7 Kasım 2014 Cuma

PKK İktidar İstemiyor mu?




Cemil Gündoğan


Abdullah Öcalan, 1990’ların başlarında ana akım medya tarafından muhatap alınmasından beri “biz ayrı bir Kürt devleti istemiyoruz”, tezini işliyor. 1999’da yakalanmasından sonra ise bir üst vitese geçti ve “devlet bir yana, biz iktidar istemiyoruz”, demeye başladı. Arkasındaki örgüt de önce biraz zorlandı, sonra bu düşünceleri benimsediğini ilan etti. Böylece, Öcalan’ın mahkeme savunmalarında geliştirdiği görüş bütün hareket tarafından propaganda edilmeye başlandı: İktidar kirli bir şeydir ve devlet Sümer rahip devletinden bugüne bütün kötülüklerin kaynağı olagelmiştir. Kim istiyorsa, devlet ve iktidar onun olsun; bize demokratik özerklik yeter…
Peki, bu tezi nasıl anlamak gerekir? PKK gerçekten de sonsuza kadar devlet ve iktidar fikrinden vaz mı geçti?
Şimdiye kadar konuyla ilgili en az üç görüş dile getirildi. Birinci görüş, Türk milliyetçilerine aittir ve mealen şöyledir: Bakmayın bölücülerin laflarına. Onların biricik arzusu Türk milletini ve devletini bölmektir. Bölücüler, bağımsız devlet fikrinden vazgeçmiş değildir.
İkinci görüş, değişik ekollere mensup bazı Türk solcularına aittir ve şöyle özetlenebilir: PKK (nihayet) milliyetçi görüşleri terk etti. Bu, onun sosyalist, anarşist, demokrat(burada herkes kendi meşrebine uyan sıfatı seçiyor) bir hareket olduğunun kanıtıdır. PKK’nin milliyetçilikten uzaklaşması, halklarımız (ve hatta insanlık) için bir kazançtır ve onun bu tutumunu milliyetçi Kürtlere karşı desteklemek gerekir.  
Üçüncü görüş ise, ikinci görüşün sahibi Türk solcularının şeytanlaştırmaya çalıştığı PKK dışındaki Kürt milliyetçilerine(*) aittir ve özetle şöyledir: PKK, Kürt halkını satmıştır. Kürt halkının kendini yönetme hakkını reddederek bunun yerine ne idiğü belirsiz bir demokratik özerklik lafı geçirmiştir. Bütün bunlar, Öcalan’ın ve PKK’nin devletin ajanı olduğunun yeni bir kanıtıdır.
Peki, nasıl oluyor da PKK’nin bir ve aynı ifadesine, aynı anda bu kadar farklı ve bazen de tamamıyla zıt anlamlar yüklenebiliyor? İşte bu soru, bizi piyasadaki politik aktörlerin sözleriyle eylemleri arasındaki ilişkilere bakmaya götürüyor.
Söz konusu ilişkiyi izah edebilmek için, değişik felsefi görüşlere yaslanan çeşitli teoriler geliştirilmiştir. Okumakta olduğunuz yazı, bu teorileri özetlemek için uygun bir yer değil. Burada sadece konunun güncel boyutlarıyla sınırlı bazı tespitler yapılacaktır. Bu yapılırken de sosyal hareketler, eleştirel diskur analizi ve ideolojiyle ilgili değişik teorilerden yardım alınacaktır.(**)

Yukarıdaki görüşlere bu çerçevede baktığımızda görürüz ki, birinci görüş, yani Türk milliyetçilerinin görüşü, PKK’nin gerçeğiyle onun ifadeleri arasında bir ilişki olmadığını iddia etmektedir. Zira PKK hangi dili kullanırsa kullansın, bunun, PKK’nin gerçek karakteriyle bir ilişkisi olmadığını ileri sürmektedir. Bu düşünceye göre, bir siyasal aktörün değişmeyen bir özü ve bir de koşullara göre değişen bir sözü vardır. Sosyal hareketin gerçeği, onun değişmeyen özünden oluşur. Söz’ün bir anlamı ve önemi yoktur.  Söz’ün alanını öz lehine yok eden bu bakış açısına, kolaylık olsun diye özcü bakış açısı diyelim. 
Benzer şekilde sosyal hareketin gerçekliğini öne çıkaran bir başka bakış açsısı ise şöyledir: Bir sosyal hareketin sözü, o hareketin gerçekliğinin dil düzlemindeki yansımasından ibarettir. Kaba Marksist bir yoruma dayanan bu kaba yansımacı bakışa göre, hareketin özünü anladığınızda otomatikman sözünü de anlamışsınız demektir.
Bir kısım Türk solcusuyla PKK dışındaki Kürt milliyetçilerinin yukarıda özetlenen görüşleri ise bu yansımacı bakış açısının tersine çevrilmiş halidir. Zira bunlara göre, PKK’nin gerçeği, PKKnin sözlerinde anlatılan şeydir; PKK’ye, PKK’nin sözüne rağmen veya onun dışında bir gerçeklik atfedemeyiz. Örneğin “PKK, biz iktidar veya devlet istemiyoruz” demişse, PKK gerçekten de iktidar istemiyor demektir. Görüleceği üzere, burada PKKnin gerçeği, onun ifadelerinin bir yansıması olarak sunulmaktadır.
Kanımca yukarıda özcü ve yansımacı olarak tanımladığımız üç görüş de yanlıştır. Bir sosyal hareketin gerçeği ile o hareketin sözleri arasında hiçbir ilişki yokmuş gibi (Türk milliyetçilerinin tezi) davranılamayacağı gibi, bir hareketin gerçeği ile o hareketin ifadeleri arasına kaba bir yansıma ilişkisi de konulamaz. Bir hareketin gerçeği ile o hareketin ifadeleri arasındaki ilişki, çok boyutlu ve karmaşık bir ilişkidir. Kısa bir yazı içinde bu kadar karmaşık bir konuyu anlatmak zordur. Bu nedenle konunun bazı kritik noktalarına değinerek ne demek istediğimi anlatmaya çalışacağım. (**) Bunun için filmi biraz geriye sarıp bir sosyal hareketin doğuş anına gitmemiz gerekiyor.
***

