak üzereymiş, tanıyormuş, tanımışmış. « Kararname çıkmışmış »....Herkes birkaç gündür bu konuda yazıp durdu, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?



- Selamına sevindim ama bu işe sevinemedim doğrusunu istersen.
Bunu yapanları, yapmaya kalkanları elime geçirirsem fena halde dövebilirim bak!


Çok kızgın usta.

- Ustam ben masumum, bunun sorumlusu ben değilim bugünkü hükümettir. Hatta artık adını zikretmeyeyim çünkü çok ünlü hükümet sözcüsü « faydası olursa » mezarınızı bile ülkeye getirmeyi düşündüklerini söyledi. Tabii ailenizin de iznini aldıktan sonra...

- Kim önerirse önersin döverim, (g)özünün yaşına da bakmam! Tamam doğru ben zamanında mezarımın Anadolu’da olmasını istedim.Evet ben halklarımın toprağında, bu kutsal toprağın altında, bu “en büyük otelde”, milyarlarca insanın yattığı Anadolu toprağında “uyumak” istedim. Evet ama o günden bugüne, hesabını yapalım neredeyse elli yıl, yarım asır geçti, o günden bugüne köprülerin altından çok su afedersin çok kan aktı. Ne akması, aktırıldı. Basbayağı işte insanlara eziyet edildi ve ediliyor, gençecik çocuklar idam edildiler, o canımın içi topraklarda ufacık bebecik çocuklar bile öldürüldü, öldürülüyorlar ve bu dramların, bu yüz kızartıcı suçların nasıl son bulacağını da göremiyoruz. İşim yok oralarda. Önce kan durdurulsun. Önce barış gelsin sonra ben de gelirim.

- Sizi anlıyorum da neden yeniden vatandaş olmak istemiyorsunuz ne olur inandırıci bir cevap veriniz?
- Evladım ne onların vatandaşlıklarını istiyorum, ne de bana ayıracakları yeri. Beni kendi ucuz seçim hesaplarına mal veya malzeme etmesinler. Döverim bak ! Dahası yeniden vatandaşlık alıp tutuklanmalara muhatap olmak, hapishanelerini, işkencelerini ve işkenceçilerini tanımak istemiyorum. Bana yapılanları unutmadım. Nasıl unuturum ? Siz unuttunuz mu ? Size yapılanları, yoldaşlarınıza yapılanları ? Sadece bu kadar da değil, bugün benzer eziyetlerin, işkencelerin, haksız tutuklamaların, adaletsiz yargılamaların, insanları, kadın ve erkekleri ve çocukları zindanlarda çürütmek alışkanlığının sürdüğünü görüyorum. Duyuyorum. Bakın Erol Zavar’a : Bu çocuk çok iyi bir şair, onda kendi gençliğimi buluyorum. Ama o nerede? Söyler misiniz? Nerede? Sincan’da. Evet Sincan’da hapishanede. Yıllardır kanser tedavisi yaptırması için ve ölümle randevusunu geçiktirmesi için bile serbest bırakılmasına, özgürlüğüne kavuşmasına, çocuklarıyla ve eşiyle hasret gidermesine izin verilmiyor. Daha ne istiyorlar? Daha ne bekliyorlar : Ölmesini mi? Erol’a bir şey olursa Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bugünkü hükümet ve bu hükümetin o bildiğiniz sözcüsü başta, bütün yetkililerin tümünü hep birlikte sorumlu tutacağım. Asıl bunu not etsinler. En önce bu meseleyi çözsünler. Açık kapılara omuz atmaktan vazgeçsinler. Önce Erol’u ve benzer durumda olan birçok tutuklu ve mahkumu serbest bıraksınlar, savaşı durdursunlar. Savaşı durdursunlar evet. Savaş belasından daha büyük sorun olur mu ? Durdursunlar kıyımları. Barışı getirsinler toprağımıza, topraklarımıza. Dahası bana vatandaşlık hakkının tanınmasının bugün hiç bir kıymet-i harbiyesi de kalmadı. Onun için döverim diyorum. Evet döverim, dövebilirim. Beni duyuyor musunuz? Beni anlıyor musunuz?