Bir sosyal hareket, genellikle, toplumsal yapıda meydana gelmiş olan bazı değişiklerin doğurduğu, fakat o anda geçerli olan toplumsal mutabakat (rejim) içinde kendisine yer bulamayan bir toplumsal kesimin taleplerinin taşıyıcısı olarak doğar. Bu, yepyeni bir toplumsal grup olabileceği gibi, o anda var olanlardan ayrışarak sahneye çıkan, yani eskilerle fazlasıyla iç içe bir grup da olabilir. Bu grubu temsil eden elitin yapması gereken ilk işlerden biri, alanda bulunan aktörlerin diline karşı kendi dilini kurmak olacaktır. Yeni talepleri, piyasadaki mevcut ifadelerle ilişki içinde ifade edecek bir dil. Konumuz, bu yeni dilin nasıl kurulduğu ve nasıl işlediğiyle ilgilidir.
Yukarıda bahsettiğimiz özcü yorum, yeni eliti kendi dilini kurarken ya tam özgür kabul eder ya da tümden tutsak. Tam özgürdür; çünkü bu yoruma göre, sözün bir anlamı yoktur, yeni elit amacına ulaşmak için istediği her ifadeyi uydurabilir.  Ya da tam tutsaktır; çünkü yeni elitin kullanacağı ifadeler aslında onun gerçekliğinin, yani sosyal strüktürün vb. ona söylettirdiği ifadelerdir. Yani ifadelere ait bağımsız bir alan yoktur.
Bu iki yorumun tam karşısındaymış gibi görünen ve aktörün sözünden hareket eden üçüncü yorum ise, yeni elitin gerçekliğini, onun ifadelerine eşitler. Böylece, söz konusu ilişkiyi kez ters taraftan bir yansımayla izah etmiş olur.

Gerçekte ise hangi yönden hangi yöne doğru işlediği öngörülürse görülsün, bu ilişkide basit bir yansıma mümkün değildir. Yansımalar da dahil düşünülebilecek bütün ilişkiler, karmaşık biçimler alırlar. Bu, en az üç nedenle böyledir:
İlk olarak, söz konusu elit, yeni dili bir uzay boşluğunda değil, belirli bir toplumsal, kültürel ve ideolojik ortamda kurduğu için. Bu demektir ki, yeni elitin oluşturacağı dil tümüyle yeni ifadelerden oluşmayacak, alandaki diğer dillerle alış veriş içinde kurulacaktır (diskur teorisyenlerinin intertextuality dedikleri şey). Yeni dil, bazen yepyeni ifadeler icat ederek (örneğin “Kürdistan bir sömürgedir”, diyerek), bazen başkalarına ait ifadeleri olduğu gibi devralarak (örneğin: DDKO savunmalarında Türk ordusunun politik alana müdahalesine özürcü açıklamalar getirilmesi gibi), bazen diğer dillerden borç ifadeler alıp bunlara yeni bir biçimler veya içerikler vererek (örnek: Kürt hareketinin 1970’lerdeki Newroz veya Kawa yorumları) kurulur. Yani kurulacak yeni dil, tümden yeni bir dil ol(a)maz; alandaki başka ifadeler, yeni elitin ifadelerini eğip bükerek veya tersine çevirerek elitin arzu ve hedefleriyle elitin ifadeleri arasındaki ilişkiyi karmaşıklaştırır. Bu durumda basit bir yansıma ilişkisinin imkânsızlığı demektir, ister sözden gerçekliğe doğru düşünülsün isterse gerçeklikten söze doğru.
Ama sorun sadece dışardaki (mevcut) dillerden alıp vermeyle ilgili bir sorun değildir. Yeni hareketin kendisi de, içinde değişik kesimlerin değişik pozisyonlar aldıkları yeni bir alan oluşturduğu için, hem yeni üretilen ifadeler hem de dışarıdan alınıp uyarlanan ifadelerin tamamı, aslında bu alandaki iç çekişmelerin ürünü olarak şekillenecektir. Bu da içeriden gelen ikinci bir kırılma düzeyi demektir ve hareketin gerçekliğiyle onun ifadeleri arasında bire bir yansıma olasılığını imkânsızlaştıran bir fonksiyon icra eder.
İkinci olarak, yeni dil, söz konusu elite alanda yer açmak amacıyla kurulduğu için bire bir yansıma mümkün olmaz. Çünkü yeni ifadelerin yeni bir dil oluşturabilmesi için bunların belli bir amaca uygun olarak kurgulanmaları gerekir. Buradaki amaç ise, alanı kendisine kapatan aktörlerin sözlerini etkisizleştirmek, kendi varlığını teminat altına alacak yeni bir söz rejimi oluşturmaktır. Buna ideolojik boyut diyebiliriz ve bu da bire bir yansımayı imkânsızlaştıran bir rol oynar.
Üçüncü ve en önemlisi olarak, kurulan dilin kendisi, o dili kuran aktörün varlık koşullarının parçasına dönüşerek bu koşulları, yani aslında hareketin gerçekliğini değiştirdiği için bire bir yansıma mümkün olmaz. Yeni bir dil, kurulduktan sonra büfedeki süs biblosu gibi durmaz, alandaki güç ilişkilerini etkileyen bir faktör olarak işlemeye başlar. Güç ilişkileri dediğimiz şey ise, esasen aktörün varlık koşullarından, dolayısıyla gerçekliğinden başka bir şey değildir. Bu demektir ki, yeni bir dil, daha oluştuğu andan itibaren kendisini kuran aktörün gerçekliğini değiştirmeye başlar. Bu da hareketin gerçekliği ile sözleri arasındaki bire bir yansıma ilişkisini imkânsız kılar. Aktörün dili oluştuğunda aslında gerçekliği de değişiyorsa o dil, o gerçekliği nasıl bire bir yansıtabilsin?
Yukarıda sıralanan üç neden gösteriyor ki,  bire bir yansıma, isterse dilden gerçekliğe doğru bir yansıma olarak düşünülsün isterse de gerçeklikten dile doğru giden bir yansıma olarak düşünülsün, imkânsız bir şeydir.

Ne var ki sorun bununla da sınırlı değildir. Zira yukarıda söylenenlerin tamamı, henüz sürecin birinci aşamasıyla ilgilidir. Fakat bir dili oluşturan ifadelerin anlamı sadece bu aşamada oluşmaz. Bir dili oluşturan ifadelerin anlamı, alıcıların bu ifadelerden ne anladığına da bağlıdır. İşin alıcılara denk gelen bu kısmı da anlam oluşması sürecinin bir parçasını oluşturur. Mesela bir Türk solcusu 1960’ların sonlarında “Türkiye için bir Milli Demokratik Devrim gereklidir” dediği zaman, bir Kürt solcusunun bu ifadeden anladığı, büyük bir olasılıkla, o solcunun TİPlilere oranla daha radikal bir devrimci olduğu değildir. Bir Kürt muhalif, bu ifadeden, MDD’cilerin, Kemalizmin koyduğu ulusalcı çerçeveye daha yakın durdukları sonucunu çıkarmaya yatkındır. Bu yatkınlık, onun alandaki yeriyle ilgili bir sonuçtur. Nitekim o dönemdeki Kürt muhaliflerin önemli isimlerinin çoğunluğu bu ayrışmada TİPi desteklemişlerdir. Bu örnek, bir dili oluşturan ifadelerin anlamlarının sadece o ifadeleri üretenlerin sözlerinden çıkarılamayacağını gösteriyor. Nihai anlam, tüketenlerin katkılarını da içeren daha karmaşık bir sürecin sonunda oluşur. Bu karmaşıklık yansıma ilişkisini imkânsızlaştıran bir diğer kırılma etkenidir.  
***

Mecburen biraz teorik bir dille özetlemeye çalıştığım yukarıdaki ifadeleri günlük dile çevirirsek şöyle söyleyebiliriz: Piyasaya yeni çıkan bir hareketin konuştuğu dil, yalnızca onun gönlünden geçen sözlerden oluşmaz. Yani yeni aktör kendi dilini kurarken tam özgür değildir. Piyasadaki bazı ifadeler ona dikte edilmiştir, bunları alıp tekrarlar. Ve çoğu kez bu dayatmanın farkına bile varmadan yapar bu tekrarlamayı. Piyasadaki bazı ifadeler deyim yerindeyse serbesttir, herkes gibi o da bunları alır ve kendi amacına uygun bir düzen içinde kullanır. Bazı ifadeleri ise başkalarından borç alıp kendi amaçlarına uyarlayarak kullanmaya çalışır. Alandaki bir aktörün dilindeki hangi ifadelerin yeni, hangilerinin dikte edilmiş, hangilerinin serbest ve hangilerinin ödünç alınıp değiştirilmiş ifadeler olduğunu anlamak için bütün bu ifadeleri kendi bağlamlarının içine yerleştiren bir diskur analizi yapmak gerekir.  Söz konusu ifadelerin alıcılarla olan ilişkisi de bu analizin bir parçasını oluşturur. 
Böyle bir analiz, yeni bir dil kurulurken belirleyici olanın, o dili kurmaya çalışan aktörün teknik manada dil oluşturma kabiliyeti olmadığını da ortaya koyar. Aktör bu konuda ne kadar yetkin olursa olsun, bazen kendi arzu ve hedeflerinin tam tersi yönlere işaret eden ifadeleri kullanmak zorunda kalabilir. İşte bunlara birkaç örnek:
İspanyadaki Bask milliyetçi hareketi ilk kurulduğunda (1800lerin son çeyreği) açıkça ırkçı görüşlere sahipti. Bask Milliyetçi Partisinin (PNV) o günkü görüşlerine göre, bir kişinin Basklı sayılabilmesi için hem anne hem de baba tarafından en az iki kuşak Bask olduğunu ispatlaması gerekirdi!
Tersliğe bakar mısınız? İspanyol egemenliğine ve inkarcılığına karşı ulusal haklar, demokrasi ve adalet talep eden bir örgüt, kendi üyelerinden kan tahlili istiyor! Fakat Bask milliyetçilerinin o dönemde algıladıkları tehditlere baktığınızda (İspanyanın en sanayileşmiş bölgesi olarak Bask Ülkesine doğru gerçekleşen işgücü göçünün yarattığı demografik, sosyal ve siyasal tehditler), bu hareketin, çıkışında neden saf Bask ırkına dayalı ırkçı bir dil kurmak zorunda kaldığını anlamakta zorlanmazsınız. Yani ırkçılık onların istediği bir şey olmaktan çok, mevcut alanın onlara dikte ettiği bir sözdür.

Bask gibi uzak ve kontrolü görece güç örnekler ikna edici görünmeyebilir. Söylenenlerin daha rahat sınanabileceği daha yakın bir örnek olarak Güney Kürdistan’a bakalım.
Hatırlayanlar olacaktır, Barzani’nin KDP’si 1970’lerde birden bire kendisinin sosyalist bir parti olduğunu iddia etti!
Bu söze bakarak Irak KDP’sinin gerçekten de sosyalist bir parti olduğunu söyleyebilir miyiz?
Elbette söyleyemeyiz. Belli ki, IKDP, o gün, kendi nitelikleriyle kökten çelişen ifadelerden oluşan bir dil kurmakla meşguldü.
Niye böyle olduğunu anlayabilmek için ifadenin kendisinden çok, 1970’lerin sosyalizm ifadesini dikte eden koşullarına bakmak gerekir. Bu da yetmez, bir sosyal hareketin bazı koşullarda kendi gerçek nitelikleriyle açıkça çelişebilen bir dil kurmak zorunda kalabileceği gerçeğini de bilmek gerekir. Eğer bunları hesaba katmazsanız IKDPnin o gün sosyalist bir hareket olduğunu ileri sürmek zorunda kalırsınız.

Bir örnek de Türkiye Kürtlerinden:
Çoğunluğu iflas etmiş veya statü kaybetmiş aşiret reislerinin, beylerinin, şeyhlerin, imamların, dedelerin, pirlerin ve ağaların çocuklarından oluşan Türkiyedeki Kürt hareketinin 1960’lardaki ve 1970’lerdeki önderleri, 1980’lerin sonlarına kadar kendi sınıfsal veya kültürel arka-planlarıyla açık bir zıtlık içindeki Stalinci ifadelerden oluşan bir dil kullandılar. Türkiye KDP’sine mensup üç-beş kişi dışındaki Kürt aydınlarının ezici çoğunluğu bu durumdaydı. Fakat bu terslik de sözü edilen kişilerin cehaletinden çok, politik alanın onlara farz kıldığı ilişkilerden kaynaklanıyordu.
Sözü edilen kişilerin büyük bir bölümünün, şimdilerde biz, o zamanlar zinhar komünist değildik”, demeleri de esasen 1970’lerdeki durumun tersine dönmüş halinden başka bir şey değildir. Bugün içinde bulunulan anti-komünist kontekst, bir kez daha bazı ifadeleri dikte etmektedir.