أردوغان - ERDOĞAN



ماجد أبوغوش

أردوغان - ERDOĞAN


إمرأة تهدهد طفلها الشهيد
نم يا صغيري نم
في الحلم أميرات وأحصنة
ودراجات هوائية !

أردو غااااان
أردو غااااان

ترسوس
البحر يطل على البحر
والقلب مثل القطن
ناعم وخفيف وأبيض
لكن الهواء مر
والمدى أسود !

أردو غااااان
أردو غااااان

الأن لك صديق يسكن إستانبول
لا يخاف الثعالب
حطاب ماهر ومغن جميل
إسمه أردوغان !

---------------
رام الله المحتلة - Ramallah
-----------------

ERDOĞAN

Macid Ebu Goş

Kadın:
Şehid çocuğunu sallıyor.
Prenses, atlar
Ve bisiklet hülyalarıyla.
Uyu küçüğüm uyu!..

Erdo-ĞAAAN!..
Erdo-ĞAAAN!..

* * *

Tarsus:
Deniz denize bakar.
Ve kalp pamuk gibi
Yumuşak, hafif ve beyaz.
Lakin hava buradan geçti
Uzun, kapkara!..

Erdo-ĞAAAN!..
Erdo-ĞAAAN!..

* * *

Eyy şehid çocuk annesi,
İşte bir arkadaşın(!) var, İstanbul’da kalıyor.
Tilkilerden korkmaz.
Usta oduncu, güzel şarkıcı
İsmi Erdoğan!

Filistin – Ramallah
çeviri: faiz cebiroğlu

(*)Macid Ebu Goş: Filistinli şairdir. 1959 yılında Filistin / Emmaus’ta dünyaya gelir. Sayısızca kez, Arap ve Uluslarası festivallere katılmış. Filistin Aydınları ve Yazarları sendikası üyesidir. Şiirleri, İspanyolca, İnglizce, Türkçe gibi bir çok dile çevrilmiştir. 10’na yakın şiir kitabı bulunmaktadır.

Macid Ebu Goş, sık sık Antakya ve Türkiye’yi ziyaret etmekte ve şiirlerini Anadolu halkları ile paylaşmaktadır.

13 Ocak 2009 Salı

CEPHEDE EBU NİDAL

Faiz CEBİROĞLU

Bombalar yağıyor.
Bir çocuk ölüyor.
Bir anne ölüyor.

Cephede
Ebu Nidal.
Yaralanmış.
Aldırmıyor.
“Nidal!..” Nidal!..”
Bağırıyor!..
Kurtuluşun sebili
Budur.
Haykırıyor!..

Bombalar yağıyor.
Yakıyor.
Bir anne daha ölecek
Bir çocuk daha ölecek...

Ebu Nidal
Cephede.
Yaralanmış.
Bombalara aldırmıyor.
Çoğalıyor.
Ordu ordu
Takım takım...

Ebu Nidal
Cephede.
Direnerek yaşıyor!..

12 Ocak 2009 Pazartesi

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI MI?






Yener ORKUNOĞLU / y.orkunoglu@fbi.h-da.de

Bugün ‚’İnsanın Bozulması ve Uygarlık’ yazısının devamı olacak ’Doğal insan ve Uygar insan’ konusunu ele alacaktım. Ama ’Yahudi-Arap çatışması’ başlığı altında iletiler alınca, aktüel konuda yazmaya karar verdim.

’Yahudi-Arap çatışması’ sorunlu bir başlıktır. Gazze’de yaşanılanları ’Yahudi-Arap çatışması’ penceresinden bakmak, gerçekliğe tek-boyutlu yaklaşmak ve ABD ideologlarının tuzağına düşmek demektir.

’Medeniyetler Çatışması’, yıllar önce ABD-pentagon patenli bir görüş olarak dünyaya sürüldü. 1993 yılında ’Medeniyeler Çatışması mı’ başlıklı bir yazı ’Foreign Affairs’ adlı dergide çıktı.


Makalenin yazarı kısa zaman önce yaşama veda eden ABD’li politolog Samuel Phillips Huntington. Zbigniew Brzezinski’nin sağ kolu. Brzezinski, ki o ABD’nin dünya egemeni olmasını savunan, ABD’nin dünya egemeni olması için strateji hazırlayan kişi.