Örnekler Kürtlerle sınırlı kalınca, burnu havada bazı Türkler, bu tür düşünsel tersliklerin ve çelişkilerin Kürtlerin cehaletleriyle ve gerilikleriyle ilgili bir şey olduğunu düşünebilirler. Bu nedenle bir de Türklerden örnek verelim isterseniz. Türklerin en donanımlı kesimlerinden bir örnek verelim ki, bu tür tersliklerin, Kürtlükle veya “ilkel”likle ilgili bir şey olmadığı daha rahat görülebilsin.
Büyük çoğunluğu, Türkiyede liberal ve demokratik bir kapitalizm kurulmasını arzulayan Türk orta tabakalarına mensup Kemalist ailelerin iyi eğitim görmüş çocukları, yani 1968 kuşağını oluşturan elitin küçümsenmeyecek bir bölümünü alalım. Bunlar, 1960larda ve 1970lerde bir politik aktör olarak sahneye çıktıklarında, ya Stalinizm, Maoizm, Troçkizm gibi akımların oluşturduğu dilleri kullandılar, ya da o dillerden aldıkları ifadelerle yeni bir dil oluşturmaya çalıştılar. Bugün inanılmaz gibi görünebilir, ama yabancı dil bilen ve bir kısmı da yurt dışında okumuş bu donanımlı Türkler, Cunta düdüğü çalmadan bir gün öncesine kadar sovhozları ve kolhozları tartışırdı! Düdüğün çalınmasından birkaç yıl sonra, aynı kişileri ana akım medyanın kilit noktalarında ve bazı holdinglerin yönetici pozisyonlarında oturuyor görmemizden de anlaşılacağı üzere, bu da yukarıda anılan türden bir terslikti. Sovhoz ve kolhoz sözcükleri, 12 Eylül öncesi politik alanın bu elite farz kıldığı ifadelerden ibaretti.

Bütün bu örnekler, alandaki politik aktörlerin sözleriyle eylemleri arasındaki ilişkinin basit ve doğrudan olmadığını gösterir.  O kadar ki, kullanılan ifadelerin sözlük karşılıkları, bazen yaşanan gerçeğin tam tersini bile ifade edebilir. Sözlerle sözlerin temsil ettiği gerçek arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için, öncelikle sözlerin söylendiği koşullara, yani kim tarafından, kime karşı, nerede durularak, hangi amaçla, ne zaman vs. söylendiğine bakmak gerekir.  
***

Bu genel belirlemeden sonra, Kürtlerin Türkiyelileşmesi umudunun veya korkusunun kaynağında bulunan PKKye ait ifadeye, yani Biz iktidara karşıyız; devlet filan da istemiyoruz” sözüne gelirsek. PKK muhaliflerinin, onun ajanlığının bir kanıtı olarak, PKKye yakın durarak yol almaya çalışan Türk solcularının ise PKKnin enternasyonalist, sosyalist, anarşist. niteliğinin kanıtı olarak propaganda ettikleri bu ifade de gerçekte yukarıdakilere benzer bir terslikten ibarettir. Zira gerçekte PKK, son iki yüz yıldır Kürtlerin kurduğu örgütler içerisinde iktidar kavramını en fazla arzulamış, bu kavramı en fazla sindirmiş ve en fazla uygulamış olan örgüttür.
Kendi örgütsel iktidarı için, alanın egemenleri bir yana, ihtiyaç hissettiğinde alandaki diğer muhalifleri ve hatta kendi içindeki farklı düşünenleri bile kurşuna dizmekten çekinmeyen bir örgütün dilindeki “iktidar reddiyesi”ni, bu örgütün gerçekliğine eşitlemek, ancak siyasal bir aktörün gerçekliğiyle dili arasındaki yukarıda özetlemeye çalıştığım ilişkiyi anlayamamakla mümkün olabilir. Kullandığı bütün iktidar karşıtı söyleme karşın PKK, gerçekte iktidarın cisimleşmiş halidir. PKK yöneticilerine bakarsanız, bir İnsan’dan daha fazla bir İktidar gördüğünüzü fark edersiniz. Bu yöneticilerin iktidar kavramını sık sık yere çalıp tekmelemelerinde, iktidarın kendi şahsiyetlerini boğuyor olmasından gelen bilinçaltı bir rahatsızlığın rolü var mıdır bilemem, ama PKK’nin, iktidarın cisimleşmiş hali olmasının, onun başarısı üzerinde görmezden gelinemeyecek bir etkiye sahip olduğunu tereddütsüz biçimde söyleyebilirim.
***
Böylece sonuca geliyoruz:
PKK’nin iktidarın cisimleşmiş hali olduğunu söylemekle, PKK’ye ait “Biz iktidar istemiyoruz” ifadesinin hiç ciddiye alınmaması gerektiğini mi söylemiş oluyorum?
Hayır.
Yazının temel tezinden anlaşılacağı gibi, bu ifadenin de PKK’nin gerçekliği ve dönüşümü üzerinde etkisi vardır ve PKK değerlendirilirken konunun bu boyutu da mutlaka hesaba katılmak zorundadır. Bu cümleden olarak, A. Öcalan’ın tutuklandıktan sonra geliştirdiği ve şimdilerde unutmak istermiş gibi göründüğü korucu sözlerine benzer söylemin PKK’nin önderlik ettiği Kürt hareketinin içeriği ve biçimlenmesi üzerinde etkisi olmuştur  ve olmaya devam etmektedir. Aksini iddia etmek, bu yazıdaki temel tezi tersine çevirmek olur. Ancak böyle olması, “Biz iktidar istemiyoruz” ifadesinin bitmiş-kapanmış bir ifade olarak ele alınmasını da gerektirmez. “Biz iktidar istemiyoruz” ifadesi, Öcalan’ın tutsak düşmüş olmasının da bir parçasını oluşturduğu koşullar bütününün doğurduğu ifadelerden biridir. Kürt hareketine büyük zarar vermiştir. Fakat mutlak bir ifade değildir. Bitmiş-kapanmış hiç değildir. PKK’nin koşulları nasıl ki onu “Bağımsız, birleşik, sosyalist Kürdistan” ifadesinden, “Biz iktidar istemiyoruz” ifadesine getirmişse, yine aynı koşullar, onu “biz iktidar istemiyoruz” ifadesinden başka ifadelere de götürebilir. Bütün bunlar, sadece PKK önderlerinin sübjektif isteklerinin belirlediği hususlar değildir. PKK’nin önderlerinin sübjektif isteklerinin de dahil olduğu koşullar bütününün bir ürünüdür. Ve biliyoruz ki bu koşullar, özellikle şu günlerde hızlı biçimde değişmektedir. Kürdistan’ı elinde bulunduran bütün devletlerin Kürtler karşısındaki pozisyonu gerilemektedir. Pozisyonlardaki bu değişmelerin söz konusu hareketlerin sözleri üzerinde bir etkisinin olmayacağını düşünmek, yanlış olacaktır.
Bu gerçeği görmemek veya gördüğü halde tersi yönde davranmak, Kürt hareketini Türk devletine mahkum etmek anlamına gelecektir. PKK muhalifi Kürt milliyetçileriyle PKK kulvarında yürüyen bir kısım Türk solcusunun yaptıkları, niyetleri ne olursa olsun, tam da budur ve Kürt sorununun, bir elitin kendine alanda yer açma sorunu olmaktan çıkarak bir varlık sorununa dönüşmeye başladığı bir dönemde ciddi bir yanlıştır.
2014-11-06

------------------------
(*) Bir önceki yazıda da kullandığım “PKK dışındaki Kürt milliyetçileri” tanımı, Rojeva Kurdistan sitesi yazarlarından M. Husedin tarafından PKK dışındaki bütün Kürt milliyetçilerinin böyle düşünmediği gerekçesiyle eleştirilmiş. Yazılarımı izleyenler ve Kürt ulusal hareketinin oluşturduğu alandaki güçlerin pozisyonlarını iyi-kötü bilenler, söz konusu tanımla hangi kesimlerin kastedildiğini anlamakta zorlanmazlar. Bu gerçeğe rağmen Husedin’in eleştirisi yerindedir; tanımın belirginleştirilmesinde yarar var. Bu tanımla kastedilenler, esas itibarıyla, 1970’lerden beri süre gelen bir rekabetin devamı olarak PKK’yi bir tür düşman gibi gören ve gerçekte kendilerine ait olduğunu düşündükleri Kürt alanının bir devlet operasyonu sonucunda Öcalan’a peşkeş çekildiğine inanan veya buna inanmasalar bile öyle propaganda yapan kişi ve çevrelerdir.  

(**) Bu tespitler, sözünü ettiğim teorilerden herhangi birini motamot takip etmez. Sosyal yapının siyasal temsile önceliğini vurgulayan Maksist görüş bu tespitlerin çıkış noktasını oluşturur. Çerçeve, büyük ölçüde Pierre Bourdieu’nun alan teorisinin yardımıyla çizilmiştir. İşin geri kalan kısmı ise ulusal ve sosyal hareketlerle ilgili bazı teorilerin eleştirel diskur analizi ve ideoloji üzerine yapılmış bazı çalışmalarla diyalog içinde uygulanması çabasından oluşur. Bu vesileyle belirtmek isterim ki geçen yazıda alan teorisi bağlamında andığım Pierre Bourdieuye ait Türkçe kitabın isminde dikkatsizlikten kaynaklanan bir yanlışlık olmuş. Doğrusu şöyledir:  Düşünümsel bir Antropoloji İçin Cevaplar” (Loïc J. D. Wacquant’la birlikte, İletişim Yayınları, 2003)

6 Kasım 2014 Perşembe

Mahçupyan, artık ”mahçup” değil!


Demir Bilgin

Etyen Mahçupyan, kimdir? Bilmiyorum. Ne yazıyor? Niçin yazıyor? Kimin için yazıyor? Bunu da  bilmiyorum. Tek bildiğim, Ermeni bir gazeteci ve yazar olduğudur. En son öğrendiğim, Ermeni gazeteci ve yazar Etyen Mahçupyan’ın, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, ”Başbakanlık Başdanışmanı” olduğudur. Şaşırmadım. Şaşırmadım, zira Anadolu’da böylesi, kimliğine ve tarihine ihanet eden şahıslar çoktur. Etyen Mahçupyan, bunlardan sadece birisidir.

İhanetler, hep içten çıkar: Türkleşmiş Kürd, Türkleşmiş Arap, Türkleşmiş Ermeni…Etyen Mahçupyan, Türkleşmiş Ermeni olarak, kanlı soykırım Ermeni tarihini de, temize çıkarıyor. Bir yanı Doğu Perinçek, diğer yanı da Recep ve Ahmet Davutoğlu oluyor. Etyen Mahçupyan, Ak Partinin örgütlediği, islami şeriatçı kiralık katillerin,  Suriye’de, işledikleri Ermeni katliamlarına da, manevi olarak, ortak oluyor. Utançtır!

Türkleşmiş Ermeni, Etyen Mahçupyan, artık ”mahçup”, yani örtülü değil, açıktan, Recep ve Davutoğlu şebekesinin, hem Rojava’da, hem de Kessap kasabasında döktükleri  Kürd ve Ermeni kanlarına iştirak oldum, diyor. İğrençtir.

Türkleşmiş Ermeni Etyen Mahçupyan, artık ”mahçup” değil, Ahmet Davutoğlu’nun, açıktan, ”Başdanışmanıdır.” Bu şu demektir:

Bir: Genelde Suriye’de, özelde Lazkiye’ye bağlı Kessab kasabasında, Recep ve Davutoğlu şebekesinin, örgütleyip, silahlandırdığı, şeriatçı selefi örgütlerin, yapmış oldukları Ermeni / Alevi katliamlarını onaylamak demektir.

İki: Genelde Rojava’da, özelde Kobanê’de, Recep ve Davutoğlu şebekesinin,  Kürdlere karşı örgütleyip silahlandırdığı İŞİD’in katliamlarına evet demektir…

Türkleşmiş Ermeni, Etyen Mahçupyan, artık ”mahçup” değil, İŞİD’çi Recep / Davutoğlu şebekesinin, açıktan, ”Başdanışmanıdır.”

Üzücüdür. Ama şaşırtıcı değildir. Anadolu’da, kimliğine, tarihine ihanet eden çokça Mahçupyanlar vardır. Tarih, bunları da kaydediyor. Tarih, kim nerede, ne yapıyor? Hepsini kaydediyor. Bizler de kaydetmiş olduk:  Mahçupyan, artık ”mahçup” değildir!


4 Kasım 2014 Salı

Sermaye, Devlet ve İşçi Katliamları Üzerine...