Huntington’un makalesi büyük etki yarattı ve yoğun tartışmalara yol açtı. Huntington, makaledeki görüşlerini 1996 yılında detaylı olarak sergileyen hacimli kitapta yayınladı. Çağımızın burjuva ideologlarının bir çoğu gibi, Huntington da özgürlük, demokrasi vb. konularla değil, ulusal ve uluslararası güvenlik konularıyla ilgilenen bir politolog. Bir başka deyişle, onun önceliği özgürlük ve demokrasi değil, düzen ve güvenlik sorunlarıdır. Huntington’u ilgilendiren iki esaslı konu vardı: Birincisi, Soğuk Savaştan sonrası dönemde değişen koşullar; İkincisi, ’globalleşen dünyada değişmiş olan güvenlik koşullarında, Amerika’nın ulusal çıkarlarının nasıl savunulabileceği’.

Medeniyetler Çatışması, kitabının temel tezlerinin ne olduğunu açıklamadan önce, Medeniyetler Çatışması ideolojisini doğuran atmosfere kısaca göz atmak gerekir. Medeniyetler Çatışması, bir ideoloji olarak rastgele doğmadı. Daha önceki soğuk savaş ideolojisi krize girdi. Bilindiği gibi Soğuk Savaş ideolojisi esas olarak . Sovyetler Birliği’ne düşmanlık temelinde oluşturulmuştur. Bir başka deyişle, Soğuk Savaş ideolojisi ’Kızıl Tehlike’ ve ’Komünizm Tehlikesi’ üzerine kurulmuş bir ideoloji idi. Ne var ki, Sovyetler Birliği’nin çökmesi sonucu, ABD-patentli Soğuk Savaş ideolojisi krize girdi. Çünkü Soğuk Savaş ideolojisinin hedefi olan Sovyetler Birliği dağılmış, dolayısıyla ’Kızıl Tehlike’ sona ermişti.. Sosyalizmin kaybettiği, kapitalizmin zafer kazandığı ilan edilmişti.

Kapitalizmin zafer sarhoşluğu içinde yeni ideoloji arayışları başlar. İlk ideoloji, Fukuyama’dan gelir. Fukuyama, ’ideolojilerin savaşının’ sona erdiğini, dolayısıyla ’Tarihin sona’ erdiğini iddia etti. Fukuyama’ya göre komünizm tehlikesi ortadan kalkmıştı. Bu nedenle soğuk savaş döneminin paradigmaları da çökmüştü. Soğuk Savaş ideolojisinden ve iki blok düşüncesinden artık kurtulmak gerekirdi. Artık bloklar arasındaki mücadele yerini, insanlığın ekonomik ve teknik sorunlarının çözümüne bırakabilirdi. Fukuyama, barışçıl bir çağın başlayacağını umut ediyor, ’harmonik bir dünya’ hayal ediyordu.

Barışçıl dünya görüşü, pentagona ilginç gelmemişti. Öte yandan, dünyanın hiç de barışçıl ve harmonik olmadığı kısa zaman sonra ortaya çıkar. Barışçıl dünya hayali gerçekliğin sert kayalarında parçalanır. Dünyanın çeşitli bölgelerinde hala yürüyen savaşlar vardı.


Huntington, ’Medeniyetler Çatışması’ adlı kitabında , Fukuyama’nın görüşlerinin zıttını oluşturan bir tez ileri sürer. Ona göre Soğuk Savaş döneminin ideolojisi krize girmişti, ama yeni dönemin ideolojisi henüz şekillenmemişti. Soğuk Savaş ideolojisine dayanarak 21. yüzyıldaki dünyayı ve politik gelişmeleri yönetmek mümkün olamazdı. Dolayısıyla yeni bir ideolojiye gerek vardı. ’Kızıl tehlike’ye eş değerde olan yeni tehlike ve düşmana ihtiyaç vardı. Çok geçmeden bu tehlike belirlenir: ’Yeşil Tehlike’. Tehlikenin kılıfı da bulunur: ’Medeniyetler çatışması’.