 













Fikret Başkaya

“ Kâr yokluğu sermayenin kâbusudur. Sermaye, mâkûl bir kâr kokusu aldığında cesaretlenir. %20 kârla coşar, %50’de gözünü budaktan sakınmaz; %100’le ayakları yerden kesilir ve hiç bir insanî yasa ve değerle ilişkisi kalmaz. %300 kâr söz konusu olduğunda da artık hiç bir cürümden geri durmaz”.
                                                                                                                                                                              Karl Marx

Bu güne kadar devletle ilgili birlerce kitap, on binlerce makale yazılmıştır ama bunlar ekseri devlet katındaki adamlar, “karşı taraftakiler” tarafından yazılmıştır. Bu işte kadınların dahli son derecede sınırlı ve önemsizdir. Devletle ilgili genel algı ve kanaat da kabaca şöyledir: Devlet kamunun, toplumun genel iyiliğini, toplumsal çıkarı gerçekleştirmek amacıyla oluşturulmuş bir kurumdur. Özel kesim özel çıkarların hizmetindedir, devlet de kamu yararını gerçekleştirmenin aracıdır... Oysa ortaya çıktığı günden beri devlet iki şey demektir: Asayiş (güvenlik) ve ekonomi yönetimi... Dolayısıyla özel kesim-devlet veya piyasa-kamu ayrımı, anlı-şanlı devlet teorisyenlerinin bir kuruntusuydu. Zira bu ikisi “sıfır toplamlı” bir denklem değildir. İşte, devlet alanı ne kadar genişse, özel alan o kadar dardır, ya da visa versa...  Devlet oldum olası mülk sahibi sınıfın-sınıfların bir iktidar aracıdır. Zamanla mülk sahibi sınıflar katında değişim olsa da, devletin işlevinde bir değişiklik olmamıştır. Zira, kapitalist dönemde, özellikle de neoliberal küreselleşme çağında, devlet ve sermaye artık bir ve aynı şeydir... Devletin hiç bir müdahalesi yoktur ki, mülk sahibi sınıfların aleyhine olsun, onları kayırmasın... Aksi halde devletin varlık nedeni ortadan kalkardı...

Gerçek durum böyledir ama olup bitenlere, yaşananlara mülk sahibi sınıflar tarafından bakan “âkil adamların” anlattığı hikâye ve yaratılan “bilinç” farklıydı. Dolayısıyla insanlık tarihi boyunca ve hiç bir zaman toplumsal sözleşme diye bir şey olmadı. Keşke olsa demekle de olmazdı... Fakat bu ilerde ona benzer şeylerin olmayacağı anlamına da gelmiyor... Eğer devlet gerçekten toplumun, kamunun hizmetinde olsaydı, mesela su özelleştirilir, parayla alınır-satılır mıydı? Bir özel kâr ve kazanç nesnesine dönüştürülür müydü? Hızını alamayıp bir de su vergisi alınır mıydı?  Siz kimin suyunu ve ne hakla kime satıyorsunuz denmez miydi? Üstüne üstlük alınan vergi bir de suyu satan kapitaliste “teşvik” adı altında hediye edilir miydi? Hangi insan aklı, hangi mantık suyun özelleştirilmesini, bir kâr aracına dönüştürülmesini haklı gösterebilir? Ortada basbayağı bir insanlık ayıbı, bir insanlık suçu yok mu? Bundan büyük ayıp, bundan büyük suç olur mu?

Kamuya ait olduğu söylenen şeylerin bir kısmı da aslında ve reel olarak mülk sahibi sınıfların kolektif mülkiyeti altındaydı. Mesela bizde KİT (Kamu İktisadi Teşebbüsleri) denilen ve şimdilerde yerlerinde yeller esen kurumlar gerçekten kamuya ait olsalardı özelleştirilmeleri bu kadar kolay olur muydu? Özelleştirildikleri durumda da insanlara bir ödeme (tazminat) yapılması gerekmez miydi? Zira orada her bir yurttaşın payı vardır, onlardan alınan vergilerle oluşturulmuşlardır. Oysa, şimdilerde kamu hizmeti ve sosyal hizmetler denilenler de dahil, her şeyi özelleştiriyorlar. Sıra meraları da sermayedarlara peşkeş çekmeye geldi... Nerdeyse geriye bir tek hava* ve sokaklar kalmış görünüyor. Belki yakında sıra sokaklara da gelecektir... Toplumun varı-yoğu, dar bir oligarşi tarafından sahiplenildiği, özel mülke dönüştürüldüğü, ortak kullanım ve yaşam alanlarının yağmalandığı, talan edildiği, gerçek anlamda kamusal olanın, ortak malların, müştereklerin(commons) yok edildiği bir ülkenin, “ölüm tarlası” haline gelmesi neden şaşırtıcı olsundu? Madenlerde, başka işyerlerinde taammüden öldürülen insanların durumunu sanki ilk defa duyuyormuş gibi rol yapmanın neâlemi var! Bunca ikiyüzlülük rahatsız edici değil mi? Yegâne muteber değerin para olduğu, aşırı kârın ve aşırı zenginleşmenin bir utanç değil, büyük bir başarı sayıldığı, “işbitiricilik” ahlaksızlığının yüceltildiği bir toplumda, işçi ölümlerinin skandal düzeye çıkmasına şaşmak niye? Aşırı kâr, aşırı sömürüyle mümkündür ve aşırı sömürü de ölüme davetiye çıkarmaktır. İşçinin bir insan olarak görülmediği, sadece üretim için gerekli unsurlardan biri, bir “girdi” sayıldığı bir toplumda, başka türlü olabilir miydi?

Kapitalist dönemde bir şey, kapitalist mülkiyet dışında kalmışsa,  “özelleştirilmemişse”, özel mülk kategorisine indirgenmemişse, muteber sayılmıyor, telef edilmiş sayılıyor ve “zarar hanesine” yazılıyor... Ortakça sahiplenilen ve kullanılan şeyler (commons) “bir kayıp” sayılıyor. O zaman bir şeyi faydalı, muteber hale getirmenin yolu, onu özel şahıslara peşkeş çekmeyi gerektirirdi ve şimdilerde yapılan tam da bu. Oysa bundan 2400 yıl kadar önce Aristotales, “Ortak mallardan, ortak kullanım alanlarından yoksun bir topluluğun var olamayacağını” söylemişti... Aristotales’in söylediği gayet mantıklı zira, toplum yaşamı demek ortak yaşam demektir, bu yüzden ortakça sahiplenilen ve kullanılan  “ortak şeyleri, ortak malları, ortak yaşam alanlarını” varsayar.

O halde ne değişti denecektir. 1980 sonrasında neoliberal küreselleşmeyle birlikte, sermaye sahipleri, bir bütün olarak mülk sahibi sınıflar, (oligarşiler densin), her şeyle birlikte devleti de özelleştirdiler. Aslında tuhaf bir durum ortaya çıkmıştı: Bir özelleştirme aktörü, piyasa aktörü olan devlet, bizzat kendisini de özelleştirmişti. Buna devletin “kendi kendini özelleştirmesi [oto-privatization]demekte bir sakınca yoktur. Artık devlet de bir kapitalist gibi davranır hale geldi. Mesela taşeron işçi-memur kullanıyor ve taşeron statüsünde çalıştırdığı işçilere normal statüye tabi olanlara ödediğinin üçte bir kadar ücret ödüyor. Bir devlet bunun niçin yapar? 

Netice itibariyle devlet, sadece sermayenin tek yanlı çıkarını gözeten tuhaf bir aygıta dönüştü. Şimdilerde devletin gerisindeki mülk sahibi sınıflar (finans oligarşileri) eskiden olduğu gibi gerçek niyetlerini gizleme gereği bile duymuyorlar. Yaptıklarını açık, açık yapıyorlar. Köle köleliğini, efendi efendiliğini bilecek diyorlar... Malûm olduğu üzere, kapitalist toplumda işçi ücretli köledir. Tabii geçmiş dönemlerin “klasik” kölesinden bir farkı da olmak kaydıyla: Klasik dönemin kölesi, her hangi başka bir şey gibi efendinin malıdır, onun sahip olduğu “şeylerden”, biridir... Lâkin efendi kölenin kaderine kayıtsız kalamaz. Kölenin âkıbeti efendiyi ilgilendirir. En azından ölmemesi için asgari bir ihtimam göstermesi gerekir, zira köle ölürse parayla yenisini satın almak zorundadır...

Kapitalist çağın “modern” kölesi olan işçi (proleter), “klasik” köleden iki bakımdan ayrılır: Birincisi, kapitalizm dâhilinde tüm proleterler (işçiler) tüm kapitalistlerin kolektif kölesi durumuna getirilmiş durumdadırlar. Her işçi her kapitalistin potansiyel “kullanım alanındadır”; ve ikincisi, artık bireysel bağımlılık durumu ortadan kalkmıştır ki, bu kapitalist için müthiş bir imkân demektir. Köle-efendi ilişkisinin yeni bir biçim almasıyla, ideolojik yanılsama yaratmak da son derecede kolaylaşmıştır... Artık bir kapitaliste doğrudan bağlı değil diye, işçinin “özgürlüğünden” söz edilebiliyor... Oysa “Klasik kölelik” durumunda köle, fizikî zor ve şiddetle Efendi’ye hizmet etmeye mecburken, kapitalist toplumun ücretli kölesi, ekonomik zor tarafından sermaye sınıfına hizmet etmek zorundadır. Siz, hizmet etmememin karşılığının ne demek olduğunu hiç düşündünüz mü? Hizmet etmemenin karşılığı açlık ve ölümdür...

Kapitalistler çalıştırdıkları, emeğinin ürününe el koydukları işçilerin kaderine külliyen yabancılaşmış durumdadırlar. Kapitalizm koşullarında patron, işçinin emeğini satın alıyor, aradaki ilişki bir alım-satım ilişkisinden ibarettir... Öte tarafı kapitalisti ilgilendirmez... Eğer durum böyleyse, işçi ücretli köleyse ve öyle kalmaya devam ettiği sürece, özgürlükten, demokrasiden, insan haklarından söz etmek sorunlu değil midir? Gerçekten bu çok kullanılan kavramların (demokrasi, özgürlük, insan hakları, vb.) bir karşılığı olsaydı, bu satırların yazıldığı saatlerde ve 7’incı günde Ermenek kömür madeninde çalışan 18 işçi hâlâ yerin 350 metre altında, çamur deryasında yüzüyor olur muydu? Bu durum,91’inci yılı “coşkuyla kutlanan” cumhuriyetin aslında kimin cumhuriyeti olduğunu da açıkça göstermiyor mu? Lâkin söze yalanla başlamak âdet. Kimse kapitalist demiyor, işveren diyor. Niye bir işveren ve bir de iş alan var? Öyle bir söylem ki, hırsızı alacaklı gibi göstermeyi başarıyor... Malûm, veren alacaklıdır... Bu, asıl sorunun bir “ideolojik kölelik” kategorisi olduğu demeye gelir...

Soma’daki, Zonguldak’taki, Ermenek’teki, İstanbul’un Mecidiye köy’ündeki, Isparta’daki, Amasra’daki... her yerdeki iş bitirici kapitalistlerin, sömürdükleri ücretli kölelerin (proleterin) kaderiyle, âkıbetiyle ilgilenmesi diye bir şey söz konusu bile değildir. Lâkin oralarda telef olan işçilerin ölümünden sadece kapitalist patronlar sorumlu değil. Zira devlet-sermaye işbirliğiyle ve taammüden işlenmiş cinayetler söz konusu... Ve onlar “aşırı kâr hırsının” kurbanlarıdır. Kaldı ki, oradaki durumu bildiği halde bilmiyormuş gibi yapan ve duruma müdahale etmeye yanaşmayan AKP hükümeti başta olmak üzere, herkesin derece, derece sorumluluk payı vardır. Üstelik bütün bunlar da bir istisna değil... Kapitalist, insan olarak görmediği ücretli kölenin sağlığıyla, güvenliğiyle, kaderiyle, geleceğiyle, velhasıl âkıbetiyle ilgili değildir. Zira piyasada her zaman kullanıma hazır, mebzul miktarda potansiyel ücretli köle mevcuttur... Kapitalist patronun gözü daha çok ve daha çok kârdan başka bir şeyi görmez. Kârı büyütmenin yolu da sömürüyü derinleştirmek geçer. Kapitalizm koşullarında işçi, herhangi bir mal gibi alınıp-satılan, kullanılan bir şey, bir nesnedir sadece...