’Medeniyetler Çatışması’ kitabının tezleri şuna dayanmaktadır. 21. yüzyıldaki ülkeler ve devletler arası mücadeleler, 19. ve 20. yüzyıldaki mücadelelerden farklı olacaktır. 19. yüzyıl, ulusal devletlerin karşı karşıya geldiği dönemdi. 20 yüzyıl ise ideolojilerin birbiriyle savaşım içinde olduğu dönemdir. 21 yüzyılda ise medeniyetler çatışması gündemi işgal edecektir.

’Medeniyetler Çatışması’ tezi, gerçek çıkar çatışmalarını gizleyen bir tezdir. Bu tezin yanlışlıklarını ve bu teze yönelik eleştirileri başka bir yazıda ele alalım.

11 Ocak 2009 Pazar

Serra Güneyli Sordu, Faiz Cebiroğlu Yanıtladı



- Serra Güneyli: Sayın Cebiroğlu, Prof.Dr. Yalçın Küçük gözaltına alındı, Ergenekon çerçevesinde tabi. Ne diyorsunuz?

- Faiz Cebiroğlu: Yalçın Küçük’ün ”Ergenekon” çeteleriyle birlikte gözaltına alınması, tesadüfi değildir. Amaç, kafa karıştırmak. Amaç, ”Ergenekon”un oluşum nedenini gözlerden saklamak içindir. Yalçın Küçük, Tayyip Erdoğan ve AKP’ye tek başına ama var olan örgüt ve partilerden çok daha fazla mücadele etmiştir. ”Caligula” kitabını da yazdı. Tayyip bey de fırsat varken Yalçın Küçük’ü de gözaltına alayım dedi. Olay budur.

- Serra Güneyli: Peki şuan ki Türk Silahlı Kuvevetleri bu işe ne diyor?..

- Faiz Cebiroğlu: Şöyle bir durum var: 12 Eylül devam ediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Eylül’ün uzantısı olarak devam etti, ediyor… Burjuvazi arasında var olan bu kavgada, TSK , sözümona islamcı ama Amerikan ve İsrael’den yana olan AKP’yi destekliyor. Bu destek olmasa AKP ayakta kalamaz.

- Serra Güneyli:
Yani muhalif olanlar mı gözaltına alınıyor?

- Faiz Cebiroğlu: Şöyle bir durum var: AKP’ye muhalefet edenler çoktur. AKP hedef şaşırtmak için, ”bir araya gelmezleri” de birlikte tutuklayarak kendini kurtarmak istiyor. AKP’ye muhalefet edenleri bu ahlaksız örgüt vasıtasıyla susturmak istiyor.

- Serra Güneyli: AKP’yi tanımlar mısınız?

- Faiz Cebiroğlu: AKP, emperyalizmin ve siyonizmin, Anadolu halklarını bölmek ve parçalamak için iktidara getirdiği bir ”vatan-i ihaniye” şirketidir. Böylesi bir şirketi Türk Silahlı Kuvvetleri desteklemesi utanc vericidir!

-Serra Güneyli:
Yalçın Küçük’e dönersek, kendisi hâlâ gözaltında. Onu kim sorguluyor, acaba sorgulamaya cesaretleri var mı?

- Faiz Cebiroğlu: Öğrendiğime göre Zekeriya Öz sorguluyormuş. Ama zavallı Zekeriya Öz böylesi bir sorgudan pişman olacağını biliyorum… Yalçın Küçük’ü faşist cunta dönemlerinde sorgulayanlar da söylüyor: Hoca karşında durup kaldık. Dinledik. Bizlere tarih dersi verdi… Şuan ki ”sorgulamada(!) olacağı budur.

- Serra Güneyli: Yani durumları zor.

- Faiz Cebiroğlu: Yalçın Küçük’ü tanıyan ve onunla birlikte çalışan birisi olarak şunu söyleyebilirim: Yalçın hocanın fikirlerini tartışın, eleştirin. Ama ince hilelerle yaklaşmayın, sizler de pişman olursunuz!..
AKP’ye sesleniyorum: Yalçın hocayı gözaltına almakla kafaları karıştıramazsınız. Zaten yalçın hocayı gözaltına almak, baltayı taşa vurmak demektir!..

- Serra Güneyli: Messenger aracılığıyla verdiğiniz yanıtlar için teşekkür ediyorum.