Eğer sorunları çözmek gibi gerçek bir niyet varsa, işe, şeyleri adıyla çağırarak, şeylerin gerçeğin nüfuz etme iradesini ortaya koyarak başlamak gerekiyor. Egemenin söylemine pabuç bırakmamayı, ideolojik kölelikten kurtulmayı, şeylere ve sorunlara kendi gözüyle bakmamayı gerekiyor. Bu da mülkiyet sorununu gerektiği gibi tartışıp-bilince çıkarmayı, topluma/kamuya ait şeylerin dar bir oligarşi tarafından yağmalanmasına radikal bir itirazı gerektirir. Anti-sosyal, anti-demokratik, gayri- insanî neoliberal paradigmaya (oligopoller kapitalizmine densin) karşı çıkılmadan, bu saldırı karşısında radikal bir karşı-duruş ve karşı-hegemonya oluşturulmadan, yapılanların ve yapılacakların bir kıymet-i harbiyesi olması mümkün değildir. Zira, bu rotada ilerlenmeye devam edildiği sürece, işsizliğin daha da artması, gelir dağılımı eşitsizliğinin daha da bozulması, yoksulluğun ve sosyal kötülüklerin derinleşmesi, doğal çevre tahribatının, dolayısıyla gezegen riski de dahil, her türden risklerin büyümesi, işçi cinayetlerinin kaldığı yerden devam etmesi, insanlığın ve uygarlığın geleceğinin kararması kaçınılmazdır.  Zira dünya artık çığırından çıkmış**durumda...
---------------

*Bkz: Fikret Başkaya, “ Havayı ne zaman özelleştireceksiniz? “. www. ozguruniversite.org;

**Bkz: Fikret Başkaya, Çığırından çıkmış bir dünya: Sosyal sefaletin, ekolojik felaketin, etik yozlaşmanın kökeni. Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara.

1 Kasım 2014 Cumartesi

ÖCALAN'IN ESAD'A MEKTUBU...(*)




“PKK lideri Abdullah Öcalan'ın "Önderlik Komitesi" soruşturması kapsamında, 22 Nisan 2011 tarihinde saat: 15.52.23'de 85.105.18.68 numaralı IP adresinden alınmış mektubun tam metni:

"Sevgi ve saygılar. Sayın Beşar Esad;Ülkenizde son dönemlerde yaşanan toplumsal hareketlenmeleri imkanlarım dahilinde ilgi ve dikkatle takip etmeye çalışıyorum. Suriye önemli bir ülkedir, bu önemin farkındayız ve dikkate alıyoruz. Babanız şahsında ailenizle de bir geçmişimiz olduğunu biliyorsunuz. Babanız saygıdeğer Hafız Esad döneminde uzun yıllar ülkenizde bulunmamın da bu ilgide bir payının olduğunu tahmin edersiniz. Sayın Hafız Esad dönemindeki ilişkimiz karşılıklı ilke ve prensipler üzerinden kurulmuş bir ilişkiydi. O günleri ve değerli babanızı hala saygıyla anmaktayım.
Sizin de bildiğiniz ve gördüğünüz üzere Kürt sorunu doğası itibariyle bir Ortadoğu ve dünya sorunu karakterini kazanmış bulunmaktadır. Bu karakterinin yanısıra aynı zamanda Kürtlerin yaşadığı her ülkede bir Kürt sorununun varlığını kabul etmek durumundayız. Ülkeniz Suriye'de de Kürtlerin sosyal, siyasal ve kültürel sorunlarının olduğu inkar edilemez bir gerçektir.

Son dönemlerde Arap halklarının yaşadığı tüm coğrafyada ve ülkenizde cereyan eden olaylar bir kez daha sizin ve iktidarınızın gündemine Kürt sorununu ve diğer toplumsal sorunları getirmiş bulunmaktadır. Bu vesileyle bu mektubu kaleme alma gereği duydum. Takip ettiğim kadarıyla ülkenizde bir dizi reform paketini uygulamaya geçireceksiniz. Bu tür girişimleri şahsım ve öncülüğünü yürüttüğüm Kürt Siyasal Hareketi adına desteklediğimizi ve olumlu karşıladığımızı bilmenizi isteriz.
Bu reformlar kapsamında bazı Kürt aşiretleriyle görüşme yapacağınız-yaptığınız bilgisini edindim. Suriye'de onlarca Kürt örgütlerinin ve desteklediğimiz Demokratik Birlik Partisinin (PYD) olduğunu bildiğiniz kanaatindeyim. Toplumsal reformlar ele alınırken Kürtlerin bu temsilcileriyle de görüşülmesinde yarar olacağı kanısındayım. Bu görüşmeler paralelinde gelişecek demokratik reformların tarafımızca destekleneceğini bilmenizi isteriz. Bu reformlar ne tür reformlar olabilir? Bu tartışmalara katkı sunmak amacıyla şunları belirtebilirim; gerçekleştireceğiniz reformlar içerisinde demokratik özerklik gibi idari ve kültürel özerklik hakları tanınabilir. Örneğin Kürtlerin kendi kendilerini yönetmelerinin önü açılabilir, bu bağlamda bazı yetkiler yerel yönetimlere devredilebilir, kimlik hakları tanınabilir. Bu paralelde yapılacak reformları destekleyeceğimizi bilmenizi isteriz.

Bu şekilde idari ve kültürel özerklik hakları tanındığında sizi destekleyeceğimiz gibi Suriye'deki Kürt örgütlerini etkileyip, harekete geçireceğimizi, onlara yönetiminize destek olma çağrısı yapacağımızı bilmenizi isteriz. Suriye demokratik bir dönüşümü gerçekleştirdiği taktirde bu kriz sürecini atlatabilecektir. Demokratik dönüşüme biz de destek sunarız. Türkiye için de önerdiğimiz demokratik özerklik temelinde bir uzlaşma ve çözüm bizim tercihimizdir. Bu konuda bir ilerleme sağlanması durumunda Kürtler size destek verecektir. İdari ve kültürel özerklik temelinde sağlanacak demokratik dönüşüm Suriye'deki Kürt, Arap ve diğer halklarının da ortak kurtuluşu olacaktır. Sadece geçici adımlar atıp oyalama tarzı siyaset yürütülmesi durumunda Kürtlerin PYD öncülüğünde, oradaki Arap muhalefetiyle demokratik özerklik temelinde birlikte bir mücadele yürütme ihtimalinin bulunduğunu da Suriye'ye ilişkin edinmekte olduğum güncel bilgiler ve geçmiş tecrübelerim ışığında belirtmek isterim. Takip ettiğim kadarıyla öyle anlaşılıyor ki Suriye için artık bir demokratikleşme dönemi başlamıştır. Suriye'nin bu süreci sonuna kadar demokratikleşmeyle götürmesi gerekmektedir.

Suriye'nin demokratik geleceğine olan sonsuz inancımla başta saygıdeğer babanızı saygıyla anıyor, sizi ve ailenizi en içten duygularımla selamlıyor, demokratikleşme yolunda başarılar diliyorum.”

22.04.2011 Abdullah Öcalan / İmralı